Lizbon ve Sokakları

Ünlü yazar Assis Pacheco “Eğer Tanrı olsaydım güneşi Lizbon’un üstünde durdururdum” demiş. Lizbon “Okyanus Çocuklarının” başkenti. Çatılar, kaleler, katedraller, meydanlar ve heykeller resmî geçidi! 

            Gelin biraz da sokaklarında dolaşalım elli yıl öncesinin Lizbonunda… İstanbul’da sandım kendimi Lizbon sokaklarında. Rengârenk çamaşırların asıldığı bir Lizbon sokağının fotoğrafını çekip “İstanbul’un neresi?”, diye sorabilirsiniz. Hele faytonlara binip şöyle sahilde bir iki tur atınca kendinizi Büyükada’da zannediyorsunuz. Dilenciler de tıpkı bizdeki gibi; her köşe başında rastlamak mümkün. Sonra, ayakkabı boyacıları, kapı önlerinde yakılan sigara dumanları, iki köprüsü, her iki kentte de yaşanan büyük depremler. Duvarlardaki sloganlar ise, Türkiye’nin 1980 öncesinin duvarları… Ama, hoşgörü egemen, sosyal yaşantıya. Ünlü İsviçreli yönetmen Alain Tanner “Beyaz Şehirde” isimli filmde Lizbon’u meğer ne güzel tanımlamış.

            Lizbon, tüm diğer kentler gibi en güzel yürüyerek gezilir. Siyah bazalt veya beyaz kalkerden yapılmış kaldırım taşlarını arşınlayınız ki, bu güzel kenti tanıyasınız. En geniş caddesi “Avenue Liberdada”yı başından sonuna kadar gidip sonra da diğer kaldırımdan geri dönün, her kıvrımda sizi bekleyen bir park, bir heykel, bir sürprizle karşılaşacaksınız.

            Anlaşılan, Salazar diktatörlüğünün karanlığından kurtulup demokratik bir yapıya kavuşmakta ve bunu sindirmekte hiç zorlanmamışlar.

            Lizbon Kalesi’nden aşağılara doğru bakarken bir kez daha bu ayrıcalığa tanık oluyorsunuz. Kaleden kente inen daracık sokaklar, her şeyin üst üste dizildiği küçücük dükkânlar…

Kentleri zengin ve yoksul mahallelere bölmek XIX. yüzyılın bir buluşu. Bu yüzden Lizbon’un eski çekirdeğinde şaşalı manastırların yanında yoksul kiralık evler, aristokrat malikânelerinin yanında, dökülen batakhaneler vardı. Ancak Avrupa Birliği ile bu farklılık, bu renkli görüntü artık adım adım sona ermekte.

Balıkçı  ve Sanatçı Alfama Mahallesi

Tajo Kıyısında sert eğimli bir yamaca kurulmuş Alfama Mahallesi’ni muhakkak gezmelisiniz.

            “Arı kovanı” kahvesinde işçiler domino oynuyor olacak. Vızıldayan bir vantilâtör üzerlerinde dönüp duruyor. Daracık bakkal dükkânının derinliklerinden bir Brezilya şarkısının oynak havası duyulur. Belki de Papa’ya bile konser veren ünlü “Fafa” söylüyordur. Un ve bulgur dolu çuvallar, limon kasaları, fıstıklar ve zeytinler, dar kaldırıma yığılmış.

Ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini’nin o kendine has filmlerinin sahnelerini hatırlatan armoni çalan bir şişman kadını da bir köşede görebilirsiniz!

            Evet, Lizbon’un eski mahalleleri sizi kendisine o denli güçlü bağlarla çekip sarmalar ki, kendinizi onun şehvetinden kurtaramazsınız. Kuş sesleri ile yankılanan eski; ama, sevimli,  arada yıkılmakta olan Tarlabaşı evleri ile yaşıt olan evlerin asaleti. İçkiyi fazla kaçırmış insanların yüksek sesle haykırmaları ve gülüşmeleri, arnavut kaldırımlı dar sokaklara yansıyıp göğe doğru yükseliyor. Küçük kulvarlar, dar bir balkon, fener şeklinde sokak lâmbaları, bankların üstünde sevişen gençler, İspanya’dan doğup Portekiz’e dökülen Tajo Irmağı ile biten, iki kişinin zor geçtiği dar bir sokak! Birbirine bakan sevimli avlular, küçük meydanlar, dermanı tüketen dik yokuşlar ve merdivenler, sokağa asılan çamaşırlardan damlayan sular… İşte Lizbon’un kimlikli eski mahalleleri.

Lizbon, gizli bahçeleri ile iç içe yaşar. Tahta bir kapının ardından sizi bir limon ağacı veya begonviller sizi selâmlar. Perforje balkonlar, pencerenin dar uzantıları, düzensiz merdivenler, sıvasız duvarın üstü, çatılar, her biri birer şirin bahçedir. Akşam olunca, gece, Porto Şarabı, ızgara sardunya ve acıklı fado ile devam edecektir elbette.

Belem Semtini Görün!

            Tajo Boğazı’nda, kenti, denizden gelebilecek saldırılardan korumak için bir kule bulunuyor: Belem. Oldukça süslü bir yapıt. Hemen farkedeceksiniz. Bunun hemen arkasında  Vasco de Gama’nın  doğuya doğru tehlikeli yolculuğuna çıkmadan önce dua ettiği ufak kilisenin yerine Kral Manuel’in, bu ünlü kaşifin başarısının anısına diktirdiği bir manastır var. Bu süslü yapı “Manuel Tarzı” adı verilen Roma, gotik ve Endülüs mimarîsinin en güzel örneklerinden biri.

Vasco de Gama’nın mezarı da burada. Kaşifler Anıtında da başta Prens Henrique olmak üzere Okyanus seferlerine imza atmış tüm Portekizliler tek tek yerlerini almışlar. Acaba niye Portekiz kökenli olan Macellan, Vasco de Gama kadar önemsenmemiş! Bu sorunun yanıtını araştırıyoruz… Denizcileri zorla ikna edip o dönemde dünyanın sonu olarak kabul edilen Ümit burnunu aşıp Hindistan yolunu aşan Vasco de Gama’dır. İspanya krallarından aldığı destekle yola koyulan Macellen ise Portekizliler’e göre Gama’nın izinden giderek dünyanın etrafında bir tur atmıştır. Ufak bir pır pır uçakla Lizbon’dan kalkıp Rio’ya dek uçarak ilk defa Atlantik’i aşan iki Portekizlinin uçağı da Balem sahilinde sergileniyor…

Ya O İlginç Taşıtları

            Lizbon’da iki sevimli taşıt var: Birisi dik eğimleri tırmanan, kayışlı, emektar sarı tramvay, öbürü ise Santa Justes asansörü. Asansörü yapan da ünlü mimar Eiffel… Anlaşılan Eiffel, bizim Mimar Sinan gibi gece gündüz dünyanın her yerinde eserler bırakmak için çalışmış veya öğrencileri onun adını kullanmış. Gotik stilindeki asansöre binip Lizbon’un merkezi sayılan Rossio’ya tepeden bakabilirsiniz.

            Mimarî yaklaşımları bizden farklı; ama, yeni binaları bile eski yapılara uygun inşa ediliyor. Hele tramvayların geçtiği sokaklarda geçmişi anımsayarak tatlı anlar yaşamamanız olanaksız. Omuzunda meşin para çantası, elinde tahta bilet kutusu, yine meşinden yapılmış zil ipi, senelerdir bir tek kelime İngilizce öğrenmemiş olan yaşlı biletçisi ile tramvay, Lizbon’un vazgeçilmez bir parçası… Vagonun içinde güzel havalarda açılan bal rengi tahta pervazlı camlar, kahverengi mumlu kumaştan yapılmış perdeler, masif meşeden yapılma koltuk kenarları ve yeşil kaplamalı koltuklar gezginleri mutlu ediyor. İstanbul’da tramvayı kuran Fransız şirket, aynı yıllarda Lizbon’da da benzer çalışmayı yürütmüş. Niye “İstanbul’da kaldırıldı” diye sormadan duramayacağım.!

Lizbon Turumuza Devam Edelim

            Görülecek yerler arasında ünlü Benfica Spor Kulübü’nün stadı, (beni ilgilendirmiyor.) Tajo Irmağı kıyısındaki suya uzanmış kolonlu rıhtım ve ticaret merkezi de var. Sonra Rossio Alanı var; kentin kalbi. Her cins keyif burada; kahvehaneler, dondurmacılar, ıstakoz satan lokantalar ve ara sokaklarda yer alan ucuz meyhaneler.

            1966 yılında tamamlanan 3200 metre uzunluğundaki Salazar Köprüsü’nün adı, Salazar’ın hükmü sona erince “25 Nisan Köprüsü” olarak değiştirilmiş. Bir dönemde Avrupa’nın en uzun köprüsü iken bizim “Atatürk Köprüsü” bu unvanı ellerinden alınca Portekizlilerde 1998 yılında “Vasco de Gama” köprüsünü yapıp gene bizi solladılar. Lizbon şehrinin içinde 50 kadar park var. Şehrin çevresi de zeytinlik ve çam ormanları ile kaplı. Bu arada, şehrin ortasındaki 20 kilometrekarelik Monsanto Parkı’nı unutmayalım.

            Lizbon bir kez Tanrı’nın gazabına uğramış; 1 Kasım 1755’te. Çok şiddetli bir deprem olmuş. Depremin kaynağı denizin içindeki bir volkan. 1 Kasım toplu ayin günü olduğu için, cemaat kiliselerdeymiş. Binalar sarsıntıdan çökmüş, binlerce kişi enkaz altında kalmış, binlerce kişi de panik nedeniyle ezilerek ölmüş. Ama, bunlar yetmemiş, denizin dibinden fışkıran dalgalar, şehri basmış, sular altına almış. Çökmeden ve panikten kurtulmuş olanlar da bu kez suda boğularak ölmüş.

            Bu felâketten, sadece şehir dışında oturan kral ailesi ile asillerle, Afloma Tepesi’de oturan sürgünler kurtulmuş. Dönemin Başbakanı Carvallho, zelzele sonrası Lizbon’a gerçekten yeni bir hayat vermiş. Avrupa’da modern şehirciliğin ilk adımlarını Lizbon’da atmış. Praça Marques de Pombal’ adını taşıyan o muhteşem meydanda Carvallho’nun heykeli, yeniden yarattığı Lizbon’a büyük bir gururla bakıyor.

            Lizbon’un tüm eski evlerinin ön yüzleri İber Yarımadası’na has “azulejo” şeklinde adlandırılan çinilerle süslü. Elbette bu çiniler hediyelik eşya dükkânlarının raflarını da  süslüyor. Lizbon’da bir çini müzesi bile var.

Lizbon’un bir de ilginç bir Mezarlığı Var

            Tajo Irmağı’nın üst kısmında yer alan, beyaz yüksek duvarlarla çevrili Prazeres Bahçesi, Lizbon’un mezarlığı! Mezarlık, tüm binaları, caddeleri, kiliseleri, alanları ile başkentin sanki bir kopyası. Düzenli mahallelere bölünmüş; ama, elbette ikâmet eden yok. Arada sırada eli çiçekli mahzun bakışlı bir yaşlı kadına, bir bahçıvana veya soluk yüzlü sıska bir köpeğe rastlanıyor. Mimarîsi çok etkileyici. Bu ölü evlerinin çoğu, sanki her an taşınılacak gibi hazır bekliyor. Renkli camlarda asılı dantel perdeler, bronz kapılar ve koca demir kilitleri var. İçinde ziyaretçileri bekleyen masa ve sandalyeleri de unutulmamış.

            Kentin güzelliğini ve çeşitliliğini daha iyi anlamak için Alfoma’nın üstünde güzel bir bahçe içinde yer alan Sao Jorge Şatosu’na tırmanmanız gerekiyor. Lizbon, bir zamanlar 38 kapılı ve 77 kuleli dev bir surla çevrili imiş. İşte, bu surlardan bugüne sadece bu Sao Jorge Şatosu geriye kalmış. Tanınmış Portekizli şair Alberto de Lacerda’nın “Pierro Palla Fransesco’ya Övgü” başlıklı şiiri ile bitirmek istiyorum.

Yakalayamazsın acı çekmeden

geniş kanatlarını dünyanın

Çınlıyor sessizliğin.

Ellerin her şeye değdi.

Kar kusursuzdur – ölüm gibi

seçilmişlerin ağzından konuşur

melekler sabahı getirinceye kadar.

Kim çaldıysa günlerimi, söyleyin ona

gelsin alsın beni, götürsün ölümsüzlüğe.

Güzellik bir başka geceye salar köklerini

ve bir başka günden doğar yeniden.

Türkçesi: Ülkü Tamer