Saha Türkleri’nin Elmas Yurdu: Yakutistan

Yakutistan’ın yüz ölçümü neredeyse Türkiye’nin 4 katı kadar: 3 milyon 103 bin 200 kilometre kare. Ama, %50’sini Rusların oluşturduğu nüfusu sadece 1 milyon 200 bin. Bu yüzden “ıssız ülke” de deniliyor, Yakutistan’a. Başkentin nüfusu ise  sadece 200 bin. Zaten, hala orta büyüklükteki bir Anadolu kenti görünümünde “Yakutsk”: Çökmüş oyma süslü ahşap binalar, kütük evler, sütunlar üzerine oturtulmuş beton yapılar, bozuk yollar, caddeler boyunca uzanan çirkin bir doğal gaz boru hattı ve eski araçlar.

Ancak 1997 yılından sonra 2006 yılında tekrar aynı kenti ziyaret ettiğimde epey bir farklılık gözüme çarptı. Global ve popüler kültür dişlerini gösteriyor. Zaten bu değişikliği turizm ve çalışma bakanı ile yaptığım basın toplantısında da açıkladım. Artık gece gençler ellerinde birer bira şişesi ve sigara ile jiplerin yanında sohbet ediyorlar. Disko ile fastfood ve lüks lokantalar dolup taşıyor. Kumarhaneler açılmış. İstanbul’daki soğukçeşme sokağı örneğindeki gibi bir sokaktaki tahta evler tek tek restore ediliyor. Modern alışveriş merkezleri bile açılmış.

Ama size “hoş” geleceğine inandığım bir bilgi vermeliyim hemen: Bu ülkede tam 700 bin göl var! İnsan sayısından fazla nehir ve göl bulunmakta!

Hangisinin ya da hangilerinin kıyısında düşüncelere dalmak istersiniz bilemem. Ama eğer yolunuz buralara düşerse, aklınızda bulunsun.

Yakutistan, yeraltı kaynakları açısından da zengin bir ülke. Neredeyse periyodik cetveldeki her metal bulunor burada. Söylenceye göre tanrı yeraltı kaynaklarını yeryüzüne dağıtırken Yakutistan üstüne geldiğinde eli donmuş ve hepsini birden düşürmüş. Elmas, altın, kurşun, kalay, mika, petrol, doğal gaz çıkartılıyor bu ülkenin topraklarından. Ancak, bu madenlerin işletme hakkı  elbette “Rusların” elinde. Bu yüzden Yakutistan’ın madenlerin gelirinden yararlanma oranı düşük, doğal olarak. Elmasın ancak %20’sini Yakutlara veriyorlardı. Onlar ise hisseyi hiç olmazsa  %40’a çıkartmak istiyorlardı.

Yakutistan’da, yazın ortalama hava sıcaklığı 28-30 derece. Kışın ise (sıkı durun) -70 dereceye kadar düşebiliyor! Ayrıca, her zaman “sis” var. Kış aylarında her yer kar altında kalıyor, tüm ırmak ve göller donuyor. Başkent bile yaza kadar 1-2 metrelik kar örtüsünün altında kalıyor. Toprağın altı da sürekli “buz halinde” olduğu için, tarıma uygun değil. Zamanla sert iklim şartlarına uyum sağlayan kısa bacaklı Yakut atları, yeri eşeleyerek otlarını kendileri buluyorlarmış.

 “Madem bu kadar soğuk, ısıtma sorununu nasıl çözmüşler?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Doğal gaz, yaygın olarak kullanılıyor Yakutistan’da. Ama, doğal gaz boruları, buzlanma nedeniyle, yerin altından değil de sütunlar üzerine kurulmuş binaların yanından geçiyor; yani, her türlü tehlikeye açık! Elbette görüntü de hoş değil.

Başkent Yakutsk, 1632’de Lena Irmağı’nın kıyısına ulaşan birkaç maceraperest Rus tarafından, Rusya’ya yeni yerleşim birimleri kazandırmak amacıyla kurulmuş. Lena Irmağı, bu bölgenin can damarı. Yazın, ulaşım ve taşımacılık için büyük bir fırsat sağlıyor. Kışın ise, tamamen donunca, ırmak üzerinde hazırlanan bir buz yol aracılığıyla ulaşım sağlanıyor.

Kentteki eski ahşap evler artık oturulamayacak durumda. Yeni evler ise, belirttiğim gibi, hep beton sütunlar üstünde. Ama bence bu çimento yığınları çok çirkinler. Ahşap evlerin zarafeti nerede, beton yığınları ise bir felaket.

Kenti gezerken, Yakutistan halkının kökleri nerelere uzanıyor, sorusunu soruyorum kendi kendime. İnsan yeter ki sorsun, öğrenmek istediğine her zaman ulaşabiliyor bir şekilde. İşte Yakut Türkleri hakkında benim ulaşabildiklerim:

Yakut Türkleri kendilerine “Saha” adını vermişler. Sibirya’nın egemen topluluğu olan Sahalar, Orta Asya’dan, yaklaşık 900 yıl önce, kitle hâlinde ayrılıp Lena Irmağı kıyılarına yerleşmişler. Bazı araştırmacılar, Sahaların Moğol ve Cengiz Han’ın baskısı ve zulmüne dayanamayarak, XIII. yüzyılda ana kitleden ayrılarak göç ettiklerini belirtiyorlar. Sahaların büyük çoğunluğunun X. ve XII. yüzyıllar arasında yani ortalama 900 yıl önce kuzeye göç ettiği, atalarının ise Baykal Gölü civarında yaşamış “Üç Kurıkanlar” olduğu da ileri sürülüyor.

Sahalar, Hun-Türk dünyasını oluşturan halkların en kuzey doğusunda yaşayan grubu oluşturuyorlar. Mevcut kültürlerden ve teknolojiden uzun süre uzak olmaları, Sahaların, eski Türk dili, dini ve kültürünün birçok unsurunu çağımıza kadar yaşatmalarını sağlamış. Ana kitleden çok eski zamanlarda ayrıldıkları için, günümüzdeki Saha Türklerinin dilinde ve folklorunda, eski Türk dili ve folklorunun birçok özelliği ve örneği bulunuyor!

Yakutistan, 1632’de Çar Rusya’sına bağlanmış. Her boyun kendine has damga, bayrak, parola ve kuşu varmış. Boy reisine “toyun” deniliyordu. Başlıca uğraşları, avcılık, balıkçılık ve hayvancılıktı. At yetiştirmekle ustaydılar, ayrıca da becerikli madenciydiler. Atları -60ºC’da bile dışarıda kalabiliyordu. 1922 yılında da, Sovyetler Birliği’ne bağlı “Yakut Özerk Cumhuriyeti” kurulmuş. Sahalar, 1917 yılından itibaren, “Semen Novgorodov”un Lâtin alfabesini kullanmaya başlamışlar. Lâtin alfabesi ancak 22 yıl kullanılmış. 1939’dan sonra ise mecburen Kiril alfabesinin kullanımına geçilmiş.

Sahalar, kullandıkları dile “Saha tıla” (Saha dili) diyorlar. Saha dili konusunda en kapsamlı araştırmayı Eduard Karloviç Pekarskiy yapmış. Pekarskiy, hazırladığı “Saha Dili Sözlüğü”ne, toplam 25 bin kelime almış. 1907-1930 yılları arasında, 13 cilt olarak basılan bu sözlükte, kelimelerin anlamlarının yanı sıra, sözlü gelenekte yaşayan folklora ait pek çok unsura da yer verilmiş. Atatürkümüz de Saha Türklerinin dili ile ilgilenmiş ve bu 13 ciltlik sözlük, isteği üzerine 1937 yılında kendisine hediye edilmiş. Atatürkümüz de güzel Türkçemizi hazırlarken bu sözlükten epey  istifade etmiş. Bizde onlar gibi sayıyoruz. Bir, iki, üç, dört…

Yakutistan, uzak ve soğuk bir yer olması nedeniyle, Çarlık Rusyası zamanında “sürgün yeri” olarak tercih edilmiş. Tabii Ruslar bu bölgedeki Rus nüfusunu arttırmak istediklerinden hep göçü de teşvik etmişler. “Parmaklıksız Sürgün” adı veriliyormuş bu sürgünlere. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da devam etmiş sürülmeler. Çar ailesinden genç bir prensin ölümüne neden oldukları için sadece Volga kıyısındaki bir kasabadan 3 bin kişi öldürülmüş. Tabi ki, sürgünlerin birçok olumsuz yanı var. Ama, Saha Türklerinin kültürlerinin araştırılması ve değerlendirilmesi çalışmalarını doğurmuş olması gibi olumlu sonuçları da olmuş.

Bakın, Sofronov  “Ana Yurt” adlı şiirinin dizelerinde nasıl anlatıyor ülkesini:

Doğduğum anayurdum

Kalın karla kaplanmış

Sessiz yatar

Hızlı akan ırmağım

Kocaman buzla engellenir

Çözülmez; yüklenir; ayakta durur

Kara ormanım

Kalın bir şapkayla kaplanır;

Ayakta durur

Dumanlı çadırda

Şiddetli ayazın  boğduğu

Çaresiz insanım

Büzülüp yatar

Lena Nehri Yaşamın Kendisidir !

            Baykal gölünden doğup 4400 kilometre sonra kuzey buz denizine dökülen dünyanın en uzun on birinci nehri Lena, yılda 540 kilometre küp suyu denize akıtır. Lena ve kolları tam 50 bin kilometre kare alanı kaplar.

            Başka özellikleri de var bu suyun! Bir defa bin yıldır hep aynı yolu çizmektedir. Üzerinde herhangi baraj veya bir elektrik santrali yapılmamıştı, böylece ekoloji dünyanın bu bölgesinde korunuyor. Altmış yedi milyon yaşında olan Lena’nın suyu hala içilebilir ve kendisi dünyanın en temiz nehridir. Genişliği bazen 40 kilometre ulaşır ve bu özelliği ile Guinness Dünya Rekorları kitabına girmiştir.

Ölen adamın toprağın altında yatışı gibi

            Lena nehri kışın 210 gün donar. Üzerinde açılan yoldan trafik işler. Bu caddeye “Yakut asfaltı” derler. Lena Nehri 240 bin ufak-büyük su ile buluşur. Lena canlıdır. Onunla konuşulur. Ona ricalarda bulunulur. Oda bu gelen istekleri dinler değerlendirir. Kaptanlar Lena’yı memnun etmek için sık sık ona hediyeler atarlar.

            Başkent Yakutzt’un 200 kilometre güneyinde Lena Nehri boyunca 80 kilometre uzanan 2,3 milyon yıl önce kırmızı kum taşından tektonik olaylar sonucu oluşmuş dik kolonlar zaman içinde sertleşiyor ve yükseklikleri 200 metreye ulaşıyor. Bunlara Lena Sütunları deniliyor. Lena ile Buotama Nehri arasında kalan alan bugün milli park ilan edilmiş ve korunuyor. Elbette bu etkileyici jeolojik formasyonlar bu bölgede yaşamlarını sürdüren Şaman “halklar” için önemli bir ibadet yeri olmuş ve ölülerini bu kırmızı dağlara gömmüşler.

Rusya’da olduğu gibi, bu kentte de, insanlar sık sık saati soruyorlar. Çoğunda, kol saati yok. İnsan, ister istemez kıskanıyor. Zamana ve saate bu kadar bağımlı yaşayan, her dakikası programlanmış bir insan olarak, bir yerlere yetişme stresi ve endişesi taşımadan yaşamanın ne kadar “güzel” olabileceğini düşünüyorum. Bir de aklıma Borges geliyor. Hani, ne için yazdığını soranlara, “Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum.” demişti ya; bu büyük yazar, Yakutistan’da yaşamış olsa ne derdi, kim bilir?  Yakutistan’da “soğuk” her şeye hakimdir. Rüzgarın “kral” olup güneşin ancak zaman zaman müdahale ettiği, genellikle güneş amcanın uzaktan olayları seyrettiği bir ülke burası. Yazın ise bu coğrafyada güneş batmaz. Bulutların üstünde kızıl, mavi mor dalgalar yayarak uzun süre direnir. Gece henüz siyah giysilere bürünmeden tekrar mavi, sarı ve kızıl kıyafetlerle Yakut semalarında tekrar yükselmeye başlar!

En Büyük Ormandaki En Kalabalık Kent “Manaus”

Sütlü kahverengi akan Rio Negro kıyısında kurulu Manaus Brezilya’nın “Amazon” Eyaletinin başkenti ve tam 350 yaşında. Ufak bir köy iken 1839 yılında Charles Goodyear’ın araba tekerleğinde doğal kauçuğu volkanizasyon işlemi ile kullanmaya başlaması ile Manaus’un yıldızı birden parladı. Çünkü kauçuk ağaçlarının büyük bölümü Manaus’un çevresindeydi. Artık yerli halk sabah erkenden kauçuk ağacına tırmanıp gövdesine bir yarık açıp akan “lateksi” toplayıp geceleri ısı uygulayıp top haline getirip satar oldu. Henry Ford bile kauçuk işine soyundu. Ancak bu ünlü işadamı burada para kaybetmiş.

Bir anda Manaus dünyanın en zengin şehirlerinden biri oldu. Şehrin ilk valisi Eduardo Ribiero Paris Operasına bile meydan okuyan “Featro Amanos”u Avrupalı bir sanatçı  ordusuna 18 yıl içinde tamamlattı,  iki milyon dolara mal olan bu opera binası 1896 yılında Ponchinelli’nin Gioconda Operası ile kapılarını sanatseverlere açtı, bugün de faal. Tiyatronun demir iskeleti İskoçya’dan, mermerleri İtalya’dan, kristal avizeleri ise Bohemya’dan getirildi. Karanlık ormanın sanat ışığı olarak anılan bu operanın öyküsü ünlü Alman rejisör Werner Herzog’un “Fitzcarroldo” adlı 1982 yılı yapımı filmine bile konu oldu. Daha sonra ilk vali Ribiero, Manaus’un ekonomik çöküntüsü ile birlikte 1940 yılında intihar etti.

Tanınmış Alman kauçuk baronu Walderman Sholz’un “Rio Negro” olarak anılan köşkü, bir ara valilik binası olarak kullanılmış, bugün ise “müze”. Baron Sholz şatafatlı döneminde giysilerini ütülenmesi için Paris’e gönderir, bahçesinde aslan besler, sadece çayla Fransız bisküvisi yermiş. Beyti Kebap Salonları sahibi Beyti Güler’in Manaus valisine 2007 yılında hediye ettiği bakır sahan da bu şık evde sergileniyordu.

Dünyada elektrikle çalışan troleybüslerin ilk uygulandığı kentlerin biri de yine kauçuk zengini Manaus olmuş. Henry Wickman isimli bir İngiliz sanayi casusu Manaus’tan çaldığı 70 bin kauçuk fidesi ile Malezya’da maliyeti daha düşük kauçuk plantasyonunu başlatınca bir anda Manaus’un yıldızı da söndü.

Zaten II. Dünya Savaşı’ndan sonra da Almanlar sentetik kauçuğu buldu. Nüfusu iyice azalan Manaus, Amazonlara ABD’nin sahip çıkacağından korkan Brezilya hükümeti Manaus’u serbest ticaret alanı ilan etti. Şehir bir anda kalabalıklaştı buna paralel olarak betonlaştı ve hızla  çirkinleşti. Stalin döneminin berbat görünümlü işçi evleri birer birer yeşilliğin içinden beton yığını olarak yükseldi, favelalar ormanı sardı. Ucuz işçiler Manaus’da yılda 28 milyon televizyon, bir buçuk milyon motosiklet ve çok sayıda cep telefonu imal ediyordu. Limanı, Rio Negro’nun yağmurlu dönemde yükselmesine ayak uyduracak özel bir sistemle Liverpool’da hazırlanıp monte edilmiş.

Sessizliğin Sesi: Amazon Ormanları

Manaus’da İngiliz yapımı gümrük binasını, Big-Ben minyatürü saat kulesini, katedrali elbette muz-sebze-meyve,  bilhassa 15 watt’lık sönük ampullerin aydınlattığı balık pazarını 18 yıldır Manaus’da yaşayan, rehber İzmirli Deniz ile birlikte gezmek sahiden isabetli oldu. Boncuk gibi gözleri, kürek gibi suratı ile “nehrin ruhu” olarak kabul edilen “pirapucu” ve 180 kiloluk 35 metre boyundaki “pescador” dışında, onlarca ilginç balığı balık halinde fotoğraflayabilirsiniz.

Tüm mal varlığını satıp Manaus’a yerleşip satın aldığı ufak bir uçakla turist rehberliği yapan asi ruhlu, hayattan zevk almasını bilen ama dürüst ve samimi Jerome Drake’in veya popüler adı ile “Mr. No” beni gençlik yıllarımda çok etkilemişti. Amazonlarda gemi ile dört günlük tura başlarken Mr. No’yu hep hatırladım. Aslında Amazon havzası dokuz farklı ülkenin sınırları içinde yer alan geniş bir alan. Dünya toplam oksijenin % 20’si ve toplam su ihtiyacımızın % 25’i Amazonlardan temin ediliyor. Amazonlarda hava sürekli değişir. Yağmur, güneş, pus, karabulut, hafif yağmur, sis, sağanak birbirini takip eder. Amazonlar dünyanın en geniş yaban hayat alanı ile en geniş ormanıdır ayrıca  biyolojik çeşitlilik açısından da zengindir.

Amazonlarda Serengeti Milli Parkı gibi ardı ardına hayvan sürülerini veya salkım salkım orkideleri göreceğinizi sakın düşünmeyin! Amazonlar sadece bir ağaç ve çalı grubu değildir. Amazonlarda sonsuz bir ekosistem vardır. Sürekli bir değişim yaşanır. Yaşamın % 60’ı “taç örtü” dediğimiz dev ağaçların üst bölgesinde hayat bulur. Amazon ormanının içinde gündüz rutubet, sıcaklık kısaca akışkan bir ağırlık hakimdir. Ateş bile yakamazsınız, rüzgar yoktur. Orman derin uykudadır. Ancak gün batımından sonra her şey değişir, ırmak ve bataklıklar üstünde şahinler, balıkçıllar, yalı çapkınları, yabani ördekler, karabataklar, süzülen doğanlar, atmacalar, kartallar, akbabalar, muhabbet kuşları, geveze küçük yeşil papağanlar, tukanlar görünmeye başlar. Dallara sarılmış engerek yılanları dışında nehrin içinde ise timsahın daha uslusu ve küçüğü, patlak gözlü “kaymanlar” tahta parçası gibi yüzmektedir.

Türlerin sürekliliği birbirinin yaşamı ile sıkı sıkı bağlıdır. Devrilen her ağaç onlarca böceğe ev sahipliği yapar. Ölen bir canlı diğerini besler. Karıncalar, kırkayaklar, mantarlar ve bakteriler ormanın temizlenmesini sağlar. Amazon aynı zamanda “bol su” demektir. Amazonlar memeli cinsleri bakımından çok zengin olmasa da başta jaguar ile tapin olmak üzere suyun altında yaşayan ve ot yiyen su ineği, 150 çeşit maymun, armadilo, vahşi kedi çeşitleri ve yunus balığına rastlanır.

Ağaç ve bitki çeşitleri insanı şaşırtır. Mersin, akasya, Brezilya cevizi, kauçuk, palmiye, maun, Amazon sediri, okaliptüs, diş macunu ağacı, kinin ağacı, ip ağacı, viks ağacı, demir ağacı gibi farklı ürünlerin elde edildiği dev ağaçları görmek, onları tek tek tanıma gayreti içinde olmak insana ilginç geliyor.

Amazonlarda tehlike kedigillerden gelmez. Piranalar da kanama olmadan sizi ısırmaz. Anakonda insanlara ancak Hollywood filmlerinde yutar. Esas tehlike küçük hayvancıklardan gelir. Gurare adlı bitkiden çıkan sıvı insanı iki saat içinde öldürebilir. Karadul olarak bilinen örümcek de pek  tehlikelidir. Erkek penisine girip yerleşen “kürdan” balığı da  tehlikelidir. İnsan derisinin altına yumurta bırakan kırmızı karıncalar da tehlikelidir, kan emen yarasalar daha da tehlikelidir, yotopalo diye bilenen siyah-beyaz yılan veya “tek adım” olarak tanınan “yeşil yılan” sizi sokarsa üç dakika içinde serum yapılmazsa ölürsünüz. Amazonlarda halen insan yüzü görmemiş kabilelerin varlığından bile söz ediliyordu.

Bakın ünlü şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca, her gün küçülen Amazon için nasıl feryat ediyor:

Amazonlar varolmaların yığınıdır işitmiyor musunuz

Sevinç dolu sesleriyle uzanırlar geleceklere

İşte binlerce türden binlerce kuş

Dalların içindeki özsuya konarlar sanki

İşte gölgeleri büyür eskil hayvanların

Yaradılış günlerine uzandığımız boyut

Yeryüzüyle gökyüzünün ortaklığı Amazonlar

Rio Negro ile Amazon Nehri

Amazon Nehrinin en önemli kolu olan Rio Negro Kolombiya’da doğduktan 3800 kilometre sonra Manaus civarında Amazon Nehrine karışır. Rio Negro’nun suyu kahverengi olup kendisi çok yavaş hareket eder. Jeolojik olarak çok eski bir formasyon olduğundan dibinde biriken bitkiler suyunu asitik yapmıştır. Bu yüzden bu nehrin çevresindeki yaşam sınırlıdır.

Dünyanın en derin, en uzun ve en çok su taşıyan nehri olarak bilinen Amazon, Peru’nun And Dağlarından doğup 7000 kilometre sonra büyük bir delta oluşturarak Brezilya topraklarında Atlas Okyanusuna dökülür. Debisi ortalama saniyede 200 bin metreküptür. Amazon Nehrinin bir günde denize akıttığı su New York şehrine verilecek olsa bu dev kentin 25 yıllık su ihtiyacı sağlanmış olacağını hesaplamış.

Amazon Nehri bulunduğu yöreye göre farklı isimlerle anılır. Tambo, Ene, Apurimac, Solimoei gibi… Tam 11 bin evet 11 bin nehir veya dere sularını Amazona akıtır. Bunların bazıları dev ırmaklardır. Amazon nehri ulaşıma uygundur. Okyanustan Manaus’a kadar olan 1600 kilometrelik su yolunda hemen hemen tüm gemiler hareket edebilir!

Amazon Nehrinin suyu Aralık ile Haziran arasındaki yağışlı dönemde 15 metre kadar yükselir. Böylece ormanda iki farklı ekosistem oluşur. “Vazo” dediğimiz alçak kısım yağmurlu dönemde tamamen su altında kalmaktadır!

Amazonların Düşmanı Sadece “İnsan”

 Haiti, Hindistan, Bangladeş, Sri Lanka, Filipinler, Tayland gibi ülkelerde yağmur ormanlarının çoğunu kaybetti. Amazonlarda da her saat 4 kilometre kare alan fazla toprak, daha fazla ticaret, daha fazla yerleşim ve yeni yollar uğruna yok ediliyor. Ünlü sanatçı Sting’in bir dönem Amazonları koruma çabaları da sadece “show” olarak kaldı.

Bir Kızılderili, beyaz adamın buralara gelip Kızılderililere ve doğaya karşı acımasız tutumunu görünce beyaz adamın liderlerine şöyle seslenir:

Şu gerçeği iyi biliyoruz; toprak insana değil, insan toprağa aittir. Bir gün bakacaksınız ki, göklerdeki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, tüm yabaniler evcilleştirilmiş, her bir yan insan kokusuyla dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamanın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmıştır

İşte Amazonların başına insanın açtığı sorunlar!

  • Binlerce maceraperest altın arayıcısı altın bulmak ümidi ile Amazonları adım adım delik deşik etti.
  • Otomobil lastiklerine kauçuk kaplamak için “lateks” elde etmek uğruna beyaz adam ormanlara hiç acımadan bir kez daha girdi.
  • Amazonları baştan başa kat eden Pan-Amerikan otoyolunu unutmayalım.
  • Avcılar, akvaryum balığı ile odun pazarlayan tüccarlar ormanlara hiçbir zaman rahat vermezler.
  • Amazonlardaki nehirlerde planlanan hidrolik santraller ayrı bir tehlike!
  • Toprak reformu projesi çerçevesinde halka tarla açması için dağıtılması planlanan ormanlık alanlar da Amazonu bitiriyor.

Kısacası tüm iyi niyetli çabalar sonuç vermiyor. Ne de olsa insanoğlu aslında bencil.  Hep doların yeşili kazançlı çıkıyor. Herhalde insan zekâsı yeryüzünü kıyamete hazırlamak için programlanmış!

Sultan Kabus’un Temiz Ülkesi: UMMAN

Umman denince akla yüksek dağlar, sonsuz çöller, kızgın kumlar, tütsü kokan sokaklar, Umman Denizi’nin çılgın dalgaları, çöl ve muson rüzgarları’nın yanı sıra artık aramızda olmayan Sultan Kabus bin Said geliyor ister istemez. Arap Yarımadasının ikinci büyük ülkesi olan Umman’ın tarihinde çok önemli bir yeri var bu “ismin”, çünkü 30 yılda Umman’da çok önemli projelere imza atmış ve ülkesinin çehresini tamamen değiştirmiş… İngiltere’de, Berkshire’deki Kraliyet Askeri Akademisi’nde gördüğü eğitimden sonra, babası Said bin Teymur tarafından ülkesine çağrılmış ve gelir gelmez tutuklanmış. Bu tutukluluk 6 yıl sürmüş. Bu süre içinde babası, sürdürdüğü diktatörlük yönetimini giderek sertleştirmiş.

Nihayet, 1970 yılında Kabus bin Said, -İngilizlerin de desteğiyle- saray içi bir darbeyle tahtı ele geçirerek babasını sürgüne göndermiş. Bu tarihten sonra da karayolları, okul, hastane ve sanayi tesisleri gibi oldukça iddialı projelerine başlamış. Örneğin babasının döneminde sadece 12 kilometre asfalt yolu ve sadece iki ilkokulu olan başkent Maskat, günümüzde dünyanın çevre ödüllü en yeşil başkentleri arasında sayılıyor. Hatta Singapur’dan sonra en temiz kent seçildi. Ama ben eskiden temizlik sembolü sayılan Singapur’un eskisi kadar temiz olmadığına inanıyorum. Yeni temizlik sembolü Maskat! Ayrıca kentte trafik derdi ve ulaşım sorunu diye bir şey yoktu, yollar da oldukça güzel. Dünyanın en sıcak başkenti’nin de Maskat olduğu söyleniyor. Yazın ortalama sıcaklık 45-50 derece ve nem oranı % 90’lara kadar çıkabiliyor. İklim her ne kadar sıcak ve kurak olsa da yağmur yağdığında, toprak suyu çabuk çekmediği için Umman’da her tarafı bir anda sel götürüyor.

            Umman’da yönetim kısmen şeriata dayansa da, modern bir anlayış hakim. Yaşamı, İslam inancına sıkı bağlılık biçimlendiriyor. Ama kadınlar Arap dünyasındaki diğer kadınlara göre daha özgürler. Peçe yasak! Alkol resmen yasak ama ev yapımı şaraplar kolaylıkla temin edilebiliyordu. Her türlü yetki Sultan’ın elinde bulunuyor. Yerel yönetim ise valiler ve belediye meclisleri tarafından yürütülüyor. Ülkede, eğitim alanında önemli atılımlar yapıldı. Sultan Kabus Üniversitesi, Amerikan üniversitelerini hiç aratmıyordu. Öğretim üyelerinin hemen hemen hepsi yabancı idi. Ayrıca öğrencilerin tüm masrafları devlet tarafından karşılanıyor.  

Sultan Kabus, diğer Arap sultanlarının aksine evlenmedi ve hiç çocuğu olmadı. Arasıra bir taksi şoförü kılığında halkın arasında dolaştığı söyleniyor. Tam bir ekoloji düşkünü olduğu için bazı yasaklar koymuş. Öyle ki, Umman’da bir kertenkele öldürmek suç kapsamına giriyordu. Hatta Sultan kertenkelelerle ilgili bir de kitap hazırlamıştı. Umman’da kaldığım 5 gün içerisinde yerlerde bir tek çöpe bile rastlayamadım. Doksan dolar aylık alan çok sayıdaki Hintli ve Pakistanlı temizlik emekçisi iyi çalışıyor doğrusu.

Sultan Kabus’un çevre duyarlılığı sayesinde, yüzölçümünün yarısından fazlası çöllerle kaplı olan bu ülkede, Pakistan’dan getirtilen toprakla, deniz suyunun arıtılmasıyla elde edilen suyla ve borularla köklere kadar ulaşan damla sulama tekniği sayesinde yemyeşil bir başkent yaratılmış. Ne diyelim, bravo!

            Umman aynı zamanda “bir kaleler diyarı”. Zamanında herhangi bir kaleyi fetheden, kalenin bulunduğu bölgeyi de ele geçirmiş sayılırmış. Bu yüzden kaleler çok sıkı korunurmuş. Umman’da bulunan 500 kaleden sadece iki tanesini gezebildik. Biri, Maskat’a 174 kilometre uzaklıktaki Nezve Kentinde bulunan Nezve Kalesi idi. Kalenin iç içe 5 kapısı var ve kolayca yakılmasın diye kale taşla kaplanmış. Her kapının üzerinde, kapı önünde bekleyenleri gözetlemek için birer boşluk var. Kaleyi fethetmek isteyen davetsiz misafirlerin üzerine buradan kızgın hurma şerbeti ya da yağ dökülürmüş. Daha sonra Jabreen Bölgesinde ikinci bir kaleyi gezdik. Bu, Nezve Kalesi’nden daha büyük. İmamın haremi, yatak odaları, terası, mutfağı… Gerçekten güzel planlanmış ayrıca  dönemin yapı teknolojisini çok iyi yansıtıyor…

            Umman, balık varlığı açısından hayli zengin. Zengin inorganik besinlere sahip olan Umman Denizi, bu bölgede 150 çeşit balığın yaşamasına olanak sağlıyor. Ayrıca dalma meraklıları için de bu coğrafya bir cennet. Maskat’ta sabah 05.30-06.00 civarında uyanıp balık haline gitmeyi göze alırsanız, balıktan dönen rengarenk sandalların içindeki, boyları 1,5 metreye varan çeşit çeşit balıkları ve denizin insanı adeta imrendiren temizliğini görebilirsiniz…

            Umman belki komşu Yemen kadar size ilginç gelmeyebilir, Yemen’de elbette buram buram kokan bir tarih, bir macera, bir heyecan, bir farklılık var. Ama bu iki ülkeyi birlikte görmenizi öneririm. Umman da ağzınızda ayrı bir tat bırakacaktır.

Elbette çok şaşırtıcı bir coğrafya olan Yemen uzun zamandır sıkıntılı bir dönemin içinde. 

Necip Fazıl Kısakürek’in bir şiiri ile bitirmek istiyorum.

Dağlarda Şarkı Söyle

Al eline bir değnek,

Tırman dağlara, söyle!

Şehir farksız olsun tek,

Mukavvadan bir köyle.

Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!

Muskat’ın zenginlerinden Yahya Beyin hastalığı çok ağırlaşmıştı.

Son anlarının geldiğinin fark edince karısını yanına çağırdı.

  • Bir süredir seni hizmetçi ile aldatıyordum. Beni affetmeni istiyorum.

Karısı gayet sakin bir şekilde kocasını teselli eder, Üzülme kocacağım seni boşuna mı zehirledim?

Rüzgârlı Ural Kenti Ekaterinburg

Sabahın 06:00’sı Ekaterinburg’da ilk saatlerim. Kenti gözlüyorum; Caddeler, bulutlu gökyüzü, eski yapıların cepheleri, pencere kepenkleri, giriş katında yer alan klasik vitrinli dükkânlar, şehri ikiye bölen İset Nehri, yağmurlar yağdıran rüzgâr,  elinde ufak bir naylon torba ile yürüyen yaşlı adamlar, küçük inci küpeli şık kadınlar, boynunda ince bir zincirle asılı küçük bir haç taşıyan koyu güneş gözlüklü genç bir kız, tek tük yolda süzülen lüks arabalar…

Yolculuklar daima ilginçtir. Sürprizlere  her an açıktır. Yaşamın sürekliliği içinde daima unutulmaz kareler oluşur. Dağlardan, deniz kıyılarından, kentlerden, gecelerden geçilir. İnsanlar izlenir, yeni ve ilginç kişilerle tanışırsınız,  kalabalık ya da bomboş istasyonlarda soluklanılır!

Evet, ikinci  kez Ekaterinburg ya da Rusça okunuşu ile “Yakaterinburg’tayım”.

Urallar bizim boğazımız gibi Avrupa-Asya kıtalarını birbirinden ayırır. Rusya Federasyonu’nun üçüncü belki de Kazan’dan sonra dördüncü kalabalık kenti Ekaterinburg ise Sibirya’dan Batı Rusya’ya geçiş noktasıdır. Büyük Petro’nun emri ile 1723 yılında Çar’ın yakın dostları Kaptan Tatischev ve mühendis Gennin tarafından Iset Nehri kıyısında “sanayi devrimi” için çok önemli olan demir ve bakır izabe tesislerinin bir an önce hayata geçmesi amacı ile kısa bir zaman aralığında kurulmuştur!

Kent, ismini Türk halkının tarihten iyi tanıdığı “Büyük Petro’nun” kıymetli eşi “Katerina”dan almış. Sonuna eklenen “burg” eki de iki yüz yıllık bu modern şehrin Alman ve Avrupalı mimarlarca yepyeni bir “Avrupa Kenti” yaratılma düşüncesi ile 300 yıl önce eklenmiştir. Burası Urallardaki maden endüstrisinin başkenti oldu. Kaplıca ve maden suları bakımından zengin.  Bakır paralar burada basıldı. Uralların yarı değerli taşlarından hazırlanan vazo, heykel, sütun ve mermerler Rus saraylarını süsledi!

1735’te ilk “Madencilik Okulu” yine Ekaterinburg’da açıldı. Daha sonra Sibirya’dan gelen altın burada işlendi, ardından bankacılık faaliyetleri de bu coğrafyada hızla gelişti.

Uralların iklimi bir kadın gibi çok “değişkendir.” Yetmiş gün sıcaklık -20 santigrat derece civarında seyreder. Aynı gün güneş ile şiddetli kar fırtınası bu coğrafyada birlikte çılgınca yaşanır. Kent merkezinde hazırlanan buz heykellerinden oluşan açık hava müzesini kış ayları boyunca ziyaretçiler hayranlıkla ziyaret eder. Urallarda yaz mevsimi ise kısa ve kış ise bol karlı olur.

Sverdlovsk Bölgesinin başkenti de olan Ekaterinburg aynı zamanda bir kültür ve sanat merkezidir. Zaten 1924-1991 arası Lenin olan ismi daha sonra Sverdlovsk olarak bir kez daha değişmiş. Bilhassa yer altı kaynakları ile Uralların kıymetli taşlarının sergilendiği küçük ve büyük onlarca müzesi her gün kapılarını sanatseverlere açar. Modern Rus drama tiyatrosunun ve Rusya’da büyük ses getiren “Ural-Rock” müziğinin merkezi de işte burasıdır!

Ünlü Ural Teknik Üniversitesi’nde eğitim gören Rus Lider Boris Yeltsin politika hayatına yine bu coğrafyada atılmıştır. Bir ara St. Petersburg örneğinde olduğu gibi, ismi Çarlık Rusya’sı ile ilintili olduğu için  daha önce belirttiğimiz gibi “Sverdlovsk” olarak değiştirilen bu güzel şehir ancak 1991 yılında Ekaterinburg adına tekrar kavuşmuş.

Ekaterinburg’un civarı “tayga” olarak adlandırılan bataklık ve uzun beyaz gövdeli ağaçlarla çevrilmiştir.

Bu kent aynı zamanda Rus ve dünya tarihinin çok önemli bir olayına tanık oldu. 1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra devrilen son Çar II. Nikolay ile kalabalık ailesi önce Sibirya’daki tarihi Tobolsk Kentine, daha sonra da Ekaterinburg’a sürüldü. Mühendis Ipatiev’in evinde bir süre evinde hapis tutulan soylu aile ile yanındakiler 17 Temmuz 1918’de bu evin bodrumunda kurşuna dizildi. Bu olayın izlerini yok etmek için yıkılan Ipatiev Baba Evinin yerinde bugün duaların kentin alaca renkli semalarına karıştığı ahşap, sevimli bir ev kilisesi inşa edilmiş.  Bu ufacık samimi mekânın ziyaretçisi hiç eksik olmuyor. 2003 yılında yanına beyaz boyalı dev bir kilise inşa edildi. Adı da “Kanlı Kilise”. (Hiramna Kirova)  Kocaman bahçesinde de kurşuna dizilen çar ve ailesinin boy boy fotoğrafları ibret olarak teşhir ediliyor.

Bir ülke tarihini inkâr edemez. Çar II. Nikolay, eşi Alexandra ve çocukları Olga, Tatiana, Maria, Alexei, filmlere konu olan ünlü kızları Anastasia’nın cesetleri daha sonra civarda terk edilmiş bir maden ocağında asitle eritilmiş. Kalan kemikleri ise üç kent arası mücadele sonrası  en son kararla St Petersburg’a taşındı. İşte bu madenin yer aldığı ağaçlık coğrafyada bugün 7 adet kilise, anıt ve  heykelleri ile süslenmiş çok özel ve yapay  bir “ziyaret alanı” oluşturulmuş. Çan ve dua sesleri hiç eksik olmuyor. Rus halkı, Çar ve ailesini sürekli özlüyor ve anmakta!

Ağırlıklı olarak orta ve zengin sınıfın oluşturduğu iki milyon kişinin yaşadığı Ekaterinburg, THY’nin tarifeli uçağı ile İstanbul’a sadece 4 saat uzaklıkta ve 5 bin Türk işçi ve mühendis Uralların yeniden yapılanmasına hizmet etti.

Ekaterinburg’da Ne Var, Ne Yok!

  • Yirmi senede ancak tamamlanan ve zaman içinde teknolojinin değişip gelişmesi ile hiçbir zaman hizmet veremeyen 250 metre yüksekliğindeki televizyon kulesini suni gölün etrafında, solmuş yaprakların eşliğinde gezinirken fotoğraflayın !
  • Uralmash Mahallesindeki “Jules Verne Kahvesinde” çikolatalı leziz bir neskafe içerken dekorların eşliğinde Jules Verne’nin yarattığı, bugün birçoğu gerçekleşen hayal dünyasına dalın !
  • Tiyatro, sinema, lokanta, müze ve mağazaların sıralandığı kentin nabzının attığı Lenin Caddesi boyunca içinize manzarayı sindirerek yavaş yavaş yürüyün !
  • Beş yüz çeşidi ile zengin geleneksel bir Rus yemeği olan Borç Çorbasını bir kez de bu coğrafyada tadın !
  • Tipik bir kahvede oturup kendinize elmalı kek ile şık bir porselen fincanda bir çay ısmarlayın !
  • Şık ve sevimli opera evinde Ekaterinburg Senfoni Orkestrasının muhteşem konserini dinlerken veya bir opera seyrederken sokaklardaki kuru yaprakların ve güvercinlerin neşe dolu dansını hayal edin!
  • Kent dışında kurulan ve sayıları gittikçe artan zengin evlerini inceleyin. Her biri farklı, bazıları ise fazla paranın getirdiği şımarıklık ve özenti ile sanki birer Mısır piramidi, Aztek Tapınağı veya Louvre Müzesi kopyası oluvermiş. Vallahi bir arkadaşımın evinde bir gece kaldım. Evde yolumu bulamıyordum. İki adet havuzu vardı, belki de 50 odası. Aslında ev içinde yol gösteren tabelalara gerek vardı. Maalesef bu arkadaşın babası son gittiğimde iflas etmişti.
  • Ama sokak aralarında yeşil veya mavi pencereli, şirin ahşap evler bugün bile ayakta kalmaya çalışıyor.
  • Ekaterinburg Mokova’dan 2 saat ileri.
  • Bu coğrafyada yeşilin tadını çıkarın, bol bol sokaklarında dolaşın. Her ev muhakkak yeşil ile buluşmuş. Evin doğu-batı-kuzey veya güney istikametinde herhangi bir penceresinden şöyle dışarı bakın, muhakkak size gülümseyen bir ağaç göreceksiniz !
  • Bölge insanı arabasının bagajında portatif bir masa ile iki sandalye taşıyor. Hava güzelse bol ördekli bir göl kenarı bulunca hemen oraya yerleşip vodkalarını yudumluyorlar. 
  • Şehrin simgelerinden olan Visoskiy Gökdeleni’nin özel balkonundan Ekaterinburg’u seyredin.
  • Pembe ile sarı renklerin hâkim olduğu Ekaterinburg’un yayalara özel alışveriş sokağında yürürken Rusların yaratıcı gücüne de  şahit olacaksınız. Plastikten heykeller, dev balonlar, metal antika arabalar, direkte kendi ekseni etrafında dönen bir maket sakın ha sizi şaşırtmasın.
  • Ekaterinburg halkı genellikle kurallara saygılı, sessiz ve naziktir. Gelenek ve kişiliklerini Batı dünyasının hırsı ile çılgın tüketim reklamlarının sihirli gücünden kurtarmaya gayret ediyorlar !
  • Bu yöre tam anlamı ile henüz turizme açılmamış, bu yönde ciddi  bir hazırlık da yoktu, aslında biz gezginler için iyi bir haber! Ziyaretçiler için hazırlanmış özel turlar, otobüs dolusu fotoğraf makineli şapkalı Japonlar, hediyelik eşyalar, koca koca reklam panoları, kırmızı neon ışıklı döviz büroları henüz yoktu !  İşte esas onlar boy göstermeden bu coğrafyayı keşfedin derim!
  • Tipik Nisora Özbek Lokantası’nı tavsiye ederim.   
  • Avrupa ile Asyayı ayıran çizginin geçtiği sembolik anıtı seyredin, burada dilek tutuluyor. Ağaçlara binlerce rengarenk kurdela bağlanmış. Bir de aşıklar için özel bir koltuk hazırlamışlar.
  • Perm yolunda Mafya Mezarlığı (Şirokereshenskay). Genelde mezarlığın bir köşesinde hazırlanmış hepsi de siyah mermerden yanyana dizilmiş,  hatta siyah kıyafetli bir mafya ağbinin elinde Mercedes anahtarı vardı!
  • Suvakiş Köyü yakınındaki Ganini Yama Manastırını da  programınıza alın.
  • Yat Kulübü aktif, Pazar günü bir yat yarışı vardı. Bir de Dmitri ile aralarına karıştık. Bir yandan canlı müzik eşliğinde dans ediliyordu
  • Yerel meyvelerden yapılan soğuk günlerde Ruslara enerji veren vitamin deposu “morsu” deneyin.
  • Kışın tamamen donan kent gölü üzerinde (Garoskoy Prud) üzerinde yürümek mümkün. Noelde hazırlanan Buz Heykelleri ayrı bir ilgi kaynağı oluyor!

            Ünlü Rus şair Andrey Beliy bakın bu coğrafyada vatan sevgisini nasıl dile getirmiş:

 Ağlayın ağlayın kudurmuş unsurlar

Uğuldayan ateş sütunları, ağlayın!

Ve sen Rusya, sen Rusya, Rusya sen,

Beni de yak kavur çılgınlığında!

Ses işlemez sağır derinliğinizde

Ve taşlarınızda, ey meşum harabeler,

Başıboş dolaşan ruhların kanatlarıÇiçekten düşler saçıyor dört yana.

Sonsuz Topraklar Devleti: Vanuatu

Vanuatu, birçok gezi yazarına göre “Dünyanın en mutlu insanlarının adalar devleti.”. Paylaşmasını bilen, mutluluğu ufak detaylarda arayan insanların toprağı. Fazlasını rahatlıkla komşusuna ikram eden, güler yüzlü insanların ülkesi. Buraya düşleri süsleyen bir “ıssızlık” hakim. Eğer ülkemizden çok derin bir kuyu açarsanız, diğer ucu Vanuatu’da olacaktır.

            Bu coğrafyayı tam 74 yıl iki önemli devlet birlikte yönetmiş. Fransa ile Birleşik Krallık. Bu uygulama dünya tarihine bir ilk olarak kayda geçmiş. Yönetim merkezleri ayrı, karakolları ayrı, postaneleri ayrı, kiliseleri ayrı, mahkemeleri ayrı imiş. Halk istediği yönetimi seçmekte serbestmiş. Örneğin Fransız yasaları daha hafif olduğu için suçlular genellikle Fransız adaletine sığınıyormuş. Fransız – İngiliz rekabetinin adaların lehine olumlu yatırımlara dönüştüğünü söyleyenler de var!

            Vanuatu’nun da yer aldığı Güney Pasifik gezegenimizin üçte birini kaplayan ve yüzölçümü tüm  kıtaların topraklarından daha büyük olan Pasifik Okyanusu’nun bir parçası. Macellan bu suya “Man Pacifico” yani “Sakin Deniz” demiş. Thies Matzer ise sekiz yıl bir adadan diğerine yelken açtı. Bu uzun ve maceralı yolculuğu neticesinde Güney Pasifik’in sessizlik değil neşeli kalabalıklar denizi olduğunu öne sürdü.

            Güney Pasifik’te birlikte hareket edilir. Balık avlamak, hindistan cevizi toplamak, sepet örmek gibi gündelik işleri birkaç kişi birlikte yapar. İhtimamla hazırladıkları sebze tabaklarını köyün kadınları çocuklarının okullarına neşe içinde hep beraber götürürler. Kutlama düzenlemek için daima bir neden bulunur. Köy kilisesinin kuruluş yıldönümü, eski papazın görevden alınması, düğün, misafir karşılamak gibi… Kutlama hazırlığı için yine köylerde hep birlikte çalışılır.

Güney Pasifik’e has “rahatlık” söz konusu olsa bile “hiyerarşi” de çok katıdır. Oturma düzeni bellidir. Bir öğünde en fazla üç Hindistan cevizi yiyebilirsiniz. Güney Pasifik’te yaşlılara daima  saygı gösterilir. Bu coğrafyada “yaş” yaşanmış çok zaman demektir. Saygı gerektirir. Burada sabretmeyi öğreneceksiniz. Dakikaların, saatlerin önemi yoktur. Sabahı, neşeli neşeli öten horozlar haber verir. Bugünle yarın arasındaki sınır ise  belirsizdir.

Şimdi Vanuatu Tarihine Kısaca Bir Göz Atalım!

Yıl 1606: Portekizli Fernandes de Quebros, İspanya Krallığı adına ilk kez Espiritu Santo Adası’na ayak basar.

Yıl 1774: Ünlü Kaptan Cook bu adalara İskoçya kökenli bir ad takar, “Yeni Hebridler”. Uzun bir süre bu coğrafya bu şekilde anılır.

Yıl 1825: Bir tüccar olan Peter Dillary, Erromango Adası’nda ticari değeri olan sandal  ağaçlarını görür, böylece bu coğrafyaya göçmen akışı başlamış olur.

XIX. yüzyılda Katolik ve Protestan misyonerler bu adalara ulaştılar. Önce pamuk sonra da kahve, kakao, muz ve hindistan cevizi plantasyonu gerçekleşir.

Yıl 1906: Fransa ve Birleşik Krallık adalar ülkesini birlikte yönetmek üzere ilginç bir    konsorsiyum imzaladılar. Fransız Devlet Başkanı ile İngiliz Kraliçesinin fotoğrafları resmi dairelerde yan yana asılır. Hatta halk onları uzun bir süre karı koca sanmış!!!

Yıl 1980: Vanuatu, bazı aydınların önderliğinde bağımsızlığını kazandı. Ülkeyi başkan ve 40 üyeli bir meclis yönetmeye başladı.

Vanuatu’nun bazı adaları hakkında kısa kısa notlar aktarıyorum.

Ambrym Adası (680 kilometrekare): Güneyin cenneti ve şeytanın oyun sahası olarak biliniyor. Saralka adlı bir kargo gemisi sahillerinde yarı batık olarak çürümekte. Jeotermal kaynakları bulunan bu adada aktif volkanların yanına kadar yürümeniz mümkün.

Malekula Adası (2023  kilometrekare): Dar bir vadi ile bağlanan iki yaylası uçaktan oturan bir köpeğe benzetilir. Bu adada 28 farklı lisan konuşulur. Geleneksel dansları, şelaleleri, plajları, bol hayvanlı köyleri ve ritüelleri, yaşayan kültürleri ile anılır. Futbol sahası büyüklüğünde Hindularca kutsal kabul edilen bir Banyan Ağacı da ilginizi çekecektir. Bu adada yaşayan büyük ve küçük Nombalar’ın geleneklerinden ayrıca söz edeceğim.

Espiritiu – Santo Adası (3627 kilometrekare): Vanuatu Adaları’nın en büyüğüdür. Yüzme delikleri, Kraliyet Dağları, limanı, tatlı su mağarası, mercan kayalıkları, şampanya plajı, pembe kumları ve 1900 metrelik Tabwemasana Dağı ile tanınır. Başkenti ise Luganville Kasabasıdır. 22 bin tonluk SS President Coolidge gemisi II. Dünya Savaşı’nda bir mayına çarparak sahilden 50 metre uzakta batmıştır. Batık dalgıçları için burası bir cennet olarak kabul edilir.

Pentecost Adası (490 kilometrekare): Adanın geleneksel adı Raga’dır. XVII. yüzyılda Fransız kaptan Bouganvill buraya Pontecost (Hz.İsa’nın havarilerine göründüğü) günü vardığı için bu ismi vermiştir. Misyonerlerden en az etkilenen, dolayısıyla geleceklerini günümüzde de  koruyan bir coğrafyadır. Ünlü “Kara dalgıçları” geleneklerini bu adada sürdürmektedir!

Tanna Adası (565 kilometrekare): Dünyanın erişilebilir en aktif volkanı Yasu işte bu adadadır. Yasuya bakınca sanki bir havai fişek gösterisi seyrediyorsunuz. Ayrıca çalı yürüyüşleri, yabani atları, kaplıcaları ve köylerde günümüze ulaşan gelenekleri ile ilgi çeker. Tanna kahvesi de dünyaca meşhurdur.

Efate Adası ve Başkent Port Vila (900 kilometrekare): Başkent Port Vila koloni döneminden kalan binaları, faal limanı, lagünleri, sahilleri, Amerika hava üssü ile bilinir. Havaalanına adını veren Bauer aslında on bir Japon uçağı düşüren Amerikalı bir kahramanmış. Efate Adası, 1987 yılında şiddetli bir siklona teslim olmuştur. Avustralya televizyonunun “Survivor” programı bu adada çekilmiş. Mele’deki şirin şelaleleri de ziyaret edebilirsiniz.

           Port Vila sahilinde yürüyoruz. Tenime en ufak bir esinti değmiyor. Gün doğmak üzere. Gri gece ışığı azaldıkça kuşların sesleri yükseldi. Bu arada horozlar da uyandı. Onlar da öterek birer birer insanları uyandırıyor. Tek katlı evlerden mırıltılar, öksürükler, yorgan hışırtıları duyuluyor. Port Vila’da işte yeni bir gün başlıyor.

Bu adalarda güneşte kurutulan bir çalının kökünden yapılan “kava” sıvısı yüzlerce yıldır törenler sırasında tüketilir. Çamurlu su görünümündeki kava’nın tadı buruktur. Önce ağız uyuşur. Daha sonra bilinç bulanıklıkları yaşanır. Çift görürsünüz. Eğer bir bardak daha içerseniz vücudunuza hükmedemeyip kısmen felç olabilirsiniz.

Vanuatu’da Eski Uygarlıkların Gizemi: Kara Dalgıçları

            Her yıl nisan ayı başlarında Poncecost Adası’nın yüz kişilik Bunlap Köyü’nde bir telaştır başlar. Ağaçtan dev bir kule hazırlanır. Kabilenin genç erkekleri ayak bileklerine özel kesilmiş kalın sarmaşık dallarını bağlayarak ortalama 23 metre yüksekliğindeki bu kuleden kendilerini boşluğa bırakacaklardır. Liana sarmaşığının uzunluğu atlanan yerden tatlı patatese (yam) bereketini veren toprağın ılık yüzüne ancak birkaç karış kalacak şekilde ayarlanıyor. Bu mevsimde sapları kalın ve güçlü olan liana sarmaşıklarını her atlayıcı kendi seçer, boyunu ayarlar. Bu hazırlık alanına kadınların yaklaşması “tabudur”. Uğursuzluk kabul edilir. İnanışa göre güneşle yağmur kavga da etse birbirinden asla vazgeçmeyen iki müzmin sevgilidir. Bereketi arttırmak için her ikisini de mutlu etmek gerekir.

            Seremoniye bir ay kala atlayacak olan gençler “Nakamal” denen köy odasında bir çeşit hazırlık kampına girerler. Evlerine gitmezler, eşleri ile ilişkiye bile giremezler, içki içmezler. Ruh bütünlüğü için gençler sarmaşıklarına sarılarak uyurlar. Nihayet beklenen gün gelir. Son anda korkup atlamaktan vazgeçmek toplumca kabul edilir bir bahanedir. Kısa bir konuşma yapan atlayıcı ardından bedenini bir yay gibi gerip, yüksek sesle bir nara atıp kendini boşluğa bırakır. Sonuç başarılı olunca tüm kasaba çığlık çığlığa dans eder ve sevinç gözyaşları dökülür!

Sünnet Törenleri

            Erkek evladı sünnet ettirme görevi bu coğrafyada genellikle amcaya verilir. Amca, yeğenini haftalarca eğiterek erkekliğe hazırlar. Sünneti tamamlanan genç artık çıplak gezmez ve erkeklik organı özel bir kılıfla kaplanır. Sünneti izleyen otuz gün tüm sünnet olan çocuklar köy odasında birlikte yatıp kalkar. Kadınların sünnet hazırlığını izlemeleri bile yasaktır.

Melek Adası’nda Büyük Nomba Kabilesi’nden Bazı Gelenekler

            Büyük Nomba Kabilesi’nde ergenlik çağına giren kızların üst ön iki kesici dişi tamamen çekilirmiş. Bu işlem genç kızın artık cinsel olgunluğa eriştiğinin göstergesi imiş. (Artık bu uygulamaya son verildi.) Ayrıca kadınlar aybaşı döneminde kulübelerden çıkmazlar.

            Kabile reisliği babadan oğula ya da kardeşten kardeşe geçen bir makamdır. Reisin rütbe alması için kıvrımlı dişlere sahip domuzların kurban edilmesi gerekir. Domuzların üst köpek dişi küçük yaşta çekildiği için alt köpek dişi yarım halka şeklinde uzar. Bu tip dişe sahip domuzlar kıymetlidir!

Malekula Adası’nda Küçük Nomba Kabilesinde Bazı Gelenekler

  • Küçük Nombalar’da erkeklerin yanı sıra kadınlarda da rütbe düzeni bulunur.
  • Kız bakire çıkmazsa baba utanarak başlık miktarını düşürür.
  • Hamile kadının domuz, yarasa, güvercin gibi hayvanların etinden sakınması gerekir.
  • Çocuk doğunca amca, bebeği hindistan cevizi sütü ile güzelce yıkar.
  • Küçük Nombalar’ın kutsal özel kulübesinde sünnet, düğün, cenaze gibi törenlerde kullanılan el sanatı eserler dikkatle korunur. Bu odaya rütbeli erkeklerin dışında misafirler dahil kimse giremez.
  • Küçük Nombalar atalarının ruhlarından çok ürkerler ve onları kızdırmamaya gayret ederler.
  • Ölülerini özel bambu platform üstünde kurumaya terk ederler.

Kısa Kısa Vanuatu,

  • Vanuatu ada ülkesinde bitki ve hayvan çeşidi ne kadar sınırlı olarak kabul edilse de 19 çeşit sürüngen, 3’ü endemik 11 çeşit yarasa, 61 çeşit kara ve su kuşu ile 4 bin çeşit de su canlısı bulunduğu tespit edilmiştir. Papağanlar ise ormanlarda koloni halinde uçuşur.
  • Mutfağını balık, et, tatlı patates, bal kabağı ve farklı meyveler süslemektedir. Hindistan cevizi sütü hemen hemen her tabakta tad vermesi amacı ile sık sık tüketilmektedir. Yemekler genellikle kızgın taşların üstünde ısıtılır.
  • Adaların en popüler sporu krikettir.
  • Halkın %80’i hâlen köylerde yaşar. Burada köy şefi otoriter ancak geleneklerle sınırlandırılmış bir yönetim uygular.
  • Araziler şahıslara aittir. Bir kıyıda durup denize girmek için bile izin almak,bazen ise bir ücret ödemek zorunda kalırsınız.
  • Vanuatu Takım Adaları yeraltı kaynakları bakımından pek zengin değildir. Sadece Manganez çıkarılıp, zenginleştirildikten sonra dış ülkelere pazarlanmakta
  • Büyükbaş hayvancılığı bu coğrafyada gelişmiş. Sütlerini bir kooperatif topluyormuş. Hayvanlar şahıslara ait değil. Fiji, Japonya, Çin gibi ülkelere et ihraç ediyorlar.
  • Vanuatu zamanı Türkiye’den 9 saat ilerde yaşıyor. Diğer bir deyişle yeni yıla bizden 9 saat önce giriyorlar.
  • Bu adalarda evler, özellikle sel baskınına tedbir olarak kütükler üzerine kurulmuş. Çatılarda kurutulmuş palmiye yapraklarından erkeklerce örülüyor.
  • Ormanlar kesilerek ve daha sonra yakılarak Hindistan Cevizi Plantasyonları oluşturulmuş. Hindistan cevizinin her şeyinden istifade ediyorlar. Meyvesinden, çekirdeğinden, yağından, sütünden, kabuğundan ve yaprağından.
  • Adalarda 115 farklı kültür, 115 farklı lisan oluşmuş. İki komşu köy bile birbiri ile anlaşamıyormuş. Daha sonra ortak lisanı olarak bozuk bir İngilizce olan “Bislama” kabul edilmiş. Elbette okullarda hem İngilizce hem de Fransızca konuşuluyor. Tahsilli bir Vanuatulu 4 lisana sahip oluyor!
  • Adalardaki ormanlarda vahşi kedi, vahşi köpek, yaban domuzu ve yaban ineği ile farklı yılan çeşitleri bulunuyor.
  • Domuz sahibi olmak bir zenginlik ve unvan göstergesi!
  • Vanuatu’da dilenmek yok. Herkes halinden memnun. Aksine her an ellerindekini bile vermeye hazırlar.
  • Dünyanın tek sualtı postanesi Port Vila civarındaki Hideaway Adası’nda bulunuyor.
  • Port Vila’da güneş, deniz, kum ve şık bir ortam isterseniz İririki Island Resort’a gidin derim. Adaya geçmek için motora 1500 Vatu ödüyorsunuz ama bu ücreti oradaki harcamalardan düşüyorlar. Bu ada ayrıca balayları için gözde bir mekan.
  • Port Vila Havaalanı kent merkezine sadece 5 dakika uzaklıkta.
  • Türkiye Gezginler Kulübü Üyesi Prof. Dr. Nadir Paksoy 1986 – 1988 yılları arası Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Bölge Sağlık Sorumlusu ve Patoloji Uzmanı olarak Vanuatu’da görev yaptı ve bu coğrafya ile ilgili izlenimlerini “Bir Demet Pasifik” adlı kitabında derledi.

Dünyanın En Mutlu Ülkesi Vanuatu’nun Fahri Konsolosu Nasıl Olamadım?

            Vanuatu hep gülen, mutlu insanların harika coğrafyasıdır. Avustralya’nın ünlü sayfiye sahilinde kurulan Brisbane Kenti’nin uçakla iki saat batısında yer alıyor. İşte size bir ilginç bilgi; Bu adaları yıllarca İngiliz ve Fransız, yani iki ayrı yönetim birlikte idare etmiş. Halkı isterse Fransız, isterse İngiliz mahkemesine müracaat ediyormuş. İsterse mektubunu Fransız postanesinden isterse de İngiliz postanesinden gönderiyormuş. Bu uygulama dünyada bilinen tek örnek. Hatta o zamanla De Gaulle ile kraliçe Elisabeth’in fotoğrafları devlet dairelerinde yan yana asılı dururmuş. Halk da onları karı koca zanledermiş. Halkın gayrı safi mutluluğu gayri safi gelirinden daha önemli bu coğrafyada!

            Yeni Kaledonya’dan Vanuatu’ya dönüyoruz. Otelin kapısında Vanuatu Dışişleri Bakanı H.E. Alfred Rolland Carlot ile karşılaşıyorum. Yol boyunca kendisi ile konuşuyoruz. Kitaplarımı gösteriyorum. Herkesle birlikte uçağa biniyor. Peşinde bizde olduğu gibi onlarca iri yarı, siyah gözlüklü korumalar yok. Ertesi gün beni bürosuna davet ediyor. “Dünya seni tanıyor. Bizim fahri konsolosumuz olur musun?” diye soruyor. “Seve seve” diyorum. Hemen notayı hazırlatıyor ve imzalayıp elime veriyor. Nota bizim Dışişleri Bakanlığımıza ulaşıyor. Ama bu arada ülkemizde henüz kabul edilmiş yeni bir yasa var. Aynı anda iki ülkenin fahri konsolosu olmak artık mümkün değil. Benin Fahri Konsolosu olalı 10 yıl geçti. Artık başkonsolosum. Benin artık benim bir parçam!             Üzüldüm. Vanuatu’yu çok çok sevmiştim. Düşündüm ve bir çözüm buldum. 15 yılı aşkın bir süredir sayıları bir Türkiye,  belki de  dünya “rekoru” kabul edilen   4000’e yaklaşan eğitim kurumları, hastaneler, sanayi kuruluşları, parti merkezleri, ilçe müftülük toplantıları, camiler,  belediye ve valilikler, 60 ülke ve  81 il ve yüzlerce ilçede ‘‘Yaşanabilir Bir Çevre İçin Elele’’ başlıklı konferanslarımın organizasyonlarda kolaylaştırıcı olan   Mehmet Atar, Gana ve Benin fahri konsolosluğu tecrübesi ile diplomasiyi artık çok iyi biliyor. Bir mühendis, İngilizce ve Fransızcası var. Onu aday gösteriyorum. Ben de bu görevi onunla birlikte büyük bir zevkle yürütürüm diyorum. Vanuatu Bakanlar Kurulu kabul ediyor. Türkiye onaylıyor. Böylece ben de vekaleten atanmış oldum. Ama bu güzel insanlar adasını ülkemizde tanıtmak için elimizden geleni yapacağız. Haydi dünya sosyologlarına göre dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı Vanuatu’ya gelin.

Uzaklarda Bir Barış ve Hayal Ülkesi: Yeni Zelanda

Hermafrodit hem erkektir, hem dişidir. Yani mükemmeldir, eksiksizdir. Onun bu şöhreti Zeus ile diğer tanrıları bayağı kızdırır. Zeus bir yıldırımla Hermafroditi bir anda ikiye böler. Yarısı erkek, yarısı ise kadındır. Bu iki parça çok uzaktadırlar, hep birbirlerini ararlar. İşte Yeni Zelanda’da tüm dünyadan bu kadar uzaktır. Düşmanı yoktur. Sonsuzluğun büyüklüğünü yaşar.

            Yeni Zelanda, Büyük Okyanus’un güneyinde bir adalar devleti. 1642 yılında keşfedilmiş; ama, tarihi bin yıl gerilere kadar gidiyor. Yeni Zelanda’nın yerli halkı Maoriler yaklaşık bin yıl önce efsanevi vatanları Hawaiki’yi terk ederek bu kıyılara ulaşacakları sırada kabile şefi Kupe’nin karısı şöyle bağırmış: “Gökyüzüne bakın! Uzun beyaz buluta bakın!….” Oysa iyice yaklaştıklarında bir de bakmışlar ki, o beyaz bulut sandıkları, çok zengin bitki örtüsüne sahip bir kara parçası. Karaya ayak bastıklarında ise bu topraklara “uzun beyaz bulut ülkesi” anlamına gelen “Aotearoa” adını vermişler (Ao:bulut: tea:beyaz ve roa:uzun).

            Aslında onlardan da önce bu topraklara ayak basanlar olmuş. Polenazyalı göçebeler de dev dalgalara meydan okuyup Maorilerin Aotearoa’sını çok önceden keşfetmişler. Zaten yapılan arkeolojik kazılarda, buralarda insan yaşamının iki bin yıl öncesine kadar uzandığı ortaya çıkmış. Ama biz öykümüzü “Maorilerle” sürdürelim. Kupe’nin içinde, geri dönüp anayurdu Hawaiki’de yaşayanlara da bu cennet toprakların müjdesini verme düşüncesi depreşip duruyormuş.

            Sonunda gerçekleştirmiş bu arzusunu. Başlamışlar akın akın Aotearoa’ya gelmeye. Sıkı birer denizci ve balıkçı olan Maorilerin çifçilikle araları iyi olacak ki, beraberlerinde getirdikleri bitki ve tohumlarla tarım alanında çok başarılı olmuşlar. Eğrelti otu kökü, kabuklu hayvan ve balıkla besleniyorlarmış. Kuzey Adasındaki grazerlerden de istifade etmişler. Yiyeceklerini sıcak su kaynaklarında pişirdiler. Aynı zamanda çok iyi birer savaşçı olan Maoriler heykele, müziğe ve dansa da pek düşkünlermiş. Heykeltıraşların rahiplerle aynı statüye sahip olmaları bunun kanıtı bence!.. Fransız denizci Crozet, yalnızca savaşçıların yüz, el ve vücutlarına dövme yaptırma hakları olduğunu belirtiyor anılarında. Ünlü Maori yazar Witi Ihimaera bakın bir Maori’yi nasıl tanımlamış “Esas olan kalbiniz, şayet kendinizi Maori kabul ediyorsanız, zaten siz Maorisiniz”.

            Önceden hayvanlara adeta tapan, daha sonra Avrupalı misyonerlerce Hristiyanlaştırılan Maorilerin altın çağı, Pakeha olarak adlandırdıkları beyazların gelişiyle sona ermiş. Beyaz Bulut Ülkesine ilk Hollandalılar gelmiş. Yıl:1642. Bu kıyılara demirleyen ilk geminin adını öğrenemedim ama kaptanının adını biliyorum: Abel Tasman.

            Hollandalılar, ilk karşılaşmalarında Maorilerin müziğini ve dil çıkararak gerçekleştirdikleri dansları, müzikal yeteneklerinin bir dışavurumu olarak algılamışlar. Oysa dil çıkarmak “düşmanlık” ifadesiymiş. Nereden bilsinler? Böyle bir karşılamaya biz de hakkıyla karşılık verelim diyen Kaptan Tasman, gemideki müzisyenleri öne çıkarmış. Maoriler bunu bir meydan okuma olarak yorumlayınca da kopmuş kıyamet!.. Olan müzisyenlere olmuş tabii. Tasman’ın da kafası atmış, binmiş gemisine ne haliniz varsa görün deyip ayrılmış bu kıyılardan.

            Öyküden anlaşılacağı gibi tam bir keşif olmamış Tasman’ın serüveni. Gerçek bir keşif için 7 Ekim 1769’a kadar epey bir süre geçmesi, ünlü İngiliz kaşif James Cook’un Kuzey ve Güney Adalarına ulaşması gerekiyormuş çünkü. Ardından da balina ve fok avcıları, altın arayıcıları, tüccarlar, yerlilerin köylerini yerle bir ederek bu güzelim kıyılara güya uygarlığı getirmişler!.. Tabii gelen bu “uygarlıkla birlikte” dünyanın diğer köşelerinde olduğu gibi burada da büyük bir insan kıyımı yaşanmış.

            6 Şubat 1840’ta 50 kabile şefi Yeni Zelanda’yı İngiliz kolonisi yapan Waitangi Antlaşması’nı imzalayınca “beyaz” ların egemenliği resmiyet kazanmış. Çok değil, 30 yıl içinde yarım milyon beyaz (İngiliz, İskoç ve Fransız) bu topraklara ayak basmış. Ama gelenler Avustralya’da olduğu gibi mahkumlar değilmiş. Zaten Yeni Zelandalılar, Avustralyalılarla “mahkumların torunları” diye alay edermiş. Bu iki komşu ülke arasında sürekli bir rekabet olduğu düşünülürse, yenir yutulur bir söz değil bu, ama yalan da değil elbette!

            Maorilere gelince, 1860’larda “Beyaz Adamın Öfkesi” adını verdikleri kurak topraklarda bu kez grip, çiçek, frengi gibi hastalıklara, en önemlisi beyazların onlara armağanı olan “alkole” karşı savaşmaya başlamışlar. Hayli dirençli olacaklar ki, az sayıda kalsalar da varlıklarını sürdürmeyi başarmışlar. Son istatistiklere göre 415 bin kişiyle Maoriler, Yeni Zelanda nüfusunun ancak %12’sini oluşturuyorlar.

            Rotoura’da kaldığımız otelde düzenlenen bir gecede Maori dansını izleme ve yemeklerini tatma olanağı buldum. Dansları oldukça ilginçti. Kadınlar yumuşak hareketlerle sağa sola sallanıyorlar. Ağırlık, kol ve kalça hareketlerinde. Erkeklerin hareketleri ise sert. Onlar birer savaşçı çünkü. Dillerini de onlar çıkarıyor zaten!.. Bu arada, “hoba hoba oaa” gibi sesler de zaman zaman yükseliyordu. Müzikleri, batı müziğinin armonik yapısına sahip. Üç sesli parçalar söylüyorlar. Hawai müziğini de bir bakıma andırıyor. Bu onların gerçek müziği mi, yoksa “turistik” Maori müziği mi, kestiremedim doğrusu!…

            Yeni Zelanda’da kaldığım süre içinde selamlaştığım Maorilerin burunlarını burnuma dokunmalarıma bir anlam veremedim önce. Neyse ki daha sonra her şey açığa çıktı. Meğer “nefesin nefesime karışmalı ki dost olalım” demekmiş bunun anlamı. Dönemin Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ında bu ülkeyi ziyareti sırasında gazetede bir Maori ile burun buruna resmini gördüm. Maorilerin bir bölümü Hristiyan olmuş. Ama eski inançlarını sürdürenler de var. Onlar bugün de, tüm doğanın ve yaşayanların ruhlarının saygıya değer olduğuna inanıyorlar.

            Çok gelişmiş bir tahta oymacılığı geleneği var Maorilerde. Yaptıkları totem ve masklar birbirinden güzel. Yaşlı Maoriler ziyaretçilere, ölülerinin ruhlarının yeraltı dünyasına atladıkları yerden, Te Rerenga Waiua’dan söz ediyorlar. Ayrıca dünyanın yaradılışına ilişkin efsaneler anlatıyorlar. Toprak Ana ve Gök Baba’dan başlayan yaradılış efsanesinin, Anadolu’nun mitolojik yaradılış öyküleriyle büyük benzerlikler taşıdığını hemen belirteyim bu arada.

            Doğaüstü yaratıklardan, canavarlar ile şeytanlardan oluşan mitolojileri çok zengin ve karmaşık. Dünyanın başlangıcında ortaya çıkan ilk aileler Rangi, Gökyüzü Baba ile Papa, Toprak Ana sevgiyle birleşmiş, böylece altı erkek çocuk dünyaya gelmiş. Bunlar, Maorilerin altı büyük tanrısıdır. Tu, insanları öldüren ve yokeden tanrı, savaş tanrısı, Tangaroa, Okyanus tanrısı, Rongo, tarım tanrısı, Haumia, kök ve ot tanrısı ve Tane, ağaç ve kuşların babası, zanaatçıların tanrısı, kadının yaratıcısı ayrıca erkeğin atası. Bu sonuncu tanrı günün birinde aileleri birbirinden ayırmaya karar verir: “En iyisi onları birbirinden ayırmak. Böylece gökyüzü başımızın üstünde toprak da ayaklarımızın altında olur. Gökyüzü bize yabancılaşırken, bizi besleyen toprak anamız bizim yanımızda olacaktır” der. Daha sonra gider ve Güneş’i, Ayı’ ve yıldızları babasının göğsüne yerleştirir. Böylece gün doğar. Maorilerin inancına göre Aoteroa’nın üstüne yağan yağmur Rangi’nin Papa’dan ayrılması karşısında döktüğü göz yaşlarıdır.

            “Marae” adı verilen buluşma evi, köyün merkezindedir. Tahtadan yapılan bu ev, büyük bir zenginlikle dekore edilir. Ev, toplantı salonu, meclis hatta  kilise olarak kullanılır. Bütün önemli olaylarda bu ev açılır. Genellikle bu kutsal evlere ataların adı veriliyordu. Aynı zamanda onun sembolik bir portresiydi. Tavanı tutan büyük direk bu kutsal tanrının sırtı, öndeki direk kalbi, çatı mertekleri kaburgaları ve pencereler ise gözleriydi. Kapı, ağzını simgeliyordu, çatıdaki uzun levhalar kolları, maske ise başıydı.

            Bir Maori efsanesine göre ise: Çok eskiden, yeraltı dünyası ölümlülere kapalı idi. Bir gün, iki meraklı kadın su yosunundan aşağı tırmandı… çok derinlerde bir mağarada buldular kendilerini. Bir ateşin başında üç yaşlı, ak saçlı ruh oturmakta idi. “Bu bir ruh ateşi” dedi kadınlardan biri, “eğer bir parçasına sahip olabilseydik evlerimizi sonsuza dek ısıtırdı ama daha fazla yaklaşamayız yanlarına”. Diğer kadın daha cesaretliydi. Hızlı bir hamle yaparak yanan ateşten bir odun parçasını kaptı ve hemen kaçtı. Bir anlık şaşkınlıklarını üzerlerinden atan ruhlar onları kovalamaya başladı. Su yüzeyine çok yaklaşmıştı iki kadın. Başardıklarını sandılar. Ama ruhlardan biri son anda yakaladı ateşi tutan kadını eteğinden. O anda kadın elindeki odunu yukarı doğru fırlattı vargücüyle, ruhun elinden sıyrılıp kaçıverdi. Hızla yükselen yanar odun ise Gökbabanın eteklerine tutundu… ve sonsuza kadar orada parıldamaya devam etti.

            Size Yeni Zelanda’yı anlatacaktım ama söz bir kere Maorilerden açılınca, beni çok etkileyen ve günümüzde de Batılılarla uyum içinde yaşayan bu uygar halkı anlatmaktan alamadım kendimi. Bu kadarıyla “yeterli” bilgi edindiğinizi sanıyorum.

            Yeni Zelanda 1907 yılında bağımsızlığına kavuşmuş, Birleşik Krallığın bir üyesi olmuş. Çok gelişmiş bir hayvancılık sektörüne sahip bu ülkede dış satımın yarısı da bu alanda gerçekleşiyor. Bir başka gelir kaynağı ise elbtte “turizm”. Dağcılık, binicilik, dalgıçlık, golf ve kriket yaygın olarak yapılıyor, at yarışları ise en popüler spor. Aynı zamanda büyük paralar dönüyor at yarışlarında!.

Yeni Zelandalılar gezgin bir ruha sahip. Evereste ilk tırmanan Sir Edmund Hillary’de bu topraklardan. Bu mazbut, sessiz ve düzenli ülkede fazla “heyecan” ve “hareket” olmadığı için Yeni Zelandalılar inanın çok geziyor. Onları ancak korona bir süre durdurdu.

Yeni Zelanda ve Doğal Yaşam

            İngiltere veya Japonya kadar toprağa sahip Yeni Zelanda’da nereye gitseniz yol boyunca çiçeklerle iç içesiniz. Özellikle gül çok yaygın. Özenle düzenlenmiş gül bahçelerinin yanlarından geçerken bambaşka bir ruh hali yaşıyor insan.

            Yol boyunca çok sayıda geyik çiftliği gördük. Etleri için besliyorlar. Evcil olanları ise en makbulleriymiş. Alageyiklerin getirisi koyuna göre dört kat fazla imiş.

Otoyol boyunca en sık gördüğüm şeylerden biri de porsuk leşleri oldu. Porsuk, ağaç köklerini, kuş yumurtalarını yediği için zararlı bir hayvan olarak kabul ediliyor. Eskiden kürkü için avlandığından sayıları bir dengede kalıyormuş. Dünya genelinde kürk ticareti yasaklanınca, bu denge bir anda alt üst olmuş. Mübarekler hızla üremiş. Ağaçlardaki kuş yumurtalarını tüketiyorlar.  Sayıları milyonla ölçülüyor. Yetkililer hayvan dostu dernekleri ikna ederek porsuk sayısını nasıl azaltacaklarını düşünüyorlar kara kara! Kimyasal zehir kullanmak istemiyorlar  ama tüfekle vurulmalarına izin çıkmış.

            Yeni Zelanda’da son yıllarda beslenen keçi sayısında da büyük bir artış olmuş. Keçi eti, Asya ülkelerinde çok tutuluyormuş çünkü. Keçi sütünden yapılan peynire çok düşkünmüş Asyalılar. İnekleri mısırla besliyorlar. Meğer bol süt verirmiş inekler mısırla beslenince.

            Bir şey daha: Balcılık da çok gelişmiş. Ballar dondurulmuş olarak satılıyor. Getirdiğim iki kavanoz balı ailem ve üniversiteden arkadaşlarım çok beğendi. Nedense bu çeşit bal Türkiye’de denenmiş fakat itibar görmemiş.

Rotorua yakınlarındaki, Kaliforniya Çamlarından oluşan 150 bin hektarlık Kaingaroa Ormanı’nın oluşumu oldukça ilginç. Hükümetin 1930’larda yaşanan yoğun işsizlik döneminde, iş olanağı yaratmak için ülkeyi ağaçlandırmaya başlamasının meyvelerinden biri de işte bu “orman”. Dünyanın insan eliyle yaratılmış en büyük ormanlarından biri olan Kaingaroa’yı görmenizi isterdim doğrusu. Oysa ülkemizin ormanlara ve yeşilliğe olan ihtiyacı doruk noktada. Orman Genel Müdürlüğü elbette çalışıyor. Diğer yandan vatandaşlarımız da  dörtgözle “iş” bekliyor. Hazine arazilerinde “Ağaçlandırma” bir iş sahası olamaz mı. Her yıl Türkiye’nin toprak kaybı 500-600 milyon ton ve bu kayıp Avrupa ve Avustralya kıtalarında erozyon sonucu meydana gelen toplam toprak kaybından bile fazla!

            Yeni Zelanda’da enerjinin büyük bölümü su kuvvetinden ve doğal gazdan elde ediliyor. Jeotermal enerji de kullanılıyor. Tabii onunda mahsurları yok değil. Ama, nükleer enerjiye kesinlikle “hayır” diyorlar. Öyle ki, nükleer enerjiyle çalışan deniz altıların karasularına girmesi bile yasak. Çok duyarlılar bu konuda. Ben oradayken basında “Temiz kömür enerjisine evet mi, hayır mı?” tartışması yapılıyordu. Büyük kömür rezervleri olmasına karşın, her şey kamuoyunun vereceği son karara bağlı.

“Kiwi” demek “Yeni Zelanda” demektir.

            Bu ülkenin en popüler meyvesi ise Kiwi. Çok yönlü kullanılıyor bu meyve; turşusu, yoğurdu, yemeği, reçeli, dondurması hatta şarabı bile yapılıyor. Benim öğrenebildiğim bu kadarı!. Hatta ona yeni bir isim daha bulmuşlar “zespri”. Artık kiwi ülkemizde de Karadeniz’de de bol bol yetiştiriliyor. Ayrıca Yeni Zelandalılar kendilerine “kiwi” denmesinden hoşnutlar. Kiwi ayrıca endemik bir kuş. Uçamıyor. Ancak adada yırtıcı hayvan olmadığı için yaşamını bugüne dek sürdürmüş. Günümüzde bile yaban hayatta da bulunuyor. Geceleri piyasaya çıkıyor. Toprak altında veya ağacın içinde yuva yapıyor. Yumurtası çok büyüktür. Erkek kiwi tam 80 gün kuluçkada yatıyor.

Eski Başkent: Auckland

            Auckland, bir milyon civarındaki nüfusu ile Yeni Zelanda’nın en büyük kenti: 1840-1865 yılları arasında başkent olmasına karşın, daha sonra ülkenin orta bölümünde bulunan Wellington, “Ankara” örneğinde olduğu  gibi konumu açısından başkent olmaya daha uygun görülmüş. Maori dilinde adı Tamuki Makau Rau o da “Yüz aşığı olan genç kız” anlamına gelen “Auckland” 150 yıllık bir kent. Üstelik volkanik. Çevresinde de 63 volkan bulunuyor!

            İki limanı olan bu kentin aslında nüfusu fazla değil, ama tek katlı evler 50 kilometre çapında bir alana düzenli olarak yayılmış. Çünkü buranın insanı, tek ve iki katlı küçük bir bahçesi olan, hatta bir de fıçı kadar da olsa yüzme havuzu bulunan evlerde yaşamaktan hoşlanıyor. Hiçbir evin gölgesi öteki evin üstüne düşmüyor. Ahşap malzeme çakıldıktan sonra, özel bir madde ile kaplanıyormuş. Böylece hem rüzgar ile  yağmur ve hem de güneşe dayanıklı oluyormuş. Duvarlar aralıklı ve iki kat yapılıyor. Böylece sese ve ısıya karşı yararlı bir hacim yaratılıyor. Bu aradaki boşluğa su boruları ve elektrik telleri yerleşiyor. Yüksek beton binaları yalnızca kentin merkezinde görebiliyorsunuz. Merkezin birkaç büyükçe caddesi akşamları mesai sonrası arabalara koşar adım ilerleyen, banliyödeki yeşillikler içinde sıcak aile ortamına bir an önce kavuşmanın günün “ödülü” olduğunu kabullenmiş insanlarla dolup taşıyor. Yine de akşamın yorgunluğunu barlarda iki tek yuvarlayarak atmak isteyenler yok değil. Ama saat 19.00’dan sonra sokaklar, hareketli bir maç sonrası hızla boşalmış stadyumların çevrelerine benziyor. Meydanlar gezginlerle ve Samoa, Cook adaları ve Papua-Yeni Gine gibi Yeni Zelanda’nın çevresindeki adalardan gelen göçmen çocuklarına kalıyor.

            Kentin göbeğinde çok büyük bir park var. Parkın tam ortasında da cüsseli beyaz taş yapısıyla Milli Müzesi yer alıyor. Bu müzeye yakın olan binbir çeşit tropikal çiçekle bezenmiş “Winter Garden” olarak anılan serayı da muhakkak  gezin emi!

            Müzenin alt katında Maorilere ayrılmış bir bölüm var ki, benim ilgilimi en çok orası çekti. Bu bölümde yerlilerin el sanatlarından örneklerin yanı sıra, Maorilerin evleri, 25 metre uzunluğundaki savaş kayıkları, totemleri ve  cins cins takıları yer alıyor. Örtüler, kaplar, maskeler ve silahlar. Hepsi özel ağaçtan yapılmış ve çok ilginç.

            Müzenin duvarlarına kahramanlık gösterilen cephelerin adları kazılı. Anzakların bitip tükenmez sermayesi Gallipoli (Gelibolu) elbette baş köşede. Bu kadar az savaşmış bir ülkede bir savaş müzesi kurulmasına biraz şaştım doğrusu.

            İkinci kattaki Gelibolu bölümünde çok yaşlı bir Anzak ve torunuyla tanıştım. Türk olduğumu duyunca büyük bir sevgiyle elimi sıktı. Çanakkale’de yıllar önce yaşadığımız orman yangınına benim kadar üzüldüğünü söylesem herhalde abartmış olmam. Ağaçlandırma kampanyasına yüklü  bir bağışta bulunmuş.

            Auckland’ın ilginç bir yeri de Kelly Tarlton’un Müzesi. Ama pahalı bu müze. Giriş adam başı 22 USD idi.. Merak edip sordum: Kelly Tarlton eski bir dalgıçmış ve gemi enkazlarını toplarmış: Kaptan Robert Scott, Antarktika’ya giderken uğradığı Yeni Zelanda’nın halkı daha sonra  ona sahip çıkmış. Kendisi ve adamlarının Antarktika’da yaşadığı kulübe ve kullandığı malzemeleri burada sergilemişler.

Robert Falcon Scott 1 Haziran 1910 tarihinde Güney Kutbunu fethetmek üzere 15 pony cins at, 30 köpek, 3 motorlu araç ve 65 personel ile Tenna Nova isimli gemi ile yola çıkmış. 17 Ocak 1912’de geri kalan 4 arkadaşı ile Güney Kutbuna varmış,  orada üstünde Norveç bayrağı asılı kırmızı çadırı görmüş. İçine girip Amundsen’in mektubunu bulmuş. Meğer bu ünlü kaşif 14 Aralık 1911’de buraya varmış. Bunun üzerine moral bozukluğu ile Scott dönüşe geçmiş. Arkadaşları sıra ile donmuş. Ana merkeze az kala Scott da ölmüş. Onu bulduklarında bir kağıdın üstünde şunlar yazılı imiş “Allah rızası için ailelerimize sahip çıkın, yazık, artık yazamıyorum!.

Müzeyi gezerken kutuptan esen rüzgarı hissedip, o havayı soluyoruz. Bir araca binip Güney Kutbu’nda kısa bir geziye çıkıyorsunuz. Ardından deniz altında bir tünelde yürürken üzerinizde çok iri vatozlar ve köpekbalıkları yüzüyor. Birde sünger odası var müzede. Sünger kolları, bacakları ve gözleri ve midesi olmayan bir tür hayvanmış. 15 bin cinsi varmış. Çok değişik renk ve şekillerde olabiliyorlarmış.

            Yekpare tek bir ağaçtan yapılan saltanat kanosunu gösteriyorlar. Otuzbeş çift uzun kürekle hareket ediyor. En arkada ise dümenci bulunuyor.

            Auckland’a ilk kez 1883’de bir İngiliz valisi gelip yerleşmiş. İngilizler yerli halk ile uzun süren kanlı mücadelelerden sonra egemenliklerini kabul etmişler. Ondan sonra hızlı bir gelişmeyle bugünkü modern Auckland doğmuş. Yeni Zelanda’nın en ünlü limanı burası dedim ya, kişi başına düşen yat sayısı bakımından da dünya birincisi Auckland: Dört kişiye bir yat düşüyor. Yat limanında 2 bin tanesini bir arada görebilirsiniz. Kentte plajlar epeyce bol; tam 102 tane. Ama bu güzel sahillere ulaşmak için kentin merkezinden bir saatlik bir yolu göze almanız gerekmektedir.

            Kentin en yüksek noktası ise sönmüş bir volkan olan Mount Eden. Buradan muhakkak Auckland’ı seyretmek gerekir. Auckland’ın bir diğer yüksek noktası da Tek Ağaç Tepesi. Her ikisi de volkanik arazide oldukça ilginç manzaralar sunuyorlar izleyenlere. Auckland’da iki önemli yapı daha var görülmeye değer: Bir tanesi 1881’de yapılmış olan ahşap St. Mary Katedrali, diğeri ise ünlü Liman Köprüsü.

Güney Küresinin en uzun binası (328 metre) Sky Tower’den aşağıya doğru atlayabilirsiniz. Bu da hızla tüm dünyada ilgi gören bir yeni spor dalı. Kulenin 190.metresinde cam üstünde yürümenin de ayrı bir zevki var. Ya cam kırılırsa?

            Waitemata Manukau Limanından bir gemiye atlayıp çayınızı yudumlarken yeşilin her tonunun zevkini çıkarabilirsiniz. Parnell Village veya Lower Queen Street’te şık mağazalar, antikacı dükkanları, kitapçılar, publar, butikler ve pahalı lokantalar sizi bekliyor. Ünlü Auckland Liman Köprüsünden geçmeyi de unutmayın. Auckland sırf erkek çocuklarının devam ettiği geleneksel kolejleri ile de ünlü. Eğer 40 dakikalık bir yolculukla “West Coast”a uzanırsanız sarı başlı sevimli avcı martıların binlercesini kayalarda kuluçkaya yatarken izleyebilirsiniz. Yolda %75’i ihraç edilen şarapların elde edildiği bağları göreceksiniz. Ünlü yüzüklerin efendisi (lord of rings) filminin çekildiği Mata Mata Bölgesi Auckland’dan sadece üç saat mesafede!

Yeni Zelanda’nın “En İngiliz Kent”i Christchurch Turu ve Güney Adada Zevkli Bir Otobüs Yolculuğu

            Yeni gotik stili ile Avon Nehrinin kıyılarında bir vadide kurulmuş sevimli bir kent ve Güney adasının en önemli merkezi olan Christchurch büyük parkları, geniş bulvarları, eski üniversite binası, sanat ve kültür merkezleri, botanik bahçesi, Kraliçe Victoria’nın heykeli ile Victoria meydanı, Katedrali, James Cook ve Robert Scott’un heykelleri, modern belediye sarayı ve Avrupai  havası ile görülmesi gereken bir kent.

            1950 yılından beri ABD, İtalya ve Yeni Zelanda’nın Antarktika operasyonları bu kentten yönetiyor. Chrischurch  ve çevresinde macera ve spor tutkunları, balonla gezebilir, balık tutabilir, ata binebilir, yunuslarla yüzebilir, kürek çekip, golf da oynayabilir.

Doyurucu bir kahvaltı sonrası otobüsün tekerlekleri dönüyor. Keşmir Tepesinden platoda kurulmuş Chrischurch Kentini kuşbakışı seyrediyoruz.  Öyle fazla da ilginç diyemem! Kışın kar içinde Christchurch’ın daha “hoş” olduğunu söyledi şoförümüz.  Sıra Christchurh Müzesi de. Yeni Zelanda’da ulusal müzeler ücretsiz. Görülmesi gereken zengin ve iyi planlanmış bir müze.

            Maori yani yerel halkın beyazlar gelmeden önceki yaşantısından kesitler, koloni döneminin Christchurch’den siyah beyaz manzaralar, kıyafetler, kuş dünyası, fosiller, Antarktika’da ki yaşam ve başta Robert Scott olmak üzere keşifler, antropoloji, ve ilginç ulaşım araçları bu müzenin  farklı odalarında sergileniyor.

            Ancak müzenin Mısır ve Çin bölümlerine bir anlam veremedim. Kendi kültürleri değil ki!

            İşte size Zelanda’nın güney adasındaki Wellington’a doğru dört saatlik yolculuktan bazı kesitler. Chevion’da kısa bir duraklamadan sonra hoş bir sahil kasabası olan Kaikoura’da (Maori dilinde “ıstakoz” demek) bir saatlik bir yemek molası veriyoruz.

  • Yolda küçük büyük yüzlerce merada 22 farklı türde binlerce koyun otluyor. Her biri sanki otlak değil birer golf sahası. Hem de koyunlar yılın 365 günü oradalar. Nasıl olsa onları parçalayacak vahşi bir hayvan adada bulunmuyor, ayrıca hırsızlık da yok! Suları hazır,  bolda çim var. Üşümezler çünkü isterlerse lanolin denen yağ sayesinde 24 saat içinde derilerini kalınlaştırıyorlar.
  • Kentlerden uzaklaştıkça çiftliklerin boyutları da büyüyor. Araziler tel veya çitlerle birbirinden gayet muntazam çizgilerle ayrılmış. Bazı koyunların esas olarak kilim ve kazak yapmak üzere yününden bazılarının ise etinden istifade ediliyor. Yeni Zelanda tüm dünyaya donmuş et ve süt ürünleri satıyor. Bu ülkede 73 milyon koyun var. Yani kişi başına neredeyse  19 adet koyun düşüyor. Ayrıca bu ülkede üç milyonda süt ineği vardı. Son yıllarda alageyik çiftlikleri daha öne çıkmış. Çünkü bir koyun eti, yünü ve postu ile toplam 7 dolar ederken, bir geyik ise 17 dolara müşteri bulunuyordu.
  • Özel çam ormanları bilhassa yamaçlarda oluşturulmuş. Devletten kiralanan arazide 30-40 yılda yetişen California Çamlarının boyları 40-50 metre çapları ise 5-6 metre.
  • Küçük fidanları tavşanlardan korumak için plastik bir boru ile korunduğu bağlarda ilk üzüm ancak ekiminden iki sene sonra alınıyor. Yol boyunca sıralanan şaraphanelerde dikkati çekiyor.
  • Güzel çiçekli meyvesinin tadı bizim kabağa benzeyen bodur kabak ağaçları (ti kouka) denizin mavi-yeşil rengi ile hoş bir ahenk yaratmış.
  • Bir ara ayıbalıkların keyifle yattığı kayalıklara uğruyoruz. Çok çok sevimliler. Hasan ile Atilla Atasoy yanlarına kadar gidiyorlar.
  • Trafik kazalarında kaybettikleri yakınlarına kazanın gerçekleştiği caddenin hemen yanında sürekli taze çiçekle beslenen birer mezar hazırlanmış.

Yeni Zelandalılar genelde kendi sebzelerini yetiştiriyorlar. Bahçe ve çevre düzenlemelerine özel önem veriliyor. Evde “barbi” yani “barbekü” hazırlamakta en büyük eğlenceleri!.

Koca bir feribotla kuzey adaya geçiyoruz. Önce uzun bir fiyord da  50 dakika kadar ilerliyoruz. Sonra açık denizde yol alıyoruz. Üç saat sonra başkent Wellington sönük ışıkları görünüyor. Gemide bol bol içki ve kızarmış patates tüketiliyor! Bilhassa şişmanlar durmadan tıkınıyor.

      Wellington’da doğru otelimize! “Sonsuzluk ülkesi” Yeni Zelanda’da bir gün daha bitiyor. İlkbaharın sonunu yaşıyoruz ama akşamları bayağı serin oluyor.

Bugün Wellington’tan Hareketle Doğru Kuzeye Gidiyoruz!.

            Wellington ülkenin başkenti ve dünyadaki 43 adet “Wellington” olarak anılan yerleşim bölgesinden sadece biri. Önemli bir liman. Buradan yılda 8 milyon ton ihracat yapılıyordu. Eğlenceyi seviyor başkentin halkı. Kişi başına düşen lokanta ve kahve sayısı New York’tan bile fazla imiş.

Gerçi kentin merkezi karanlık yüzlü sanayii tesisleri ile bana biraz itici geldi ama yamaçlarda sıralanmış dar sokakları gayet hoş. XVII.yüzyıl İngiliz mimarisinin rengarenk ev örneklerine rastlanıyor. Arazi fay bölgesi olduğu için sık sık depremlerle karşılaşıyor. Son yıllarda burada ciddi bir deprem yaşandı. Hatırlayın Wellington ayrıca soğuk ve rüzgarı ile bayağı ün yapmış.

Uzun bir yolculuk başlıyor. Önce Victoria tepesinden koylarla bölünen tepe yamaçlarına kurulan başkenti inceliyoruz. Arkadan hemen kuzeye doğru yola koyuluyoruz. Küçük bir kasabanın sevimli ve etnik  bit pazarını geziyoruz. Çeşitli saksılı çiçekler, ikinci el eşyalar, ev yapımı pastalar, kıyafetler, hediyelik eşyalar sergileniyor. Yol boyunca sıra sıra meralar ve çok sayıda kırpılmış koyun, ezilmiş porsuk leşleri, uçsuz bucaksız suni çam ormanları, “Nikau Palmtree” olarak anılan dalları eğrelti otuna benzeyen bir palmiye türü, seyrekte olsa tarlalar, geyik çiftlikleri, birkaç tavus kuşu ile lama  ve bol sayıda inek görüyoruz. Otobüsün önündeki örümcek ağına dokunmuyorlar. Herkes otobüsün uzun süre bekletilmiş veya ihmalden  olduğunu sanıyor. Oysa ki Avustralya ve Yeni Zelanda yasalarına göre eko sistemde örümcek sinekleri öldürerek doğal yaşamdaki görevini yerine getiriyor,  bu yüzden de ağ yerinde kalmalı. Ekosisteme ölüm saçan spreylere, hiç ama hiç gerek yok!

Toupo Gölü kenarında Taupo sayfiye kasabasında öğlen yemeği molası veriyoruz. Taupo aynı zamanda bir spor merkezi. Bizi gökyüzünde renk renk uçuşan paraşütlerle karşılıyor. Taupo’da dik bir yamaçtan body-jumping yapmak da mümkün.

Tamaki Mauri köyünde ki gösteriyi  tam zamanında yakalıyoruz. Geleneklere göre biz misafirleri dış kapıda  karşılayıp törenle köylerine alıyorlar. Bir saatlik halk dansı ve şarkılarla süslenmiş bir gösteri sunuyorlar. Mauri erkeklerinin dans sırasında iki önemli hareketleri var. Dilleri muhakkak ağızlarından olabildiği kadar dışarıya çıkıyor. Sonra gözlerde faltaşı gibi açılıyor. Elleri ile de pazılarını gösterip, bir çeşit kuvvet gösterisi sahneliyorlar. Erkeklerin dansları sert, kadınlarınki ise kıvrak ve yumuşak. Şarkılarında kahramanlık, yaratılış hikayeleri anlatılıyor. Sonra da aynı mekanda açık büfe bir yemek sunuluyor.

Kaplıca Kenti: Rotorua

            Ufak bir kent olan  Rotorua Maori dilinde “ikinci göl” demek. Rotorua Gölünün büyüklüğü 92 kilometrekareyi buluyor. Maori yerlilerinin fazlalığı ile tanınan Rotorua’da topraktan sürekli buhar yükseliyor. Zaten kent termal tesisleriyle ünlü. Kaynayan çamur, yeraltından gelen sıcak gaz ve su buharı ile önce kabarıyor, sonra ise  patlıyor. Patlayan baloncuk kurbağa gibi bir  ses çıkarıyor. Basınç düşünce fışkırma duruyor. Su fışkırınca etrafa kesif bir kükürt kokusu dağılıyor. Bu topraklardan fışkıran su, adale ağrılarına ve romatizmaya iyi geliyormuş. Bu haliyle sis perdesinin arasından Rotorua bir masal ülkesine benziyor; ama, dolaşırken yoğun bir kükürt kokusu sizi esir alıyor adeta. Kaynağın yukarılarında ısı düşünce kireç tabakaları kat kat düşüyor, yüzyıllar sonra pamuk kalecikleri oluşuyor.

1886 yılında Tarawera Dağı’ndaki volkanik patlama kente büyük zarar vermiş. Yüzlerce kişinin ölümüne ve kimi tarihçilerin “dünyanın sekizinci harikası” dedikleri Rotorua Gölü’nün 250 metre üstünde yer alan pembe beyaz terasların yok olmasına neden olmuş.

Haydi Türk gezgini Mehmet Süreyya Ersöz’den 1952 yılının Rotoruasını dinleyelim:

“Yeni Zelanda’ya seyyah akınlarını temin eden en mühim yerlerden biri Rotorua şehri ve civarıdır. Buralarda Maorilerin yani yerli halkın hayatı, yerden fışkıran kaynar su sahaları, dünyada emsaline rastlanması imkansız mağaralar, milli parklar ve müteaddit göller kalabalık turist gruplarını çekmektedir. Nüfusu on bini  aşmayan Rotorua şehrine muhtelif yerlerden kara ve hava vasıtalarıyla, akın akın gelen seyyahların istirahatleri modern otellerde ve hususi pansiyonlarda temin edilmektedir. Şehrin yakınında Waaka adı verilen bir yere gittik, burası Maorilerin mahallesi imiş. Bu mahalleye bir kapıdan giriliyor, kapının üstündeki levhada şu ibare yazılı: (Bu kapıdan girilen büyük arazide, 1330 senesinde Cenubi Amerikadan, yani Peru’dan geldikleri söylenen ve kendilerine Maori adı verilen yerliler vardır). İçeride şişman bir yerli kadın, seyyahlara rehberlik ediyor, gezdirip izahat veriyor. Maoriler birbirine bitişik olarak yapılmış, blok halinde evlerde oturuyorlar. Arazinin her tarafından kaynar sular fışkırıyor, tabiatın cömertlikle bağışladığı bu kaynar sular Maorileri ateş yakmak külfetinden kurtarmış, evlerinin arka tarafındaki sahada kendilerine mahsus hamamlar yapmışlar. Maori kadınları yemeklerini yerden fışkıran kaynar suların kızgın buharları üzerinde pişiriyorlar, çamaşırlarını bu sularla yıkıyorlar. Kaynar sularda çok değerli şifa hassası da varmış, romatizma ve diğer vücut ağrılarından muzdarip olanların bu şifalı sıcak su hamamlarında yıkanınca anadan doğmuşa döndüklerini, ağrıları, sızıları orada bırakıp sapasağlam çıktıklarını kati bir lisanla temin ediyorlar. Hastalar bu hamamların mütehassısı doktorları tarafından sıkı muayeneden geçiriliyor ve onların nezareti altında tedavi ediliyorlar. “Blue Bath”, yani “mavi hamam” denilen kaplıcanın sularında; yazın da, kışın da yıkanırlarmış. Bu suların terkibindeki mineraller nezle, soğuk algınlığı gibi kış hastalıklarını süratle tedavi edermiş.  Maoriler, tatlı esmer renkli, umumiyetle güzel, açık göz, çalışkan ve dürüst insanlar. Bunun içindir ki yerlilerin itibarı yüksektir. Her işe tercihen alınırlar. Yine şehrin civarında Waiotapu denilen bir yere geldik. Buraya bilet alıp giriliyor, bu geniş arazi baştan başa kaynayan sular ve donmuş çamurlar sahası. Yedi yüz metre uçurumlar halinde kaynar su menfezleri var. Yerliler buradan içeriye sabun tozu parçaları atıyorlar, sabun temas edince menfezden göklere doğru kaynar sular fışkırıyor, bunların etrafa saçtıkları zerreler kesif bir sis tabakası halinde havayı kaplıyor ve seyircilerin üzerine adeta yağıyor. İnsan bu emsalsiz manzaraları görünce bırakıp ayrılmak istemiyor. Şehir civarında yine kaynayan mavi ve yeşil göller var; bunların en meşhuru “Champagne Pool” gölüdür. Yine bu sahilde Mount Tauhapa ismindeki tepeden 800 metre aşağıda görünen müteaddit göllerin latif manzarası, seyircileri büyüleyip kendisine çekiyor”.

Siz hiç Ateşböceği Gördünüz mü?

            Rotorua Bölgesinin en önemli turistik yeri Waitomo Mağaraları. İçini mekan tutup avlanan ateşböcekleri ise en ilginç özelliği. Mağarada, çok sayıda ziyaretçi ile beraber bir kayığa bindik, sessiz olmamızı defalarca tembih edildi. Bir süre sonra binlerce ateşböceğinin yeşil ışıkları ile oluşturduğu manzarayı hayranlık ve şaşkınlıkla seyre daldık. Ancak bir ses duyunca tehlikeyi sezip ışıklarını hemen söndürüyorlar. Bu mağara yeşil ışıkları ile sivrisinekleri ağına düşüren ateşböcekleri için ideal bir yer. Binlerce yılda oluşan sarkıt ve dikitlerle bezeli bu mağaralarda gezinmek, akustiğin mükemmelliğini kanıtlamak için hep birlikte Türkçe şarkı söylemek çok keyifliydi doğrusu. İstanbul’da bir dönem BKM’de sahnelenen “sen hiç ateşböceği gördün mü?” adı piyesi seyrederken aklım hep Rotorua’da ki bu sessiz mağarada idi. Yıllar önce İstanbul’da da rastladığımız ateşböceğini burada görmüştüm. Özlem gidermiştim.

İsterseniz, tekrar 40 yıl öncesine dönelim ve Guinness rekortmeni ve  dünyanın bir numaralı gezgini Mehmet Süreyya Ersöz’den Waitomo mağaralarını dinleyelim:

“Bir gün Newplymouth şehrinden 185 kilometre uzakta Waitomo denilen yere gittik. Dağ üstünde ve koruluklar içinde yapılmış mükemmel bir otel hükümet tarafından işletiliyor. Burada dünyanın en meşhur mağarasını görmek için gelen turistlerin, bir gece otelde kalmaları icabediyormuş, zira mağara akşam hava karardıktan sonra gezilirmiş. Otele yerleştikten sonra akşam karanlığında otomobillerle mağaraya gittik. Kapıdan girince yüksek hücreler, tabiatın mahir eliyle işlenmiş mızrakvari ve acayip sütunlar dikili, uzun koridorlardan lambaların aydınlığı ile ilerledik, nihayet bir yerde lambalar söndürüldü, bir kayığa bindik, kat’iyen ses çıkarmamamızı sıkı sıkı tembih ettiler. Bir halatın çekilmesiyle hareket eden kayık yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Karanlığın esrarlı kabusu içinde hızlı nefes almaktan dahi çekinerek bir müddet ilerledikten sonra gözlerimizin önünde açılan manzara karşısında şaşırıp kaldık. Sanki binbir gece masallarında sihir kuvvetinin yarattığı harikalar alemindeyiz, zifiri karanlıkta başlayan kayık sefahati çok geçmeden bizi efsanevi bir aleme ulaştırdı. Tepemizde gökyüzünden bir parça, bu açık sema parçasının üzerinde birbirine yapışmışcasına tekasüf etmiş, samanyolundan daha sık, mini mini yıldızlar pırıldaşarak ve nur hüzmelerini suya aksettirerek şehrayın yapıyorlar, evet hakikatler aleminden uzakta efsaneler alemindeyiz. Tabiat, gökyüzünden bir parça koparmış, sihirli mahir eli mini mini yıldızlarla işlediği bu nur sağanağı halinde, bu gök parçasını şu karanlık gölün üstüne kubbe yapmış. Zifiri karanlığı delen bu kesif yıldızlar pırıltılarının bakmakla doyulmayan esrarlı manzarasını bir müddet seyrettikten sonra kayığımız yine yavaş yavaş ilerlemeye başladı ve tekrar karanlıklara daldı. Burada izah ettiler, gök parçasının üzerindeki ışıldayan mini mini yıldızlar gölün tavanına yapışan milyonlarca ateş böcekleri imiş. Bunlar küçük gölün sularındaki mikropları yiyerek yaşarlar ve geceleri tavana yapışıp uykuya dalarlarmış. Ses çıkarılmamasının sebebi de böcekleri uyandırıp ürküterek manzarayı bozmamak imiş. Şimdi yine derin bir karanlık içindeyiz. Mağaranın; derin, esrarlı, ürpertici, sükuneti; tepeden sarkan gühercileli kayaların sızdırdığı damlaların, suya düştükçe çıkardıkları şıpırtılarla yırtılıyor. Dünyanın muhtelif yerlerinde bir çok mağaralar gördük, fakat 1887 yılında bir saha mütehassısı tarafından keşfedilmiş Waitomo mağarasının bir benzerine rastlamadık, rastlamak da mümkün değil”.

            İkinci çiftlik ziyareti Rotorua’da gerçekleşti. Avustralya’da gördüğümüz çiftliklere benziyor ama, ziyaretler sanki bu ülkede daha iyi organize edilmiş. Programın ilk bölümünde yine koyun cinsleri tanıtıldı. Daha sonra koyunların kırpılmasına geldi sıra. Unutmadan belirteyim; dünya koyun kırpma rekoru bir Yeni Zelandalı’ya ait idi.  Bu adam 9 saatte tam 656 koyun kırpmış!… Oysa iyi bir kırpıcı günden ortalama 150 koyun kırpabilirmiş. Burada merinos benzeri koyunların yanı sıra hiç bilmediğim cinslerle merhabalaştık, dost olduk: Dünyanın en iyi etine sahip Suffolk, çok bol yün veren Coopworth, artık boynuzsuz türü üretilen Porset Horn, üç ayda ihraç edilecek kadar gelişen Hampshire ve çok sayıda değişik cins koyun.

            Rotorua’da St. Faiths Protestan Kilisesi, içinin tahta süslemeleriyle göz alıcıydı. Bu tahta süslemeler Maorilere aitti elbette.

Yeni Zelanda Kısa Kısa

  • Yeni Zelanda her evde bulunan evcil hayvanlar ailenin değişmez bir parçasıdır. Veteriner ücreti uzman doktorun vizitesinden daha pahalıdır. Kediniz ameliyat olacaksa narkoz yada antibiyotik kullanma izni için size sayfalarca doküman imzalatıyorlar.
  • Bankalarda solaklar için özel hazırlanmış çek defterleri bulunur.
  • Kütüphanelerde yaşlı ve görme bozukluğu çekenler için bazı kitapların büyük punto baskıları bulunur. Görme engelliler için ise bu kitaplar kasete okunmuş.
  • Bu ülkede herkesin bir hobisi vardır. Emekli mühendis maket gemi modelleri yaparken, bir hakim çeşit çeşit orkideler yetiştirir. Bir ev hanımı kurşunlu harika vitraylar hazırlar. Bir hemşire ise çocuk kitaplarını kaleme alır. Birçok evde davul, saksofon veya piyano bulunur.
  • Kişi başına düşen golf sahası bakımından da Yeni Zelanda dünyada birincidir. Bu ülkede dörtyüz adet golf sahası vardı.
  • Yeni Zelanda’da partnerler sayısı artıyor. Yani evlenmeden önce bir arada yaşamak! Ayrıca tek başına “anne” olanların sayısı da pek küçümsenemez.
  • Yeni Zelanda’da noel sıcacık kutlanır. Herhalde noel baba hediyelerle birlikte evlere kızak yerine dalga sörfü ile ulaşıyor olmalı.
  • Yeni Zelanda sosyal haklar ve güvenceler açısından dünyanın en önde gelen ülkesi olarak kabul ediliyor.
  • Yeni Zelanda’da sosyal ile sağlık hizmetleri ücretsiz ve mükemmel. Hatta bazı ziyaretçilerin kasıtlı olarak buraya gelip hastalanmasını önlemek için 70 yaşından yaşlılara vize vermek için bir sağlık raporu isteniyor.
  • Yeni Zelanda’da iki yarasa türü hariç memeli hayvan yok. Dünyanın uçamayan tek papağanı Kakapu ile dünyadaki tek Alp papağanı kea sadece bu ülkede bulunuyor.
  • İddalara göre Wright kardeşlerden iki yıl önce Yeni Zelandalı Richard W. Pearse kendi yaptığı kanatlı özel bir uçakla 91 metre yükseklikte uçmayı başarmış.
  • Maoriler dillerine dolayısıyla kültürlerine sahip çıkmışlar. Ayrıca kendi radyo ve televizyonları var.
  • Aslında yasal olarak her okulda Maori dili öğretilmesi gerekiyor. Ancak artık “yaşamıyor” diye bu dile hem veliler hem de öğretmenler pek sıcak bakmıyor. Maori çocukların fazla olduğu okullarda bu lisan daha yoğun öğretiliyor.
  • Yeni Zelanda’da birçok kent ve kasaba ismi yerli Maori dilinde. Bunlardan biri Guinness Rekorlar Kitabına girmiş bile. 85 harften oluşan bu kelime “dünyanın en uzun yer ismi, anlamı mı onu “sormayın”! Taumatawhakatangihangakoauauotamateaturipukakapiki maungahoronukupokaiwkenuakitanatahu”
  • Yeni Zelanda tanıtımında tamamı kuzey ve güney adada çekilen Lord of Rings(Yüzüklerin Efendisi) filminin büyük katkısı olmuş. Hani tropik bir ormanda sahilden getirilen koskoca bir siyah piyano ile hatırladığımız “piyano” filmi de bu ülkede çekildi.
  • Yeni Zelanda’nın %30’u milli park olarak ilan edildi. Ayrıca yararlanılan arazinin %89’u da hayvancılığa ayrılmış.
  • Yeni Zelanda ve Avustralyalılar hem yakın dosttur, hem de birbirlerini hep eleştiriler. Yeni Zelandalılar Avustralyalıları “mahkum torunları” olarak kızdırırken Avustralyalılar ise Yeni Zelandalılar için: “Bizden zaman olarak iki saat ileriler ama aslında 20 sene geriler” derler.
  • Eskiden bu sakin ülkede herkes haftalık süt parasını kapıya bırakırmış. Sütçüde toplarmış. Bir defasında birisinin parası kaybolmuş ve ülkede büyük bir skandal yaşanmış.
  • Rotorua’nın yakınındaki Waihi Kasabasındaki Martha Hill altın madeni yıllarca Bergama ile aynı metot ile yani “siyanür” kullanılarak altın üretmektedir. Waihi Kasabasında hava pırıl pırıl ve bölge yemyeşildir. Kısa bir not:  Sonunda engellerden bıkan Amerikan şirketi Bergama’daki altın ocağını satıp gitmişti.

Ben ve çok sevgili gezi dostlarım acaba bu dertsiz, insana saygılı, bol yeşillikli ve çiçeklerle donanmış, ekonomik sorunu olmayan ülkede bir süre kalsak mı dedi! Ama insanın hiçbir sorunu, uğruna mücadele edeceği bir amacı olmazsa, hayatın çok sıkıcı ve tekdüze olacağını da biliyorduk!… Yeni Zelanda’dan Singapur’a doğru yola koyulurken en çok Maorilerden ayrıldığıma üzüldüm. Belki bir gün, burada veya başka bir yerde yeniden karşılaşırız bu özel insanlarla…. Kim bilir!….

İki Dirhem Bir Çekirdek: Fas

Fas’a gidip orada günler geçiren bir gezgine sormuşlar, “Nasıldı?” diye. “Bakın şair ne yazmış” diye cevap vermiş: “Rüzgarın başkentini gördüm / Gökyüzü maviydi Esaura’da / Dağların yüreğinden geçtim / Gökyüzü kırmızıydı Marakeş’te / Çölün koynunda uyudum / Gökyüzü beyazdı Kazablanka’da / Uyandığım her sabah şimdi / Gökyüzünün rengi başucumda…”

            Şairin bu sözlerle anlattığı Fas, gerçekten de Arap ülkelerinin en renklilerinden. Aynı zamanda Afrika’nın en gelişmiş ülkelerinden biri. Ne var ki bu özelliği hiç de yabancısı olmadığımız yöresel farklılığın sancısını çekmekten kurtaramıyor bu Müslüman ülkeyi. Modern şehirlerin oluştuğu bir yanında refah hüküm sürüyor, diğer yanda sefalet, açlık ve ilkellik diz boyu. Peçeyle fuhuşun, refahla açlığın iç içe olduğu garip diyar kısacası. Sanıyorum insanı cezbeden de bu çelişki.

            İstanbul’dan Kazablanka’ya gidecek uçağa biner binmez “As Time Goes By”ı mırıldanmaya başlamıştım bile. Ne de olsa benim için “Kazablanka”  demek idi, her şeyden önce Humphrey Bogart ile Ingrid Bergman’ın oynadığı 1942 yapımı film demekti. Belki de yaşım icabı filmin bu unutulmaz şarkısının büyüsüydü beni alıp alıp götüren… Sigara ile tütsülenmiş bir bar. İhanet, kalpaklık, gizem… Bu film sayesinde aslında tütün sektörü çok akıllı bir politika ile tüm dünyada gizli tütün reklamı yaptı.

            Kazablanka’ya indiğimde kendimi Çek direniş örgüt liderini oynayan Humphrey Bogart gibi hissetmedim de, filmde çalıştırdığı Rick’in Barı’nı görmek, orada oturup bir kadeh bir şey içmek geçti  gibi aptalca bir istek geçti içimden doğrusu. Ne de olsa gençtim.  Hani bazı anlar vardır; o anlarda dilediğiniz şey mutlaka gerçekleşir ya, benimki de öyle bir dilek olacak ki, bavullarımızla The Hyatt Regency Hotel’in kapısından girer girmez üzerinde “Rick’s Bar” yazılı bir tabela ilişti gözüme. Evet! Rick’in Barı’ydı burası, hem de dekoruyla tastamam aynı bar. Daha büyük bir sürprizi bara gittiğimde yaşadım.

            Tıpkı filmdekine benziyordu içerisi. Üstelik piyano, filmdeki gibi dekoru tamamlıyordu. Piyanonun başında oturan piyanist zenci değildi ve bu nedenle sözlerini gayet iyi hatırladığım “Tekrar çal Sam!” diyemedim piyaniste; ama, o zaten başlamıştı çalmaya. Bir yandan şarkıyı seslendiriyordu. Hadi hangi şarkı olduğunu da yazalım: “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım!” Yanlış okumadınız, Türkçe şarkı söylüyordu piyanist. Sürprizin böylesi herkese nasip olmaz sanırım. Daha sonra öğrendim ki, ailesi Türkiye’den göçmüş bir Lübnanlıymış.

Fas’ın Çekici Gizemi !

            Osmanlıların Kuzey Afrika’da sınırlarına katamadığı tek ülke olan, kendini “Afrika’daki Avrupa” olarak niteleyip Avrupa Birliği’ne de başvuran Fas’ın asıl yerlileri Berberiler, bugün toplam nüfusun % 65’ini oluşturuyor. Ama her dilden, her dinden, her kültürden insana rastlıyorsunuz. Çekici bir gizemi olduğu doğru bence. Zaten birçok Batılı yazara çekici gelmiş olacak ki, ülkemizde de kitaplarıyla tanıdığımız pek çok imza, özellikle 1940’lardan sonra buralara konuk olmuş. Hatta Paul Bowles ve eşi Jane Bowles gibi buraya yerleşenler bile var. Hatırlayacaksınız, Bowles’in romanı “Çölde Çay” adıyla Türk okuruna sunulmuştu. Aynı dönemde filmi de oynamıştı sinemalarda. Fas’la ilgili en ilginç sözü ise bence ünlü yazar Truman Capote söylemiş 1950’lerde: “Buraya gelmeden önce üç şey yapmalısınız: Birincisi, tifo aşısı olun; ikincisi, banka hesabınızdan bütün paranızı çekip yanınıza alın; üçüncüsü, bütün arkadaşlarınıza veda edin. Tanrı bilir ya, belki bir daha onları göremezsiniz. Çünkü burası insanı içine büyük bir keyifle çeken bir kuyuya benziyor”. Capote’nin adını vermişken, birkaç isim sırala­manın tam sırası galiba: Tennessee Williams, Charlie Chaplin, Greta Garbo, Cecil Beaton, Jack Kerouac, William Burroughs, Maria Callas, Fas’a konuk olanlar arasında.

            Brezilyalı yazar Paulo Coelho, ünlü romanı “Simyacı”da, çoban Santiago’nun gözü ile anlatır bir dönemin Magrip’ini. Onun dar ve bükülen sokaklarını, peçeli kadınlarını, evlerin damlarında içilen nane çaylarını, büyücü dükkânlarını… İşte Magrip, bugünün Fas’ı…

            Akdeniz ve Atlantik Okyanusu’na kıyısı olan Fas’ta zenginlikle fakirlik iç içe ama her ikisi gözle görülür boyutta.

            Bir yanda uyuşturucu, fuhuş ve sefalet almış başını giderken, bir yanda refah ve lüks yaşanıyor. Öte yandan sahilden uzaklaştıkça tutuculuk ve ilkellik, insanların davranışlarıyla ve giysileriyle iyice belirginleşiyor. Oysa büyük kentlerde kadınlar genellikle daha modern giysiler içindeler. Tabiî Cellabe adı verilen ve çarpıcı renklerden oluşan uzun elbiseleri de sık sık görüyorsunuz kadınların üzerinde.

            Fas’taki çok yıllar önceki bir tren gezimi hiç; ama, hiç unutamıyorum. Kompartımanda yalnız idim. Sabahın erken saatlerinde yan kompartımanda bulunan ve trende önceden tanışmış olduğum bir çiftten erkek olan kapıyı çalıp içeri girdi. Elinde uzunca bir tornavida vardı. Korkmuştum! Yukarıya tırmandı; tam bağıracaktım ki tavandaki çelik plakayı tutan vidaları sökmeye başladı. Gizli bir bölmeden yüzlerce paket pil çıktı. Şaşkınlıkla seyrediyordum. Hanımı da elinde bir çuvalla geldi ve pilleri bu çuvala doldurdular. Bana da nazikçe teşekkür edip hızla dışarı çıktılar.

Kısa Kısa Fas

  • Gerçi Osmanlı Fas’ı topraklarına katmadı ama Şeyh Muhammed, amcası ile taht kavgasına başlayınca İstanbul’a geldi ve saraydan yardım istedi. Cezayir’den yollanan Osmanlı askerleri Fas’taki amca Ahmed’i devirdi, kellesi İstanbul’a gönderildi. Ama tahtına kavuşan Şeyh Muhammed söz verdiği 13 limanı Osmanlıya açmadı.
  • Fas’ta “halalar” çok önemlidir. Nede olsa babanın kız kardeşidir. Bu ülkede “halalar günü” kutlamaları 21 gün sürer.
  • Tüm dünya Fas’ı “Maroc” olarak tanırken biz “Fes” kentinden esinlenerek “Fas” demişiz.
  • Sadece Fas’ta Meknes üzümünden elde edilen bir şarap türü var: “gri şarap”.
  • Tüm Fas tatlılarından muhakkak badem veya yağı kullanılır ve bu coğrafyada Argan ağacından çok özel bir sabun üretilir.
  • Dünyanın en pahalı mantarı olan turuf, domuz avında kullanılan köpekler sayesinde bulunup toprak altından çıkartılır.
  • Çevresinde çok sayıda bitkiyi barındıran ve koruyan meşe ağaçlarının gövdesinden şişe mantarı elde edilir.
  • Sırtını Cibal-Ceyhu dağına dayamış. 35 kuleli ve 8 kapılı, zeytin ticareti ile zenginleşen Roma kenti Volubilis; surları, dört mevsim mozaiği, bodur zeytinlikleri, dev bazilikası, hamamları, zafer takı, Jüpiter Tapınağı, su kanalları ile ilgi çekiyor. Meknes’e yakın olan Volubilis’in 4 kilometre ilerisinde kurucusunun ismini taşıyan kutsal kasaba Moulay Idriss yer almaktadır.
  • Fas’ın yerlisi Berberiler Mısır Firavunlarının torunları olmakla övünüyorlar. Yüzyıllardır Kuzey Afrika’da yaşıyorlar, Fenikeliler, Yunanlar, Romalılar ve Araplar kadar eski bir tarihe sahipler. Berberiler, Tamazight olarak isimlendirilen ayrı bir dile daha doğrusu dillere sahipler. Alfabeleri de Arapçadan çok farklı, hatta daha eski. Eski Mısır yazılarını hatırlatıyor. Berberiler günümüzde kültürel olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıyalar.
  • Fas, sanatçıları ve sanatı ile övünür. Gerek motifleri, gerek renkleri ve gerekse çeşitleri ile farklı bir zevkler yumağı sunar. Lambalar, aynalar, minik işli mücevher kutuları, taşa oyulmuş biblolar, alovera ipinden yapılmış şallar, perdeler, ucu sivri terlikler, yağlı boya tabloları gibi.
  • Komşu Cezayir, Fransızlara karşı yıllarca bağımsızlık için savaşırken Fransa 44 yıl kaldığı bu coğrafyadan 1956 yılında adeta duruyordu. Devam ediyor mu bilmiyorum.  Çünkü Faslar hem ılımlı hem çok iyi bir diplomattır. Vermeden, sessizce almasını çok iyi becerirler!
  • Ramazan’da Fas’ta yaşam farklıdır. Oruç zorunlu olup tutmayanlara üç ay hapis cezası uygulandığı için hayat Ramazan’da adeta duruyordu. Birçok Faslı yıllık izne ayrılıyor. Lokantalar, kahveler kapanıyor ve Fas’ın tamamı sessizliğe bürünüyordu. Artık bu uygulamanın devam ettiğini sanmıyorum. Ramazan’ın bitişine, yani bayramın başlamasına, yeni ayın şekline göre son anda karar veriliyor. Diğer yandan Maliki mezhebine bağlı olan Faslı hanımlar gayet modern, başını örtenlerin sayısı çok az.
  • Fas’ta toplam bir milyon eşek ile 250 bin at varmış. Sonra bu topraklarda birine “eşek” demek çok ağır hakaret imiş. Keşke hepimizi eşek kadar yararlı olabilsek. Çocuklara tecavüz etmez, banka soymaz, esrar kullanmaz, savaş teknolojisi üretmez, kendisine layık görülen az bir otla yetinir, zincirlenir, dayak yer ve ha bire çalışır. Acaba eşek bize benzemek ister mi, onu bilmem, onu lütfen ona sorun!
  • Türkiye’de 80 milyon zeytin ağacı varken bu sayı Fas’ta 320 milyon. Genellikle organik Fas zeytinini İspanya’ya satıyor.
  • Kazablanka’da dev Hasan Camii hariç bu ülkede camilere turistik ziyaret yasak, Müslümanlar ancak namaz saatlerinde girebiliyorlar.
  • Fas’ta belki de iklimin etkisi ile bir “rehavet” hâkim ve gelecek zaman genellikle “inşallah” ile şekilleniyor.
  • Fas’ın en önemli iki gelir kaynağı gübre olarak tüketilen “fosfat cevheri” ile “turizm” iken en büyük sorunu ise genç nüfusta yaşanan işsizlik. Ayrıca yurt dışındaki Faslılar da ülkelerinde önemli miktarda yatırım yapıyor.
  • Uzun yıllar yurtdışında çalışıp vatana yatırım yapmak üzere geri dönen Faslıları kral şahsen Tanca’da karşılayıp ve teşekkür ediyordu bir zamanlar!
  • Fas’ta izinsiz sakın insan portreleri çekmeyin, tepki gösterebilirler.
  • Bu topraklarda önemli bir Musevi Toplumu vardı. Kraliçe İsabel döneminde İspanya’dan atılınca buraya yerleştiler. Bir kısmını da bilindiği üzere II. Beyazıt döneminde Osmanlı kabul etti. Balat’a yerleştiler.  Bu becerikli topluluk, Fas’ın sanat ve ekonomi hayatında önemli rol oynadı. Ancak İsrail devleti kurulunca büyük bir bölümü yeni vatana göç etti. Günümüzde Fas’ta kalan Musevilerin sayısının sadece 3 bin olduğu söyleniyor.
  • Rooselvelt ile Churchill Kasablanka’da buluşarak II. Dünya Savaşı’nın kaderini çizdiler. Almanya’yı bombardımana tutma ve teslim olmaya davet kararını işte bu beyaz şehirde aldılar.
  • Fas’ta kralın toplam 27 sarayı bulunmakta idi! Düşünün tüm bu sarayları, personeli ve sabit masrafları ile devamlı hizmete hazır tutmak bütçeye ne kadar büyük bir külfet olmakta!
  • İrmikten hazırlanan “kuskus” Fas’ın milli yemeğidir. Kuskus balık veya etle pişirilir.
  • Fas’ın diğer önemli tabağı Taijin. Yani “sebzeli yahni”. Kuzu, tavuk, dana ve bazen balık güveçte ağır ateş altında pişiriliyor ve içine çeşitli baharat ve çeşniler ekleniyor.
  • İster inanın, ister inanmayın Fas’ta Arap, Berberi ve Moritanya kökenli “Morlar”, yani üç farklı halk yaşamını kardeşçe sürdürür.
  • Aralarında hurmanın da bulunduğu palmiyenin 280 çeşidi bilinmekte. Bunlardan 20 türüne Fas’ta rastlamak mümkün.
  • Fas’ta kışın Atlas Dağları’nda kar yağar, hatta ister inanın ister inanmayın zaman zaman yollardaki buzlanma nedeni ile ulaşım aksar.
  • Batı Sahra, eski adı ile Fransız Sahrası Atlas Okyanusu’nda 266 kilometrekarelik bir çöl. İspanya 1884 yılında Sahra’da sömürge yönetimi kurup Ayyun’u başkent yapar. Daha sonra burada dünyanın en zengin fosil fosfat yatakları bulunur. Moritanya da bölgeyi sahiplenir. İspanyol Polisario Harekâtı ise bir yandan bu bölgenin bağımsızlığı için çalışmaya başlar. Kral Hasan başta, 350 bin kişi 6 Kasım 1975 günü “yeşil yürüyüş” adı altında Sahra’ya girip oturma grevi yapar. On iki gün boyunca kalkan 10 tren gönüllüleri bu eyleme taşır. Yürüyüşçülerin yanında 470 doktor, 230 cankurtaran yer alır. 1700 ton yiyecek, 23 bin ton su, 2590 ton yakacak dağıtılır. Batı Sahra bugün Fas’a bağlı gibi görünse de bu sorun henüz kesin çözüme kavuşmadı.
  • Fas ile Cezayir kara sınırı yıllardır kapalı idi. Fas, Cezayir’in Fas’taki monarşi yönetimini yıkmak için büyük bir çaba içinde olduğunu, hatta Kral II. Hasan’ın özel uçağına dört avcı uçağının saldırı düzenlenmesinde parmağı olduğunu iddia ediyordu.
  • Fas’ın uluslararası üne kavuşmuş en önemli ses sanatçısı Azize el Jellal’dir. En ünlü olduğu dönemde Birleşik Arap Emirlikleri’nde kendi isteği ile bir hareme kapanmıştır.
  • Fas’ta hem Arapça hem de Fransızca konuşuluyor ama eğitimli kesim Fransızcayı tercih ediyor.
  • Kral ve ailesi Fransız işgali yıllarında tam 3,5 yıl sürgünde kaldı, Faslılar her zaman krallarına sadık kalmıştır.
  • Fas’ta iki çeşit taksi var. Ufakları (petit) sadece üç kişi alıyor ve genellikle Mercedes olan büyükleri (Grand) ise yedi kişi. Ama hemen ekleyeyim; lüks olan büyük araçların ücreti ufaklardan 4 kat daha pahalı.
  • Güneş ışınları yeryüzü ile buluşmasının fotoğraf karelerine uygunluğu Fas’ı dünya sinemacılarının buluşma noktası yaptı. Ortalama yılda 60 film bir çeşit dünya açık hava stüdyosu olarak kabul edilen Fas’ta “motor” diyor. Örnek mi istiyorsunuz: Benhur, Arabistanlı Lawrence, Gladyator, Büyük İskender, Çölde Çay, Kleopatra, Yıldız Savaşları, İngiliz Hasta ve son olarak da Brad Pitt’li Babil filminin çekildiği Ald Ben Haddou Kasabası. Hani çocuklar tüfekle uzaktaki bir otobüse ateş ederler.
  • İrfan, Kazablanka ile Marakeş arasında modern bir huzur kentidir. Fransız kolonisi döneminde kayak merkezi olarak kurulmuş. Ağaçlıklı geniş caddeleri, taş döşemeli kaldırımları, göletleri, kahveleri, yorgun emeklileri ile sanki biraz İsviçre, biraz Avusturya’dır.
  • Fas’ın çöllerinde bulunan çok sayıda su canlı fosilleri bu havzanın bir zamanlar göl olduğunu gösteriyor.
  • Fas’ta turist taşıyan araçlar kesinlikle 60km/saat hızı aşamıyor. Kaza olur ve turizm darbe yer diye korkuyorlar. Ama bu sürat sınırlandırılması sonucunda yolculuk uzuyor da uzuyor.
  • Arap dünyasının tek opera binası Marakeş’deydi. Ancak yangın sonrası restorasyon çalışmaları sonrası birden bire nedense tiyatro salonuna dönüştü. Opera acaba İslam’a ters mi?
  • Faslı daima masum ve suçsuzdur. Örneğin Faslı uçak kaçırmaz, uçak onu bırakmış olur.

            Bizi İstanbul’a götürecek uçağa binerken en iyisi bir şiir mırıldanmaya başladım. Fas’ın en önemli şairlerinden Muhammed El-Sabbah’ın bir şiirini:

“Bırak beni düş göreyim güzelim.

Beni kuşatan her şey derinleştiriyor içimde

tadına doyulmaz düşü.

Bir ipek telidir gün dolarım dolarım parmağıma

Bir gözgüdür gökyüzü olanaksız o sonsuz yaşamın

ters yüzü takılıyor oraya.

Boydan boya serin otlar üstüne uzanmış aklığı dipsiz

bir esrimeye kendimi bıraktığımda,

Usul bir yel estiriyorkokuların yelpazesi avucumda.”

Nikaragua: Amerika Kıtası’nın Yüreğinde

Kimi ülkeler hani hep savaşla anılır ya! Benimde Nikaragua denince aklıma üniversite yıllarından hatırladığım Samoza iktidarına ve elbette dolayısıyla ABD’ye karşı savaşan sol görüşlü öğrencilerin desteklediği “Sandino” gerillaları gelir. Doğrusu bu denli gelişmiş, turizm atağı içinde, yeşil ve samimi bir ülke beklemiyordum. Başkent Managua’yı yok eden depremler, volkan patlamaları, 100 bin kişinin ölümüne neden olan ve 10 yıl süren korkunç bir iç savaş. Bugün %12’si yerli ve %80’ni İspanyol ve yerlilerin karışımı melezlerin oluştuğu 6 milyon kişi yepyeni heyecanlar içindeki bir ülkenin kaderini tekrar çiziyor.

            Kahve ülkenin bir numaralı gelir kaynağı. Fransa, Japonya, Kanada ve ABD’ye kahve satıyorlar. Ayrıca tütün, sığır eti, on beş çeşit muz, su ürünleri de ihraç kaynakları. Ama esas ümitleri turizmde!

            Bu ülkenin Pasifik bölümünde 25 volkanik dağ, 12 volkan krateri ve 900 adası ile iki de büyük göl bulunuyor. İster inanın ister inanmayın üniversite mezunu kızların sayısı, erkeklerden fazla ayrıca parlamentosunun %25’ini “dişiler” oluşturuyor. İç savaşın bir sonucu olarak ülkede hanım oranı erkek oranının iki katı idi.

            Elbette buraya ilk uğrayan yine Cristof Colomb. Yıl 1521. Arkadan da Panama’da yerleşmiş olan karargâhtan yollanan İspanyol askerler Leon ve Granada kentlerini kurar. Leon kentini önce deprem, ardından volkandan püsküren lâvlar tamamen yıkar. İkinci Leon kenti ise bugünde Kuzey Nikaragua’nın önemli bir yerleşim alanı.

            Samoza ailesi, yani baba ile iki oğul tam 50 yıl Nikaragua’yı yönetir yani bir bakıma da “sömürür”. Bu arada bu aileye karşı mücadele eden Sandino ile  arkadaşları ülkesinde ayrıca dünyada efsane bir kahraman oldu. Samoza Ailesi tüm iş sahalarından bilhassa da kumar, içki ve fuhuş sektöründen pay alırlarmış. Baba Samoza, Leon’da 27 yaşındaki Lopez Perez isimli bir şair tarafından 1979 yılında vurulur başkana bağlı ulusal muhafızlarda Perez ile beraber Leon üniversitesinde çok sayıda öğrenciyi kurşunlar. Baba Samoza’dan sonra başa geçen büyük oğul 5 yıl sonra kalpten gider. Sıra Harvard Üniversitesi mezunu en genç küçük Samoza’ya gelir…

            Bu arada Samoza ailesinin bu sorgusuz-sualsiz iktidarına son vermek üzere 1955 yılında Sandinista grubu kurulmuş ama Nikaragua’nın ekonomisinin bu aralar gözle görülür bir ivme ile iyileşir olması sonucu bu muhalefet grubu pek taraftar bulamamıştı.

            23 Aralık 1972 günü saat 24’de başkent Managua 6,5 Richter ölçeğinde bir deprem felaketi yaşar. On bin kişi ölür ve şehir dümdüz olur. Yüzlerce gemi, uçak ve kamyon bu coğrafyaya tüm dünya ülkelerinden yardım malzemesi ile maddi destek getirir. Ama bu yardımların ihtiyaç sahipleri yerine Samoza Ailesinin cebine gittiği anlaşılınca, muhalif Sandinista Gerillaları’na ülke çapında destek artar. Arkadan gerillalardan bir grup Nikaragua Parlamentosu’nu basar ve yüzlerce parlamenter ile hükümet görevlisini rehin alır. Pazarlıklar sonucu 500 bin dolar ile bir de uçak verilmesi hususunda anlaşma sağlanır. Sonuçta bu para ile Sandinista taraftarları Küba’ya gidip gerilla kamplarında “savaş teknikleri” öğrenir.

            1879 yılında, Nikaragua’nın tüm kentlerinde bir anda Sandinista örgütü ayaklanmalar başlatır, bu isyan ülke geneline hızla yayılır. Samoza ailesi zor durumda kalır. İsraillilerin Samoza ailesine destek için yolladığı bir gemi dolusu tam teçhizatlı askeri bu kez ABD durdurur. Pazarlıklar sonucu Samoza ve ailesi Paraguay’a, 800 bin taraftarı ise Honduras, Kosta Rika ve Miami’ye gönderilir. 1983 yılında ailenin son ferdi ufak oğul Samoza, Ortega iktidarınca görevlendirilen Arjantinli bir general tarafından Paraguay’da öldürülür ve sonuçta Ortega Kardeşler Nikaragua’da duruma tamamen hâkim olur.

            Ancak bu yeni yönetimin hızla Küba ile dönemin Sovyetler Birliği’ne yaklaşması Reagan iktidarının hiç ama hiç hoşuna gitmez!..

            ABD gizli devletin özel bir bütçesi ile kontrgerilla kampları kurar bir yandan Honduras’ta eğittiği Samoza taraftarlarını gizli gizli Nikaragua’ya yollar. Böylece on yıl süren ve yüz bin kişinin öldüğü acımasız bir iç savaş başlar.

            Papa, sonra da Birleşmiş Milletlerin yoğun baskısı ile iktidardaki Ortega kardeşler kazanacaklarına “kesin oldukları” yeni bir seçime “evet” derler. 25 Nisan 1990’da nihayet bu seçim gerçekleşir. Ortega’ya karşı birleşen 14 parti seçimi kazanır. Çok sevilen ünlü bir gazeteci olan kocası Samoza güçlerince öldürülen Bayan Violeta Chamorro başbakan olarak göreve gelir ve demokratik düzen Nikaragua’da bundan böyle bazı sıkıntılarla da olsa devam eder.

Suyun Öbür Yanı Managua

            Nikaragua’nın başkenti Managua’da deprem sonrası fay üstüne ve yüksek binalara inşaat izni verilmediğinden bol yeşil alana sahip bir şehir kimliğine bürünmüş. Nobel adayı şairlerinden Ruben Dario’nun heykelleri, ülkenin popüler sporu olan beyzbol stadyumu, Topkapı isimli bir Türk lokantası, Bolivar Bulvarı, Managua Gölü’nde geniş alana dağılan sazlıklar ve flamingolar, bir elinde bayrak, diğerine kazma ile saçları rüzgârda dağılan işçi heykelleri ile bu başkent eminim hoşunuza gidecektir.

            Managua’da bana her şey sanki “ağlıyormuş” gibi geldi. İnsanlar, binalar, devrim heykelleri. Ayrılırken kente dönüp “ağlama” diye haykırmak geldi içimden. Ağlama Nikaragua, kaybetmek “haksız” olmak değildir…

            Managua’nın ana meydanı “Plaza de Republica”da bir dizi önemli binalar var. Millî Saray (Placio Nacional), Antigua Katedrali ve Ruber Dario Ulusal Tiyatrosu bulunuyor. Depremde çöken katedrali yerine çatısı çok sayıda ufak kubbelerden oluşan, camiye benzeyen yeni bir katedral inşa ediliyor. Başkent Managua aslında her yere, göllere, volkanlara, okyanuslara, kültürlere yakın.

            Managua 1972 depreminden sonra yeniden yapılaştığı için sokak isimleri, bina numaraları bulunmuyor. Bir adres bu kentte ancak şöyle anlatılıyor. “Elhamra Sineması’nın yanındaki sokağa girince 50 metre gidip bakkalın bitişiğindeki çıkmaz sokaktaki kırmızı kapılı ev.” Bunun farkına varan ünlü U2 grubu Managua için ilginç bir parça hazırlamış. “Where Streets Have No Name.”

Granada, Büyük Göllerin Küçük Sultanı

            Ama 1524 yılında şu anda soyadı ülkenin para birimi olan, ayrıca “adına” İspanya’da bir kent bile bulunan F. Fernandez de Cordoba tarafından kurulan Granada Guatamala’daki Antigua kenti gibi koloni döneminin tüm izlerini bugün de kimliğinde taşıyor.

            Korsan saldırıları, on yıl süren iç savaş ve psikopat Amerikalı maceraperest William Walter bile bu kentin bu güzel nostaljisini yıkmayı başaramamış. Granada’da fayton veya traktörün çektiği oyuncak bir trenle zevkli bir tur atılır. Barok-Rönesans kolonlu koloni binaları arasında büyük zevkle gezilir, ağaç yaprakları ile süslenen tahta şişe dizilmiş et parçaları, mısır ve çeşit çeşit tatlılar yenir. Dikdörtgen şeklindeki ana meydanda akşamları muhakkak “piyasa” yapılır. Granada’da ki her evin verandasında sallanan koltuklar vardır. Ev sakinleri, bilhassa yaşlılar, sokak kapısı civarında sabırla bir arkaya, bir öne doğru habire sallanır. Kentin meydanında ise her kesimin ayrı bir “bölümü” vardır. Çocuklar, gençler, çocuklu aileler, transseksüeller ve hatta hayat kadınları güneşin batması ile bu meydandaki yerlerini sessizce alırlar!.

            Canlı renkleri, faytonları, cıvıl cıvıl parkları, insanın içini kaynatan Latin ezgileri,Arnavut kaldırımları, açık hava heykel müzesini andıran mezarlığı, kırmızı çiçekli mozaik ile kaplı avluları ile insanda “İyi ki geziyorum ve buraya geldim.” dedirtecek bir kent Granada.

            Ticarette zengin olunca Granada iki defa korsan saldırısına uğradı. İngiliz, Fransız ve Almanlar bu kenti ele geçirmek için savaştı. Orta Amerika’da hemen hemen tüm kentler yüksek platolara yerleşmiş iken göldeki ticareti kontrol etmek için Granada ovayı tercih etmiş. Granada ayrıca Orta Amerika’da ilk kurulduğu konumunu koruyan en eski kent ünvanını da elinde tutuyor.

            Barok stilinde 1539 yılında inşa edilen Inglesia de la Merces Kiliesi’nin kulesinden kenti seyretmenizi öneririm.

            Nikaragua Gölü kıyısında motorla bir göl gezintisine ne dersiniz? Ağaçlar ve adalardan kurulu zevkli evler arasında 45 dakika gezip mango ağaçları arasında dolaşan beyaz suratlı maymunları, rengârenk kuşları, balıkçıları, zıplayan balıkları, tatlı su köpek balıklarını göreceksiniz.

            Nikaragua Gölü içinde yer alan kum saati şeklindeki Ometepe Adası’nda ikiz volkanlar bulunmakta. İki okyanus arası seyahat eden ünlü  yazar ve maceraperest Mark Twain ikiz volkanları görünce defterine şöyle bir not düştü:

            Hayal edilebilecek en yumuşak ve yoğun yeşilliğe bürünmüş iki muazzam piramit, dağların üstü çok çok güneş ışığı ve gölgelerle bezeli, etrafını saran bulutları delip geçiyor.

            Mark Twain Nikaragua’ya 31 yaşında geldi. Seyahat notları San Fransisco’da Alta California gazetesinde “Bay Brown’la Seyahat” adı altında yayınlandı. Aslında Mark Twain Panama Kanalı inşa edilmeden önce Juan del Sur kentinde başlattığı okyanuslar arası yolculuğunu “Innocents Abroad” adlı eserinde anlattı ayrıca  bu yöre için şu cümleyi kullandı “Mimarın bildiği her türlü şekil ve biçim pervasız bir karmaşa bu ülkeye yayılmıştı.”

            Leon aslında bir devrim şehri, bir üniversite şehri, bir sanatçı şehri. 2000 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne katıldı. Leon ile Granada’nın başkent olma yolundaki mücadelesi daha önceden bahsettiğim ABD güdümlü William Walker denen Amerikalı çılgın bir savaşçıya Nikaragua kapılarını açar. 1856 yılında Leon şehrinin daveti ile yüz paralı askeri ile gelip Granada’yı tamamen ele geçirir. Bununla da yetinmez, kendini güzelce bu ülkenin devlet başkanı da ilan eder. Köleliği geri getirir. Diğer bir deyişle insan ticareti yapar. Komşu ülkelere de saldırmaya başlar ama sonunda Kosta Rikalı’larla girdiği bir meydan savaşında mağlup olur. Geri çekilmeden önce Granada’yı yakar, yıkar. Kuzey Amerika’da yargılanan ama beraat eden William Walker daha sonra ABD’de yeniden kuvvet toplayıp Orta Amerika’ya geri gelir ama bu kez Honduras’da yakalanıp kurşuna dizilir. Kendi gider, ama tehlikeli, alkolik kardeşi Johnny Walker’ı yerine bırakır (şaka şaka). William Walker’in bu çılgın, farklı yaşam öyküsü iki kez beyaz perdeye yansımıştı. Başrol oyuncuları ise Marlon Brando ile Ed Harris idi.

Kısa Kısa Nikaragua:

  • Bu coğrafyada iki büyük göl bulunuyor. Managua ve Nikaragua Gölleri.
  • Nikaragua bayrağında mavi okyanusu, beyaz ise toprağı simgeliyor.
  • Bu coğrafyada beyzbol futboldan daha popüler. Beyzbol stadyumunun adı “Dennis Martinez”
  • Geleneksel Nikaragua çalgısı Marimbelya’ya keman, mandolin ve gitar eşlik ediyor.
  • Adına yapılan bir ilkokulu ziyaret ettiğimiz metafizik üzerine çalışmalar yapan ünlü şarkıcı Ruben Dario “Yaşam ve ölüm sorunu var oldukça şiir de yaşayacaktır.” demiş. Ruben Dario İlkokulu’nun duvarına Dario’nun diğer bir sözünü işlemişler “Ülkem ufak olabilir ama hayallerimiz büyük.”
  • Nikaragua’nın karayolları aslında Kosta Rika’dan çok daha iyi idi.
  • Bu ülkenin Karaib Denizi’nde turkuaz sahilleri ile Corn Islands deniz, kum, güneş tutkunlarını bekliyor. Kuzey Nikaragua’da ise kahve çiftlikleri arasında kovboy yaşantısını tadabilirisiniz.
  • 1998 yılında Mitch Kasırgası da bu coğrafyaya büyük zarar verdi.
  • San Juan Nehri ve Nikaragua Gölü kullanılarak iki okyanusu birleştirecek bir proje acaba yakın bir gelecekte gerçekleştiremez mi? Böylece Panama Kanalı’na bir rakip olur.
  • Nikaragua’da Masaya Millî Parkı ile Masaya aktif volkanının krateri bence görülmeli. Kuş seslerinin senfonisi ve iguanaların eşliğinde modern anlayışla hazırlanmış bir müzeyi gezip, sonra volkanın kraterini seyredersiniz. Bu volkan 2001 ve 2003 yıllarında ciddi kaya fırlatması gerçekleştirdi. Bu yüzden ziyaretleri sınırlamışlar ve misafirlere baret giydiriyorlar.

            Nikaragua, meyveli şeker renkli binaların, görkemli tüylere sahip kuşların, argonatların ülkesidir.       

   Orta ve Güney Amerika ülkelerini gezdikçe aklıma bir soru geliyor. İspanyolca konuşan, İspanyol kültürüne yakın 30’a yakın ülkede İspanya niye ticarette ve siyasette etkili değil?

Sütlü Kahve Tadında Bir Bask: Bilbao (Bizkaia)

Roma, Vizigot, Arap, İspanyol ve Fransızların boy gösterdiği bu coğrafyada Basklar, Keltlerle (Galler) birlikte Avrupa’nın en eski iki kavminden biri olmaları ile övünürler, hatta şöyle derler “Tanrı tanrı olmadan önce Basklar vardı.” Alfabesinde (x, k, z) gibi harfleri çok kullanan Bask Dili kapalı yapısı nedeniyle hiçbir diğer Avrupa diline benzemiyor. Roma ve Ortaçağda gelişen 6 bin yıllık lisan Baskça’yı günümüzde yaşatmaya çalışıyorlar. Baskça öğreten kurslar açılmış. Ama doğrusu her Basklı Baksça bilmiyormuş.

            Bask coğrafyası geniş çayırlar ile bostanlar, meyve bahçeler, beyaz evler, kırmızı biberleri ipe dizen sır gibi güzel hanımlar, ince beyaz yakamozla insanın gerçekten ayrıldığı anlar, acelesiz akan nehirlerle anılır. Pireneler’in altında kurulmuş beyaz evler birer inci gibi sahile işlenmiştir, bahar güneşi yükseldikçe denizin dalgaları da  düzleşir.

            Bask ülkesinin ve Kuzey İspanya’nın en önemli kenti Bilbao Nervion Nehri kıyısına 700 yıl önce bir ticari liman olarak kurulmuş. Evet, kuranın adı da, tarihi de belli. Vikoya Beyi Dan Lopez de Haro bu yerleşim merkezini 1300 yılında başlattı. Fosfor oranı düşük kaliteli Vizkoya Demir Ocağı XIX yüzyılda dünya toplam demir gereksiniminin %10’unu karşılar oldu. Demir, koklaşabilir kömür gibi demir çelik endüstrisinin ana hammaddesi idi. Demiryolları, gemiler, motorlar ve  silahlar için sürekli çeliğe ihtiyaç vardı. Kent göç alarak hızla gelişti. Nehir boyunca çok sayıda fabrika kuruldu. 1893 yılında dünyanın ilk insan ulaşımı için kullanılan köprüsü (Puento Bilkai; Biscay Bridge) bugün Las Arenas olarak anılan kasabada kuruldu. Bugün bile bu köprü faal, sahiden çok etkileyici. Bilbao Garı’nın cephesinde bu coğrafyanın tarihçesini anlatan o güzelim vitrayları muhakkak görün.

            1986 yılında İspanya Avrupa Birliğine katılınca rekabet edemeyen birçok tesis sıra ile kapandı. Terk edilen fabrika binaları ile hangarlar yenilenerek birer birer hizmete girmekte,  bu süreç hâlen devam ediyor. İşte bu değişime “Bilbao Effect” (Bilbao Etkisi) dendi.

            General Franco Dönemi’nde kültürlerini ve lisanlarını unutturtmak amacı ile Bask Bölgesi’ne çok baskı uygulandı. Hatırlarsınız, ETA direniş örgütü işte böyle doğdu. Bask Bölgesi iç savaş, suikastlar, 50 bin ölü ve 100 bin tutuklu sözcükleri ile anılır oldu. İlk Bask Meclisi Gernika Kasabası’nda toplandı. Geleneklerinin öngördüğü Gernika Ağacı (Gernika Arbola) altında Basklar birer birer yemin ettiler. İspanyollar da ETA’ya karşı bir terör örgütü kurdular “Gal”. Hitler döneminde General Franco’yu desteklemeyen Gernika’yı Alman Kondo Lejyonlarının 28 uçakla bombardımanı sonucunda 1500 kişi öldü. Tarih: 26 Nisan 1936. Pablo Picasso “Guernica” adlı 7,76 X 3,49 metre boyutundaki tablosunda bu coğrafyada yaşanan vahşeti tüm açıklığı ile anlattı.

            Bilbao size ilk bakışta gri ve soluk gelebilir. Aldırmayın, sokakları sıkılmadan bıkmadan adımlayın, bu Heykeller Kenti’ni zaman içinde muhakkak seveceksiniz. “Yolda Olmak” daima bir zevktir, bir farklılıktır, yalnız başınıza geziye çıkmışsanız bazen içinizde birdenbire bir burukluk oluşur. Ama bir süre sonra yaşanan hoş bir sürpriz yeni bir mutluluk kapısını açar. 

            Bir soyut balık heykelini andıran ve sekiz yılda tamamlanan bir ara “ucube” olarak da nitelendirilen ünlü mimar Frank Gehry’in eseri ünlü Guggenheim Müzesi titanyum plakalar, mermer ve camdan inşa edilmiş (yıl 1997). Doğrusu bence iç hacminden çok dışı ilginç. Arkasında metal dev bir örümcek heykeli, önünde ise hakiki çiçeklerden yapılmış oturan koskocaman bir köpek figürü konmuş. Çiçekler her 9 ayda bir mevsime göre değişiyor.

Eski bir tersane binasını değerlendirip Euskalduna Kongre Sarayı’nı kazanmışlar. Çelik cepheli binanın önündeki ilginç aydınlatma direkleri sanki rüzgar güllerini andırıyor. Ancak Kongre Sarayının yan yüzleri paslanmıştı.

            Beyaz çelik ipleri ile ilgiyi çeken Zubizuru Köprüsü’nün üzerinden muhakkak yavaş yavaş yürüyün. Taş yer döşemelerinin farklılığını yaşayın. Bence Athletic Bilbao Stadyumu’na şöyle uzaktan bir bakmanız yeterli. İnsanların toplu uyutulduğu futbol beşiklerini hiç ama hiç  sevmem. San Nicolas Katedrali’nin ön cephesi etkileyici ama boğucu iç hacmi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yorulduğunuzda rengarenk çiçekleri, havuzları, ördekleri ve etrafta dolaşan süslü tavus kuşları ile kent merkezindeki Dona Casilda Parkı sizi bekliyor olacak. Tarihî Bilbao Füniküleri meraklıları Artxanda Dağı’na çıkartır. Buradan tüm kenti keyifle seyredebilirsiniz.

Kısa Kısa Bilbao:

  • Bask bölgesi (Euskal Herria) geleneklerin benzerliği açısından İspanya ile  Fransa’daki şu bölgelerden oluşuyor: Vizcaya (Bizkaia), Araba (Alava), Gipuzkoa (Guipuzcua) Nafarroa (Naveria). Fransa’daki Bask Bölgeleri ise Lapurdi, Beherea, ve Zuberoa. Elbette bu sınıflandırmaya karşı çıkan var.
  • Bask Yöresi yıllar yılı kapalı bir toplum olarak yaşadı. Denizcilik, balıkçılık ve hayvancılıkla uğraştılar. Varlıklı değillerdi. Onun için hiçbir kavim onlarla uğraşmadı. Bu coğrafyayı  işgal etmedi. Böylece kültürlerini korudular.
  • Bask kökenli denizciler kendi sahillerinde hunharca avladıkları balinaların sayısının azalması ile yeni avlar bulmak için Grönland’a kadar yelken açmışlar. Herman Melville’in ünlü “Moby Dick” eserinde işte bu günler anlatılır. Daha sonra Fransa’nın resmi korsanı sıfatı ile Basklar Amerika Kıtası’nda yerli halkı öldürüp el koydukları zenginlikleri Avrupa’ya taşıyan gemileri yağmalamaya başlamışlar. Dinsizin hakkından imansız gelirmiş!
  • Unamuno ve E. Hemingway gibi ünlülerin buluşma yeri olan Cafe Iruna ahşap oyma tavanı, ilginç duvarları ve rengârenk vitrayları ile hoşunuza gidecektir.
  • Bilbao’nun kırmızı renkli bir numaralı Metro Hattı Ariz ile Plentzia arasında çalışıyor ve adeta tüm kenti dolaşıyor. Eğer Credit Trans diye isimlendirilen 5 Avro değerinde bir metro kartı alırsanız, krediniz bitene kadar bu iyi planlanmış metro hattı ile rahatça seyahat edebilirsiniz. Saydam plastikten yapılmış modern görünümlü metro girişleri ünlü mimar Norman Foster’ın eseriymiş.
  • Bilbao’da bir de Türk kebapçısı vardı, “Kesin’s”.
  • Nevrion Nehri’nin iki yakası 17 köprü ile birleştirilmiş. Ancak, 26 Ağustos 1883’te bu kent sel baskınına teslim olmuş. Şehrin içinde sular 4 metreye kadar yükselmiş!
  • Bilbao’nun en hoşuma giden yanı kentin her sokağın ufkunda yeşil bir alanın gözükmesi. Yani İstanbul gibi sokakların sonu bir çirkin beton yığını ile sonlanmıyor. Kenti yemyeşil tepeler çevirmiş. Aynı özellik Güney Afrika’da Cape Town’da da vardı. Sokakta yürürken karşımda ya bir dağ, ya bir mera, ya bir yamaç görüp inanın çok mutlu oluyordum.
  • Granitle kaplanmış alanları dolaştıktan sonra akşamları sokakta içki içip gençlerle sohbet etmek isterseniz Eski Bilbao’nun (Casco Viejo) Somera Sokağı sizi bekliyor.
  • Eski kent aslında 8 sokaktan ibaret. Dar sokaklar siyah parke taşları ile kaplanmış. Bitişik nizamî taş binalardan gece – gündüz müzik ve kahkahalar yükseliyor.
  • Bilbao’dan yola çıkarak çevreyi tanımak isterseniz en yaygın ulaşım ağı “Elsa Otobüsleri”.
  • Bilbao’nun en görkemli karnavalı 18 Ağustos’ta kutlanıyor. “Aste Nagusia”, yani Hz. Meryem’in cennete yükselmesinin kutlanması!
  • Dörtlü pervaneye benzeyen Baskların özel sembolü aslında güneşi temsil ediyor.
  • Bere ve espadril Baskların vazgeçilmez birer parçası.
  • Bask ülkesinde evin reisi hanımdır! Hanım evin kasasını tutar ve kocasına her ay belirli bir harçlık verir.
  • Dikkatle Bask Halkının yaşamını takip etmeye gayret ediyorum. Bir defa kesinlikle fazla çalışmayı sevmiyorlar. Elbette İspanya’nın ekonomisi bu tüketim hızı ile üretemeyince bozuluyor. Öğleden sonra bankalar, resmi daireler hatta bazı dükkânlar bile kapalı. Erkekler sabahtan başlayıp çok içki içiyor, hepsi de göbekli. Hanımlar ise genelde şık, şapkalı, rengârenk atkılı, makyajlı ve doğrusu kendilerine iyi de bakıyorlar. İki veya üç şık hanım birlikte bir kahvede oturup derin sohbetlere dalıyor. Ama sokaklarda yaşlıların sayısı bayağı fazla. Ortalıkta öyle fazla çocuk gözükmüyor.
  • Tüm İspanya’da ve Bask Bölgesi’nde herkes sigarayı sokağa çıkıp içiyor. Kapalı alanlarda sigara kesinlikle içilmiyor!
  • Çoğu İngilizce bilmiyor, bilenler de nedense konuşamıyor. Ama eğer sizi anlarlarsa o zaman yardım ediyorlar. Metroda herkesin elinde sürekli oynadığı bir cep telefonu vardı. Genelde Basklar için “pinti” sıfatını yakıştırmışlar ama lokantalara girip sizden ısrarla bir Avro yemek parası isteyen dilencilerin sayısı da az değil.
  • Televizyonlarında bol sayıda “Fal Kanalları” var. Yaşlı, oldukça tuhaf giyinmiş ve kendisi de tuhaf, kabarık saçlı bir hanım elinde iskambillerle oynarken ikide bir başını kaldırıp yeni bir varlıklı müşterinin telefonunu bekliyor.
  • Eski bir şarap mahzeni olan Alhóndiga Binası doğrusu çok iyi değerlendirilmiş. Loş bir atmosferde kütüphane, spor sahaları, sinema, sergi alanları, lokantalar ve barlar bulunuyor. Özellikle iç hacimdeki kolonları zevkli birer sanat eseri haline dönüştürmüşler.
  • “Basseria” denen tipik bir Bask evinin altı hayvanlara, üstü ise kalabalık aileye ayrılmış.
  • Pagan Gelenekleri’ni bugün bile koruyan Basklar geçmişlerine sıkıca bağlıdır. “Txikiteo” diye bilinen gelenek icabı  her meyhanede bir tek atıp meyhane meyhane dolaşmak vardır. Saka-tura: “halat çekme”, aiz kolaris ise “kütük kesme” yarışmasıdır. Basklar kendi ülke ve kültürlerini sever ve sahiplenir. Kısaca, “Orhiko choria Orhin laker” yani “Orhy kuşları Orhy’de mutludur.”
  • Televizyonlarda görmüşsünüzdür, Bilbao civarındaki Pamplona Kasabası’nda her sene boğaları sokakta koşturup onlara eziyet çektirip mutlu oluyorlar. Arada bir boğa, koşup hayvanların şaşkınlığı ile eğlenen birini yaralıyor, ben de işte ancak o zaman seviniyorum.
  • Bask Halkı aslında İspanyollar gibi çok gürültülü değiller. Bu toplumda yaşlılara saygı var. Evlatlar, yaşlı anne ve babalarını kollarına takıp hatta bir tekerlekli sandalye ile gezdiriyorlar. Hafta sonları ailece bir kahvede sohbet etmeye gidiyorlar.
  • İspanyolların “Tapas” dediği tüm barlarda tezgaha dizili mezelere Basklar ise “Pinchos” diyor. Ton balıklı, somonlu, mantarlı, jambonlu, peynirli, ciğerli, sarımsak soslu, yengeçli olanları var. Ama benim en çok hoşuma giden ve her yerde bulunan İspanyol omleti (Tortilla Patata) oldu. Ama, sabahları bu barlarda “Pinchos” bulunmaz. Onun yerine tatlandırılmış kruvasanlar sıcak sıcak sunulur. Cappuccino’yu sütü epey uğraşıp özel köpürterek yapıyorlar. Çidden çok lezzetli!
  • Bask ülkesinde “Ipharra Soğuk Kuzey Rüzgârı” deli gibi eser. Bu ara gökyüzü berrak olur, dağların arasından yeşil ile mavinin tüm tonları seçilir. Güney Rüzgârı ise beraberinde yağmur getirir. Basklı şöyle der: “Güney Rüzgârının Bir Kanadı Suyun İçinden Akar.”

      Bask Sokaklarında dolaşıyorum. Bir ufak kız parıl parıl parlayan kurşunî gözlerle bana bakıp yanımdan uçarak geçti. Bir bankta cılız, kamburumsu, aksakallı bir ihtiyar oturuyor. Parkın köşesine sığınan kıvırcık saçlı bir kadın ise yaşamın dışına atılmışçasına uyukluyor. Sanki içinde hiç uyanma isteği yok!

      Amerikalı Trekking Grupları bu coğrafyada uzun bir yürüyüşe çıkıyor. “Camina de Santiago” (Camino Yolu). Geleneksel, ama aynı zamanda dinî bir geçmişe dayanan bu yürüyüşün tamamı hemen hemen bir ay sürüyormuş. Tabii yürüyüşün tamamına katılmak şart değil. Katılımcıların hepsinin çantalarının arkasına birer deniz kabuğu asılmış. Onlara “Bu neden?” diye soruyorum. “Hem doğayı sevip onunla iç içe olmak istiyorsunuz, hem de eko sistemi bozup denizden bu kabukları topluyorsunuz ve o hayvancık büyüyünce yeni bir kabuk bulamayıp ölüyor.” Bana kızıyorlar, ters ters bakıp hızla yanımdan uzaklaşıyorlar.

      Seneca’nın bir özdeyişi ile Bask bölümünü bitirmek istiyorum. “Extingua pars est vitae quam nos vivimus.” Yani, “Hayatın gerçekten yaşadığımız kısmı çok kısadır.”

Sürgünler Diyarı Sibirya’nın Eski Başkenti Irkutsk ve Baykal Gölü

Ne zaman “Sibirya” adı geçse, içimi bir sıcaklık basar. Elbette “dünyanın buzdolabı” olduğunu bilirim buraların ve ayrıca, yakın ve uzak dünya tarihinde, milyonlarca insanın bir sürgün yeri, “trajik bir mekân” olarak yer aldığını da!

 Ama değil mi ki, Dostoyevski burada yıllarca sürgünde kalmış ve değil mi ki, o büyük yapıtlarının çoğu burada oluşmaya başlamış, ne zaman “Sibirya” adı geçse, içimi elbette ki bir sıcaklık basacak. Dostoyevski, benim ve benim kuşağımın “idolü” sayılır. Hem yaşamı, hem insanları, hem de -en önemlisi- kendimizi, büyük ölçüde onun kitaplarıyla tanıdık biz. Öyle sanıyorum ki, Sibirya olmasaydı, “Yer Altından Notlar” da olmayacaktı, “Karamazov Kardeşler” ve daha nice başyapıt da!

Uçağa binerken  “Yer Altından Notlar”ın başkahramanının kimlik arayışını, bocalamalarını, çelişkilerle dolu benliğinin gizlerini nasıl açığa çıkardığını düşündüm. Aslında, insanoğlunun en temel problemi değil mi kimlik olgusu? Hele günümüzde…

Sibirya’nın doğasıyla daha uçakta karşılaşınca anladım, yalnızlığın anlamını. Öyle bir yalnızlığı vardı ki buraların, siz ancak yamacında durabiliyordunuz. Bir türlü yalnızlığına sokmuyordu sizi. Yalnızca tanıklık yaptırıyordu. Sibirya’ya inene kadar da peşimi bırakmadı bu düşünceler.

Doğu Sibirya’nın başkenti, 350 yıllık Irkutsk’ta, her 10 kişiden biri, üniversite ya da yüksek okul öğrencisi. Üniversitenin 3 milyon ciltlik kitaplığı bulunuyor. Ayrıca bu kentte 5 tiyatro, biri 200 yıllık olmak üzere 7 müze, 120 yaşında bir kitaplık ve bir de dokümanter film merkezi var.

Irkutsk, Moğolistan sınırından 400 kilometre, Baykal Gölü’nden de sadece  80 kilometre uzakta. Eyalet olarak yüz ölçümü, Fransa ve İngiltere’nin toplam yüzölçümünden fazla tutuyor. Irkutsk’a ilk defa on iki yıl önce gelmiştim. Daha sonra üçer yıl ara ile iki defa daha bu coğrafya ile buluştum. Bu süre içinde epey değişmiş, modern binalarla zenginleşmiş Irkutsk.

 İlk ziyaretimde sokaklarda pek insana rastlayamamıştım. Sanki herkes evine kapanmıştı. Şimdi ise artık insanlar sokaklara dökülmüş. Hava güneşli, her yer cıvıl cıvıl. Angara Irmağı boyunca uzanan parkta ve Gagarin Caddesi’nde gençler bira içip sohbet ediyorlar. Uzaktaki bir diskotekten müzik sesi geliyor. Bazı insanlar da Angara Nehri’nde keyifli vapur gezintileri yaparak bu güzel havanın tadını çıkarıyorlar. Irkutsk’un, rengârenk panjurlarıyla göz alan, güzel ahşap evleri, yine yerli yerinde. Sahipleri, ellerinde çekiç ve çivilerle ufak tefek tamiratlar yapıyor. Bu evlerin kapılarının üzerine uğur getirmesi için güneş kursu veya at nalı asılmış. Bu, eski bir gelenekmiş çünkü. Bu evlerin dokuz yüzü belediye tarafından koruma altına alınmış bile.

12 milyon 765 bin kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip Sibirya, adının geleneksel anlamıyla, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Kazakistan, Moğolistan ve Çin Halk Cumhuriyeti sınırı arasında, Ural Dağları’ndan Büyük Okyanus’a kadar uzanıyor. Burada,  kavramlar ve mesafeler oldukça büyük boyutlarda; 100 kilometre, mesafe değil; 100 yaş, yaş değil! Arazi çok geniş olduğu için, insanlar yayıldıkça yayılmışlar. Stratejik önemi çok büyük olan bölge, Rusya’nın en büyük enerji ve maden kaynaklarını bünyesinde barındırıyor.

Tarih öncesi kültürlerin beşiği olan Sibirya, gerek Büyük Okyanus kıyısından Baltık kıyılarına kadar uzanan alanda, gerekse kuzey ve güneyinde yer alan bölgelerde, birçok kültürün oluşumuna katkıda bulunmuş. Sibirya, uzun bir dönem buzlar altında kalmış olduğundan, donmuş ve fosilleşmiş mamutları ile de ünlü.

XIII. yüzyılda, tüm Güney Sibirya, Cengiz Han’ın kurduğu Moğol İmparatorluğu’na katılmış.

Kazak Rusları, 1639’da Ohotsk Denizi’ne ulaşmışlar ve bu tarihten itibaren Sibirya’yı egemenlikleri altına almaya başlamışlar. Esas amaçları maalesef kürk ticareti yapmakmış. Samur, tilki, sansar gibi… Hani Rus çarlarının üstündeki o havalı hayvan kürklerini hatırlayın.

Ekim 1917 Devrimi’nden sonra, Çek lejyonu ile Kolçak kuvvetlerinin oluşturduğu “Beyaz Ordu”nun egemenliğine giren Sibirya’ya, Kızıl Ordu 1919 sonbaharında girmiş ve Kasım 1922’de bölge, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne katılmış.

Sibirya’da her evin ve her mağazanın üç kapısı var. Sibiryalılar, sokaktan eve girdiklerinde, her kapı boşluğunda 10’ar saniye bekliyorlarmış. Eksi 42 dereceden, artı 20 dereceye girerken yaşanan sıcaklık değişikliğinin, vücut ve cilt üzerinde oluşturacağı olumsuz etkileri önlemek için alınan bir tedbirmiş. Haksız da değiller hani!

Sibiryalıların millî yiyecekleri “dondurma”. Yaz kış, dondurmadan vazgeçmiyorlar. En gözde yemekleri ise “Sibirya gulaşı”; et soteye benziyor, tadı da damak zevkimize uygun. En yaygın spor ise buz hokeyi ile kayak. 

Irkutsk’a, bir bakıma “Sibirya’nın Paris’i” diyebiliriz. 1661’de Güney Sibirya ana yolunu denetleme amacı ile, Ruslar tarafından kale içinde kurulup genişletilen kent, aynı zamanda, Sibirya’nın en eski kenti unvanına sahip. Yıllarca Sibirya ve o zamanlar Rusya’ya ait olan Alaska, bu şehrin beyaz evi olara anılan bulunan Sibirya valiliği tarafından yönetilmiş.

Irkutsk, bir dönemin sürgün yeriymiş. 20 bin Polonyalının yanı sıra, ünlü ünsüz pek çok kişi de sürgün olarak yaşamak zorunda kalmış burada. Sibirya’da seyahate çıkan ünlü yazar Anton Çehov da bu coğrafyada üç ay kalmış.

“Sönmeyen Ateş Savaş Anıtı”nı ziyaret ettikten sonra bir Ortodoks kilisesine gidiyoruz. Avrupa’da ve Amerika’da kiliseler genellikle boştur. Burada ise tamamen dolu idi. Bu dönemde çocuğunu kucağına alan, bir hevesle kiliseye koşuyordu. Kilisenin dışında büyük mezar Gregory Sheliklov’a aitmiş. Sheliklov, 1783 yılında, Ruslara Alaska’nın kapısını açan bir Rus kâşifi. Ama sonuçta Ruslar, kontrol etmekte zorlandıkları Alaska’yı 7 milyon dolar karşılığında Amerikalılara sattılar. Her hâlde, Sheliklov’un kemikleri sızlıyordur.

Irkutsk’un iki ana caddesi var: Karl Marx ve Lenin. Kirov Parkı’nda bu coğrafyaya has sedir, sarı çam, köknar, karaçam ile kavak ağaçlarının cinslerini görebilirsiniz. Çar III. Aleksandır dönemi Rusya’da bir barış dönemidir, onun için de Rus tarihinde bu çarın adı pek anılmaz. Oğlu II. Nikolay ise herkesin çok iyi bildiği son Çardır. Irkutsk, III. Aleksandır’ın heykelini dikmiştir çünkü Transsibirya Tren Hattı onun zamanında döşenmeye başlanmıştır.

Rus devrimciler “Dekabristler” veya diğer adları ile “Aralık İsyancıları” 1825 yılında çara karşı ayaklanmışlar ve sonuçta buraya sürülmüşler. Asil ailelere mensup bu zengin isyancılar aslında Irkutsk’un gelişimine büyük hizmet etmişler. Bunlardan Kont Volonsky ve ünlü eşi Anna’nın bugün müze olan evini ziyaret etmeyi unutmayın. Anna hergün bol şampanyalı ve siyah havyarlı partiler verirmiş. Puşkin bile bu partilere katılmış. Tolstoy zaten Anna’nın akrabası imiş.

Taltsi Açıkhava Ahşap Mimarı Müzesi’nde de Sibirya evlerinin evrimine şahit olabilirsiniz. Tavsiye üzerine, küçük bir müzeyi geziyoruz. Fosillerin ve doldurulmuş hayvanların yanı sıra, müzenin üst katında bir de doğal mumya var. Tahmin ettiğim gibi, mumyayı Gobi Çölü’nden getirmişler. Doğu Türkistan gezim sırasında, bunun gibi çok sayıda ilginç mumyalar görmüştüm.

Sibirya’nın Gözü: Baykal Gölü

Dünyanın en derin ve en esrarengiz gölü olarak bilinen Baykal’a gidiyoruz. Gölün boyu 648 kilometre, eni ise 40 ile 80 kilometre arasında değişiyor. Gölün adı, Yakut dilinde “Ateş Denizi” anlamına gelen “Bay-Gal” kelimesinden geliyor. Moğollar ve Buryatlar ise, “Baykül”, yani “zengin deniz” derlermiş. Kimileri de, “göl” denmesini hakaret sayıp, “Baykal Denizi” diyor.

Baykal Gölü’nün suyu, duru mu duru, göz alıcı mavi, saydam bir su. Göz gibi; sanki göl size bakıyor. Bu yüzden Baykal’a “Sibirya’nın Gözü” de diyorlar. Baykal bir hayli yaşlı. Tam 25 milyon yaşında olduğu belirtiliyor. Söylendiğine göre, 336 oğlu var bu ihtiyarın; kendisine su taşıyan ırmaklar bu kadar çok olduğuna göre, en az 25 milyon yıl daha yaşar rahatlıkla. Sadece bir tane de kızı var: Angara Irmağı; Baykal’ın fazla suyunu akıtan tek ırmak. Hatta bazı yazarlar başkentimiz Ankara’nın isim babasının bu nehir olduğunu iddia ediyorlar.

Baykal Gölü’nün bir de “efsanesi” var: Baba Baykal’ın kızı Angara, yakışıklı Yenisey’e âşık olmuş; Yenisey de Angara’ya. Ancak, huysuz ve muhafazakâr baba Baykal, evlenmelerine bir türlü izin vermemiş. Angara da sonunda, Baykal’dan çok miktarda su çalarak kaçmaya karar vermiş. Fakat baykuş, hemen bu haberi baba Baykal’a yetiştirmiş. Kızgın baba Baykal, sessizce uzaklaşmakta olan Angara’yı durdurmak için, boğazına doğru bir kaya fırlatmış. Bu kaya Angara’nın boğasında hâlâ duruyor. Daha sonra, Yenisey ile yaralı Angara birleşerek, Kuzey Denizi’ne akmışlar ve mutlu bir yaşam sürmüşler.

Baykal Gölü’nün, belirlenen en derin yeri 1637 metre. Ancak, daha derin yerlerinin de olduğu söyleniyor. Baykal’ın suyunu bir bardağa koyup, gönül rahatlığıyla içebilirsiniz. Mide hastalıklarına iyi geliyormuş. Zaten, Baykal’ın suyu zaten Japonlara satılıyormuş. Otuz bir bin kilometre karelik bir alanı kaplayan Baykal Gölü’nün hacmi ise 23 bin kilometre küp! Dünyanın tüm nehirleri Baykal Gölü’ne aksa, bu hacmi, ancak bir yılda doldurabilirlermiş.

Mikroorganizmalar ve karidesler Baykal’ın suyunu sürekli temizliyor. Gölde 56 çeşit balık yaşıyor. Balık tutmak da mümkün. Zaten çok sayıda balıkçı, kıyıda kurutulmuş balık satıyor. Baykal Gölü kışın donduğu zaman ise, bir delik açarak buz balıkçılığı da  yapılıyor.

Baykal Gölü kızgın tanrıların hükmündedir. Bu gölde kasırgalar yaşanır ve su aniden çılgınlaşır. İki bin metre derinlikte, karanlık uçurumda kör balıklar yaşar. Burayı ziyaret eden ünlü Şilili yazar Pablo Neruda sarı denizaltı ile bu balıkları yakalatmış ve Baykal Gölü’nün suyuyla hazırlanan votka ile birlikte afiyetle yemiş. Bu nasıl bir zevktir, Değerli Neruda takdir ettiğimiz o onurlu hayat çizgine bu davranışın yakıştı mı hiç?

Baykal Gölü’nün kuzeydoğusundaki hidrotermal delikler oksijenin gölün diplerine ulaşmasını sağlar. Ayrıca Baykal Gölü Müzesi’nin üst katında izole yaşamın hâkim olduğu bu gölün jeolojisi ile bu gölde yaşayan balıklar tanıtılırken giriş katında ise büyük bir akvaryum var. Buradaki tek memeli Baykal foku. Baykal Gölü’ne özel beyaz etli ünlü omul balığı suyun 250 metre derinliğinde yaşıyor.

İlk Sibirya gezimde güzel Baykal ile vedalaşıp, Baykal kıyısında bir Sibirya köyüne uğramıştım. Biraz garip bir köydü burası. Aslında köyde bir gariplik yok, ama köylülerde, tedavi gerektiren bir acayiplik olduğu kesin! Köyün kilisesinin bahçesinde gördüğüm bir kızın fotoğrafını çekmeye niyetlendim; kız, eline geçirdiği bir odunla üzerime saldırdı! Neyse ki, saldırıyı savuşturmayı başardım. Gariplikler sadece bununla kalsa, iyi. Yol üzerindeki bir kuyudan su içtik diye, adamın biri bize bağırıp arkamızdan bir kova su fırlattı! Sonunda, tek parça olarak, köyden sağ salim çıkmayı başardık!

“Tayga” adı verilen Doğu Sibirya ormanlarında, çam ağaçları hâkim. Bu ormanlarda, 4 bine yakın ayı bulunuyormuş. Her ayının da, orman içinde kendine ait bir bölgesi varmış. Mantar ve bal ile beslenen ayılar, iyi birer yüzücüymüşler aynı zamanda. Eğer yolunuz buralara düşer de bu ayılardan biriyle karşılaşırsanız, sakın bağırmayın ve arkanızı dönüp kaçmayın. Düşman kabul eder. Alçak, yumuşak bir sesle konuşun, yere çökün, iyi niyetinizi anlayıp ve size inanın zarar vermeyeceklerdir.

Sibirya’ya gelirken, Dostoyevski elimden tutmuştu. Onun, insan ruhunun derinliğine dalıp, orada bizi yaşamla, en önemlisi de kendimizle yüzleştirmesi, kafamı bir kez daha kurcalamıştı. Ama şimdi bir maden mühendisi olarak, ölümsüz Rus şairi Puşkin’in “Sibirya Madenlerinin Derinliklerinde” adlı şiiri var dilimde:

Sibirya madenlerinin derinliklerinde

Bekleyin, yitirmeden gururlu sabrınızı

Boşa gitmeyecek acılı çabanız

Ve düşüncelerinizin yüce amacı.

Bahtsızlığın sadık kız kardeşi

Umut, karanlık zindanınızda

Diri tutacak dinçliği ve neşeyi,

Ve gelecek beklenen o zaman da:

Kırarak kilitleri aşk ve dostluk

Ulaşacak yanınıza

Sürgün hücrelerinize nasıl

Benim özgür sesim ulaştıysa.

Düşecek ağır prangalar:

Ve yıkılan zindanların kapısını

Aşarak sevinçle girecek içeri özgürlük

Ve kardeşleriniz uzatacak kılıçlarınızı.