Selanik

Ege’nin en güzel yarımadalarından biri olan Selanik adını ünlü Büyük İskender’in üvey kız kardeşi olan Thessalonica’dan almış. “Thermaikos körfezinin gelini” olarak da bilinen Vardar (Aksios) Nehrinin ağzında eski Yunan tanrılarının dağı Olympos’un karşısında kurulan Selanik Bizans döneminde İstanbul’dan sonra bölgenin en önemli şehirmiş. Bugün de Yunanistan’ın ikinci büyük kenti olan Selanik’in tek rahibi ismini tanrıça Athena’dan alan başkent “Atina”.

Atatürk
ATATÜRK

Yunanistan’ın en iyi üniversitelerinden birine sahip olan Selanik’in balkonlarında rengarenk sardunya, ayrıca portakal bahçeleri, zeytin ve çam ağaçları, Osmanlı paşalarının yaptırdığı çeşmeler, özgürce sarı, pembe, kırmızı renklere boyanmış, kolalı dantelli pencereleri ile cumbalı evler vardır. Selanik kordon sefalarının benzerliği ile İzmir’in küçük kardeşi olarak tanınır.

Selanik Köprü

1430 yılında II. Murad bu coğrafyayı Osmanlı’ya bağlamıştır. İspanya’dan Kraliçe Isabel tarafından sınır dışı edilen 20 bin Musevi Osmanlı tarafından Selanik bölgesine yerleştirilmiştir. Selanik’te üretilen çuha ile yeniçeri giysileri dikilmiştir. İttihat Terakki Cemiyetinin merkezi de Enver Paşa tarafından bu kente taşınmıştır. II. Meşrutiyet yine burada ilan edilmiştir. Yeni Asır gazetesinin merkezi 1895-1924 yılları arasında bu kentte faaliyet göstermiştir. Selanik 1917 senesinde hemen hemen tüm kenti yok eden ciddi bir yangın felaketi yaşamıştır. Nazım Hikmet, Evliya Çelebi’nin “kaldırımlarından sekiz çeşit rüzgar eser” dediği bu şehirde doğmuş.

Ünlü mübadele anlaşması ile 1923 yılından itibaren Selanik’te yaşayan aileler Türkiye’ye göç etmeye zorlanmış bu arada Türkiye’deki Rum aileler de buraya yerleştirildi. Elbette bu zorunlu göç beraberinde gözyaşı ve acı getirdi. 1941 yılında ise Selanik’e gelen Naziler, sayıları 60 bine ulaşan Musevileri kamplara,  oradan da ölüm hamamlarına gönderdi.

“Selanik” esrarengiz bir kadının gizem ve çekiciliğine sahiptir. Şehri tanımak insanı ile konuşarak, ara sokaklarında gezinerek ve kentin ruhunu anlayarak gerçekleşir. Pamuk tenli temiz yüzlü, beyaz-mavi önlük takmış dinç bir teyze, çiçeklerini sulayan siyah giysili beyaz saçlı asık suratlı  bir hatun, Kazancakis’in Papazı gibi deli dolu yüksek ses tonuyla konuşan meyhaneci Fotis, uzaktan bize ulaşan Rebetika Müziği Bizans’tan bugüne kadar taşınan zengin bir kültür mozaiğini bize her an ve her yerde hatırlatıyor.

Rengarenk tahta sandalyeleri ve kare desenli masa örtüleri ile tavernalarda, reçine şarabı, uzo ve sakız rakısı şişelerinin eşliğinde beyaz lahana salatası, taratorlu köpek balığı tavası, patlıcan tava, ızgara mayıs balığı, et suyuna pilav, çiğ bakla, çoban salatası, cacık, pilaki, kalamar dolması, ekşi mayalı kalın kabuklu ekmek zengin bir yemek kültürünün en belirgin işaretleridir!

Galerius Kemeri Selanik
Galerius Kemeri

Selanik aynı zamanda çok değerli Atatürk’ümüzün de doğum yeridir. Ali Rıza Efendi, Zübeyde Hanım’la evlenip 1878 yılında bugün Türk Konsolosluğunun bahçesinde bulunan üç katlı eve kiracı olarak girer. Kemal Atatürk 1881 yılında  Ankara evlerini andıran ahşap evin ikinci katındaki ocaklı bir odada doğar. Ancak, bugün gördüğümüz Müze Evdeki mobilyalar orijinal değil. Dolmabahçe Sarayından getirildi. Evin bence  hiç inandırıcı olmayan manzara desenli halıları, yeni ve abartılı iri koltukları, kolalı perdelerine rağmen Atamızın temiz ve bakımlı beyaz takımı ve pirinç karyolası evi gezerken eminim dikkatinizi çekecektir. Bahçesindeki gülfidanları pembe evle hoş bir uyum içinde!

Beş yüz yıllık Osmanlı döneminden kalan izleri Selanik’te sürerseniz, üzüleceksiniz. Örneğin, Osmanlı Mezarlığının üstünden bugün  asfalt bir  yol geçmiştir.

Alaca Camii günümüzde bir sergi alanı, Hamzabey Camii ise kapalı bir sinemadır. On beş yıl önce yenilenmek üzere iskelesi kurulmuş camiler kendi kaderine bırakılmıştı. Selanik büyüdükçe bozulmuş. Elbette bu gerçek Türkiye’nin hemen hemen tüm kentleri için de geçerlidir.

Aziz Panteleymon  Selanik
Aziz Panteleymon

İşte size Selanik hakkında bazı ipuçları. Hakkında şarkılar söylenmiş, efsaneler düzülmüş Yedikule Zindanı, Osmanlı Mahallesi, geniş avlu içinde VIII. yüzyıl eseri Ayasofya, Bizans şehir surları ve Manuel ile Anne Kapıları, Galerius Roma Zafer Parkı, banka şubeleri, lüks otelleri ile Aristotelous Meydanı, ünlü caddesi Via Egnatia, Anadolu kökenli Bizans Müzesi, zemin katındaki Roma hamamı ve 1493 tarihli II. Beyazıt Kitabesi ile Osmanlı zamanında Kasımiye Camii olarak kullanılan etkileyici Demetrious Bazilikası, nihayet işkence ve korkutucu hücreleri ile “kanlı” sıfatı alan Venediklilerin inşa ettiği Selanik’in sembolü olarak kabul edilen “Beyaz Kule.”

Selanik Sokak Yunanistan

Selanik’in indirimden dolayı hareketli caddelerinde boğucu sıcakta bir alışveriş molası veriyoruz, geniş kahvelerinde birer soğuk kahve içerek soluklanıyoruz.

İşte Selanik’te bir gün daha bitiyor. Güneş kordon boyunca dizilen yüksek beyaz apartmanların arkasından batıyor. Yarın, insanın doğaya, kültüre ve ekosisteme vereceği yeni zararları beraberinde getirecek.

Diğer Yunanistan yazılarımız için: https://bizgezginler.com/category/avrupa/yunanistan/

Gezginler Kulübü Resmi Web Sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

 11 total views

Hespalis, İşpiliye ya da SEVİLLA

Sevilla bir milyonluk nüfusu ile İspanya’nın dördüncü büyük kenti,  2500 yıllık bir tarihi var. İlk önce Romalılar, daha sonra da Araplar şehri ele geçirmişler. Önemli bir veba salgını geçirmiş. Dünyada, iç alan olarak Vatikan ve Londra katedrallerinden sonra üçüncü büyük katedral olarak kabul edilen Sevilla Katedrali’nin inşası tam 500 yıl sürmüş,  1558’de tamamlanmış,  gotik stilde yapılmış.

Bu katedralin ilginç bir tarihî öyküsü var: Komşu Kordoba Sultanı ile Sevilla rekabete girer. Bir asır sonra Hristiyan Kral Ferdinand kente gelir ve burada ölür. Hristiyanlar camiin olduğu yere ünlü Sevilla Katedrali’ni inşa ederler. Ancak, Araplardan kalan ve giralda denen oya gibi özenle işlenmiş 100 metrelik minaresine dokunmazlar. Bu minare sadakat sembolü olarak bugün bile durmaktadır. Çan kulesi olarak kullanılan “giralda” Sevillalıların sembolüdür. Bu minarenin iki kardeşinden biri Rabat’ta, diğeri ise  Marakeş’te. Sevilla’da hâkim olan mimarîye “modeha” deniyor. Bu sözcük, Arap ve Hristiyan mimarîsinin bir karışımını vurgulamak için kullanılıyor.

Katedralde  44 çapel, 117 tahta oymalı sandalyesi ile koro bölümü dikkati çekiyor. Castolla, Lein, Aragin ve Navarra iktidarlarını müjdeleyen dört habercinin taşıdığı Kristof Kolomb’un küllerinin içinde olduğu iddia edilen lahit katedralin en ilgi çeken köşesi. Keşfettiği ülkenin bir kıta olduğunu bilmeyen Kolomb’un külleri okyanusu üç defa aştı. Dominik Valisi olan oğlu Diego ile küllerinin karıştığı iddia ediliyor. Ama ikinci oğlu Ernando’nun mezarının aynı katedralde olduğu kesin. Kendi isteği ile ölümden sonra külleri önce Dominik Cumhuriyeti’ne ve arkadan da Küba’ya gönderdiler,  daha sonra bu ülkeler bağımsızlığını kazanınca tekrar İspanya’ya! Ancak yoksulluk içinde yaşayan Kolomb’un küllerinin kesin yerini artık DNA testi ortaya çıkardı ve Sevillada olduğu kesinleşti.

Sevilla’da görülmesi gereken bir bir mahalle var. “Musevi mahallesi” Kraliçe Isabel’in “Tek Din” düşüncesi ile sürgüne yollayan Musevilerin “getto” olarak yaşadıkları arnavut kaldırımlı, sevimli sokakları, küçük yokuşları, gizli meydanları, hediyelik eşya satan samimi dükkanları ile “Santa Cruz”. Sevilla’nın bir de nehir kıyısında tanınmış bir kalesi var. 10 köşeli altın kule! Hapishane, barınak ve gözlem kulesi olarak kullanılmış. Şu anda ise bir “deniz müzesi. ”.

Guadalquiuır (Vadiulkebir) Nehri Sevilla’dan sonra 800 yıl Arapların hakim olduğu düzlüklerinden kıvrımlarla denize ulaşıyor. Sevilla sıcağın kavurduğu sokaklardan kaçanların sığındığı iç avlular, boy boy saksılar, rengarenk sardunyalar, begonviller, insanların soluklandığı havuzlu meydan Virgen de Los Reyes , güzelim Murillo bahçesi , portakal bahçeleri, demir parmaklıklara sarılmış yaseminlerle sizleri bekliyor.

Sevilla’nın en az futbol takımı kadar ünlü bir başka özelliği de Nisan ayındaki Sevilla Festivali. Festival için geniş bir alan ışıklandırılıyor. Yüz elli yıllık bir geçmişi var bu festivalin. Millî kıyafetlerine bürünmüş binlerce kişi, etraflarında dolaşan atlarla beraber gönüllerince eğleniyorlar. Her taraf bir renk cümbüşüne boyanıyor. Festival sırasında Sevilla’nın içinden ve dışından buraya gelen aileler, burada özel hazırlanan odaları kiralıyorlar. Hatta hangi ailenin hangi odayı kiraladığını gösteren bir ufak rehber bile hazırlanıyor. Festivalin ana ağırlığı gene “dansta”. Kıvrak İspanyol müziği ritimleriyle kendilerini dansa kaptırıyor gelenler.

Sevilla iki önemli fuara ev sahipliği yapmış,  aslında bu fuarlar sayesinde de  hızla gelişmiş: Birincisi, 1926 yılında gerçekleşen Hispo­ Amerikan Fuarı. Ünlü İspanyol Meydanı bu fuar için inşa edilmiş. Önündeki kanalın tüm çevresi İspanyol kentlerinin görüntülerini içeren fayanslardan yapılmış tablolarla kaplanmış. Hemen yanında ünlü Maria Luisa Parkı ve Amerikan Meydanı bulunuyor. 1992 yılındaki Expo Fuarı için de nehrin diğer yakasına çok sayıda modern ve görkemli binalar yapılmış. Bu fuarı o yıl tam  42 milyon kişi gezmiş!

Sevilla aynı zamanda bir köprüler ve bir üniversite şehri. Kentin ortasından akan ırmağın iki yakasını birbirine bağlamak için çok sayıda  köprü yapılmış. Bu köprüler modern, antik ve karma gibi farklı mimarî ekolleri temsil ediyor … Kentteki üniversitelerde ise 75 bin öğrenci eğitimini sürdürüyor.

Nehrin kıyısında 1728 yılında inşa edilmiş bir kraliyet tütün fabrikası var bu bina bugün üniversiteye ait. Bizet’in dillere destan eserinin baş kahramanı Carmen, burada işçi olarak çalışmış bir zamanlar. Ünlü Fransız yazar Prosper Merime çingene güzel Carmen’i  işte burada yarattı. Sevgilisi Don Josey kıskançlık sonucu sevgilisi Carmen’i yine bu kentte öldürdü. Carmen’in bronz heykeli nehir kıyısında sessizce duruyor!

Uzaklarda bir tepe üstünde dikkati çeken manastırın adı Macerena. 1449’da yapılan bu yapıda Portekiz asıllı Macellan’ın çocukluğu geçmiş.

Sevilla’da da Madrid’de olduğu gibi pek çok bulvar var. Bulvarların çoğu nehir kıyısı boyunca uzanıyor. Bunların birinde Plaza de Toros de la Maestranza adlı bir arena var. Eğer yüreğiniz el verirse yazın burada pazar günleri boğa güreşlerini izleyebilirsiniz. Ümit ederim artık bu vahşet bitmiştir!

Köprüler, balıkçılar, flâmenko derken, yolumuz ünlü Alkazar Sarayı’na düşüyor. Alkazar Arapçada “kale” demek, bu sözcük aslında bize hiç de yabancı değil. Beyoğlu’ndaki tarihî sinemamızın adı da “Alkazar” idi. Saray üç bölümden oluşuyor ve değişik mimarî üslûplar kullanılarak inşa edilmiş. Yapımında Arap ustalar çalıştırılmış. O zamanlar ekonomiden Museviler sorumlu olduğundan, sarayın pencere oymalarında Musevi yıldızı yer alıyor. Saray, tahta oymaları, kemerli pencereleri, tavan süslemeleri, kubbeleri, mermer tavanları, fıskiyeli havuzlar ve renkli alçı bezekleriyle olduğu kadar çardaklı bahçesiyle de ünlü.

Araplardan sonra İspanya Kralı III. Fernando ve oğlu I. Alfonso da burada yaşadı. Kraliçe Isabel, tarihe damgasını vurmuş olan Kristof Kolomb’u hemde Macellan’ı burada kabul etti. Sevilla daha bir çok tarihi olaya tanıklık etmiş. Türklere karşı savaşırken kolunu kaybeden İspanyol yazar Cervantes ünlü Don Kişot’u 1597 yılında Sevilla’daki eski kraliyet hapishanesinde kaleme almış.

Bir çok gemi Sevilla’dan uzaklara yelken açmış. Genç, yaşlı, çirkin, güzel onlarca kadını baştan çıkaran Don Juan’da Sevilla’lı. Sonunda Caridad Hastanesinin düşkünler yurdunda inzivaya çekilen Don Juan beklide yaşadığı o hızlı yaşamın ve yaktığı yüreklerin kurbanı oldu. Rossini’nin ünlü “Figaro’nun Düğünü” operasının maceraları da yine  hep sevimli kentten geçer.

Sevillalı bir tüccar mide ağrısısından kıvrana kıvrana doktora dert yanıyordu.

+Doktor Bey, ömrümde ilk kez “midye” yedim. Mide ağrısından ölüyorum.

Doktor:

Herhalde midye bayattı. Kabuğunu açarken kokusunu almadınız mı ?

Hasta:

+ Doktor Bey, yerken kabuklarını çıkartmak mı gerekiyordu ?

Peru

Peru demek biraz “hayal”, biraz “efsane” demektir. Peru demek, bugün bile biraz da Keçua, Aymana ve İnkalar demek… Geleneklere bağlılıkları, hatta yüzlerce yıllık bir geçmişin izlerini taşıyan törenleri de bu düşüncemi doğrular nitelikte.

İnkalar, Amerika’nın en geniş yerli devletlerini kurmuşlar bir zamanlar. Birden masalsı cümleler kurmak geldi içimden; ama gezip gördüğüm yerleri anlatırken, bir yandan da sizlere katkıda bulunmak istediğimden, masalın o büyülü atmosferine girmek istemiyorum.

Evet, İnkalar XIII. yüzyılda Cuzco Vadisi’ne yerleşen, XV. yüzyılda ise İspanyollar tarafından ortadan kaldırılan (Bir avuç İspanyol’un, Komutan Pizarro yönetiminde o koca devleti nasıl alt ettiği tam bilinmiyor. Ancak, İspanyollar buraya ellerinde İncillerle geldiler. Dönerken İncilleri bıraktılar, gemiler dolusu “altın” götürdüler.) bir devlet, daha doğrusu bir imparatorluk. İnka adı da zaten İspanyollar tarafından verilmiş. Yoksa ülkenin resmî ve halk arasındaki adı “Tahuantisuyu”. Bu sözcük “dünyanın dört bucağı” anlamına geliyor. İnka devletinin uzun zaman, dünyanın ilk “komünist” devleti olduğu görüşü egemendi. Ama, bugün merkezîleştirilmiş yapısıyla, devletçi ekonomisiyle, “İnka” adı verilen hükümdarıyla soylu bir sınıf tarafından yönetildiği biliniyor.

İnkaların sanatsal yönleri, aslında pek de zengin sayılmaz. Ancak mimarlık alanında dikkate değer atılımlar yaptıklarını da göz ardı etmemek gerekir. Toprak bulunmayan dağlarda yaptıkları teraslarda gerçekleşen tarım, hemen dikkatini çekiyor insanın. Ayrıca, Saksahuaman ve başkentleri Cuzco gibi kent kalıntıları bunu kanıtlıyor… İnkalar doğaya çok saygılı bir ulus olup, ağaçları kesip yeni yerleşim alanları açmayı, doğaya “ihanet” sayarlarmış. Bu yüzden de kentlerini Selçuklular’da olduğu gibi  hep kayalık alanlara kurmuşlar.

İnkaların zengin bir sözlü edebiyatları varmış; ama yazıya geçirememişler. İnanışa gelince: En büyük tanrıları, Güneş Tanrısı İnti. İnka devletinin başkanı güneşin torunu sayılırmış. İnkalara göre dünyayı yaratan Virakoça adlı tanrı. Hakkında birçok güzel ilâhi söylenen bu tanrı, Güneş Tanrısı İnti ve Şimşek Tanrısı Kokulla ile beraber güneş mabedinde bulunurmuş. Bu 3 tanrının sembolü ise, altından yapılmış 3 puttan oluşuyor. Ayrıca, yağmur, deniz, ay ve önemli yıldızların da kendilerine özgü tanrıları bulunuyor. Dinsel törenler tapınaklarda yapılır, kurban olarak çiçek, yiyecek, içecek ve giyecekler sunulur, bunlar ateşte yakılırmış. Bazen maalesef hayvanlar da atılırmış ateşe. Kralın tahta çıkması ya da ölmesi, bulaşıcı hastalık, kıtlık gibi birtakım doğal felaketlerin ortaya çıktığı zamanlar, bu felâketleri önlemek için, yetişkin kimseler, bâkireler ve çocuklar kurban edilirmiş. Dinsel hizmetleri rahipler ve rahibeler yapar, kralın eşleri, rahibeler arasından seçilirmiş. Mısır’daki mumyalama âdetlerini, İnka ölülerinde de görmekteyiz. Ruhların derin bir denizde bulunan kıldan ince bir köprüyle, “dinsizler evi” denilen yere gittiğine inanırlarmış. Deniz kenarında yaşayanlarsa, ölenlerin ruhlarının, köpek balıkları tarafından Guano Adası’na taşındıklarına inanır, ölülerini köpek balıklarına atarlarmış. İmparatorluğun son dönemlerinde inanış, soyluların bağlı kaldığı bir “felsefeye” dönüşmüş.

1100-1600 tarihleri arasında 16 İnka kralı hüküm sürdü. Sınırları bugünün Şili, Bolivya, Arjantin, Ekvador, içine aldı,  nüfusları ise  12 milyona vardı. Bu koca imparatorluk dahilinde iyi bir iletişim ağı kurdular,  3600 kilometrelik İnka yolunu eğimli arazilerde kayalara oyup basamaklar hazırlayarak, sarmaşıklardan köprüler yaparak hazırladılar. İnkalar gökyüzünü (alla mama) kondor, yeryüzünü (paçamama) puma ve yeraltını ise yılanla temsil ettiler.

Peru, yeryüzü şekilleri açısından üç bölgeye ayrılıyor: Kıyı Bölgesi, Andlar ve Amazon Düzlükleri. Kıyıda kısa ama hızlı akan ırmakların oluşturduğu vadilerin kesiştiği dar bir şerit uzanıyor. Güneyde dağlar denize doğru dik indiği için kıyı şeridi yok gibi. İç kısımlarda And Dağları’nın karla kaplı tepeleri 5500 metreye kadar ulaşıyor.

And Dağları yüksek bir platoyu çevreliyor aynı zamanda. Güney Amerika’nın en büyük gölü Titicaca’da 3800 metre yükseklikteki bu platoda yer alıyor.

Hristiyan olan Peru halkının %41’ini (Bu oran diğer Güney Amerika ülkelerine göre çok yüksek) Amerikan yerlileri yani “İndigolar” oluşturuyor. %39’u ise yerli-beyaz melezi olan “mestizolar”. Geri kalan %20’si de İspanyol kökenli olanlar.

İnka medeniyetinin izlerini görmek için başkent Lima’dan uçakla Cuzco’ya sabah erken uçmamız gerekiyor. Cuzco çok yüksek olduğundan, öğleden sonraları  sis yüzünden uçaklar inemiyor. Burası gayet sempatik bir kasaba, sizi adeta yüzyıllar ötesine taşıyor. Cuzco’dan trenle 3 saatlik bir tren yolculuğu sizi Machu Picchu’ya ulaştırıyor. Tren zikzaklar çizerek ilerliyor; ama Machu Picchu’da harabelere kadar çıkmak için bir süre  minibüs beklemek gerekiyor. Aslında oraya ilk vardığımda “Bu kadar yolu bu kalıntılar için mi geldim?” diye sordum kendi ken­dime. Bu işin şakası tabiî, İnka kültürü, ilk gençlik yıllarımdan beri etkilemiştir beni!

Beş yüz yıl önce İnkaların kurduğu Machu Picchu, kıt’aya gelen İspanyollar tarafından bulunamamış veya haberleri olmuş fakat altın olmadığı için oralara  gitmemişler böylece yüzyıllarca saklı kalmış. Ta ki 1911 yılına kadar. Amerikalı mimar ve tarihçi Hiram Bingham, İnkaların son kenti Vilcabamba’yı ararken rastlamış Machu Picchu’ya. İnka İmparatorluğu’nun son döneminde inşa edilen Machu Picchu, İnka dilinde “Gençlik Dağı”, hemen karşısındaki sivri kaya Huayna Picchu’ysa “Yaşlı Dağ” anlamına geliyor.

Machu Picchu’nun İnkalar tarafından hangi amaçla kurulduğu tam olarak bilinmiyor. Ama, bilinen şu ki İnkalar burada çok uzun süre yaşayamamış. Elli yılda 300’e yakın işçinin inşa ettiği kentte yaşam sadece 100 yıl sürebilmiş. Beş yüz yıl gözlerden ırak kalan bu kent, evler, tapınaklar, manastırlar, tarım terasları, gözlem kulelerinden oluşuyor.

Bir teoriye göre dağların arasındaki bu saklı kent, “Güneşin Bakireleri” için inşa edilmiş. Güneş tanrısının hizmetine seçilen ülkenin en güzel kızları, bakireliklerini kaybetmemek için çok sıkı korunan bir yerde hep beraber yaşarlardı. Sadece iki kişi birlikte dışarı çıkabilirlerdi ve genellikle bekçiler tarafından takip edilirlerdi.

Güneş tanrısının hizmetine seçilen ülkenin en güzel kızları “Aclla” olarak anılırdı. Aclla’ların görevi, kurban törenleri sırasında gerekli olan mayalanmış mısır içkisi “chicha”yı hazırlamak ve kumaş dokumaktı.

Güneşin bakireleri, yeni bir imparatorun başa geçmesi, kent halkının  ciddî bir hastalığa tutulması ya da ölmesi, deprem ve bunun gibi önemli olaylarda tanrılara kurban edilirlermiş. Güneşin bakireleriyle birlikte çocuklar ve savaş esirleri de bozulan evrensel düzenin insanlarının yararına yeniden kurulmasını sağlamak amacıyla öldürülürlermiş.

            Çok sayıda tapınağın yer alması nedeniyle, teoriler daha çok Machu Picchu’nun bir “ibadet kenti” olarak inşa edildiği yolunda. İnkalar burayı bir “ibadet yeri” olarak kullanırken, yüksek kayalıklara yerleştirdikleri elips şeklinde altından yansıtıcılarla astronomik gözlemler yapıyorlarmış. Yine de en iyisi, bu kadar tarihsel bilgi yeter deyip bugünkü Peru’ya bakmak!

Peru festivalleri ile ünlüdür. “Intiraymi” yani “Güneş Bayramında” Katolik dinini benimsemelerine rağmen antik din, kültür ve adetlerini nasıl koruduklarını ve müzik, kültür ve renk dolu pagan adetlerine şahit oluyoruz.

İspanyol koloni mimarîsinin en tipik örnekleri olan ilginç bir tarzda inşa edilmiş balkonlar, Lima’daki evlerin dış cephesini süslüyor. Ancak, parasal imkânsızlıktan dolayı büyük çoğunluğu bakımsız ve harap durumda.

            Şehir içinde çalışan eski model, renkli otobüsler, gecekondu mahallelerinden kent merkezine çalışmaya gidenlerle ağzına kadar dolu. Mahallelerin arasından ilerlerken kendimizi birden görkemli bir meydanda buluyoruz. Tertemiz cepheli binalar, önünde zırhlı araçlar duran Hükûmet Sarayı ve merdivenlerinden kalabalığın eksik olmadığı 400 yıllık katedralin de bulunduğu ünlü “Plaza de Armas” (Silâhlar Meydanı). Limanın kalbinde yer alan Plaza de Armas’ın bu ihtişamlı görüntüsü, Üniversal Stüdyoları’nın sanki  tek cepheli binalarını anımsatıyor. Çünkü, bu meydandan uzaklaşınca limanın kirli, karmaşık ve yoksul iç dünyasına giriyorsunuz.

Lima’nın en ilginç yerlerinden biri, Ermenî asıllı bir Perulu’nun muhteşem koleksiyonunun sergilendiği “silâh ve altın müzesi”. Burada Osmanlı döneminden dahi silâhlar gördük. Bir de komik anım var burasıyla ilgili. Daha doğrusu trajikomik!

Yaklaşık 25 kişilik bir grupla gittiğimiz bu gezide ben, müzede görevli olan Perulu rehber bayanın verdiği İngilizce izahatları Türkçe’ye çevirerek arkadaşlara anlatıyordum. Bir süre sonra rehber bayanla arkamıza baktığımızda ne görelim! Nasreddin Hoca’nın Timurlenk’e fili şikâyete gitmesi misali, arkamızdaki gruptaki herkes birer-ikişer ayrılmış ve bir Allah’ın kulu kalmamış.

Neden sonra onları müzenin üst katındaki kafeteryada kolalarını yudumlayıp dinlenirken bulduk. Dünyanın her yerinden binlerce insan sırf bu müzeyi gezmek için kalkıp gelirken, bizim grubun ilgisizliği hem utandırdı, hem de üzdü beni!

Peru’da kiliseleri dolaşırken çok ilginç bir manzarayla karşılaşabilirsiniz. İsa figürleri dahil tüm heykellerin üzerine elbiseler giydirilmiş. Gerekçe ilginç. Pornografik eserlere yoğun ilgi gösteren Peru halkı, çıplaklığa karşı büyük tepki gösteriyormuş!..

Peru insanı Güney Amerika halklarının en hası. Daha önce yazdığım gibi, yerlilerin nüfustaki oranı çok fazla ve Avrupa kökenli insanlara az rastlanıyor.

İnkalardan kalan kültür mirasının etkisiyle batıl inançları çok kuvvetli Peruluların. Bunlardan bana en ilginç gelenini anlatayım size: Birisi ağır bir şekilde hastalandığı zaman önce bir tavşan yakalanıyor. Bu tavşan hastanın, rahatsızlığının kaynaklandığı organına uzun uzun sürtülüyor. Daha sonra tavşan boğazlanıyor. Böylelikle söz konusu hastalığın tavşana geçeceğine inanılıyor.

Ülkemizde de birkaç kitabı yayımlanan ve hayli de ilgi gören “Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu”nun yazarı, romancı Vargas Llosa, 1990 yılında neredeyse devlet başkanı oluyordu. Hatta ilk turda en çok oyu almasına rağmen yeterliliği sağlayamadı. İkinci turda ise Japon asıllı Alberto Fujimori kazandı; yani Peru halkı Çek Cumhuriyeti gibi, Llosa ile birlikte bir “romans” yaşayabilirdi…

Kamçatka

Kamçatka önce dramatik volkanlar ve gayzerler demektir. Daha sonra, cüce çamlar, dev mantarlar, çok sayıda boz ayılar, kaplıcalar, iri steller deniz kartalları, mavi ve kambur balinalar, sivrisinekler, deniz aslanları, bol balık, rengeyikleri, kar ve buz, bol su, Rus donanmasının denizaltı üssü, 2323 metrelik ünlü Mutnovsky Volkanı demektir. Kamçatka’nın % 27’si SİT koruma alanı ilan edilerek soyları tükendiği için kırmızı listede bulunan 451 tür çiçek, bitki, hayvan ve mikroorganizmanın neslini devam ettirmek için olumlu bir adım atılmıştır. Bu yüzden 427 300 kilometrekarelik bu yarımadada kirlilik nedeni ile petrol üretimi için henüz izin çıkmamıştı. Daha önce ABD’nin karşısında olduğu için askeri kapalı bölge olarak ilan edilen Kamçatka turizme ancak 1995 yılında açılmıştır. Yine de siyasi polis bu coğrafyada çok etkilidir. 

Kamçatka’nın güneyinde yer alan başkent Petropavlovsk’a karayolu veya demiryolu bağlantısı yoktur. Çünkü dağlık, bataklık bu coğrafyada yol yapmak hem zor, hem pahalı hem de ekosisteme zarar verecektir. Böylece “Petropavlovsk”, kenti dünyada karayolu olmayan en kalabalık yerleşim merkezi olma ünvanına sahiptir. Ulaşım zorluğu fiyatları yükseltmekte ve bu yüzden Kamçatka’da nüfus hızla azalmaktadır. Gençler ilk fırsatta Kamçatka’dan “anakara”ya göç etmekte.

Bu yarımadada irili ufaklı toplam 300 volkandan bahsediliyor. Ama aktif volkan grubu sadece 29 adet. Başkent Petropavlovsk’un simgesi kabul edilen yan yana dizilmiş üç etkileyici volkan: Korjaksky, Awatchinsky ve Kozelsky. Yarımadanın en yüksek volkanı ise 4750 metre ile Klyuchevskaya.

Bu coğrafyanın ilk sakinleri olan Eves, Kayrak, Çukçen ve İtalmenler maalesef sayıca çok azalmışlar. Göçebe bir yaşam biçimi benimsemiş olan bu topluluklar Sovyet döneminde kontrol altında tutulmak üzere yerleşik düzende yaşamaya zorlanmışlar. Mutsuzluklarının çaresini “ateş suyu”nda aramışlar, ırk olarak alkole dayanıksız olduklarından yavaş yavaş erimişler. Bazı uluslar arası sivil toplum derneklerinin yardımı ile bugün yasal haklarını arayabilseler de geleneklerinin çoğunu yitirmişler.

Bir de bu yarımada sevimli ve dünyada bilinen en iri ayı cinsi olan “boz ayıları” ile ünlü. Koruma altına alınan bu hayvancıkların sayısı iyice artınca yerleşim merkezlerine inmeye başlamışlar. Hatta bunlardan biri mangalda et pişiren bir kadının başını koparıp ihtiyacı olunca kullanmak üzere gömmüş. Bu ve benzeri olaylar üzerine yılda 70-80 ayının avlanmasına izin çıkmış. Elbette ciddi bir bedel karşılığı. Ayılar, Çinlilerin ilaç yaptığı safra kesesi, kürkü ve duvarlarına iftiharla astıkları başları için insafsızca vuruluyor. Hem de kar motosikletleri ve helikopterle.

Bu bölgenin en önemli geliri balıkçılıktan geliyor. Hatta bu sektörde çalıştırmak üzere yurtdışından geçici işçiler bile getiriliyor. Balık bolluğu yabancı ülkelerin balıkçılarının da iştahını kabartıyor. Yakalanan kaçak balıkçı tekneleri cezaları ödemezse gemi mezarlığında hapis tutuluyor.

Başkent adını Danimarkalı ünlü Kaşif Vitus Bering’in (Bering Boğazını hatırlayın) iki gemisinin isimlerinden alıyor. Aziz Petro (Peter) ve Aziz Pavel yani (Paul) işte size “Petropavlovsk”.Bu kent tam 269 yaşında. İlk bakışta güneydeki bu yerleşim merkezi, çirkin suratlı birer beton yığını olan Sovyet binaları ile size hiç de sempatik gelmeyecek. Maalesef bir dönemin o güzelim ahşap evlerden artık pek örnek kalmamış. Okyanus kıyısındaki ana meydanında Lenin heykelinin arkasındaki valilik binasında iki bayrak sallanıyor. Rusya ve Kamçatka bayrakları. Bu kent 1854 yılında İngiliz ve Fransızların ortak saldırılarına kahramanca direnmişti.

Paratunga Yöresinde, kaplıcalar, piknik alanları, seralar ve kahvehaneler bulunur. Kendinizi sıcacık bir su havuzuna atabilirsiniz. Sonra da bir Azeri’nin sahibi olduğu karanlık ve basık lokalde sert bir kahve içebilirsiniz. Bir balıkçı motoru ile Avacha Körfezi’nde üç saatlik bir yolculuğa ne dersiniz? Sahil boyunca, Pasifik Okyanusu’na çıkış noktası olan üç kardeşler kayalıklarına doğru ilerlerken kocaman tahta masanın üstünde geleneksel Rus denizci yiyecekleri dizilir. Salam, siyah ekmek, kaşar, çikolatalı bisküvi ve votkalı çay. Motorda sizi dansa davet eden popüler ve oynak parçalar çalınır. Sahilde dev deniz kartalları, karabataklar ve yunus balıkları adeta bir biri ile yarışır.

Kamçatka’da ünlü Gayzerler Vadisi turu bir monopoldür. Bu turun ücreti vallahi 530 Euro’dur. Katiyen herhangi bir indirim yapmazlar. Russiya Televizyonunun düzenlediği Rusya’nın 7 harikası için 26 milyon Rus oy kullanılmış ve birinciliği Kamçatka’nın bu “Gayzerler Vadisi” kazanmış. Bu şöhret, yılda 300 bin gezgini buraya çekmektedir. “Dünya “Doğa Kültür Değerleri Miras Listesinde” yer alan Kronotski Koruma Alanını içine alan helikopter turu 7-8 saat kadar sürer ve Gayzerler Vadisi, Uzon Volkan Krateri ve Dzendzur Volkanı’na helikopter ile üç inişi ve havyarlı nefis bir öğle yemeğini içerir. Ama her şey aslında “havaya” bağlıdır. Bazen tur iptal edilebilir veya bizim turda olduğu gibi Gayzerler Vadisi’ni görüp 4 saat helikopterde donduktan sonra tıpış tıpış geri de dönebilirsiniz. İşte o zaman sadece % 10 kadar indirim yaparlar. Ama yine de bu tur için bir servet ödemiş olursunuz.

Koryaklar’ın Uzon ve Uzon Kalderası hakkında anlattıkları, alegorik bir öykü gibi. Uzon insanlara dosttu; yer sarsıntılarını yatıştırır, elleriyle volkan patlamalarını durdurur ve başka iyilikler de yapardı; ama kötü ruhlar gelip burayı harap etmesin diye kendi dağının tepesinde yapayalnız, gizli saklı bir yaşama katlanırdı. Sonra aşık oldu. Sevdiği, bir insandı – Nayun adında, gözleri yıldızlar kadar parlak, dudakları kızılcıklar kadar kırmızı, kaşları samurlar kadar kara ve parlak bir kız. Kız da onu sevdi ve Uzon onu alıp dağına götürdü. Buraya kadar her şey iyiydi. Ama birkaç yıl süren mutlu bir evliliğin ve her şeyden uzak bir yaşamın ardından Nayun, insan akrabalarını özlemeye başladı. Acaba bir şekilde onları ziyaret edemez miydi? Uzon onu memnun etmek için trajik bir hata yaptı; Güçlü kollarıyla dağları araladı ve bir yol açtı. İnsanlar geldiler, meraklı ve karışıklık çıkarmaya yatkındılar. Artık herkes Uzon’un saklandığı yeri biliyordu, kötü ruhlar da. Bu öyküde G.O Karpov’un anlatımına göre, “Yeryüzü korkunç bir çatırtıyla esneyerek koca bir dağı yuttu ve güçlü Uzon sonsuza dek taş kesildi”. Onun bugün bile, taşa dönüşmüş hali ile, kalderanın kuzeybatı kenarındaki yüksek bir tepede başını eğmiş, kollarıyla çanağın kenarlarını çevreleyen bayırı oluşturur halde görebilirsiniz. 

Gayzerler Vadisi çok sayıda sıcak göl, sıcak çamur havuzları ve 10-15 metreye kadar fışkıran gayzerlerden oluşuyor. Bu oluşum sayesinde hayvanlar bu coğrafyada kışın su ve yiyecek bulabilmektedir.

Kısa Kısa Kamçatka

  • Kamçatka adının Japoncadan geldiği sanılıyor. Anlamı da “Kurutulmuş Balık”.
  • Balık pazarında sahiden bol bol kurutulmuş balık satılıyor. Fiyatı da öyle pek ucuz değil. 15 USD civarı idi. En büyük zevkleri oturup bu balığı bira ile tüketmekmiş. Balık taze, dondurulmuş, tuzlu ve tütsülenmiş olarak ihraç ediliyor.
  • “Bir Deprem Bölgesi” olduğu için yüksek binalara müsaade edilmiyor. Bir tedbir olarak tüm kapılar dışa doğru açılıyor. Depreme karşı özel temel teknikleri uygulanırsa ancak o zaman çok kata “evet” diyorlar. Birkaç örneği var.
  • Yarımadanın en uzun nehrinin adı da “Kamçatka”. Uzunluğu  ise neredeyse 750 kilometre…
  • Kamçatka’nın güneyinde yer alan Kuril Adaları günümüzde bile Japonya ile Rusya arasında siyasi bir sorun.
  • Her Cuma Kamçatka’nın “Evlenme Günü”dür. Tüm ziyaret yerleri ellerinde şampanya bardağı ile gezinen gelin, damat ve yüksek topuklu, mini etekli akrabaları ile şenlenir. Eğer yeni evlilere “Gor-ka Gor-ka” diye seslenirseniz, naz etmeden hemen öpüşürler.
  • Başkan Putin, Kamçatka’yı ziyaret ettiğinde geçeceği yollar önceden asfaltlanmış. Rusya’da önemli iki sorunun tuvalet ve yollar olduğu söyleniyor. Putin bu coğrafyada da çok seviliyor. Buradaki denizaltı üssüne ciddi miktarlarda maddi destek göndermiş. Keşke silah teknolojisi yerine bir bardak su bulamayan Çad’daki çocuklara fon ayrılsa! Ayrıca ikinci çocuk yapan ailelere Putin yönetimi 200 bin ruble yardım ediyordu. Amaç nüfusu arttırmak. Nasıl olsa toprak bol!
  • Kamçatka Yarımadasında rüşvet çok yaygın imiş. “Doktorun eline 200 ruble sıkıştırırsan hastana bakar, aksi taktirde üç saat beklersin” diyorlar.
  • Kamçatka’nın en kötü ve kirli ayı “Nisan”. Çünkü karlar eriyince her yer batak ve çamur oluyormuş. Kışın 3-4 metreyi bulan kar kalınlığı müstakil evde oturanların uzun süre dışarı çıkmalarını engelliyormuş. Arabalar kışın garajda bekliyor.
  • Bu yarımadada 5 bini Azeri olmak üzere, 20 bin civarı Müslüman yaşıyor. Ahıska Türkleri, Azeri, Özbek, Kırgız gibi. Ancak arsası devlet tarafından tahsis edilmesine rağmen camileri yok. Namazlarını kiralık bir dairede kılıyorlardı.
  • Kamçatka’nın yollarında en fazla ikinci el Japon arabası görüyoruz. Ancak yeni vergi uygulamaları ile yerli üretimi desteklemeye başladılar.
  • Kamçatka’nın toplam nüfusu sadece 345 bin idi. Bunun 200 bini başkent Petropavlovsk ve civarında barınıyor. Diğer bir önemli yerleşim merkezi ise Elisovo. Bu yarımadada kilometrekare başına bir kişiden bile az insan düşüyor.
  • Kamçatka’da yerleşen tek Türk Ekrem Yüksel idi. Gerçi o da artık döndü.  Laleli’de bir otelde garson olarak çalışırken Elena ile tanışır. Birbirlerini severler. Erzurumlu Erkem, Kamçatkalı Elena ile evlenir, bu yarımadaya yerleşir. İki kızları olur. Ekrem Ahıskalı Türklerin yardımı ile kısa zamanda çevre edinir. Üç deri dükkanına sahipti ve ayrıca inşaatlarda pencere işleri de yapmakta idi. Bizlerin bu coğrafyaya geldiğini televizyondan öğrenince otelimizi buldu ve hepimizle çok ilgilendi.

Bu arada kısa bir bilgi: Ahıska Türkleri çok acı çekmiş. Türk – Gürcü sınırında huzur içinde yaşarken 1944 yılında Stalin onları tehlikeli bulup bir gecede vagonlara doldurup Özbekistan’a sürer. Kırk yıl sonra bu kez Özbeklerle aralarında kanlı çatışmalar çıkar. Bu kez de Kazak sınırındaki Krasnoyarsk Bölgesi’ne gitmek zorunda kalırlar. Ama hep Türkiye’yi anavatan kabul edip, her Türk’e kollarını açmışlar.

  • Kamçatka’da somon boldur. En büyükleri ise kral somondur. Pembe somon bu nehirlerde bol sayıda bulunur. Henüz Alaska’da olduğu gibi özel yetiştirme çiftlikleri kurulmadığı için somonlar doğal şartlarda yaşamlarını devam ettiriyorlar. Ayrıca bu ekosistemde çok sayıda böğürtlen türüne rastlanır.
  • Petropavlovsk’un ana bulvarında otobüs durakları kilometre ile tanımlanıyor. “Altıncı kilometrede ineceğim” veya “ben yedinci kilometrede oturuyorum” gibi!
  • Moskova – Petropavlovsk arası uçakla 9 saat sürüyor.
  • Petropavlovsk’un 23 kilometre uzunluğundaki Avacha Körfezi dünyanın en iyi korunan doğal limanları arasında sayılmaktadır.
  • “Kutka”, Kamçatka’nın efsanevi kurucusu ve Kayrak mitolojisinin ana kahramanıdır. Yerli halk Kutka’yı sonsuzluğun sembolü olarak kabul edip ona bir bakıma “taparlar.” Kutka farklı şekillere bürünebilir, insan, hayvan veya bitki gibi…

Küba

Uçağımız hava alanına indiğinde, eski bir dostu karşımda  bulmuşçasına sevinç duyuyorum. Bende bu duyguyu yaratan, hava alanının adı: “Jose Marti”. Dünya gezginliğimin öncesinde, şiir dünyasında yolculuklara çıkardım; Jose Marti şiirleri, bu yolculukların en güzel uğraklarından biriydi. Ne yalan söylemeli, değişen dünyaya ayak uydurmamakta direnen, deyim yerindeyse, orkestranın akortsuz enstrümanı gibi nahoş sesler veren Küba’yla ilgili çok farklı düşüncelerim vardı. Oysa konuklarına, Jose Marti adıyla “Hoş Geldiniz” diyen Küba, hemen sarıp sarmalıyor beni. Tur otobüsüyle kent meydanına doğru yol alırken, bir yandan, neden kendi ülkemde bir “Orhan Veli” ya da “Yahya Kemal Beyatlı” hava alanı yok diye düşünüyor, bir yandan da, beni kuşatan düş içinde, Jose Marti’den bir dize mırıldanıyorum:

“Ülkemin halkı, Sevgili Kübalılar!”

Bir Çağa Adını Veren Adam: Fidel Castro

Castro, dünyaya tek başına kafa tutan adam, belki de Küba’nın purolar kadar ilgi çeken bir başka yüzü. Bu delici bakışlı, sakallı dev, 13 Ağustos 1927’de Küba’da Oriente eyaletine bağlı olan Biran yakınlarındaki bir çiftlikte doğmuş. Sanırım babasının da bir çiftçi olduğunu söylemeye gerek yok; çiftçi ve de varlıklı.

1945 yılında Havana Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başlamış. Beş yıl sonra mezun olmuş ve 1952’de Küba Halk Partisi’nden milletvekili adayıymış. Koca kurt, böylelikle siyasete ısınmaya başlamış. Siyasete atılışından bir yıl sonra, 26 Temmuz 1953’te 172 arkadaşıyla birlikte Moncado Kışlası’na başarısız bir baskın düzenlemiş ve yakalanarak tam 16 yıl hapse mahkûm edilmiş. Bu hareket, Küba Devrimi’ni ateşleyen bir fitil oluyor elbette. Yargılanması sırasında yaptığı, “Tarih beni haklı çıkaracaktır” başlıklı savunması, düşündüğü devrimin programı gibidir zaten.

1955 yılında çıkan genel af sonucu serbest bırakılmış. Küba, efsanevî liderini, oy toplamak için af çıkaran bir siyasî iktidara borçlu. Castro, serbest bırakıldıktan sonra Meksika’ya sürgüne gönderilir. Burada, Che Guevara ile birlikte Küba’nın işgalini plânlar. 2 Aralık 1956’da, içlerinde Che Guevara’nın da bulunduğu 82 arkadaşı ile birlikte, Havana’da bir meydanda hâlen sergilenen “Grama” adlı deniz motoru ile Küba’ya çıkar. İlk çatışmada başarısızlığa uğranılmasına rağmen, Ocak 1959’da devrim başarıyla sonuçlanır. Küba tarihinde Castro dönemi böylece başlamış olur. Castro’nun adı, bugün Küba ile özdeşleşmiş durumda. Ülkesinin az  gelişmişliğinden  doğan sorunları  kendi yöntemleriyle çözmeye çalışan Castro, ne yazık ki Küba’nın bölgedeki tek komünist ülke oluşundan kaynaklanan birtakım sorunlara çare üretmeye çalıştı.

Yine de insanın aklına, Hz. İsa’nın o çok ünlü sözü geliyor: “Tanrım! Beni niçin yalnız bıraktın!”

Birer Efsane : Che Guevara ve Jose Marti

Devrim kahramanlarına özel ilgi var Küba’da. Örneğin; Küba’nın ulusal kahramanı olan Arjantinli Che Guevara’nın portrelerini tişörtlerde, posterlerde, kısacası her yerde; hatta kül tablalarında bile görmek mümkün. Onun için, Che Guevara, sanki gerçekten “hiç ölmemiş gibi”, halkın arasında yaşıyor ya da Küba’nın caddelerinde dolaşıyor.

Bir dönem bakanlık yaptığı binada, ışıklar 24 saat “Che” için yanıyor!

Son yıllarda, Che Guevara’ya duyulan ilgi dallanıp budaklanarak arttı. Devrimci yakışıklı Che, motosikletli  Che, pilot Che, doktor Che, çapkın ve romantik Che. Arjantinli ve Kübalı uzmanlardan oluşan bir ekip, Bolivya dağlarındaki  toplu mezarlarda Che’nin cesedini tespit edip, Küba’daki gerilla mücadelesini başlattığı Santa Clara’da hazırlanan anıt-mezara gömdüler. Ancak, Bolivya dağlarında denizden 2 bin metre yükseklikteki 6 bin nüfuslu Valle Grande kasabasının sessizliği, Che Guevara sevgisiyle dolu meraklı gezginlerce bugün bile bozuluyor.

İşte böyle efsanelerden biri de Jose Marti. Havana Hava Alanı’na adını veren, heykelleri dikilen, kitapları yaygın olarak okunan ve resimleri Che Guevara’nınkilerle beraber her köşede yer alan Jose Marti, 1871’de İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkmasıyla ünlü.

Küba’nın Kayıp Geçmişi

“Düşmanına büyük kötülükler yapabilirsin; evini yakıp yıkar, ürününü yağmalarsın, hazinesine  el  koyar, tahtını çeki-verirsin altından, suyunu zehirler, hastalık bulutları gezdirirsin tepesinde. Ama, sakın tarihine dokunma. Zaferin öyle çabuk alaşağı edilir ki, buna sen bile şaşarsın!”

Bu sözleri bir Çek düşünür söylemiş, yüzyıllar önce. Küba’yı gördüğümüzde, bu sözlerin doğruluğunu bir kez daha anlıyoruz. Bugün Küba’da, Kolomb öncesi döneme ait tek bir iz bile bulamıyorsunuz. Ülkenin geçmişinin, tarihinin büyük bir parçası eksik. Uzun süreli bir bellek yitimi gibi bir şey bu.

İspanyollar, öylesine müsrif ve acımasızca tüketmişler ki tarihi, XV. ve XVI. yüzyıllarda, pek çok yerli, sadece canlarını kurtarabilmek adına terk edip gitmişler yurtlarını. Bir kısmı da, ağır çalışma koşulları ve salgın hastalıklar nedeniyle ölmüş. Kilise, şeker ürününün %5’ine karşılık, köleleri, Tanrı’nın onları köle olarak yarattığına, bedenin tutsak ama ruhun özgür olduğuna, günahsız ruhların beyaz şeker gibi, Arafat’ta lekelerden arınıp ağardıklarına ve İsa Peygamber’in her şeyi gözleyip değerlendiren, adil ve ceza biçen yüce kâhya olduğuna inandırmış.

“Vadide Gezinen Kısrak”, “Irmaktaki Durgun Su” ya da “Oturan Boğa”, artık Küba’da ok atamıyor, bufalo derisinden ayakkabılar yapamıyor ve çocuklarına bir avcı savaşçı olmanın şerefinden söz edemiyor. Kızılderililer, o güzelim yılkı atlarını evcilleştiremiyor, savaş boyalarını süremiyor, o alabildiğine gizemli, büyülü Şamanî ayinlerini gerçekleştiremiyorlar artık Küba’da. Nedeniyse çok açık: Tek bir Kızılderili bile kalmamış bugün ülkede. İspanyolların ilk ayak bastığı yer olan Küba’da, gözlerini altın hırsı bürümüş birkaç asilzadenin kişisel hırslarına kurban gitmiş Kızılderililer.  Oysa ki Kristof Kolomb adaya geldiği sırada, tam 500 bin Kızılderili yaşıyormuş bu topraklarda. Günümüzün rakamlarıyla kıyaslandığında öyle pek ahım şahım gözükmese de, bu sayı, kendi dönemi içinde oldukça önemli.

Kıyımlar ve salgın hastalıklar nedeniyle, bu 500 bin yerli, adanın tarihinden sessiz sedasız silinivermiş. 400 yıl önce, esirliği kabul etmeyen, edemeyen Kızılderililerin son komutanı Atabey, Varadero yakınlarındaki savaşı kaybedince intihar etmiş. Son Kızılderili önderinin anısına türküler yakmış Küba halkı. Birçok öykü ile Atabey’in trajik sonunu anlatmış. Bugün bile, Küba’nın büyük folklorcusu Pablo Milanes, o kadife sesiyle söylediği şarkılarla, yarınların daha güzel olacağını yankılarken hep “Atabey’den” söz ediyor.

Sanatla uğraşan çok sayıda aydın, gururlu ve onurlu bir topluluk var Küba’da. Bol bol resim yapılıyor, sanat kitapları basılıyor. Küba sanatında da Afrika etkileri açık. Müziklerinde Afro-Küban ritmleri hâkim. Mambonun yaratıcısı Orestes Lopez, bolero kralı Beny More, akla geliveren ilk isimler. Guanguanco, rumbanın bir türüdür. Kübalı, kavga sırasında bile rumba yapar. Semalarda hep rumba ritmi!

Sadece rumba mı? Samba, salsa, mambo, bolero ve cha cha cha’nın da vatanı sayılır Küba. Küba’yı ikinci ziyaretim sırasında evinde misafir olduğum Bayan York, kaybettiği eşi ile Havana’da Castro’nun uzun süren bir açık hava mitingine katıldığı zaman yaşadığı bir anısını anlattı. Miting esnasında, Kübalılar, Castro’larını dans ederek dinliyorlarmış. Castro, bir ara kızıp elini kürsüye vurarak “Paren la samba” yani “Kesin bu sambayı” diye haykırmış. Bir süre duraklayan halk, sonra “Paren la samba” nakaratı ile tekrar samba yapmaya başlamış.

Küba’dan Kısa Notlar:

  • Küba’da, evler genellikle tek katlı. İki katlı evlerde genellikle doktorlar oturuyor ve  evin alt katını  sağlık merkezi olarak  kullanıyorlar.
  • Muhammed Ali’ye kafa tutmuş, önüne geleni devirmiş ünlü Kübalı boksör, bebek yüzlü Bob Stevenson, televizyonda sık sık iktidar lehine konuşmalar yaparmış.
  • Boks, voleybol, atletizm ve güreş gibi spor dallarında, Küba’nın dünya çapında önemli bir yeri var. Her hâlde Kübalılar yaşadıkları zorlukları biraz olsun unutmak için de  boks yapıyorlar!
  • Küba tam anlamıyla bir sloganlar ülkesi. En çok kullanılan slogan ise “Si por Cuba”; “Küba için evet” anlamına geliyor bu slogan.
  • 1959 yılındaki ihtilâlden sonra Miami’ye kaçan zengin Kübalılar, Fidel Castro’yu devirip tekrar vatanlarına dönecekleri günü yıllardır sabırla bekliyor. Bunların başında da, Kübalı eski toprak milyarderi Jorge Carosa geliyordu. Amerikalı politikacılar, Florida’da yaşayan Kübalıların oy potansiyelini gözardı edemiyor.
  • Bilindiği gibi, Kennedy ile Kruşçev, Küba’ya yerleştirilen füze rampaları nedeniyle bir nükleer savaşın eşiğinden dönmüşlerdi.
  • Domuz eti Küba mutfağının vazgeçilmez unsurlarından biri!
  • Ernesto Lecuano, belki de en tanınmış Kübalı sanatçı. 18 yaşında yaptığı bestelerle altın madalya sahibi olan sanatçı, besteleriyle kendini tüm dünyaya kısa zamanda kabul ettirmeyi başarmış.
  • Ünlü yazar Graham Greene, Havana’da Sevilla Oteli’nin 501 numaralı odasında “Havana’daki Adamlarımız” (Our Men in Havana) adlı ünlü eserini kağıda aktarmış!
  •  “Palador” olarak adlandırılan aile işletmesi esnaf lokantalarını bence tercih edin. Küba’nın yemek kültürünü tecrübe etmiş, hem de yemeğinizi oldukça ucuza getirmiş olursunuz. Bir Brezilya dizisinde “El Palador” adlı bir büfe açıp ta zengin olan bir genç kız tüm Küba’ya  örnek olmuş.
  • 1971’de Haiti’de kölelerin başlattığı isyan üzerine 27 bin Fransız çiftçi aile Küba’nın doğusundaki Santiago çevresine yerleşmiş. Adaya kahveyi getiren bu Fransızlar olmuş ve onlardan bugün geriye yalnız eski tütün plantasyonlarının ortasında “perili köşk” gibi terk edilmiş beyaz malikaneler kalkmış.
  • Küba’nın kraliyet palmiyeleri ünlü halk şarkısı “Guangatanamera” da konu ediliyor. Küba lideri Fidel Castro’nun emri ile tüm palmiyeler koruma altına alınmış.
  • Daha önce anlattığım Santeria tarikatı mensupları Afrika kökenli “vudu” olarak tanıdığımız ayin ve büyüleri toplu olarak gerçekleştiriyorlar. Bunlar üç ay süre ile tepeden tırnağa beyaz giysilerle dolaşıp, kırmızı, beyaz ve sarı boncuklar takınıyorlar.
  • Küba’lılar gerçekten “güzel” insanlar. Irkların karışımından ortaya hoş bir melez nesil ortaya çıkmış. Vücut hatları da gayet düzgün. Frapan renklerdeki aşırı mini etekleri ve giysilerine kendilerine yakıştırıyorlar.

Kübalı’nın gözlerinin içi güler, içinde nefrete yer yoktur. Ya aşk… Yeter ki aşk olsun Kübalı için. Varsa yoksa aşk. Aşkların en güzeli, en alevlisi, en kısası… Fakat aşk! Ancak, Küba’nın bir kez daha Tayland ve Filipinler gibi Avrupa ve Amerika’nın yaşlı amcalarının genelevi olmasına gönlüm razı olmadı. 30-60 dolar arasındaki bir ücretle çok ufak kızların, amatör fahişelerin Havana sokaklarına dizilmesi, bu onurlu ülke adına çok üzücü.

Evet, Küba gezisi izlenimlerimi burada noktalıyorum. Ama Che’nin “Veda Şarkısı” ile :

İşte bugün böyle titrek ellerle

Belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı

Ağacın olgunluğunu tüketmeden

Kasalanmış meyvanın garip tadıyla.

Çağırışını farkedemiyorum bazen

Yaşlı, garip kanatlanmış kulemden

Fakat bazı günler var ki cinselliğin uyanışını hissediyor

Ve bir öpücük dilenmeye dişiye gidiyorum

Ve böylece beni arkadaş diye çağırmayanın

Ruhunu hiç bir zaman öpemeyeceğimi anlıyorum…

Brunei

Brunei Sultanlığı’nı hepimiz, “dünyanın en zengin adamı” olarak tanıtılan XXIX. Sultan Hassanal’ın icraatlarıyla basından anımsıyoruz. Hani, top-modelleri ve sinema aktrislerini görkemli sarayında misafir eden çapkın sultan. Gerçi son yıllarda artık pek sesi çıkmıyor.  

Brunei Sultanlığı’nın tarihi oldukça eskilere dayanıyor. Malay dilindeki adıyla “Negara Brunei Darusselam”, resmi adıyla “Barış Yurdu Brunei Devleti” üzerinde yapılan incelemeler, bugünün bağımsız İslam Sultanlığı’nın, Asya kıtasındaki yakın komşularıyla ve özellikle de Çin ile MS VI. ve VII. yüzyıllarda ticari ilişkilere girdiğini ortaya çıkarıyor. Sultanlık, XIV. ve XV. yüzyıllarda Borneo Adası, Filipinler ve Sulu Adaları üzerinde etkin bir Müslüman krallık konumunda. Ülkenin tarih içinde gücünün doruğuna yükseldiği ve asıl ünlendiği dönem ise Brunei’nin 5. Sultanı Bolkiah dönemine rastlar… Brunei’nin bölgedeki etkinliği, Avrupalıların Borneo’ya gelmesi sürecinde de devam ediyor. 1847’de İngiltere ile ticari ilişkilerin artırılması ve korsanlığa karşı işbirliği antlaşması imzalayan Brunei, 1887’de İngiltere’nin koruması altına giriyor. Ve 1979 yılında İngiltere ile, Brunei’nin bağımsızlığını öngören antlaşma imzalanıyor… Borneo Adası’ndaki “Barış Yurdu”nun bağımsızlığına kavuştuğu tarih ise yakın bir döneme, 1984 yılına rastlıyor.

Güney Çin Denizi’nin kıyısında, Borneo Adası’nın üzerinde, petrol zengini, küçük bir sultanlık “Brunei”. Başkent Bandar Seri Begawan, geniş Brunei Irmağı’nın denizden 15 kilometre içerisinde. Kentsel yerleşim, yıllardır sular üzerinde inşa edilmiş mahallelerle gelişmiş. Kısacası, Bruneililer için “ırmak çingeneleri” veya “su çingeneleri” demek yanlış olmaz.

1970’li yıllarda Brunei yönetimi, Kampong Ayer’de yaşayan halkı kıyıdaki modern sosyal konutlara yerleştirmek istemiş, ama bu girişim sonuçsuz kalmış. Bugün 300 bin kişi halen burada yaşamına devam ediyor. Bu insanlar su üzerindeki evlerinden koparak yerleştikleri yeni ve modern evlere uyum sağlayamayarak, tekrar ırmağın üzerindeki evlerine geri dönmüşler… Böylece, modern kentsel yerleşim ile Kampong Ayer’in su üstü yaşamı günümüze kadar gelmiş. Hala kıyıdaki yerleşim bölgelerinin hemen ardından ormanlar başlıyor… Suyun üzerinde yükselen geniş bambu evler, bu evlerden yükselen kahkahalar, konuşmalar, çocuk sesleri, tahta iskeleler ve çiçek kokuları; bu insanların yaşamlarına ne kadar bağlı olduklarının birer göstergesi… Bruneililer suya öylesine aşıklar ki, ırmak üzerindeki evlerinde, akvaryumda balık yetiştiriyorlar… “Kampong Ayer” olarak bilinen ve 28 su kasabasından oluşan “Su Kenti”nde yaşayan halkın çoğunun kendi teknesi var. Bu durum, kente “Doğu’nun Venedik’i” ünvanını kazandırmış. Teknesi olmayanlar için de, her an dolmuş-motorlar bekliyor…

Yüzölçümü 5765 kilometrekare olan Brunei Sultanlığı dört bölgeye ayrılıyor: Brunei-Muara, Tutong, Belgit ve Temburong. Ülkenin resmi dini İslam, halkın %66’sı Müslüman, %14’ü Budist, %10’u Hıristiyan, geri kalanlar ise değişik inanışlardan… Cuma ve Pazar günleri resmi tatil… Başkent Bandar Seri Begawan’ın nüfusu ise sadece 60 bin. Başkentin bir ucundan diğer ucuna 25 dakikada yürümek mümkün… Brunei halkı, tüm Güneydoğu Asya halkları gibi sıcakkanlı, sakin ve güleryüzlü… Brunei, kişi başına düşen milli gelirin en yüksek olduğu ülke idi. Bu ülkede halk gelir vergisi de ödemiyor.

Brunei’de endüstri pek gelişmemiş. Esas gelir, petrol ve doğal gaz rezervlerinin işletilmesine dayanıyor. Petrolün büyük bölümü Japonya’ya satılıyor. Brunei Sultanı, petrol yataklarının 20 yıl içinde tükeneceğini hesaplamış ve uluslararası yatırımları artırmış. Bu amaçla Avustralya’da 500 bin hektarlık toprak almış ve sanayinin gelişmesine ağırlık vermiş. Brunei topraklarının ancak %15’i tarıma elverişli. Ülkenin ihtiyacı olan gıda maddelerinin %80’i zaten ithal ediliyor… Başlıca tarım ürünleri ise pirinç, kauçuk ve Hindistan cevizi…

“Jawi” denilen, Malay dilinin Arap harfleriyle yazıldığı bir dil Brunei okullarında halen öğretiliyor… Ülkede, -belki de petrol zenginliği yüzünden- el sanatları unutulmuş ve ihmal edilmiş. Dokumacılık ve gümüş işlemeciliği yaşatılmaya çalışılıyor, ama ziyaret ettiğimiz “El Sanatları Merkezi”ndeki ürünler, hem kalite ve hem de fiyat bakımından doğrusu ilginç değildi.

Dünyanın En Zengin Adamı: Sultan Hassanal

Brunei Sultanı Hassanal Bolkiah, 14 Ağustos 1961’de veliaht tayin edildi ve 5 Ekim 1967 tarihinde Brunei’nin 29. sultanı ilan edildi. İlköğretimini sarayda aldığı özel eğitimle tamamlayan Hassanal, 1961 yılında Kuala Lumpur’a giderek iki yıl boyunca Jalan Gurney School ve Victoria Institution’da eğitimini sürdürdü. Kuala Lumpur’daki eğitiminin ardından ülkesine dönen Hassanal Bolkiah, başkent Bandar Seri Begawan’daki Sultan Ömer Ali Seyfettin Üniversitesi’nde eğitimini tamamladı. Daha sonra, Ocak 1966 ile Ekim 1967 tarihleri arasında, İngiltere’deki Sandhurst Royal Military Academy’de askeri öğrenci olarak eğitim aldı..

Sultan olarak 5 Ekim 1967’de yaptığı ilk konuşmada ülke geleneklerini ve İslam dinini sürdürme ve koruma sözü veren yemen kökenli Hassanal Bolkiah, halk arasında çok sevilen bir lider… Brunei, 600 yıldan beri kesintiye uğramadan günümüze kadar gelen hanedanıyla dünyanın en eski monarşilerinden biri ve bu konuda Güneydoğu Asya’nın en eskisi… Brunei halkı için sultanlık yönetimi, tıpkı İslam dini gibi bir yaşam biçimi. Geçmiş dönemlerde yönetimde yer alan isimlerden biri olan Hacı Muhammed Yusuf, “Sultan olmaksızın halk ve halk olmaksızın sultan olmazdı… Bu iki unsur birbirinden bağımsız var olamazdı…” diyerek özetlemiş sultanlık yönetimini…

Sultan Hassanal’ın 400 milyon Amerikan doları harcayarak yaptırdığı saray, dünyanın en büyük sarayı ünvanını taşıyor. Topkapı Sarayı’ndan daha büyük olan bu dev saray, Brunei Irmağı’nın kıyısında yaklaşık 16 hektarlık bir alan üzerinde yükseliyor. “Istana” adı verilen sarayın 1788 odası ve 1500 arabalık park yeri var. Sarayın yemek salonunda 500 kişi yemek yerken, özel camisinde 1500 kişi birlikte ibadet edebiliyor. Güneydoğu Asya tarzında inşa edilen saray, sadece Ramazan ayı sonrası ve sultanın doğum günü olan 15 Temmuz’da halka açılıyor. Sarayın korunması için olağanüstü önlemler alınmış; kara veya su yoluyla yaklaşmak olanaksız. 1980-1983 yılları arasında inşa edilen sarayın önünde “Asean” adlı bir park bulunuyor. Bir kilometre uzunluğundaki bu parkta, 5 Asean ülkesinin birer heykeltraşının birer eseri var…

Sultan tam bir Rolls Royce hayranı ve 50 arabadan oluşan bir Rolls Royce koleksiyonu var… Bana sorarsanız, lüks içinde yüzen Sultan Hassanal, halkından oldukça uzak. Petrolden kazanılan paraya sultanın kişisel kazancı olarak bakılıyor. “Eğer sultan isterse, bu parayı halkı için harcar” gibi bir görüş var. “İsterse” tabii ki harcar, ama pek istemiyor herhalde. “Acaba bu petrol geliriyle halkına daha fazla hizmet sunması gerekmez mi? Koyu radikal bir İslamiyet, eğlence parkı ve futbol ile halkın dikkati başka yönlere mi çekilmeye çalışılıyor?” gibi sorular geliyor insanın aklına ister istemez!

Başkent Bandar Seri Begawan

Başkent Bandar Seri Begawan’ın en dikkat çeken yapılarından biri “Sultan Ömer Ali Seyfettin Camii”. Şehir merkezindeki bu büyük cami gece aydınlatıldığında, izleyenleri büyülü bir dünyaya götürüyor. 1958 yılında tamamlanan caminin 52 metre yüksekliğindeki kubbesi tahmin edeceğiniz gibi altın kaplama ve tek minaresi var. Bu görkemli caminin mermerleri İtalya’dan, granitleri Şanghay’dan, halıları Belçika’dan, avizeleri ise İngiltere’den getirtilmiş.

Bizim Brunei’de bulunduğumuz dönemde, Borneo’daki orman yangınlarının neden olduğu duman ve hava kirliliği yüzünden, Brunei halkı zehir soluyordu; bu yüzden okullar bile tatil edilmişti. Yangınların en önemli nedeni, uzun süredir yağmur yağmaması. Bölgedeki ülkelerin çevre bakanları toplantılar yapıyor, ama orman yangınları bir türlü durdurulamıyor… Varışımızın daha birinci gününde, şehir turu sırasında, ırmağın üzerine kurulu kasabanın evlerinin yandığına tanık olduk. Alevlerin gökyüzüne ulaşmasına rağmen halk sakin, itfaiye ve belediye yetkilileri ise son derece beceriksizdi.

Deniz itfaiyesinin olmaması ve yangına müdahalenin gecikmesi, yangının büyümesine neden oldu. Civar evlerin sahipleri eşyalarını dışarı çıkarırken, bölgeye gelen helikopter, taşıdığı koca bir varil suyu, komedi filmlerini aratmayacak bir beceriksizlikle Irmağın üzerine döküverdi… Daha önce de benzer yangınların görüldüğü Brunei’de, yangınla mücadelede nedense ciddi bir adım atılmamış. Öyle ki, tanışma fırsatı bulduğum Brunei Milli Eğitim Bakanı bile yangını pek ciddiye almamıştı!.. Bütün bunların üzerine, bu yangın sırasında çektiğim fotoğraflarla yapacağım saydam gösterisine, “Dünyanın En Zengin Ülkesinin Dünyanın En Beceriksiz İtfaiyesi” adını koymaya karar verdim… Yangın trafiğine takılınca, zorunlu olarak otelimize yürüyerek dönüyoruz. Brunei Sultanı’na ait kişisel eşyaların da sergilendiği “Royal Regalia Center”ı da gezemedik. Neden mi? Bir yangın geçirdiği için kapalıydı!.. Yangın sırasında halkın neden o kadar sakin olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor. Sanıyorum, Brunei’de bir iki ay kalan her kişi  yangına alışabilir…

Brunei Müzesi’ndeyiz. Müzenin girişinde petrolün oluşumu, aranması ve üretimiyle ilgili bilgiler veren bir bölüm bulunuyor. Müzenin İslam sanatları bölümünde yer alan eserlerin büyük bölümü Osmanlı dönemine ait. Antropoloji bölümünde topaç oyunu, timsah şeklinde toplar ve sünnet olan bir bebek dikkatimizi çekiyor. Bu ülkede, tehlikeli de olsa kız bebekleri doğduktan hemen sonra sünnet ediyorlar. Erkek çocukların sünnet yaşı ise ortalama 16.

Şehir turumuz kısmi kesintilerle devam ediyor. Sultanın şahsi malı olan “Hassanal Bolkiah Camii”, dünyanın en büyük camilerinden biri. Geceleri mükemmel bir sistemle aydınlatılan cami, oldukça etkileyici görünüyor. Caminin mimarı Hacı Zayri, Bruneili. Üç bin kişinin aynı anda namaz kılabildiği bu ünlü caminin mermerleri İtalya’da, avizeleri Avustralya’da, alüminyum kubbesi Malezya’da, halıları ise Yeni Zelanda’da hazırlanmış. Sultan ve ailesi Cuma namazı için bu camiye geliyorlar. Caminin içinde bir kütüphane ile konferans salonu da bulunuyor.

Son akşamımızı Jerudang Parkı’nda değerlendiriyoruz. Kent merkezine otobüsle yarım saat uzaktaki parka yaklaşınca bir renk cümbüşüyle karşılaştık. Sultan, yüz binlerce dolar harcayarak yaptırdığı bu parkı güya halkına hediye etmiş. Disneyland benzeri, en son teknolojiyle donatılmış pavyonları Brunei’de görünce şaşırıyoruz tabii. Ama parkın yapımında, bizi oldukça şaşırtan büyük bir mimari hata yapılmış: Her bölümün bir tane çıkış kapısı var! Yani, eğer başka bir bölüme geçmek veya bir şeyler yemek, içmek isterseniz, önce yarım saat yürüyerek parkın tek çıkış kapısını bulacaksınız, ondan sonra fast-food standlarının bulunduğu bölgeye gideceksiniz. Daha sonra tekrar yarım saat yürüyerek ve kapıları bularak geldiğiniz noktaya dönebilirsiniz…

Lüzumsuz bir tüketim örneği olan bu parkın elbette müşterisi de yok! Her gece halk aynı yere gidecek değil ya! Bıkmış olmalılar. O sıralar sadece hafta sonları açılıyordu.

Nepal

Nepal, halk hamamlarında yıkanan bedenler, ürkek sokak terzi ve berberleri, sütlü şekerli baharatlı Masala çayı, su birikintisinde yüzen tombul ördekler, yoga ve meditasyon okulları, safran renkli giysiler, sarı hardal çiçekleri ile örtülü tarlalar, sokakta gezinen mutlu inekler, ana kraliçe Everest’e rahatça tırmanan şerpaları, cesaretleri ile her biri profesyonel asker olan gurkaları, burun süsleri, küpeleri ve alınlarında rengârenk üçüncü gözleri bulunan hanımları, “namaste” diyen güler yüzlü insanı ile işte Nepal’deyim. Burada görülmeyeni görmeye çalışmak gerek.

Tezgahlarında sıralanan; tütsüler, rengârenk ipek kumaşlar, suluboya ve yağlıboya tablolar, heykelcikler, dokumalar, muhteşem ahşap işleri, gurka kamaları, Budist tespihleri, dua dolapları, paşminalar, pembe-mor-kırmızı toz boyalar diye listemizi uzatabiliriz.

Bu ülke, her yıl yürüyüş ve dağcılık amacı ile gelen yüz binlerce turistin akınına uğruyor. Ciddi bir deprem ekonomilerine büyük zarar verdi. Ülkede 222 zirve için tırmanma izni var, ama yine de devletten izin alınması gerekiyor. Everest için öngörülen harç ise bir servet: elli bin dolar idi. Yabancıların dağcılık için Nepal’i seçmelerinin belki de en önemli nedeni, bu ülkenin insanlarının yardım­ severliği ve dağlarda yollara düşmüş herkese güler yüzle yol göstermeleri.

Everest bölgesinde güçleri, dinçlikleri ve dayanıklılıkları ile ünlü “şerpalar” yaşıyor. Bu özellikleri onları dağ tırmanışlarının vazgeçilmez kılavuzu yapmış. “Şerpa”, Tibet dilinde “doğa insanı” anlamına geliyor. 1953 yılında Everest’e Yeni Zelandalı Hillary ile tırmanan, hatta on­dan önce zirveye ulaşan Tenzing Norgay da bir şerpa idi. Bugün sayıları 35 bin civarında olan Şerpalar, Tibet kültürüne daha yakınlar ve “dağ rehberliği” saye­sinde ekonomik durumları oldukça iyi. Everest’e tırmanmak, hele doruğa ulaşmak kolay iş değil elbette.

Nepal halkının büyük çoğunluğu Hindu. Bazı kaynaklara göre Hindu­izm, bir din değil de bir “yaşam tercihi”, bir “felsefe”. Bunun en büyük nedeni de kanımca bir Hindu’nun ibadetinin biçimini istediği gibi belirlemesi. Dünyaya yeniden, daha üstün bir sınıf olarak gelmesi için “dürüst” olması yeterli.

Şöyle bir söz işittim ki çok doğru olduğunu zamanla anladım: “Katmandu’da her iki evden biri tapınak, her iki günden biri bayramdır.”. Çok sayıda dinî bayramı, rengarenk şenliği ve kutlaması var Nepal’in. Bu konuda tatili bol ülkemizi bile sollamışlar…

Nepal – Çiçekli Gömlekli Uzun Saçlı Hippiler Katmandu’ya Giderdi:

Altmışlı yıllarda İstanbul’un çiçek çocuklar ile dolup taşmasının nedeni “Katmandu Yolu” üzerindeki ilk durak olmasıydı. Sultanahmet’teki “Lale Pudding Shop” gençlerin ilk buluşma noktasıydı. Buradan üstü çiçeklerle dolu otobüsler yola çıkarlardı. Onların sözcüklerinde sadece “gitmek” vardı. Çiçekli gömlekli ve uzun saçlı “hippi” olarak isimlendirilen gençler neticede Katmandu’nun Freak Sokağı’nda toplanırdı. Aralarında apple’in mucidi Steve Jobs bile vardı.

Barjavel’in “Katmandu Yolları” adlı romanını hatırlar mısınız? Bu romanda Jane ile Oliver’ın öyküsü anlatılırdı. Oliver sonunda sırt çantasından, ülkesine geri götürecek pasaportundan, geçmişin acısını taşıyan giysilerinden kısaca sahip olduğu her şeyinden kurtularak çırılçıplak şekilde güneşe doğru yürümüştü. Daha sonra devlet hippilere ve uyuşturucu kullanımına göz açtırmamaya başladı ve bu defter kapandı.

Yıllar sonra internet kanalı ile birbirini bulan o dönemin hippileri bugünün varlıklı iş adamları, yani “eski tüfekler” tekrar aileleri ile Katmandu’ya gelip beş yıldızlı otellerde gençlik anılarını tazeliyor. Bir yandan da Nepal’in sunduğu trekking, rafting, safari gibi yeni imkanlardan istifade ediyorlar.

Nepal – Katmandu, Mabedler Şehri

Katmandu Vadisi 22 kilometrekare ve 7 adet kültür mirasına ve üç adet tarihî kente sahip. Bu vadi aslında yaşayan bir “müzedir”. Tam 2500 tapınağa sahip. Newariler hem dili hem de mimarîsi ile Katmandu Vadisi’nin hakiki halkıdır.

Katmandu Kentine girince altyapı eksikliği, yoksulluk, çirkin beton virane yığınları, yaşanan kaos, kaldırımlarının ve trafik ışıklarının olmaması, nehrin kirliliği, uğultu, egzoz gazları, korna, hoş olmayan kokular, yapışkan satıcılar ve tütsüler sizi şüphesiz bir anda şaşırtıcaktır. Ancak deklanşöre her bastığınızda farklı ve ilginç bir an yakalayacaksınız. Burada yoksulluk çiçek açmıştır.

Hindistan sınırının açık olması, Katmandu’nun nüfusunun saptanmasında zorluklar çıkarıyormuş. Bence bu kentte en az iki milyon kişi yaşıyor olmalı.

Dünyanın en fazla mabedi Katmandu’da, tam bir Orta Çağ görüntüsü sergiliyor. İnsanları, yolları, köpekleri, fareleri ve keçileriyle tam bir keşmekeş yaşanıyor bu kentte. Yine de, ünlü Durbar Alanı’nda dizilmiş tapınaklardan birinin merdivenlerinde oturup bu keşmekeşi seyretmek büyük bir zevk. İnsanlardan çok tanrı­ların mekân tuttuğu bu meydanda mistik öğretiler tapınaklardan sokaklara taşmış.           Durbar Alanı, tam bir tapınak ormanı. Tapınaklarla çelenk gibi çevrilmiş.

Bagmati ile Bisnumati Irmaklarının birleştiği noktanın yakınlarında Raca Gunakamadaev tarafından kurulan Katmandu’nun adının “Ahşap Tapı­nak” anlamına gelen “Kasthamandap” sözcüğünden geldiği sanılıyor. Kastha-mandap, Durbar Alanında yer alan ve tek bir ağaç gövdesinden yapılmış dünyanın en eski ahşap mabedinin adı.

Yine aynı alandaki kırmızı renkli Hanuman Dok­ka Sarayı, Mallalar tarafından 14 avlulu ve 4 kuleli olarak inşa edilmiş. Maymun tanrı Hanuman kırmızı şemsiye altında dinleniyor. Katmandu’da tanrılar sizi sarar, sarmalar ve asla bırakmaz. Kraliyet ailesinin taht giyme ve evlenme törenleri bu sarayda yapılırmış. Şu anda ise burası  müze.

Nepal – Yaşayan Tanrıça Kumani

Bakire tanrıçanın reenkarnasyonu olacak 4-5 yaşlarındaki kız çocuğunu seçmek için önce bir yarışma düzenleniyor.

Adayların, üç yaşında olmaları, kömür kadar siyah göz ve saça sahip olmaları, küçük ağızlı, bembeyaz bir ten, geniş omuz, düzgün el ve ayakları ve kutsal 32 ize sahip olması gibi şartlar aranıyor.

Hasat zamanı yapılan seçim töreninde ise dehşet verici ayin ve sahneler yaşanıyor. Yüzlerce sığırın kafası kılıçla kesiliyor ve kanlar içindeki ölü sığır vücutları üzerinde çocuklar dans etmeye zorlanıyorlar.

Nepalliler Tanrıça Kumani’nin çok özel güçlere sahip olduğuna inanıyorlar. Örneğin, bir uçağı durdurabilir veya hastaları tedavi edebilir. Seçilen bu kız, yalnız başına sokağa çıkmıyor, ayağının yere basmasına izin verilmiyor, sürekli kucakta taşınıyor ve ilk kanama göreceği gü­ne kadar kendisine ayrılan, Durbar Meydanındaki,  dantel gibi işlenmiş ahşap Kumani Bahal adlı sarayda kalıyor. Senede iki defa törenlere katılıyor, her zaman kan rengi elbiseler giyiyor, armağanlar alıyor; ama çocukluğunun en gü­zel yıllarını dört duvar arasında geçiriyor. Tanrıça olmak da “zor” demek ki…

Kumani kendisini ziyarete gelen ziyaretçileri canı isterse 2-3 dakika kadar gayet süslü penceresinden selamlıyor. Ancak fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Katmandu’da sanatsal değeri yüksek ahşap oymalar, yalnızca tapınak ve saraylarda değil, evlerin dış yüzlerinde de kullanılıyor. 1994 yılında Bertolucci’nin ünlü “Küçük Budha” filmi bu meydanda çekilmişti.

Nepal – Maymunlar Tapınağı (Swayambhunay)

Tepeye yaklaştıkça şehrin gürültüsünden uzaklaşıyoruz. Swayambhunat veya Maymunlar Tapınağı olarak bilinen Budist mabedine 350 basamak tırmanarak çıkılıyor.

Basamakları çıktıkça çevremizdeki maymun sayısı sürekli artar. Sonra onlarcası koşmaya, dal­lardan dallara atlamaya başlar. Kırmızı popolu maymunlara yiyecek vermeye başlayıp sonra keserseniz çok kızıp hatta son derece tehlikeli olurlarmış; benden söylemesi!

Basamaklı yolun her iki tarafına yerleştirilmiş turuncu ve sarı renkli Buda heykelleri, bizleri adım adım kutsal mekâna hazırlıyor.

 Çok eski bir haç yeri olan tapınakta tam bir kargaşa yaşanıyor: Bir yandan insanlar, bir yandan köpekler, maymunlar, güvercinler, bir yanda da pislik ve hiç eksik olmayan yapışkan satıcılar ve 2500 yıllık Stupa’yı koruyan tavus kuşu, at, fil ve aslan heykelleri ufak bir alana dizilmiş.

Arkada bembeyaz, dev bir kubbe gözüküyor. Kubbenin üzerinde dört köşeli “Harnika” (Maymun Tanrı) oturuyor.

Buda’nın dört köşedeki bilge gözleri dikkat ve şefkatle Katmandu Vadisi’ne bakıyor. Harnika’nın üzerinde yükselen 13 katlı altın minare ise “Nirvana”ya ulaşmak için aşılacak engelleri gösteriyor.

Nepal – Pashupatinat’da Ruhun Terk Ettiği Bedenler

Hinduların ulusal tapınağı Pashupatinat’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. M.Ö. 500 yılında, kutsal Bagmati Irmağı’nın kıyısına kurulmuş tapınağın dışında, tepeleme yığılmış kütüklerin üzerine yerleştirilmiş ölülerin yakılma törenini şaşkınlıkla izliyoruz. Kütük sayısı ne kadar fazla ise o şahıs o kadar varlıklı demekmiş. Bazılarımız, bu tüyler ürpertici sahneyi yüreği kaldırmadığı için uzaktan bakmakla yetiniyor. Ama içimizde yakından izleyenler de var. Rüzgâr, yanmış odun, insan eti kokusu, duman ile külleri etrafa yayıyor. Ölünün külleri “kutsal” Ganj’la birleşen Bagmati Nehri’ne atılıyor. Hindular için burada yakılmak en büyük “düş”. Tören bitince meydan tüm olaylara yukarıdan bakan maymunlar ile Şiva’ya kalıyor.

Nehrin kıyısında yamaca sıralanmış görkemli ve göz kamaştıran tapınaklar topluluğunun görünümü çok hoş. Ancak Hindu olmayanların bu tapınaklara girme­sine kesinlikle izin vermiyorlar. Buradaki bir yatakhanede ölümünü bekleyen yaşlı ve hastalar barınıyor. Ölünün cinsiyetine göre sarı veya beyaz bir kaftan giydirilmiş beden, ailesi tarafından nehir kenarına getiriliyor. Ailesi ölüyü avuçlarında taşıdıkları kutsal su ile yıkıyor. Pirinç tozu dökülüyor. Daha sonra ölünün etrafında üç kez dönülüyor. Ölü erkek ise ailenin en büyük erkek çocuğu, kadın ise ailenin en küçük çocuğu ateşi ölü bedenin ağzına veriyor. Bu arada ağlama sesleri ve feryatlar yükseliyor.

Nepal – Boudhanath Tapınağı ve Buda’nın Kırmızı Gözü

Budistler 500 yıldır Buda’nın hem çevreyi, hem de ruhlarını gözetlediğine inanıyor. Buda’nın gözleri yanıp tutuşuyor. Güneşin son ışıkları sanki Buda’nın gözlerinde toplanmış, kırmızı kırmızı tüm etrafına saçıp iyi ile kötüyü ayırt ediyor. Bu stupa 100 metre çapında ve 40 metre yüksekliğinde gövde ve kubbesinde her şeyi keskin, mavi, bilge gözleri ile gören Buda, dört bir yana dikkatle bakıyor. Sonsuzluğu, sınırsızlığı, değişmezliği canlandırıyor. Unutmayın, tanrılar gözleri ile konuşur!

Bir yandan dua bayrakları dalga­lanıyor. Burada kural, Buda’nın çevresinde saat yönü­ne doğru yürümek. Tapınağı çepeçevre saran dua dolaplarını, kendi eksenleri etrafında döndürmek ise “bir ibadet biçimi”.

Bir de dev dua dolabı bulunuyor. Onu da kendi ekseni etrafında üç kez döndürürken, bir yandan da “Om Mani Padme Hum, Om Mani Padme Hum” (Selam olsun lotustaki cevhere) diyerek dua ediliyor; on kez, yüz kez…

1959 yılında Çin’in Tibet’i işgal etmesi ile binlerce Tibetli Nepal’e sığındı. İşte o yüzden bu yöreye “Küçük Tibet” deniliyor. Meydan boyunca hediyelik eşya satan dükkanlar sıralanmış.

Nepal’deki Dwarika’s Otelinde son günümüzde felek­ten bir gece çaldık. Hillary Clinton’u da misafir etmiş çok özel yemeğe davet edilince bu teklifi reddetmedik elbette.

Otelin yöneticisi ve sahibi Bayan Sangita Shrestha Einhaus bizimle özel olarak il­gilendi. Gayet şık, alımlı, İngilizce ve Almancayı mükemmel konuşuyor. Katmandu Vadisi’nin yavaş yavaş kaybolan tahta işlemeli el sanatlarının korunup yaşatıldığı bu çok özel otel ile Nepal’de turizm anlayışı üzerine konuşuyoruz.

Himalayalar’ı kirli-sarı, mavi bulutlar çevirmişti. Bu arada kartallar gökyüzünde kanat çırpmadan süzülüyorlar. Tanrılar işte o zirvelerde olmalı. Batan güneş zirveleri önce pembeye sonra kırmızıya boyuyor. Alacakaranlık yüce dağları bekledikleri sessizliğe kavuşturuyor

Kısa Kısa Nepal

  • Tibet – Nepal sınırında Kali Gandaki Kanyonu ile 7061 metrelik Nigiri Dağı arasına gizlenmiş pek kimsenin bilmediği bir krallık var: “Mustang”. Mustang’a yılda sadece bürokratik engelleri aşabilen 600 yabancı girebiliyor. Krallığın tek yerleşim merkezi olan Tangbe meyve ağaçları ile kayalıkların arasında bir vaha gibi sanki cenneti andırır.
  • Çin ve Hindistan gibi iki büyük ve önemli ülke, iki büyük uygarlık arasına sıkışmış “Nepal”. Ondan dolayı düzenli bir ordu beslemiyor. Nasıl olsa bu tüm Nepal asker olsa bile bu güçlü komşulara karşı koyamaz diye düşünüyorlar. Ayrıca Nepal hiçbir zaman savaşmamış, sömürge durumuna da düşmemiştir.
  • Nüfusunun %90’ı Hindu ama Budistler de bu coğrafyada oldukça etkin. 40’a yakın etnik grup var. Müslümanların oranı ise sadece % 3,5. Her topluluk diğerlerine saygılı. Kullandıkları bazı Uygur kökenli kelimeler Türkçe’de de var. Baba, ayna, sabun, dünya, kalem, cehennem, şeytan, saç ve vekil gibi.
  • Nepal’de budizm, meditasyon ve yoga gibi konularda çok sayıda uluslararası yayın bulunuyor.
  • Nepal üst üste kırmızı – beyaz iki parçadan oluşan “üçgen” bir bayrağa sahip. Kenarlarında ise mavi bir bant var. Dünyada dikdörtgen olmayan nadir bayraklardan biri. Üst kısmında ay 1951 yılına kadar ülkeyi yöneten Rana Ailesi’nin simgesi. Alt bölümde ise güneş var. Mavi renk barışı, üçgenler ise Himalaya Dağları ile Hinduizm – Budizm ikilisini temsil ediyor.
  • Eğer Nepal’de canınız çay çekerse baharatlı “Masala Çayı” ısmarlayın.
  • Sakın paşmina şal satın almayın. Bir defa yasak. Ayrıca bu şal nesli tükenmekte olan dağ antilopları öldürülerek elde ediliyor. Büyük boy bir satuş şalın bir nişan yüzüğünün içinden geçebildiği söyleniyor.
  • Sürprizler ülkesi Nepal yıllar önce ölüm cezasını kaldırıp eşcinsel evliliğe izin vermiş. Ayrıca pazar günü hafta başı sayılıyor.
  • Kadın Nepal’de her işi yapıyor. Sabah erkenden kalkıp ancak geceyarısı başını yastığına koyabiliyor. Zaten Nepal, erkelerin kadınlardan daha uzun yaşadığı nadir ülkelerden birisi.
  • Nepal, birçok bakımdan “enler” ülkesidir.
  • Dünyanın en yüksek dağı burada, “Everest”.
  • Dünyanın en alçak yarığı Kali – Gandaki yine bu coğrafyadadır.
  • Dünyada tek yaşayan tanrıçaya sahip ülkedir.
  • Buda 2500 yıl önce bu topraklarda doğmuştur.
  • Nepal dünyanın en fakir ülkelerinden biri olarak biliniyor. Bir öğretmenin veya memurun maaşı sadece 60 USD idi. Bu coğrafyada şişmanlar zengin kabul ediliyor. Ülkede sık sık elektrikler kesiliyordu.
  • Hinduların 30 milyona yakın tanrısı var ama en önemlileri Brahma (Yaratıcı), Krişna ve Vişnu (Düzenleyici) ve Şiva (Ölüm ve Üreme). Şiva ile Pervati’nin oğlu fil kafalı şans getiren tanrı ‘’Ganeş’’. Aslında Nepal halkı Hindu ve Budist simgelerin her ikisine de saygı gösteriyor.
  • Budizmin çok önemli beş prensibi var. Canlı bir varlılığın canını almamak, doğru olmayanı söylememek, zina yapmamak, verilmeyeni almamak, alkol, sigara ve uyuşturucu kullanmamak.
  • Hindistan gibi Nepal’de de şoförlerin bir eli kornada. Zaten araçların arkasında “Lütfen korna çal” yazıyor. Şaka gibi.
  • Nepal’de rahatça fotoğraf çekebilirsiniz. Olumlu karşılıyorlar. Sadece saduları bu kuralın dışında tutmak gerekir. Onlar 1 USD gibi cüzi bir ücret istiyorlar.
  • Katmandu Havaalanı’na ismi verilen Tribhuvan aslında bir kral ama 1958 yılında Nepal’e demokrasiyi getirdiği için “Demokrasinin Babası” olarak biliniyor, çok seviliyor.
  • Nepal’de, İngiliz ordusundan emekli olmuş Moğol asıllı yüzlerce Nepalli Gurka askeri bulunmakta. Bir de dünyaca ünlü Nepal savaşçıları var ki, sözgelimi dünyanın en zengin adamı olan Brunei Sultanı, gurkalardan başka muhafız tanımazmış…

Zamanın Durduğu Güneyin İncisi: Marakeş

Kapılar vardır; yeşil, mavi, kahverengi, siyah, beyaz. Kapılar hep bir “merak” içerir. Acaba bu kapının ardında neler var? Bazı kapılar dişi, bazı kapılar ise erkektir. Kimi tahta, kimi demir, kimi sade, kimisi ise  süslüdür. Acaba açılan bir kapının ardında sizi nasıl bir sürpriz bekliyor? Bir avlu, bir bahçe, ağlayan bir kız çocuğu, hasta bir dede, kurulu bir sofra, bir kuyu  

            Marakeş, Fas Sultanlığı’nın ilk başkenti. Kuruluşu 1068. Atlas Okyanusu’ndan Kızıl Deniz’e kadar uzanan dünyanın en büyük çölü Sahraya giden kervan yollarının kuzey kapısı olan bu kentte bina­larından yollarına, duvarlarından toprağına kadar her yer kırmızı tonları ve “kızıl”. Marakeş diğer Fas şehirlerinden daha Afrikalı, daha Berberi, aslında daha da  hareketli. Sanki bir renk, ses cümbüşü. Kervan molaları arasında gelişen bir kültür bu coğrafyada kökleşmiş. Palmiyelerle çevrili kilden yapılmış düz çatılı evleri, 15 kilometre uzunluğundaki surlarıyla Kızıl Kent olarak adlandırılan Medina, Marakeş’ in “eski kent”i olarak biliniyor.

            Kral ailesinin golf merakından dolayı golf kulüpleriyle de ünlenen Marakeş’e Dört Renkli Kent diyorlar. Çünkü binalar kırmızı, gökyüzü mavi, Atlas Dağları’ndaki kar beyaz, parklar ve bahçeler ise yeşil!

            Mara­keş’in en önemli meydanı kentin tam ortasında yer alıyor: Cami’ül Fena Alanı. Batılılar burayı “Sonsuzluk Meydanı” veya “Zamanda Asılı Kalmış Yer” olarak tanımladılar. Sanki Spielberg’in film seti! Bin bir gece masalları görünümünde bir panayır alanı olan Cami’ül Fena, yılan oynatıcılarından Marakeş büyücülerine, şifalı ot satıcılarından köçeklere, boksörlerden, kaval çalanlara kadar değişik bir yelpaze sunuyor. Masalcılar, çalgıcılar, akrobatlar, sokak bahisçileri, ateş yutanlar, kına yakanlar, seyyar dişçiler, maymunlar, bukalemunlar, koni kırmızı şapkalı-ilginç kıyafetli seyyar su satıcıları, hikâye anlatıcıları, güneyden gelen zenci dans grupları, fal açanlar, hasır şapkaları fayton sürücüleri, sufi ezgiler, ezan sesi ve hiç eksik olmayan bir  Endülüs teması…

            Sonra, saat 18:00 gibi meydanda kocaman yemek kazanları ile bir Açıkhava Lokantası kuruluyor. Yeter ki siz siparişinizi verin. Yemeğiniz en çok on saniyede önünüzde. Her biri numaralı olan tezgâhların etrafına masa ve tahta sıralar konuluyor. Gaz lambalarının ışığı altında kesif bir duman bulutu oluşuyor. Bir de Mc Donald’s, motosikletlerin gürültüsü ile kola reklamları kaldırılsa ne iyi olur!

Kimyonlu ızgara köfteler, portakal suyu satan bir dizi standlar, acı bir sivri biber ile bol yağlı bir balık kızartmasını sıcacık pide ekmeğine sararak satanlara kadar aklınıza ne geliyorsa her çeşit insan bir arada, iç içe ilginç bir karmaşa yaşanıyor burada.

            Ancak, bu ünlü meydanda pek rahat dolaşamıyorsunuz. Anında çevrenizi kuşatıyorlar. Her kare fotoğraf için ısrarla da  para talep ediliyor. Sizden yeterli “dirhem” alamayan bir yılan oynatıcısı öfkelenerek yılanı üstünüze atabilir. Tabii işin içinde yankesicilere çarpılmak da var. Ama en iyisi, Argana veya Cafe De France gibi teras kahvelerin birine çıkarak bu panayırı kuşbakışı izlemek. Akşamüstü güneşin batışını buradan bol naneli çay içerek seyretmek ise doğrusu pek keyifli!

Endülüs Bahçeleri,

            Zeytin ağaçları ile çevrilmiş Menara Bahçeleri de Marakeş’in ilginç köşelerinden biri. Fas zeytini, doğal yöntemlerle yetiştirildiği için dünya piyasalarında oldukça revaçta idi. Bahçenin içindeki 200 x 150 metrekare boyutlarındaki bir havuzun çevresinde bulduk kendimizi. XII. yüzyıldan kalan bu havuz meğer Fas askerlerine yüzme ve deniz koşullarını öğretmek amacıyla yapılmış.

            Fas’ın turizm ve kış sporları merkezi de sayılan turunç ağaçları ile süslü Marakeş, kışın kayak yapmak için gelen turistleri de heyecanla karşılıyor. Canınız ille de Atlas Dağları’nda dolaşmak istiyorsa taksi dolmuşlara binip 60 kilometre uzaklıktaki Urika Vadisi‘ne gitmeniz yeterli. Atlas Dağlarının en yüksek tepesi 4165 metre ile Cebel Tubkal.

Marakeş’in Eski Kenti Medina’da Bir Ortaçağ Panayırı,

            Marakeş’in eski kenti Medina’dan biraz daha söz etmek istiyorum size: Kapalı Çarşısı, her türlü baharatçı, halıcı ile seramik dükkânlarıyla bizim Mısır Çarşısı’nı andırıyor. Kırmızı bir şemsiyenin altında kaldırıma oturup dua eden sakallı bir yaşlı adam, hemen karşısında ise eli kerpetenli sokak dişçisi ile hasır üstüne işlenmiş Berberî kilimi satıcısı gibi kareler dikkati çekiyor. Çarşının hemen girişindeki küçük dükkânlar tam birer hazine. Raflarda yarasa kanadından âdemotuna, bin bir çeşit buhurdan, bedevi maskesine kadar ne ararsanız var.

İsterseniz büyü yapmak, cin çağırmak ya da ruh­larla konuşmak için gerekli malzemeyi de bulabiliyorsunuz! Medina’da neler yok ki: aynalar, ağaç kutuları, oyuncaklar, rengârenk hasır sepetler, baharatlar, gül aromalı sabunlar, kına, dev kuskus kazanları, geleneksel kaftanlar, pembemsi çöl toprağı renginde kaplar, “babuş” olarak isimlendirilen ucu sivri terlikler, kazanlarda haşlanan salyangozlar, berberi takıları, fenerler, çaydanlıklar, sürmeli kapkara gözlü kızlar, kesif nane kokusu. Led Zeppelin’in Marakeşli müzisyenlerle birlikte hazırladığı No Quarter çalışmasından sunulan ritimler ortama uyum sağlıyor.

Marakeş sokakları tozlu ve pis olabilir ama “riad” denen çoğu bugün butik otel olarak hizmet veren geleneksel evlere girince karşınıza temiz, ferah, havuzlu veya bahçeli insanın içini serinleten bir avlu çıkıyor. Her pencere çok ince işlenmiş göz alıcı detaylar içeriyor. Sanki Paulo Coelho’nun ünlü eseri Simyacı’nın kahramanı Santiago her an köşeyi dönecek gibi.

            Medina’nın içine doğru dar sokaklarda yürüdükçe gerçek Marakeş yüzünü yavaş yavaş size göstermeye başlıyor. Örneğin seyyar kasaplar kestikleri hayvanların parçalarını oracıkta satıyor. Ne bir kontrol var, ne temizlik kurallarına uygunluk!

            Ama yolunuz Marakeş’e düşünce Medina’da bulunan Bahia Sarayı‘nı mutla­ka görün. XVIII. yüzyılda Vezir Ahmet bin Musa tarafından yaptırılan saray, en gözde eşinin adını taşıyor (Bahia = Bahi­ye, güzel demek). Sekiz hektar alanda, 3 bin işçinin emeği ile, on bir yılda tamamlanan sarayda Moğol, Berberi ve Fas mimarisinin izleri görülüyor. Vezir, her bir eşi için ayrı bir avlu yaptırmış. Özellikle harem odaları ile dikkat çeken bu yapı; Ali Baba ve Kırk Haramiler, İngiliz Hasta, Harem, Şehrazat gibi filmlerde plâto olarak da kullanılmış. Enfes bahçesindeki incir ağacı ise özel olarak korunuyor. Çünkü o bölgedeki tek erkek incir ağacıymış!..

      Sarayın o ufak havuzunun başında soluklanmaktan kendilerini alamıyor hanımlar. Çünkü, parmaklarını batırarak dilekte bulunurlarsa bu dilek mutlaka gerçekleşiyormuş.

            Bugün, şehri çevreleyen ve dimdik ayakta duran 20 kapılı, 200 kuleli, 10 metre yükseklikteki 16 kilometrelik kerpiç sur duvarlarının yapılış yılı 1200. Marakeş aslında duvarlardan oluşmuş bir şehir. Hep merak ederim: Acaba duvarlar neyi saklar, yüksek duvarların arkasında hangi sırlar vardır?

            Dünyanın ilk üniversitesi olan Teoloji Medresesi de Medina’da. 1341 yılında Merinid Sultan Ebu el Hassan tarafından kurulmuş. İslam kültürü, Kur’an ve cebir öğretilen bu tarih kokan binanın ufacık tahta odalarını gezerken, içindeki ranzalara bakarken insan ister istemez bir zaman yolculuğuna çıkıyor.

            Cami’ül Fena Alanı’nın hemen ucunda Sultan Yakup’un yaptırdığı 1190 yıllık Fas’ın ilk camisi Kutubiye‘nin 77 metre uzunluğundaki köşeli minaresi Marakeş’in her noktasından göze çarpıyor. Hatta caminin imamı minareye zamanında atla çıkarmış. Bu minare bir bakıma Marakeş’in Eyfel’i sayılır.

            Merakeş şehrinin tam ortasındaki portakal ve zeytin ağaçlarıyla çevrili küçük bir köşk, düğün hediyesi olarak Prens El Mamun’a armağan edilmiş. Sonra bu köşkü ünlü mimarlar 1923 yılında lüks bir otele çevirip prense hürmeten “La Mamonia” olarak isimlendirmişler. Bu otel, Avrupa’da büyük ün yapmış. Otelle beraber Marakeş de ünlenmiş. Eski ABD başkanının daha sonra Dış İşleri Bakanı olan eşi Hillary ile kızı bile Mamonia’nın ününü duyup burada beş güzel gün geçirmişler.

            Sonra, Kasbah Camii civarındaki Saadi Kral Mezarlarını da görün. Ressam Majorelie’nin oluşturduğu egzotik çiçekleri, sarmaşıkları ve havuzları ile ünlü Maroselle Bahçelerini ünlü modacı Yves Saint Laurent satın alıp tekrar düzenlemiş. Evet, Merakeş bozulmamış şark’ı yaşıyor. Dileriz daha uzun yıllar bu zevki gezginlere tattırır.

            Faslı şair Tahar Ben Jelloun ülkesini bakın nasıl tanımlamış.

Benim ülkemde

sevgisiz sever kadını erkek

kille doldurur ağzını kadın

ve çocuk doğurur

bir sözdür her çocuk

geceye tutkun

bir okşayışı zamanın

küçük sonsuzluğudur tanyerinin

köle bir karından çıkmış

bir iyilik

tıpkı eli gibi ırmağın

yalnızlıkların ufku üzerine

Türkçesi : Özdemir İnce

Marakeş’te Chez Ali’ye de Gitmek Gerekir,

            “Chez Ali” (Ali’nin yeri) ise özellikle ziyaretçilerin rağbet ettiği bir gösteri merkezi. Saray kapısını andıran girişinde atlılar bekliyor. Siz halının üzerinde adımlarınızı atarken, çeşitli mahalli grup­larca selamlanıyorsunuz. Bu yol sizi bir meydana getiriyor. Meydanı çevreleyen çadırlarda salata, et yemekleri ve elbette tabaklar dolusu kuskus sunuluyor. Yemek sırasında yerel giysili gruplar tek tek yöresel dans ve gösterilerini sergiliyorlar. Dansçıların kimi genç, kimi yaşlı, kimi kısa, kimi uzun. Aynı  gerçek yaşamda olduğu gibi…

            Yemekten sonra futbol sahası büyüklüğündeki bir alanın etrafındaki tribünlere oturuluyor. Çöl yaşantısı, atlı savaşçılar ve at üzerinde akrobasi hareketleri izleniyor. On iki atlı aynı anda tüfeğini ateşliyor. Çelik halat üzerindeki uçan halı ve havai fişek gösterisinden sonra gece bitiyor. Bu olanaklarla daha profesyonel bir gösteri organize edilebilirdi, diye düşündüm otele dönerken.

            Gösteri sırasın­da tanıştığım Faslı bir dostumun anlattığı fıkra aklıma gelince, karanlık çöl serinliğinde kendi kendime gülümsedim. Sizlerle de paylaşayım Faslıların çok güldüğü bu fıkrayı. Çok zengin bir Arap Emiri 80 cariyesini karşısına toplamış ve,

“Size şunu haber vereyim ki,” demiş,

“Hepinizi artık terk etmek zorundayım”. Kadınların bozulup sustuklarını görünce, başını öne eğip, eklemiş. “Çünkü ben Şeyh Abdül’ün haremindeki kadınlara âşık oldum.”

Somali

Somali, çaresiz masum bakışların yaşandığı, çocuğuna ancak kapakla su içiren annelerin bulunduğu bu coğrafyada sevda, sevgi ve üzüntü bir farklı yaşanır. Somali, aslında açlık, korsanlar, adam kaçırmaları, şiddet ile kabileler arası çatışmalarla dünya bir arada Somalili çocukların yanında eğilip korku içinde iğreti poz veren  komik duruma düşen Ajda Pekkan, Nihat Doğan ve Sertap Erener ve benzerleri ile Türkiye gündemine girdi!

            Bu coğrafya Antik Dönem’de Mısırlıların “Punt Ülkesi” olarak anılmış. Daha sonra ise Habeş Aksum Krallığı’na bağlanmış. Ünlü gezgin Ibn Battuta XIV. yüzyılda Mogadişu’ya gelmiş ve kitabında “Dikkati Çeken Bir Berberi Şehri” şeklinde bir yorumda bulunmuş. Yemen’den gelen Benadiler ve Bahtular bu coğrafyanın önemli kabileleri oluşturuyor.

            İtalya ve İngiliz Somali arazilerinin birleşmesi ile 1960 yılında ülke bağımsız oldu. 1969 – 1991 yılları arası Siad Barre’nin Sovyetlere yakın dikta rejimi ile beraber iç savaş başladı. Bu arada komşu Etiyopya ile de savaşa gidildi. Önce Rusların yardımı ile Addis Ababa’ya kadar ilerleyen Somali Birlikleri Rusya’nın Somali yönetiminden desteği çekmesi ile zor duruma düştü. Kabileler arası savaş şiddetlendi ve bu arada bu toplumda İslamî hareket güçlendi.

            Son 30 yıl içinde Etiyopya ve Kenya’ya 5,5 milyon Somalili sığındı. Kenya sınırındaki Dadaaab Kampın’da 400 bin mülteci sığındı. Her gün 2 bin kişinin daha Kenya’ya sığındığı söyleniyordu. Mogadişu civarındaki Hayat ve Hawlado Çadır Kentleri’nde hep umutsuz bir bekleyiş vardı.

Somali'de Çocuklar
Somali’de Çocuklar

            THY uçağı ile 6,5 saatlik bir uçuş sonrası sahilde kurulmuş olan Mogadişu Havaalanı’na iniyoruz. Vizenize rağmen eğer size havalimanında birisi kefil olmazsa Somali’ye giremiyorsunuz. Benimle birlikte ağırlıklı olarak yurt dışında yaşayan 60’a yakın Somalili ana vatanına giriş yapıyor. Havalimanının girişine yerleştirilen beton blok forklift ile kaldırılınca ancak ancak havalimanından içeri giriyor veya dışarı çıkabiliyorsunuz. Yollar çukurlu, tüm binalar delik deşik, arada bir silah sesleri duyuluyor. Kentin farklı semtlerinde rengârenk çadır kümeleri dikkati çekiyor. Burada güvenliği Afrika Birliği Askerleri sağlıyordu. Bilhassa da Uganda askerleri vardı. Bunların 1000 Amerikan Doları’nı bulan maaşını Birleşmiş Milletler ödüyormuş.

            Başkentin o yıllarda komşu ülkeler dışında tek olan Türk Elçiliği’ne yerleşiyorum. Sıkıntılı bir konudmaydı. Yakında 60 dönüm arazi üstüne dünyanın en geniş alana sahip Türk büyükelçiliği Mogadişu’da inşa edildi. Hatırlarsınız, Devlet Başkanımız Tayyip Bey’in özel çabaları ile Türkiye kısa zamanda Somali’ye yardım için 200 milyon dolar toplamıştı. O dönemdeki Büyükelçimiz Kani Torun aslında bir tıp doktoru idi. İngiltere’de muhtaçlara ulaşmak adına başarılı çalışmalara imza atmış. Belki de Türk hariciyesinde bir tıp doktorunun büyükelçi olarak atanması bir ilkti. Kani Bey tecrübesi ile Somali halkı ile bütünleşmişti!  

THY’nda çalışan üç sevimli kızımızla iftar yemeği dağıtmaya gidiyoruz. Onlar da beraberlerinde yardım getirmişler. Selin, Aysun ve Melek. Dağıtımı akılcıl yapabilmek için güzel bir sistem düşünülmüş. 1-2 metrekare alanda kurulmuş uydurma çadırlarda yaşayan mülteci ailelere önce birer kart dağıtılıyor. Ailenin bir ferdi saat 16.00’dan sonra bu kartla birlikte dağıtım merkezine elinde bir plastik kap veya naylon torba ile geliyor. Genellikle Somaliler’in alıştıkları yemeği tercih ediyor. Her gün kesilen 5 kurbanın eti ile pişen bulgur dev kazanlarla dağıtılıyor. Elindeki kararmış kırmızı kabı bana uzatan yaşlı bir teyzeye “bol bulgur” veriyorum. Gitmiyor. Söylediklerini anlamıyorum. Yanımdakiler “et” istiyor diyor. Kazanı iyice karıştırıp bol kemikli, az etli bir parçayı zorlukla bulup kaba bırakıyorum, kadın teşekkür ediyor, arkamı dönüp ağlıyorum. Bu olayı hep konferanslarda anlattım.

Somali'de Bulgur Dağıtırken
Somali’de Bulgur Dağıtırken

            Seyiduka Kampı’nı “Kimse Yok Mu?” Derneği sahiplenmiş. Tertemiz klinikte Somalili doktorların dışında belli dönemlerde buraya gönüllü gelen Türk doktorları hizmet veriyor. Bir yaşlı amcanın tansiyonunu ölçmek için 3 doktor ve 2 hemşire 15 dakika uğraşmış. Herhalde tansiyon ölçmenin “günah” olacağını düşünmüş olmalı!

            Halk Eğitim Merkezi’nde meslek edindirmek için halı, dikiş, makarna hazırlama kursları açılıyor. Her öğün sıcak yemek dağıtılıyor. Terzilik kursunu bitiren hanımlara bol kumaş vermişler,  “Artık hayatınızı kazanın.” demişler. Hanımlar elbiseleri dikip pazarda satmışlar. Ancak kazandıkları parayı bir iki gün içinde bitirip tekrar kumaş istemişler.

            Birileri kasti olarak Somalilere “Balık yemek haramdır.” demiş. O yüzden önemli bir protein kaynağı olan balığı tutmuyorlar, yemiyorlar. Yabancı balıkçılar uzun ve bakir sahillerindeki balıklarını tutup, ayrıca sahillerini kirletiyorlar.

Somali Sağlık ve Meslek Eğitim Merkezi
Somali Sağlık ve Meslek Eğitim Merkezi

            Kızların Yetimhanesi’nde tüm kızlar kırmızı elbiseleri içinde çok “şirinler”. Onlara ayakkabı, giysi, şeker ile kalem dağıtıyoruz. Gayet saygılılar. Dağıtılanları aralarında ihtiyaca göre paylaşıyorlar. Bazılarını geri veriyorlar.  Burada 170 yatılı, 30 da gündüzlü yetim kız barınıyordu.

Kısa Kısa Somali:

  • Bu coğrafyada alkol tamamen yasak. Baharatlı çay ile kahveyi, mango ile guava suyunu seviyorlar. Maalesef gatın Yemen gibi burada da müşterisi çok. Uçakla günlük gat ihtiyacı Yemen’den getiriyorlarmış. Biliyorsunuz “gat” bir çeşit uyuşturucu. Taze kesilmiş yapraklar ağza alınıp uzun süre özsuyu emiliyor. Bu fakir coğrafyada günde 150000 dolarlık gat satıldığı söyleniyor, üzüldüm.  
  • Yemek kültürlerinde et önemli bir yer tutuyor. Keçi, inek, deve ve koyun eti. Zaten Somali’nin bir numaralı geçim kaynağı “hayvancılık”. Ancak susuzluktan zaman zaman hayvanlar “telef” olmakta.
  • İzinsiz fotoğraf çekmek bilhassa da hanımları resmetmek çok riskli!
  • Yabancıları dikkatle süzebilirler. Bu aslıda kötü bir niyet göstermez. Sadece meraktandır!
  • “Kabileler Arası Ayrımcılık ” bu coğrafyanın geri kalmasının en önemli nedenlerinden biri. Örneğin hastanenin kapısındaki polis sadece kendi kabilesinin elemanlarının doktora görünmesine izin verebilir. Diğer bir kabilenin üyesi ölüyor olsa kabul etmeyebilirmiş!
  • Somali’de sol el kirli kabul edilir. Sol elle yemek yiyenlere iyi gözle bakılmaz. (Acaba solaklar ne yapıyor?)
  • Bin beş yüze yakın Somalili öğrenci şu anda Türkiye’de eğitim alıyorlar. Bunlar ülkelerine dönünce Somali’nin gelişimine ve geleceğine önemli katkısı olacağı kesin. Somali’de okuma yazma oranı sadece %50 idi.
  • Bu coğrafyadaki erkeklerin %80’ini silahlı. Mogadişu’nun en ünlü pazarı Bakara’da 30 Amerikan dolarına otomatik tüfek satılıyormuş!
  • Somali’de “Şişmanlık” sorunu yok. İnsanların tamamı zayıf ve ayrıca ırk olarak da çok güzeller. Elbette fazla besin alamıyorlar, ayrıca çok da yürüyorlar.
  • Yemek pişirmek için hazırlanan “odun kömürü” Somali’de yeşil örtünün yok olması adına önemli bir “tehlike!” Komşu ülkelere de odun kömürü satıyorlar. Yasadışı örgütlerin önemli bir parasal kaynağı bu sektörden geliyormuş.
  • Somali nüfusunun tamamı Müslüman ve kırsal bölgede şeriat kuralları geçerli imiş. Hatta Kur’an kursu dışında her türlü eğitime karşı olan örgütler var. Bu örgütlerin en güçlüsü El Şahab’ın El Kaide ile birlikte hareket ettiği söyleniyordu.
  • Bu topraklarda zengin yer altı kaynakları bulunuyor. Bir zamanlar uranyum, petrol ve boksit üretiliyormuş.
  • Birleşik Krallık’ta 200 bin, İskandinav ülkelerinde ise 100 bin Somalili yaşıyormuş. ABD’de de önemli bir Somali azınlığı var. Aslında bu kişilerin de ülkelerine sahip çıkmaları gerekiyor!
  • Ülkenin kuzeyinde Somaliland eyaletinin başkenti Hargega sakin bir kent. Bu yöre bağımsızlığını ilan ettiyse de uluslararası bir kabul görmedi. Başkenti Garowe olan Puntland yöresi de Abdullah Yusuf başkanlığında bağımsızlık istiyor. Kısmayo ise güneyde önemli bir liman şehri!
  • Somalili hanımlar renkli kıyafetleri tercih ediyor. Burada da hanımların altına özel bir tutkusu var. Bilhassa kırmızı renk dikkati çekiyor. Erkeklerin geleneksel kıyafeti olan pantolonlu eteklere “Ma’vis” deniliyor. Hatta saç ve sakalına kına sürmüş yaşlılara da rastlarsınız. Söylentilere göre 4 hanımı tamamlayan erkekler ancak bu özelliğe  hak kazanıyormuş.
  • Somali Afrika’da en uzun sahile sahip ülke (3500 kilometre) ve çok zengin bir deniz biyolojisi barındırıyor. Ancak sahillere, yabancı gemilerce terk edilen çöp ve tehlikeli atıklar ile korsan balıkçılar burada da ekosistemi bozuyor.
  • Etiyopya’da doğan Şebeli ile Juba Nehirleri Somali’de denize dökülüyor. Bu iki nehir arasındaki arazide tarım yapılıyor. Ancak son 20 yıldır yaşanan kuraklık bu coğrafyada tarıma çok zarar verdi.
  • Somali kökenli ünlüleri de sayalım. Rap sanatçısı K’naan, feminist akımın önderi ve 2003 yılında Hollanda’da milletvekili seçilen Ayaan Hirsi Ali, Manchester United’da oynayan ünlü futbolcu Abdisalam Abduldakir Ibrahim ve ABD’de yaşayan manken Fatima Siad.
  • Somalili Korsanlar tüm dünya denizcilerini uzun bir süre korkuttu. Sadece 2011 yılının ilk üç ayında 117 gemiye saldırı düzenlediler ve 28 gemi ile 600 denizci tutsak edildi.
  • Mogadişu Havaalanı’nı 1940 yılında İtalyanlar inşa etmiş. 2007 yılında havaalanına ilk devlet başkanları Aden Abdullah Osman Daar’ın adı verilmiş. Sahilde yer alan havaalanının tek pistinin uzunluğu 3 bin 18 metre. Tika pistin etrafına tel örgü çekmiş. Biliyorsunuz Başbakanımızın uçağı köpek sürüsü yüzünden bu alana inerken tehlike geçirmişti!
  • Türkiye’nin Somali’deki etkisi her yerde kendini gösteriyor. Havaalanında beton bloklar üzerinde Türk ve Somali bayrakları çizilmiş. Kızılay bu coğrafyada çok etkin idi. “Kimse Yok Mu? Derneği” her gün sıcak yemek dağıtıyordu. Terk edilmiş eski bir Rus Üniversitesi, lise olarak onarılıyordu. İstanbul Belediyesi 77 adet iş makinesi ile başkentin yollarını onarmaya çalıştı. Fırınları Türkler kurdu. 400 yataklı âtıl hastaneyi yine Türkler çalışır vaziyete getirdi. Parlamento Binası da onarılıyordu!
  • Somali’de Berberce’ye yakın yerel Somali lisanı dışında Arapça, İngilizce ve İtalyanca geçerli.
  • Türkiye ile Somali arasında saat farkı yok.
  • Mogadişu’da eski ekonomi bakanının sahibi olduğu bir motel var. Adı “Mamas” olmalı. THY personeli burada konakluyor,  memnunlar. Somali’de batı standartlarında bir otel bulmak oldukça zor. Bu tesisin özellikle yöresel yemeklerin çok lezzetli olduğu söyleniliyor.
  • Mogadişu’da sokaklar 3. ve 4. kilometre olarak anılıyor!
  • Bazen bu coğrafyada ilginç olaylar yaşanıyor. Rus üniversitesinin bir duvarına patlamamış bir tank mermisi saplanmış. Çıkartmak elbette çok tehlikeli. Askerler bile çekiniyor. Türkiye’den uzman çağırmayı düşünüyorlar. Bir işçi kendi başına uğraşıp mermiyi çıkartmış. Ödülü ise 200 Amerikan doları.

Cezayir

Cezayir, Fransızlara karşı verdikleri bağımsızlık savaşı sonucu, 1962’de nüfusu 8,5 milyona kadar inen bu Kuzey Afrika ülkesi, eski mücahitlerine türlü ayrıcalıklar, izinler ve özel lisanslar vermiş. Eğer bu savaşa katılmışsanız, ülkede artık sırtınız yere gelmez. Türkiye’nin Birleşmiş Milletler oylamasında Cezayir’in yanında yer almamasını inanın bir türlü affetmiyorlar. Tunus ve Fas Türklere vize uygulamazken, Cezayir zorluklar çıkarıyordu. Afrika’da tanıdığım Oran Kimya Enstitüsü Müdürü’nün çağrısı üzerine tasarladığım ziyaretim, yeşil pasaportumda vize olmadığı için Tunus sınır kapısında sona erdi. Üç saat süren her türlü çabam olumlu sonuç vermedi. Tıpış tıpış Tunus’a geri döndüm. Israrla “Vizeye gerek yok.” diyen Türkiye’deki Cezayir Büyük Elçisi, tavır değiştirerek geri çevirdiği pasaporta bu kez vizeyi işlemekte hiç tereddüt etmedi!

Cezayir, bağımsızlık savaşı sonucu azalan nüfusunu hızla artırmak amacıyla doğumu teşvik ederken, eğitime de özel bir önem vermiş. Çok sayıda lise mezununa yurt dışında eğitim olanağı sağlanmış. Hatta Fas sınırına yakın Ben-i Saf kentinin bir köyünde lise binası görünce gözlerime inanmadım. Gecekondular içinde bu lise sanki bir “saray”. Cezayir’in sokaklarında, binlerce yüksek eğitimli ama işsiz genç var. Hatta İngiltere ve Amerika’dan doktora çalışmalarını tamamlayarak dönen genç beyinleri nereye ve nasıl yerleştireceklerini bilemiyorlardı. Yıllarca her türlü ihtiyacını karşılayan hükûmet, eğer bir genç kendi isteğiyle Cezayir dışında çalışmak istiyorsa, ona bile “evet” demek zorunda kalıyordu.

Başkent Cezayir’in yamaçlar üzerine kurulu Golf semtini geride bırakıp, doğuya doğru renkleri griye dönmüş koloni tipi binaların arasından korkmadan ve etraftaki çöplere aldırmadan iki – üç kilometre kadar yürürseniz “Kubbe Mahallesine” ulaşırsınız. Mahallenin göbeğinde geniş bir avlu ile çevrili ufak bir mescit vardı: “Kubbe Mescit”. FİS, yani İslâmi Selâmet Cephesi, 1980 yılı ortalarında işte bu mescitte doğmuş ve politikası burada çizilmiş. İslamî görüşleri ön plana çıkaran ve tüm sokakları “FİS” yazıları ile dolduran milyonlarca genç çıkış yolunu o sıralar “inanışta” arıyordu. Gür sakal ve sarık yahut berenin bu akımı simgelediği Cezayir’de, perşembe ile cuma günleri tatil, radyolarda saatlerce ilâhiler okunuyordu.

Lokanta ile Türkiye gibi halkın ziyaret ettiği kahvehanelerin hiç birinde karşı cinsten birisini görmek mümkün değil. Flört olmadığı için gençler taşrada eşlerini ancak video ve fotoğraflarla seçiyordu. Beni misafir ettikleri Beni-Saf’da kaldığım üç gün boyunca, evin hanımlarından hiçbirinin yüzünü dahi görmedim. Kapıya kadar hanımların getirdiği yemekleri evin genç delikanlıları odanın içine taşıdı. Hanımlar, girişi bile ayrı olan evin alt katında kalmaktaydı. Yani kısacası haremlik-selâmlık!…

Birçok aracın, yedek parça eksikliğinden farsız, hatta bazen kapısız yollara düştüğü hemen fark ediliyordu. Halkın en önemli gıdası olan uzun Fransız ekmekleri kalabalık aileler beşer altışar adet satın alıyordu.

Osmanlı’ya sömürgeci, emperyalist diyenler, gelip Cezayir ile komşularını bir defa görsün. Biz bu topraklarda 300 yıl kalıp tek kelime Türkçe öğretmemişiz, ama Fransızlar 120 yıl kalıp neredeyse Arapçalarını unutturmuş. Bir buçuk milyon Cezayirlinin öldüğü bağımsızlık savaşı sonrası Cezayir’in sokakları yine Fransız arabaları ile dolu, televizyonlarda Fransız kanalları seyrediliyor. Kısacası her şey “Fransız kökenli”. Fransızca ve Arapça bilmiyorsanız, Kuzey Afrika’da derdinizi anlatmanız çok zor!

Atlas Dağları’nın kuzeyi, iki milyon kilometre kare yüzölçümlü (Türkiye’nin üç katı) Cezayir’in nüfusunun büyük çoğunluğunun yaşadığı bölge! Afrika kıtasının en geniş ülkelerinden! En büyük dört kenti sıra ile Oran, başkent Cezayir, Konstantin ve Annaba. Eski başkent Oran ile sayfiye kenti Annaba, başkent Cezayir’e oranla daha muntazam, temiz ve sevimli geldi bana.

Derin bir vadinin iki yamacına kurulmuş olan Konstantin ise insanı hem ürpertiyor hem de şaşırtıyor. Belki de dünyada benzeri olmayan bir “coğrafi yerleşim”, muhteşem bir mimari.  

Siz hiç ölümün kol gezdiği bir evde gecelediniz mi ? Özellikle Air-bnb kanalı ile bulduğum evlerde bazen böyle bir hisse kapılırım. Fotoğrafları incelerim, aslında evin sahibi ölünce evdeki tüm eşyalar yas tutar. Bardakların, fincanların, saatlerin, kitapların, dolapların, masa örtülerinin ve sehpaların ölümü çok yavaş ve acıklı olur. Ev sahibini her daim özlerler. 

Kısa ziyaretim sırasında gerek beni misafir eden aile fertleri, gerek Oran’dan Cezayir’e yaptığım tren yolculuğumda hiç konuşmamamıza rağmen beni el üstünde tutan kompartıman arkadaşlarım, gerekse şehirlerarası dolmuş taksilerin şoförleri ve diğer yolcuları, kısaca Cezayir’de herkes çok misafirperver, yakın ve ilgiliydi. Zaten siz onların kültürüne saygı duyup güleryüzle yaklaşırsanız dünyanın her köşesinde sevilirsiniz.

İri patates ve soğanları, ufak kavunları, gece yarısı sizi uyandırıp ayva suyu ikram eden tren personelini, bol şekerli kuskusu, köylerde üç gün üç gece süren o muhteşem, renkli düğünleri, her an kaza olacak korkusu ile seyahat ettiğiniz dolmuş-taksileri, daha birçok sorunu ile Cezayir’i baş başa bırakarak, İstanbul uçağını yakalamak üzere komşu ülkenin başkenti Tunus’a tekrar geri döndüm! Ama uzun yıllar geçti, bu coğrafyaya tekrar gideceğim.