Kahire: Terk Edilmiş Güzel

Mısırlılar, paha biçilmez hazinelerin üzerine bağdaş kurmuş, yorgun, yoksul, bezgin, pis ve tozlu bir yaşamı sürdürüyorlar sanki… Kahire‘yi gezerken yönetmen Nisa Akman,  ―Bu  kenti  ve  bu  kentlileri,  tonlarca  su  getirip  iyice yıkayacaksın‖ diyordu. ―Kahire‘yi yıkamak…‖

Tanrının bile başaramadığı bu işi hayal etmektense, çölün önlenemez tozu ve çöl rüzgârının sürekli taşıdığı kum nedeniyle sanki aşıboyası rengi bir tül takmış, hazinelerini bu toprak rengi tozun ardında gizleyen bu gizemli kenti olduğu gibi kabul edip değerlendirmek daha doğru değil mi?

Evet, Kahire de tüm Mısır gibi benzersiz hazinelerin üzerinde duruyor. Firavunların kalıntıları (Giza ve Sakkara‟nın 5 bin yılın ötesinden gelen piramitleri veya müzenin hazineleri), kentin Kıptî (Mısır-Hristiyan) uygarlığının oldukça eski tarihli kilise, müze gibi zenginliklerine en son olarak da yine benzersiz güzellikteki İslam anıtları da karışıyor. Firavunların uygarlığı, yalnız yapıtlarının inanılmaz boyutları ve canlılıklarıyla değil, sünnetten mevlide, çeşitli uygulamalarıyla da sanki binlerce yıl ötesinden İslam‘a doğru uzanan bir köprü… Bugünün Kahire‘sinde ve Mısır‘ında firavunlardan, o eşsiz uygarlıktan ne kalmış diye tartışmak ve araştırmak boşuna… Kalan bir şeyler var; ama derinde… Bugün Kahire kuşkusuz sayısız cami, minareleri, inançları ve ezan sesleri ve yaşam biçimleriyle öncelikle bir İslam kenti… Ama kentin ortasında kurulan renkli çadırlarda, yeni ölen bir kişiye ağıt yakılmasından, piramitlerin bekçisi Sfenks‘te  başlayan onarım eyleminin aydınlar katında uyandırdığı tepkinin büyüklüğüne, birçok şey Firavunların uygarlığına sürekli gönderme yapıyor.

Tarihe Bir Bakış

Firavunlardan sonra Romalılar bu çevrede bir kale kurmuşlar. 639 yılında Halife Ömer‘in komutanı İbn-el Aş Mısır‘ı fethetmiş. Bir efsaneye göre İskenderiye üzerine yürümek için çadırını söktürmek üzere olan komutan, çadır direğine konan iki güvercin nedeniyle bundan vazgeçmiş, çadır olduğu yerde kalmış. Bu nedenle, çevrede oluşan kente (bugünkü   Eski   Kahire)   ―Fustat‖   yani   çadır   adı   verilmiş. Bugün, Maşr-el Atika denen Eski Kahire‘nin bir adı da Fustat. Abbasilerin komutanı, Türk kökenli Ahmed İbnî Tülûn, 870 yılında sarayını buraya taşımış, ve bugün hâlâ tüm görkemiyle ayakta olan şahane bir cami yaptırmış.

Ama Kahire‘nin asıl kuruluşu, Fatimîler dönemine rastlıyor. Fatimîler adına Mısır‘ı fetheden ―Cevher‖ komutan, bugünkü  kentin  asıl  nüvesini  kuruyor:  ―El  Kahira  –  Zafer Kazanan Kadın‖… Başkent buraya taşınıyor ve yıl 970‘lerde ünlü El Ezher Cami yapılıyor. Sonra Selahaddin Eyyûbî geliyor, görkemli bir kale yaptırıyor. Bugün bu kale, Kahire üzerinde baş döndürücü bir panaroma ile birlikte, çok daha sonra,  Hidiv  Mehmet  Ali  Paşa  tarafından  yaptırılmış  ünlü

―Albatr   Cami‖nin   ve   çevredeki   çeşitli   cami,   müze   ve kalıntıların da gezildiği önemli bir ziyaret yeri olmuş… Sonra Memlûkların parlak dönemi, Yavuz Sultan Selim ile birlikte

Osmanlı egemenliğine geçiş, Türk mimarîsinden esinlenmiş sayısız cami, mescit, medrese, türbe… Hidiv İsmail Paşa ile birlikte  kentin  Batı  etkilerine  açılması,  ―Avrupalılaşması‖ unutulmamalı… Kahire, 1900‘lerden itibaren Nil‘in öbür yakasına ve adalara da sıçrayan ve günümüze dek süregelen inanılmaz gelişmesini sürdürecektir.

Kahire‘de göze çarpan önemli bir detayda, tüm yapıları kaplayan toprak rengi toz ve bunun altından yine de belli olan, süslü, zengin, barok cepheli yapıların güzelliği… Güzel; ama terk edilmiş, bakımsız…

1956 İsrail Savaşı öncesi nüfusu 1 milyonu ancak aşan bu kent, bugün 14–15 milyon insanı barındırmaya çalışıyor. İnsanlar, tüm ülkeden iş bulmak için başkente akın ediyor, sonra burada da işsiz kalınca, başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere dış ülkelere gidiyorlar. Sokaklarda inanılmaz renklilikte bir kalabalık. Çoğu zaman örtülü, kapalı; ama hep boyalı ve bakımlı yüzleri ve özellikle gözleri ile dikkati çeken, çocuklarından alışveriş sepetlerine, her şeyi inanılmaz bir dengeyle başlarının üzerinde taşıyan kadınlar…

Sokaklardan cami avlularına, her yeri işgal etmiş, yoksul, kirli ama sağlıklı ve güler yüzlü çocuklar… Derilerinin koyu rengi kadar, ırklarına özgü güzellikleriyle de göze çarpan Nubyalılar… Şaşkın Fellahlar, yaşlı Yahudîler, çılgın şoförler, trafiği umutsuz hareketlerle bir nebze yönlendirmeye çalışan

―çavuşlar‖…    Memurlar,    medrese    öğrencileri,    hocalar, papazlar, yol arayan turistler…

Bütün bunlar, Eski Kahire‘nin El Tahrir veya Han-el- Halili meydanlarını, müze önlerini veya cami avlularını dolduruyor, kente inanılmaz bir hayat veriyorlar.

Kahire’de İslam

İslam‘ın etkisi elbette duyumsanıyor. Kentin binlerce minaresinden yükselen ezan sesiyle birlikte yaşam bir ölçüde duruyor, hemen her yerde namaza duruluyor, malını satmak üzere boğazınıza yapışmış satıcılar bile namaz vakti ortadan yok  oluyor.  Giysi  çeşitliliği  içinde  ―İslamî  kıyafetler‖  ağır basıyor. Din, sanki çağdaş atılımlarını bir türlü gerektiği gibi yapamamış bu toplumda, sığınılan son çare, zor bir yaşamı kabullenmek olmuş…

Namaz vakti camilere girmek için Müslüman olduğumuzu söylemek gereği doğuyor. Kadınlar, kimi zaman erkekler, resimlerinin çekilmesinden memnun  kalmıyorlar; bu arada fotoğraf makinem bir yumruk bile yiyor. Kaldırımda sergilenen dinsel kitapların resmini çekmek istediğim bir yerde, serginin başındaki gençler, buna şiddetle karşı çıkıyor. Yoksullukların, geri kalmışlığın resmini çeken ―turiste‖ karşı çıkan gururlu Mısırlıyı çok iyi anlıyorum; ama bunun bir

―kültür  olayı‖nı  resimlemek  olduğunu  anlatmaya  çalışıyor, itirazlarına itiraz ediyorum. Ancak tartışmak boşuna!.. Vazgeçiyorum.

Firavunlardan Kıptîlere

Kahire, gezmekle bitip tükenmeyen bir kent. Tarihe, arkeolojiye merakı olan biri için bir cennet. Giza piramitlerini bir kez daha geziyor, gizemli ve görkemli Sfenks‘te başlatılan haşin onarıma biraz üzüntüyle bakıyor, geçen seferde göremediğimiz    ünlü    ―kayığı‖    görüyoruz:    1954    yılında bulunan, 1224 sedir ağacı parçasının bir araya getirilmesi ile 25 yılda tamamlanan, 45 metre boyunda ve özel bir müzede

sergilenmekte olan firavunların kayığı… Başka bir günde  Eski Kahire diye adlandırılan semte gidiyor, buradaki Roma kalıntılarını, Doğu Hristiyanlığı‘nın ilk mabedleri arasında yer alan Aziz Serj, Aziz Yorgi, Azize Barbara ve bir Roma mahzeni üzerine inşa edilmiş olan gizemli El-Muallaka‘yı (Asılı Kilise) geziyoruz.

Geniş bir mezarlık alanın ortasında yer alan bu çok eski semtin göbeğinde, gerçekten çok etkileyici bir Kıptî (Kopt) sanatı müzesi var. Mısır tarihinde önemli bir rol oynamış olan Kıptîler (Mısır Hristiyanları), Firavunların uygarlığı ve Grek- Roma uygarlığı ile daha sonraki İslam uygarlığı arasında çok ilginç bir geçiş dönemi oluşturmuşlar. Özellikle ahşap, maden, kumaş işçilikleri olağanüstü… Kıptî sanatı, mimarîsi ve el işleriyle, Kahire‘de keşfedilmesi ve ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alan…

―Müslüman   Kahire‖yi   gezmek   ise   kuşkusuz   günler istiyor. İbn-i Tülûn Cami‘den adını alan semt, tarih kaynıyor.

IX. yüzyıldan kalma İbn-i Tülûn Cami, şimdiye dek görebildiğim en güzel İslam yapılarından biri. Hemen yanı başındaki küçük İslam evi (diğer adıyla, Gayer Anderson Müzesi), biri XVI. yüzyıl, diğeri XVII. yüzyıldan kalma içi bir müze zenginliğinde iki eski tipik Kahire evinin birleştirilmesiyle oluşmuş.

Bu evde kentin ünlü sıcağından tümü korunmuş, gölgeli balkonlarda oturup, aşağıdaki havuzlu bahçeyi seyrederek ömür geçirmiş olan eski aileleri düşündükçe, insanoğlunun hemen her uygarlıkta doğaya karşı olabilecek en iyi yaşam koşullarını gerçekleştirmedeki becerisine hayran olmamak elde değil… Daracık Bab-el Vezir Sokağı boyunca yer alan cami ve medreselerinde Kahire‘nin gerçek yaşamını soluyorum.

Kahire‘nin  de  bir  ―Mavi  Cami‖  var:  XIV.   yüzyıldan kalma Aksungur Cami, masmavi İran çinileriyle kaplanmış… Aynı yüzyıldan kalma ünlü Hasan Medrese-Türbesi, yine İslam   sanatının   erişilmez   örneklerinden   biri   olan   ―Bab-ı Zuwayla‖ denen eski kapının hemen yanı başında, onarım hâlindeki El Muayyed Cami‘nin şerefelerine çıkıyor ve Müslüman Kahire‘ye panoramik bir bakış atıyoruz. Eğer insan bütün bu camileri, medreseleri ve türbeleri gezmeye kalksa, bu kentte aylar geçirmesi gerekir.

İslam dünyasının en büyük üniversitesi, öğrencileri arasında birçok Türk de bulunan El-Ezher kompleksi Memlûk Sultanı El Guri‘nin adını taşıyan külliye ve Ahmed Maher meydanındaki ünlü İslam Müzesi (Ahşap işçiliğinden, İznik Çinileri‟ne, fildişinden cam işlerine, İslam sanatının şimdiye dek gördüğümüz en zengin koleksiyonları var burada), gezebildiğimiz diğer yerler oluyor.

Fethiye Muhammed, yaşı belli olmayan bir Arap kadını. Kocasını yitirmiş, iki oğluyla yaşıyor. Oğullarından Ragıp‘la birlikte yaşadığı oldukça yoksul odada ziyaret ediyoruz onu… Şoförümüz  Muhammed  bizi  buraya  getirdi…  ―Mezarlıklarda yaşayan‖ birilerini görüp konuşmak istemiştik. Şoförümüzün oldukça sınırlı İngilizcesi (Buna kimi zaman Türkçe sözcükler de karışıyor.

Birçok Mısırlı gibi Muhammed de “Türk asıllı” olduğunu söylüyor.) aracılığıyla Fethiye Hanım, bize yaşamını anlatıyor. Mezarlıklarla iç içe bu kulübeyi iki oğlu ile birlikte yapmış. Mezarlığın sahibinin izniyle ve ona düşük bir kira ödeyerek… Kentte başlarını sokacak bir yerleri olduğu için sevinçli   gözüküyorlar.   ―Ölülerle‖   başbaşa   yaşamak   ise anlaşılan onları hiç de rahatsız etmiyor.

Kahire‘de bu durumda sayısız insan var. (Tam bir sayı edinemedik, kimse söylemiyor.) Bu, ilk ağızdan sanıldığı gibi kovuklarda ve mezar içlerinde sefil, ürkünç bir yaşam biçimi değil. Mısır mezarları, bizimkilerinin tersine insanların çok aralıklı olarak gömüldüğü, türbelerin bol olduğu yerler. Türbelerin içine sığınmışlar, mezar taşlarının yanı başına evcikler kondurmuşlar.

Ölülerle çevrili ve iç içe yaşıyorlar. Kim bilir, belki bu da ölümü; yaşamın doğal bir uzantısı, başka bir dünyada sürmesi olarak gören, değerli eşyaları, hizmetçileri, uşakları, kedileri- köpekleri ile birlikte gömülen, ölümü; sanat yapıtını  oluşturan başlıca itici güç olarak kabul etmiş, Firavunlar uygarlığının kalıntılarından kaynaklansa gerek.

Bu mezarlar ve türbeler, zaten içlerinde yaşanmasından gelen ilginçlik olmasa bile görülmeye değer yerler. Biri kentin    doğusunda,    öbürü    güneyinde    uzanan    iki   dev

―nekropol‖,  diğer  adıyla  ölüler  kenti.  Kayıtbay  Nekropolü

denen doğu mezarlarını geziyoruz.

Yaşlı (ve bahşişe doymaz) bir bekçi, bize özellikle

―Halifelerin  Mezarlığı‖  denen,  aslında  Memlûklülerin  son döneminin büyüklerine ait türbeleri gezdiriyor. XIV. yüzyıl sonlarından başlayarak günümüze dek gelen bu yapılar içinde, dokuz cami, beş sultan türbesi ve sayısız mezar var. Gezebildiğimiz türbelerin iç zenginliğini, görkemini anlatmaya sözcükler yetersiz kalıyor.

İnal, Barsbey, Kayıt Bey, Barkuk, Kurkumaz artık tarihin malı oldular. Türbeleri ise duruyor. Kâh yaşlı bir bekçi tarafından turistlere gezdirilmek kâh günümüzün yoksul Kahireli göçmenleri için geçici veya sürekli barınaklar oluşturulmak üzere…

Bu insanlar görebildiğimiz kadarıyla içinde barındıkları bu tarihsel mekânları tahrip etmiyorlar. Tersine, onlara belki bakım bile yapıyorlar. Yine de görkemli mermer oyma kapıların ardındaki peçeli kadın profilleri, izbe yataklar serilmiş türbelerdeki yaşlılar veya mezar taşlarının üstünde oynayıp duran çocukları ile bu ―ölüler kenti‖, bir yabancının Kahire denen gizemli kentten edinebileceği en ―egzotik‖, en çarpıcı, en farklı izlenimlerin bir bölümünü de sinesinde barındırıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir