Tiyatronun Tepesine Türk Bayrağı Diktik

Turgut çok yakışıklı, çok hoş, çok başarılı, etkileyici bir Türk aktörüdür. Kadın-erkek, herkes ona bayılıyor. Ekibiyle birlikte sergilediği oyunlar çok beğeniliyor; tiyatroda çok zor olan bir şeyi de gerçekleştiriyor, rahat geçinecek kadar para kazanıyor. Turgut‘un herkese müthiş çekici gelen bir özelliği var; çok muntazam kafasında fazla saç yok, Turgut kel; bu yüzden de her ne kadar yüzüne Baba Turgut dense de, piyasada Kel Turgut olarak biliniyor. Yaşı da biraz geçkince, orta yaşın hayli üzerinde, olsun ne gam!.. Seviliyor, beğeniliyor. Günlerden bir gün, İstanbul‘a eski anılarının peşinde dolaşmaya gelen, İstanbul‘da doğmuş büyümüş, zengin bir kontla evlenip -nedense kontlar hep zengin oluyor- Fransa‘ya göçmüş Kontes Mona Lisa gelir. Oyununu seyrettiği Kel Turgut‘a âşık olur. Turgut‘u Fransa‘ya götürüp, orada yıldız yapmaya karar verir. Kontes‘in üstü açık arabasıyla, ayın beşlik simit gibi parladığı bir gece Boğaz‘da dolaşırlarken, Kontes iç gıcıklayıcı sesiyle Kel  Turgut‘un  kulağına  fısıldar:  ―Turgut,  Paris‘te  sana  en büyük tiyatroyu tutacağım, hangi oyunu oynamak istersin?‖ Turgut   bir   an   düşünür,   yanıtlar:   ―Musahipzade   Celal‘in İstanbul Efendisi‘ni.‖ Turgut iyi bir seçim yapmıştır; çünkü Turgut gerçek bir İstanbul efendisidir.

Hemen Paris, acele tiyatro, derhâl provalar. Kadro muhteşem, Kontes‘te çevre geniş. Muhteşem bir açılış… İlk gece Kontes, Paris‘in biraz dışındaki malikânesinde büyük

bir davet veriyor. O gece, lapa lapa kar yağmakta. Her yer bembeyaz kesilmiş. Tiyatronun yöneticisi gazetelerde o sabah çıkacak eleştirileri beklemek için Paris‘te kalmış. Gün doğarken Kontes‘in geniş arazisinde, ufuktan karların içinde hızla gelen bir cenaze arabası beliriyor. İçinden tiyatronun yöneticisi iniyor, arabanın arkası açılıyor, siyah bir tabut indiriliyor karların üstüne. Herkes Kontes‘in verandasından olayı izliyor. Kontes bembeyaz tuvaletiyle pırlantalar içinde. Turgut siyah frağı çekmiş, yüzü asık. Bu tabut ne demek ola ki… Hayra alamet bir durum değil. Kontes bir işaret çakıyor, uşaklar yerlere kadar uzanan beyaz bir kürk koyuyor omzuna. İki beyaz tazı getiriliyor. Karların üstünde, bembeyaz kürk, iki beyaz tazı, resim müthiş. Kontes öyle istiyor hep, resim müthiş olsun, müthiş… Yönetici siyahlar içinde tabutun başında. Simsiyah tabut, cenaze arabası, mezarlıkçı kılığında tiyatro yöneticisi… Belli ki piyes iki seksen yatmış. Durum aynasız! Kontes tabuta doğru yürüyor. Herkes nefesini tutmuş   ardından   bakıyor.   Kel   Turgut,   ―Ulan   İstanbul‘da fiyakamız yerindeydi, ne halt etmeye bu karının peşine takılıp buralara geldik. Hayvan Fransızlar, ne anlar Musahipzade Celal‘den!…‖ diyor. Bembeyaz bir sessizlik. Kontes eğiliyor, tabutun kapağını açıyor. Tabutun içinden binlerce rengârenk kelebek fırlıyor doğan güne karşı. Şaka, şaka! Oyun çok beğenilmiş; gelsin şampanyalar, gelsin havyarlar. Turgut coşuyor, Fransızlara karlar üstünde İstanbul çiftetellisi öğretiyor.

Evet, bir vardı bir yok şimdi. Evvel zaman içindeydi kalbur saman. Bir zamanlar biz Şişli‘deki Ümit Tiyatrosu‘nda, seyircinin beşiğini tıngır mıngır sallar idik. Ben, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Aydemir Akbaş, Erden Alkan, Suzan Ustan, Celile Toyon, Bilge Şen. Ha bir de

Turgut Boralı‘yla Bülent Erbaşar her gece çıkar oynar, insanlara masallar anlatır, sonra da arkamıza döner bakardık ki bir arpa boyu yol gitmişiz. Şimdi konfeksiyoncular çarşısı olan Ümit Tiyatrosu‘nda her akşam oyundan önce yaptığımız kulis gırgırlarının başında Kontes‘le Turgut‘un maceraları gelirdi. Bitmez tükenmez bir sözel tefrika… Kontes, Bülent Erbaşar;   ―Düşenin   Dostu‖   oyunundaki   Mona   Liza   adlı karakteri çok büyük bir başarıyla oynadığı, yüzü de Mona Lisa kadar güzel olduğu için. Ünlü Türk aktörü Kel Turgut da Turgut Boralı; ünlü aktör, Türk ve kel olduğu için.

O   ara   ―Anjelik‖   filmleri   çok   moda.   Anjelik   ve sevgilisi topal Geofrey de Peyrac yani Robert Hüseyin Efendi tefrikaları İstanbul‘u kırıp geçiriyor. Hemen bir kontes ve topal bulamadığımız için, kel sevgili geyiği üretildi. Her akşam oyundan önce maceraları anlatılıyor. Nur içinde yatsınlar Bülent Erbaşar da, Turgut Boralı da kelebekleri özgür bırakıp kendilerine yer açtılar.

Geçen gün, burada prova arasında Amerikalı aktör arkadaşlar,  ―Siz  kuliste  oyundan  önce  ne  yaparsınız?‖  diye sordular. ―Biz hayal gücümüzü genişleten, kurgulama ustalığı kazandıran, gerçekle hayal, ölümle oyun arasındaki noktada durmamıza yardımcı olan tefrikalar üretir, onların peşine takılır havaya gireriz‖ dedim. İstanbul‘da kalıp beni buraya kimin getirdiğini, Ali Poyrazoğlu‘nun Broadway‘deki bir oyunda neden oynadığını merak edenleri rahatlatayım. Oyun; Sinan Ünel adlı Amerika‘da yaşayan, oyun yazarlığı yapan, İngilizce yazan bir yazarın yirminci oyunu. Birçok yarışmada birincilik kazanınca dikkati çekmiş, Broadway‘de sahnelenmesi için prodüktörler ilgilenmişler. 1918 yılından 1994 yılına Türkiye‘yi ve Türk insanını anlatan, önemli, ağırbaşlı, yeni bir tiyatro dili arayan ―Pera Palas‖ adlı oyunu

temmuza kadar 30 temsil oynayıp ara vereceğiz; eylülde daha büyük bir tiyatroya geçip devam edeceğiz. Oyunda hayalleri yıkılmış, ülkülerinin çöküşünü izlemiş, alkolik bir mühendisi ve onun Amerikalı bir kadınla evlenmesini engellemeye çalışan annesini oynuyorum. Oyunda Defne Halman da önemli rollerden birini oynuyor. Ah, üç Türk, Tiyatronun Everest‘i diye bilinen Broadway‘de ayın 8‘inde, yani yarın akşam The McGinn/Cazale Theater‘da bir Türk bayrağı dikeceğiz. Beni buraya çok zengin bir Amerikalı Barones özel uçağıyla getirdi. Ben saçlarımı kazıttım ve Kel Ali oldum; Central Park‘a bakan çok lüks Trump Tower‘da muhteşem bir dairede kalıyorum. Tiyatroya özel helikopterle gidip, yürüyerek dönüyorum. Barones yarın akşam New York dışındaki şatosunda büyük bir davet verecek. Bu oyundan sonra     Broadway‘de     Musahipzade     Celal‘in     ―Aynaroz Kadısı‖nı sahnelemeyi düşünüyorum. New York‘ta kar yağıyor. Yarın akşam oyun başlıyor. Bakalım tabuttan ne çıkacak?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir