Grönland

Kabaca bir kanoya benzeyen Grönland’a, yani dünyanın en büyük adasına gitmek üzere heyecanla uçağımıza biniyoruz. Saat 23.00 ama, hava aydınlık. Buzul ve karlarla kaplı dağların üzerinden uçuyoruz. Gökyüzü kiraz pembesinden lal kırmızısına ve nar çiçeğine kadar renk cümbüşü sunuyor. Buzulların yüksekliği 2-3 bin metre kadar. Bu doğa şartlarında uçak nereye konacak diye endişeleniyoruz. Ama, bir süre sonra başarı ile Narsarsuaq Havaalanı’na iniyoruz.

Narsarsuaq, bir havaalanının yanında, bir otel ve birkaç evden oluşan basit bir yerleşim merkezi. Bizi, Anas adlı Danimarkalı bir genç karşılıyor; biz ona kısaca “Ananas” diyoruz. Doğruca iskeleden bir motora binip, üç saat sürecek bir yolculuğa başlıyoruz. Hedefimiz: Narsaq. Motorda bizimle birlikte Fransız ve İtalyan gruplar da var. Kimimiz uyukluyor, kimimiz etrafa bakıyor. Sanki dünyanın bittiği yere gidiyormuşçasına, derin bir suskunlukla çevrelenmiş herkes. Dışarıda belirgin bir kutup çizgisi var. Gökyüzündeki yıldızlar çok güzel ve çok yakın görünüyor. Tam o anda, ay doğuveriyor; bu beklenmedik güzellik, herkes gibi beni de olduğum yere çakıyor. Dağların beyazlığı şimdi ay ışığıyla yıkanıyor. Nefesim kesiliyor. Ay’ı tutmak için ellerimi uzatasım geliyor; aynı bir ampul gibi. Bu anı hiç  ama hiç unutamıyorum.

            Nüfusun beşte dördünü adanın gerçek yerlileri olan Grönlandlılar oluşturuyor. Eskimo kökenli olan Grönlandlıların adaya gelen Avrupalı göçmenlere karışarak zaman içinde melez bir yapı kazanmış. 932 – 1450 yılları arasında Vikinglerin yaşam mücadelesi verdiği bu coğrafyada 1721 yılında adaya gelen Danimarkalı rahip Hans Egede Eskimoları Hıristiyan yapmak için “Godthab” yani bugünkü başkent “Nuuk’ta” bir merkez kurmuş. Ancak 1979 yılında Grönland iç işlerinde serbest özerk bir bölge statüsü kazanmış.

            Narsaq’a geldiğimizde üç ayrı otele dağılıyoruz. Binalar rengarenk çok sevimli. Otelden çok, bir öğrenci yurduna ya da bir pansiyona benziyor. Her bir oda, iç içe iki odadan oluşmuş. Temiz ve sıcacık odalar. Danimarka tarzı mobilyalarla döşenmiş. Sabah, öğrencilerin aşçılık eğitimi yaptığı bir binada güzel bir kahvaltı yapıp, yine aynı motorla “Inland Icecap”a, yani buzullara doğru yola çıkıyoruz.

Kajak Limanı’ndaki balıkhanede bir fokun nasıl parçalandığını görmüştük. Hatta orada ölü martılar bile satılıyordu. Şimdi anlıyoruz ki, foklar, Grönland’daki Eskimoların veya “İnvid” diye anılan yerli halkın her şeyi. Dönemin Grönland başbakanı da bir İnvid idi, adı L. Emil Johansen. Danimarka Grönland’ın bütçesinin %60’ını teşkil eden 274 milyon kronu her yıl yardım olarak yolluyordu.

            Bu dev buzul karasında sadece 57 bin kişi yaşıyor. Yani tüm Grönland’ı İzmir Atatürk Stadı’na sığdırmak mümkün. Bu nüfusun %80’i de “Gulf Stream”in etkisi ile yumuşak bir iklime sahip olan batı kıyı kesimlerine yerleşmiş. Piri Reis’in haritasında bu dev ada iki parça olarak gösterilmiş, nitekim buzulların altında gerçekten de iki bölümmüş. İçişlerinde serbest ama politik açıdan 1814 Kiel Anlaşması ile Danimarka Krallığı’na bağlı olan Grönland halkı Danimarka’dan yeterli para yardımı gelmediğini iddia ediyordu. Hal böyle olunca, ekonomik bakımdan düze çıkmanın tek yolu olarak maalesef dönüp dolaşıp “fok avcılığını” olarak gördüler. Kanada kıyılarında 2-3 yaşına ulaşan foklar Grönland’a göç ediyorlar,  burada en acımasız yöntemlerle avlanıyorlar. Bu fokların her santimetrekaresinden yararlanılıyor. Etini yiyorlar, deri ve kürkünden giysi yapıyorlar. Bizim rastladığımız kanlı fok pazarında, bu hayvanların bağırsaklarını bile sosis yapmak üzere satıyorlardı. Soylarının tükenmesi pahasına fokları katletmenin ekonomik zorunlulukla açıklanabilecek bir yanı olduğunu kabul etmiyorum. Fok balıkçılığı yerine, madenciliğe, petrol ile doğal gaz aramalarına ve turizme ağırlık verseler, az nüfusları ile neden geçinemesinler?

Grönland gibi doğal hayatın tüm bakirliğini koruduğu bir ülkede, gönül isterdi ki, soyları hızla azalan bu hayvanlara sahip çıkılsın. Ancak ne yazık ki foklar yanında, kırılan buzulların üzerinde mahsur kalan kutup ayıları da avcılar tarafından vurularak öldürülüyor. Öne sürdükleri bahane ise bence “çok komik”. Buz dağları üzerindeki ayılar aç kaldıkları için saldırganlaşıyormuş, bu yüzden yanlarına yaklaşılamıyormuş, onlar da ayıları vurmak zorunda kalıyorlarmış. (Sanki önce karnını doyursalar olmaz) İnsan kadar tehlikeli ve yaşadığı ortama  zarar veren bir başka canlı var mı ki?

            Motorumuz ilerledikçe, mavi ve beyaz, yüzlerce serseri buz dağları görüyoruz. Hiçbiri diğerine benzemiyor. Manzara, tek kelimeyle harika! Gölge-ışık oyunu sisin hakemliğinde saklambaç oynuyor. İnsanı kötü düşüncelerden uzaklaştırıyor, içini açıyor. Güneş olsaydı, çok güzel fotoğraflar çekebilirdik.

            Grubumuzda annesiyle birlikte geziye gelen otistik bir Fransız kız var. Rahatsızlığına karşın, hiçbir faaliyetten geri kalmıyor. Hatta, buzullara geldiğimizde, bizimle birlikte kayalıklara tırmanıyor. Anne-kız, büyük bir neşe içinde, yürüyüş grubunun en önünde ilerliyorlar. Onlardaki bu yaşama sevincini hayranlıkla izliyorum. Norveç’te, fiyortlar ülkesinde, Amerikalı görme özürlüler grubu ile karşılaştığımda gözyaşlarımı tutamamıştım. Bizler bazen sağlığımızın kıymetini bilmiyoruz ve bazı küçük “terslikleri” bile sorun yapıyoruz.

            Bulunduğum tam bu noktada, 2500 kilometre uzunluğunda, zaman zaman 2-3 bin metre yükseklikteki ve yaşı milyon yılla ölçülen bir buzul, su ile buluşuyor ve parçalanarak buz dağları oluşturuyor. Doğanın bu devinimi bizi büyülüyor. Tonlarca ağırlıktaki buzullar, yani buz dağları suyun üzerinde sanki bir mantar gibi yüzüyor. Buz dağlarının ancak %10 ila %20’si suyun üzerinde. Eğer bu buz dağları suyun dibine batsaydı, o bölgede yaşam dengesi alt üst olur, pek çok canlı ölürdü. Ancak, hayran olunası doğa, bu işi, biz insanlardan çok daha mükemmel şekilde dengelemesini biliyor. Nekrasov‘un bir şiiri aklıma geliyor: “Küçük, soğuk bir ırmakta buz henüz donmamış / Eriyen şeker gibi parça parça dağılmış…”

            Buzulların arasında, kirli izlenimi verenler var. Buzullar her türlü arazide ilerliyor, bu arada, nehir yataklarından geçerlerken toprak ile  ve taşı da bünyelerine alıyorlar. Peki, buzulların bir kısmı niye renkli? Bu konuda iki farklı görüş var. Birincisi, buzulların önceden mavi olup, ışığı gördüklerinde beyaza döndükleri yolunda. Bunun tersini iddia edenler de var!

En tehlikeli olan buzullar ise “saydam” olanlar. Eğer buzul içindeki su eridikten sonra tekrar donarsa, saydam buzullar oluşuyor. Bunları uzaktan kestirmek çok zor. Ünlü Titanik Transatlantiğinin bu şekilde battığını da unutmayalım. Buzullar iki cins oluyor: Tatlı su ve tuzlu su buzulları. Tuzlu su buzulları yani banvitler artik bölgede kuzeyde, denizin donmasıyla oluşuyor. Bizim rastladıklarımız hep tatlı su buzullarıydı. Antartika’dan sonra dünyanın en büyük buz kütlelerine sahip olan Grönland’da ortalama kalınlığı 1500 metre olan katmanın en derin noktası ise 3000 metreyi geçer. Günde ortalama 30 metre ilerleyen Jakobhavn Buzulu dünyanın en hızlı ilerleyen buzulları arasında yer almakta.  

            Grönland’ın nüfusu 1940-1980 yıllarında 4 kat artarak 10 binden 40 bine çıkmış. Bu arada, yerli halk kasabalara yerleşerek modern yaşamı benimsemiş. Acaba şu anda daha mı mutlular? Bir balık fabrikasında, sabah 09.00’dan akşam 18.00’e kadar süren monoton çalışma hayatı, onların özgün ve avcı doğalarıyla ne kadar uyum içinde? Sokaklarda çok sayıda alkolik ve mutsuz insana rastlıyorsunuz. Ayrıca, intihar sayısının artması, İnvid halkı için iyiye işaret olmasa gerek! Hele bir de, yaşamak için değil, para kazanmak için avlanmak… Bu durumu içlerine kolayca sindirebilecekler mi? Yoksa, doğa bir süre sonra, Grönland’a dolayısı ile dünyaya yaptıklarını kendilerine ödetecek mi? Dünyanın giderek ısınması, buzulların erimesi gibi işaretler, doğanın zaten bu yönde adımlar attığını görmemizi sağlayacak mı?

            Kızıl Eric‘in ilginç öyküsünü de anlatmak istiyorum sizlere: Norveç’ten İzlanda’ya yerleşmeye gelir Eric. Ancak geç kalmıştır ve yerleşime uygun yerler başkaları tarafından kapılmıştır. Bunun üzerine, zengin bir kızla evlenip onun çiftliğine kapağı atar. Bir zaman sonra, komşularıyla yaptığı bir kavga sırasında iki kişiyi öldürür ve Halk Meclisi’nde yargılanır. Yargılama devam ederken, halk, etrafta  görmek istemez. Bunun üzerine, Kızıl Eric, bir gemiyle Grönland’a gelir. Zaten aslında babası da Norveç’ten kovulmuştu. Üç sene boyunca Kızıl Eric bu adanın kıyılarını gezer, hatta adanın haritasını bile çıkarır. En sonunda, Quassiarsuk’u yerleşime uygun bulur. İzlanda’dan 25 gemi dolusu insanı da Grönland’a yerleşmeye ikna eder. Bu gemilerden ancak 11 tanesi Grönland’a varmayı başarır. Kızıl Eric başkanlığındaki Norveçliler, 500 yıl boyunca tarım ve hayvancılıkla uğraşarak, yaşamlarını Quassiarsuk’da sürdürürler. Kızıl Eric’in oğlu, eğitim için gittiği Norveç’ten, koyu bir Hıristiyan olarak döner. Annesi bu dini kabul etse de, babası Kızıl Eric karşı çıkar. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenden dolayı, Kızıl Eric ve arkadaşları tarih sayfalarından silinir; belki İnvidlerle aralarında bir savaş çıktı, belki de aşırı soğuklardan kaçtılar!

Kısa Kısa Gönland

  • Orta Batı Grönland’da yer alan Ummanaq’taki tek otelin sahibi buz üzerinde her sene golf yarışması düzenliyor. Adı “Dünya Buz Golfü Şampiyonası”. Otuz altı delikli şampiyonanın oyuncularını taşımak için 40 kızak ve 350 köpek görevli oluyor. Seyirci sayısı çok az. Zaten bu kasabanın toplam nüfusu 1400. Ama Ren geyikleri, huskiler ve kutup ayıları seyirci boşluğunu dolduruyor olmalı.
  • Dünyanın en izole yerleşim bölgesi dünyanın en uzun körfezi Scoresbysund’un ağzına konumlanmış bir köy adı da epey uzun: Ittqqertoormiit. En yakın yerleşim yeri Ammasalik’e uzaklığı ise 800 kilometre. Ulaşımlarını köpeklerin çektiği kızaklar sağlıyor. Halkı misk öküzü, fok ve mors avlıyor. Dondurucu bir soğuğa sahip uçsuz bucaksız bir plato burası. Her taraf kar ve buzla kaplı ama yine de  500 kişi burada barınmayı başarmış.
  • Kızaklarda kullanılan köpekler havlamıyor, kurt gibi uluyor, çünkü bu köpekler aslında kurt kökenli. Bu hayvanlar kızakların önüne dört sıra halinde diziliyorlar. Her sırada üç köpek bulunuyor. En önde de bir kılavuz köpek. Batı Grönland’da ise köpekler kızakların önüne yelpaze şeklinde diziliyor.
  • Herşeyin hemen hemen ithal olduğu Grönland’da, balık yağı yapımında kullanılan morina balığı ve yengeç avcılığı halkının en önemli geçim kaynakları oluyor.
  • Grönland’da kışın açık havada florasan lambasının yanma prensibine göre oluşan “auara” yani “rengarenk kutup ışıklarını” hayranlıkla izlemek mümkün!
  • Bir çeşit efsanevi yaratık olan “Tupilak” şaman kültürünün bir devamı olarak yani bir bakıma büyü malzemesi olarak günümüze dek ulaşmış. Kemik, fok derisi veya dişten oyulan tupilak heykellerini satın almak mümkün.
  • Doğa, hayvan ve iklimden etkilenmiş olan Eskimo (Ivid) kültürünü yansıtan kayık, kızak, zıpkın ve kandil yapımı bugün de varlığını sürdürüyor. Davul eşliğinde yapılan halk danslarını izleminizi öneririm.
  • Grönland bir zamanlar İngiliz, Danimarka ve Hollanda bandıralı yaklaşık 50 balina gemisine mezar olmuş. Buz dağlarına çarparak parçalanan gemilerin toplam yaklaşık 400 kişilik mürettebatı 1700’lü yıllarda korkunç acılar içinde kıvranarak bu sularda can vermişler. Balinaların ahı tutmuş olmalı! Kısa bir not: Balina etinde portakaldan üç kat daha fazla vitamin bulunuyormuş.
  • Grönland’ın ekonomik düzlüğe çıkması için iki beklentisi var. Birincisi ve önemlisi “petrol ve doğal gaz” kaynakları. İkincisi ise elbette “turizm”. Buzullar hızla eridiği için artık turistleri taşıyan gemilerin eskiden 8 ay don tutan limanlara kışın bile yanaşması mümkün olacak gibi!
  • 1973 yılından beri artik bölge içinde toplamı 2 milyon kilometrekareyi bulan 300 ulusal park oluşturuldu.
  • Grönland’ın kuzey batısında yer alan Thule’da büyük bir Amerikan üssü bulunuyor. Buraya ancak özel izinle gidiliyor. Bu Amerikan üssü açılırken buradan daha  kuzeye göçe zorlanan 150 Eskimonun çocukları Danimarka hükümeti aleyhine dava açtılar!
  • Grönland’a ulaşım kara yolu olmadığı için genellikle deniz yolu ve kısmen hava yolu ile gerçekleşiyor ve halkın büyük çoğunluğu daha ılıman olan Güneybatı Grönland sahillerine yerleşmiş!
  • Koruma altında olmasına rağmen avlanan beyaz kutup ayılarının ağırlığı 500 kilogramı buluyor. Fok ve somon balığı ile beslenen bu sevimli hayvanlar genellikle senede iki yavru yapıyorlar. Kör ve kel doğan bebek ayıcık 2,5 yıl annesiyle dolaşıp eğitiliyor.
  • Artik Daire, iklim değişiklikleri, sera gazları ve her türlü kirlilikten en fazla etkilenen coğrafya. Çok soğuk olduğu için katı atıkların bozulması da işi zorlaştırıyor. Ayrıca kutuplarda atmosfer de çok ince!
  • Buzulların içine hapsolan hava kabarcıkları bilim adamları için bir hazine. Binlerce yıl önceki atmosferin kimyasal ve fiziksel yapısını ancak bu şekilde araştırıyorlar.
  • Grönland’daki maaşlar hemen hemen Danimarka ayarında. Ev yapmak isteyenlere de iyi şartlarda kredi verilmekte, burada vergi oranı çok düşük.
  • Grönland kasabaları kapalı ufak bir toplum olduğundan hem genetik, hem de salgın hastalıklar yüzünden sorunlar çıkmıştır ve çıkmaktadır.
  • Grönland’ın kırmızılı beyazlı bayrağı ODTÜ’nün bayrağını hatırlatıyor.
  • Türkiye’nin 2,5 katı büyük olan Grönland’ın sadece 340 bin kilometrekaresi buzla kaplı değil. Bu alanın da sadece 150 kilometrekaresi insanların yerleşmesine uygun.
  • Tek üniversitesi Nuuk’ta ama çok az öğrenci olduğu için eğitim kalitesi pek iyi değil. Gençler daha iyi bir eğitim için Danimarka’yı tercih ediyor.
  • Grönland 1982 yılında referandumda aldığı karar doğrultusunda Avrupa Birliği’nden çıktı ve böylece Avrupalı balıkçıların da karasularına girmesini engelledi.
  • Sigara içtiği için devamlı eleştirilen Danimarka kraliçesi yatı ile her yıl Grönland sahillerini dolaşırmış.
  • Grönland’da eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz. Ayrıca ev yapmak isteyenlere ücretsiz arsa tahsis ediliyor. Ama arazi o kişinin mülkiyetine geçmiyor.
  • Yerli halk geleneksel olarak ağzında dişleri ile deriyi yumuşattığından çoğunun dişi yok veya çürük.

Prag

Prag halkı tarihine “Kanlı Prag Baharı” olarak geçen Rus müdahalesini (20-21 Ağustos 1968) belleğinden silmek için çaba gösterdi. Ama, sosyalist döneminin artıları da yok değil. Eğitim, sağlık, alt yapı ve yeşil alan sorunları o yıllardan çözülmüş bile.

Bir zamanlar “Çekoslovakya” olarak anılan ülke artık atlaslarda yok; bir tarih yazıcısının kaleminden çıkma eski bir metine ya da tozlu rafların arasında kurtarıcısını bekleyen sisli bir coğrafyaya dönüşmedi; ama, belki de bin yıllarca sürecek bir cümleye atılan iki tırnak işareti gibi ikiye bölündü; araya kırık dökük bir cümle girdi: “Çekoslovakya 1993 yılında Çek Cumhuriyeti ve Slovak Cumhuriyeti olarak ikiye bölündü.” Türk filmlerinin o vazgeçilmez replik/sloganlarından birini tekrarlayıp duruyor şimdi eski ülkenin yeni halkları: “Biz başka dünyaların insanlarıyız!”

Çeklerle olan ilişkilerimiz Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanıyor. XVI. ve XVII. yüzyıllarda Osmanlı akıncıları ile tanışıyor Çekler. Fakat, sürekli bir Osmanlı yönetimi, ancak Slovakya’nın güney yarısında kurulabilmiş. Bratislava kenti de Osmanlılar tarafından birkaç kez alınmış. Kosice uzunca bir süre Osmanlıların yönetiminde kalmış. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın aldığı ünlü Uguor Kalesi de bugün bu ülkenin sınırları içinde.

“Praha”, yani bugünkü “Prag”, milyonlarca ziyaretçinin akın akın geldiği bir kültür merkezi görünümünde. Sanatseverler, nostalji tutkunları, maceracılar “Altın Şehir”de birkaç gün geçirebilmek için can atıyorlar. Köprüleri, mimarîsi ve üstüne ikinci bir doku gibi yapışan görkemli tarihiyle Prag, yüzyılın en büyük gizem merkezlerinden biri.

Prag sanki bir “açık hava müzesi”. Gotik, Barok, Neo Rönesans mimarisinin en alımlı örneklerine rastlıyorsunuz kentte. İşin ilginç yanı da onca savaş görmüş olmasına karşın tahrip edilmemiş. Hitler bile kente girdi­ğinde buranın güzelliğine hayran kalmış ve bombalanmamasını emretmiş. Hatta altı sinagoga, içinde yaklaşık 12 bin mezar bulunan Avrupa’nın en eski Musevî Mezarlığı’na ve bir Musevî mahallesi olan Parizska’ya bile pek dokunmamış. Her gün yüzlerce Musevî bu bölgeyi geziyor. Duvarda yazılı sayısız kayıp ismi, kamplarda çocukların yaptığı resimleri, bahçedeki mezarları dolmuş gözlerle, dikkatlice inceleyerek belki de kaybettikleri akrabalarını anıyorlar. Hani neredeyse tarihin zamanla iç içe girdiğini ve zamanı durdurduğunu söylemek geliyor insanın içinden.

Prag’da her adımda bir resimle karşılaşıyor, tabiatın tabloların arasında yürüdüğü hissine kapılıyorsunuz. Sanki her köşeye dönüş, bir bilmece. Her bilmeceden yeni, sihirli güzellikler kaynıyor. Kent değişmemiş, XX. yüzyıl onu bozamamış, her şey yerli yerinde… Ortaçağ kapılarının dökme demirden haçları, Arnavut kaldırımları ve sokak lâmbalarının o mat ışıkları!

Prag Kalesi

Hradcary, Vltava Irmağı’nın batı tepesinde yer alan bir kale. Yapımına IX. yüzyılda baş­lanan kale, şimdi saraylar, konutlar, görkemli St. Vitius Katedrali ve kiliselerle bir kent gibi. Çek cumhurbaşkanının bürosu da bu kale içinde yer almakta. Ama, o dönem devlet başkanı Havel, bir dönemin gösterişe bayılan cumhurbaşkanı Süleyman Demirel gibi 37 polis arabası eşliğinde kırmızı halılar üstünde yürümüyordu. Kendisini öğle vakti elinde sandviçi ile çalışma odasına giderken görebiliyorsunuz. Katedralin bir de resim galerisi var ki, Tizi­an’dan Tintoretto’ya, Rubens’e kadar birçok ünlünün tabloları yer alıyor.

Kale içinde ilgimi en çok Alşimistler (Simyacılar) Sokağı’nın çekti­ğini hemen belirtmek isterim. Aslında dar ve kısa bir sokak burası. Aynı sokakta pasta gibi dizilmiş rengârenk evlerde, bugün sayısız antikacı, kitapçı ve hediyelik eşya satan dükkânlar bulunuyor. Ama, bunların arasında 22 numarada, ismi Prag’la özdeşleşmiş Kafka’nın, sevgilisi ile buluştuğu söylenen ev rehberler tarafından kalabalık ziyaretçi gruplarına defalarca gösteriliyor. Yüzyıllarca çeşitli maddelerden altın elde etmeye çabalayan simyacıları anımsayın. Altın işiyle yalnızca macera peşinde koşan uçukların ilgilendiğini sanmayın. Söz gelimi Bohemya Kralı II. Rudolf, İngiliz Arşimist Kelly’ye altın üretsin diye koca bir saray tahsis etmiş.

Her Çek Sanatçı Doğar ve Sanatla Nefes Alır

Prag’da toplam 30 resim galerisi, dokuz büyük müze (en eski ve en büyüğü “National Museum”, özellikle mineraloji ile ilgilenenlere tavsiye edilir) ve 23 adet de tiyatro var. 1384’te kurulan Karl Üniversitesi ise bilim, sanat ve edebiyatta adını Batı tarihine altın harflerle yazdıran bir kurum­. Yani, Prag yalnızca Çek Cumhuriyeti’nin değil, Avrupa’nın da kültür-sanat-bilim merkezlerinden biridir. Prag her mevsim güzeldir. İlkbahar, yaz, sonbahar ve kış hep güzeldir.

Temmuz sonlarında başlayıp ağustos sonu­na kadar devam eden tiyatro festivali, Prag’a yeni bir soluk kazandırıyor. Festival sırasında yalnızca tiyatro salon­ları değil, daha pek çok tarihî yer ve bulvar da oyunlar için “sahne” vazifesi görüyor.

Eski Şehir’in loş ışıklı pencerelerinden piyano sesleri geliyor. Ünlü viyolonsel ustası Pablo Casals boşuna “Yeryüzünde hiçbir kent Prag kadar müzisyene karşı saygılı ve vefalı olamaz” dememiş. Prag, Gluck’den Weber’e, Beethoven’dan Chopin’e, Liszt’den Wagner’e kadar çok sayıda ustaya kapılarını sonuna dek aralamış. Ancak, bu ustalardan en fazla Mozart’ı sevmiş olmalı ki, Salzbourg ve Viyana’da soğuk karşılanan “Figaro’nun Düğünü” operası, 1787 yılında ise Prag’da ayakta alkışlanmış. Ayrıca, Don Juan adlı eserini yine Prag’da yazıp burada ilk kez sahnelemiş; ama bu usta  maalesef yoksulluk içinde öldü.

Eski Şehir

Prag’ın, Vltava Nehri ile “Eski” ve “Yeni” Prag olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmiştim. Eski Şehir yani “Stare Mesto”, Kudüs ve Fez’in “Eski Şehir”leriyle kıyaslanabilir belki. Açık sarı, mor, pembe ve pastel renkli bina cepheleri ile güneş ışığının bile giremediği dar sokakları ile eski kent tam bir hayal dünyası. Çatı katlarındaki işlemeler, duvar resimleri, pencere süsleri, sütun boylarındaki heykeller öyle güzel bir uyum içinde ki! İçlerinde St. Nicholas gibi yuvarlak hatları ile genel görünüme aykırı duran barok örnekler de insanı kesinlikle rahatsız etmiyor.

Eski Meydan (Staromestie Namesti) ve Astronomik Saat

            “Eski Şehir”in merkezini “Staremestre Namesti” oluşturur. On bin metre kareye yakın alana sahip bu ünlü meydanın ortasındaki XV. yüzyıldan kalma astronomik saat kulesi bugün bile çalışıyor.

            XV. yüzyılda kral, astronomik saatin yapımı için ünlü bir saat ustasını görevlendirir. Bu saatin şehrin sembolü, diğer benzerlerinin arasında tek olmasını ister. Bu yüzden de yapımı sonrasında kralın emriyle bir daha dünyada bir benzerinin yapılmaması için ustanın gözleri kör edilir. Bunun sonrasında usta intikam için bir gece yarısı saati bozar. XVII. yüzyılda saatlere meraklı imparator II. Rudolph saati tamir ettirir. Saatin üzerinde hasat ve ekin zamanı, ay ve güneş sisteminin dünyaya göre konumu, mevsimler ve burçlar yer alıyor.

Saatin en büyük özelliği, her saat başı İsa ve on iki havariyi temsil eden kuklaların kulenin iki minik penceresi arasında gidip gelmeleridir. Bu seremoniden sonra bir iskelet beliriyor ve yeni bir 60 dakika­nın başladığı işaretini veriyor. İşte size ilginç bir bilgi: Saatin yapımını bir Türk tüccar üstlenmiş iyi mi ?

Yeni Şehir Ne Kadar Yeni!

“Yeni Şehir”, yani “Nove Mesto” adı sizi aldatmasın; çünkü Yeni Şehir de en az 650 yıllık bir Praglı. Yeni Şehir’in Eski Şehir’den tek farkı, gotik üslubun baroğa dönüşümünü en ince ayrıntısına kadar duyumsatması. O ünlü Prag Baharı’nın baş kahramanlarından olan Wenceslas Meydanı’nda, Neo-Rönesans etkilerinin doruğa ulaştığını görebilirsiniz. Prag’ın ünlü Wenceslas Meydanı git git bitmiyor. Nasıl bitsin; genişliği 60 metre, uzunluğu ise 750 metre. Gece ve gündüz Prag’ın en keyifli yerlerinden biri burası.

Millî Müze, hiç kuşkusuz görülmeden geçilmeyecek yerlerin başında geliyor. Namık Kemal’in müdavimleri arasında bulunduğu Ulusal Tiyatro’nun karşısındaki “Kavarna Slavia”da kahvelerinizi yudumlayabilirsiniz. Ancak, bu denli büyülü görüntüler sunan kentin başı, ne yazık ki ziyaretçilerle dertte. Ülkeye kazandırdığı onca doların diyetini, pahalılık ve kalabalık olarak ödüyor. Ziyaretçilere hizmet vermek için açılan diskoların, lokantaların ve otellerin çoğunun, kentin tarihi dokusunu zedelediği görüşünde Praglılar.

Prag Gitmenize İzin Vermez

“Prag gitmenize izin vermez, bu küçük annenin pençeleri var.” Evet, sanatla ilgisi olmayan bir Alman Musevî ailenin 1883 doğumlu çocuğu Kafka böyle demiş. Kafka’dan söz ettim ya, kafamı en çok kurcalayan yazarlardan biri oldu her zaman. Düşünsenize her kitabında karamsarlığın en uç noktasına kadar gitmiş, her türlü otoriteye karşı çıkmış, anarşist toplantılara katılıp kitaplarında izlenimlerini kullanmış.

 “Almanca konuşan ve yazan bir Musevî olan Kafka’nın ruhunu arıyorsanız meydanları boşuna dolaşmayın” der Çekler. “Tenha sokaklara dalın, orada rastlarsınız.” Kafka ne Almanya’da, ne de Çekoslovakya’da rahat yaşadı. Kırk yıl şatoda hapis kaldı. Bugün Çekler Kafka ile iftihar ediyorlar. Gerçi bakın Kafka Prag için bir de ne demiş: “Bu kente boyun eğeceksin, kurtulmak istiyorsan ise ateşe vermekten başka çare yok”

Ünlü Çek rejisör Milos Forman “Amadeus”, bir filmini çekmek için Prag’a döndüğünde şaşkınlığını şöyle ifade ediyordu: “Bir zamanlar sokaklarında beş parasız gezdiğim, evlendiğim, baba olduğum bu kente on yıl sonra geri dönmüştüm. Hayatım ne çok değişmişti. Oysa Prag bıraktığım gibi aynen duruyordu. Adresler, telefon numaraları bile aynıydı.”

Acaba biz de İstanbul için aynı sözcükleri söyleyebilir miyiz?

            Prag hiç de ulaşılmaz bir coğrafya değil. Haydi, bir an önce hayallerinizi gerçekleştirin.

Kısa Kısa Çek Cumhuriyeti ve Prag

  • Ülkede yaşam pahalı olmasın diye Avrupa Birliği’nde olmalarına rağmen Avro’ya geçmediler.
  • Çek Cumhuriyeti’nin bir kahramanı da ressam “Alfonse Mucha”. Sadece ressamlıkla yetinmemiş, afişler, ambalajlar, taş baskılar, paralar, heykeller, madalyonlar tasarlamış.
  • Çekler aslında kolay kolay kimseye itimat etmezlermiş, şüpheciler.
  • Prag Havalimanı’ndan uçuşlar daha pahalı olduğundan Praglılar genellikle Viyana’dan uçuyor. Örneğin orada olduğum dönemde Prag’dan Stockholm’e 3200 Kron iken, Viyana’dan Stockholm sadece 800 Kron idi. Bu yüzden 30 dakikada bir Viyana Havalimanına Prag’dan otobüs kalkıyor. Otobüsler, rahat, konforlu, ucuz ve dakik kahve ile  çay bile ikram ediyorlar.
  • Prag’a 50 dakikalık mesafede bulunan Terezin Nazi Kampına günlük turlar düzenleniyor. Eskiden bir kale olan Terezin Almanlar tarafından toplama kampına çevrilmiş.
  • Prag’ın iki önemli Parkı da Vtala kıyısında yer alıyor. Stromovka ile Letenske Sady
  • Franz Kafka’nın da çok sevdiği brambaracka çavdar ekmeğine konmuş patates, havuç, mantar ve kızarmış sarımsaktan oluşuyormuş. Ne de olsa Kafka vejetaryenmiş.
  • Çek Halkının en az % 60’ı nın ateist olduğu söyleniyor.
  • Beatles grubundan John Lenon’un resimleri, grafitileri ve şarkı sözleri ile kaplanmış özel bir duvar yaratılmış.
  • Prag’ta ayrıca dünyanın ikinci büyük “oyuncak müzesi” bulunuyor. Çalışan insan figürleri hazırlamışlar. Ekmek pişiren kadınlar, ayakkabı tamircisi, odun kesen köylü adam gibi.
  • Prag’ta her köşede para bozuluyor. Aman dikkat, çok fazla komisyon alınıyor. Bölüm bölüm değil toptan ve komisyon oranını sorarak bankada bozdurun.
  • Cam, kristal ve porselen biblolar çok güzel, ayrıca ahşap ve antika meraklılarını da mutlu edecek dükkanlar bulunuyor. Çek kuklalarını da unutmayın.
  • Prag’a 22 kilometre uzaklıkta Kutna Hora kentinde bir kilise var,  “Seldec Kostnice”. Bu Katolik Kilise’nin duvarlarında kuru kafa yığınları yükseliyor. Dev avizesi, kulak, uyluk ve leğen kemiklerinden yapılmış. Hristiyan geleneğinde mezarlıktan çıkarılan iskeletler için şapeller inşa edilir. Bu gelenek Anadolu Rum kiliselerinde de sık sık  görülür.
  • Prag kart almanızı tavsiye ederim, elliden fazla müzeye ücretsiz giriyorsunuz. (zamanla değişmezse)
  • Zizkov Prag’ın eğlence merkezi. Çok sayıda gece kulübü ve disko var. Gençler geceleri bu bölgede toplanıyor.
  • Prag’ın tarihine ışık tutan önemli bir film . “Kolya” dır. Yönetmeni, Jan Sverak idi.   Çek Flarmoni orkestrasının emekli çellosu Lovka yalnız ve bitkindir. Ama 5 yaşındaki Kolya hayatına girince birden bire  her şey değişir. Prag’ı anlatan diğer bir filmde Milan Kundera’nın unutulmaz eseri “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliğini” beyaz perdeye aktaran Philip Kaufman’a aittir. Bu filmde Daniel Day Lewis genç bir doktoru canlandırmakta.
  • Unutmayın Çek Cumhuriyeti Skoda’nın ana vatanı, ama daha sonra Skoda’yı Alman Volkswagen satın aldı.
  • Çek halkı aslında homojen bir toplum.
  • Çek Cumhuriyeti’nde 4 bin civarı Türk yaşıyor. Yarısı Prag’ta. Daha çok lokanta, turizm ve hizmet sektöründe çalışıyorlar.
  • Prag’ın merkezinde “Sandalyeci” dükkanı dikkatimi çekti. Elbette Türk firmasına ait.
  • Çek Cumhuriyeti’nde yaşam çok erken başlıyor. Sabah 04.30’da otobüs ve metrolar hareket halinde ve insanla dolu.
  • Prag Havaalanına metro ve otobüs bağlantısı ile gayet ucuza ulaşabilirsiniz. Metro yeşil hatla Nadrazi Veleslavin İstasyonuna gelince rahatlıkla 119 numaralı otobüsle terminal 1 veya terminal 2’ye varıyorsunuz. Taksi ile Prag merkezden havaalanı ortalama 25 Amerikan Doları tutuyordu.
  • Halkı bana biraz bitkin, biraz somurtkan ve biraz da ilgisiz geldi.
  • Prag 15 bölgeye ayrılmış ve adreslerde bu bölgelere göre planlanmış.
  • Yazar Vuclav Havel 1989 yılında hapisten çıkar ve devlet başkanı seçilir. Halkın içinden gelen ve gösterişten uzak sakin bir yöneticidir. 2011 yılında ölür. Prag Havalimanın daha önce Ruzynie olan adı halkın isteği ile Vuclav Havel olarak değiştirilir.
  • Eski kent bir numara ve merkezden itibaren Prag halka halka genişliyor.
  • Jan Hus adlı bir Katolik papaz,  kiliselerde yaşanan haksızlıkları dile getirerek Vatikan’a karşı tavır alır. 1415 yılında kilise tarafından  Brüksel’e davet edilir,  orada yakılır. Ama taraftarları gün geçtikçe kuvvetlenir,  sembolü “Kutsal Kase” olan bir tarikat kurarlar. Jan Hus’un Prag’ın bir tepesindeki siyah heykelini fark edeceksiniz. 
  • Tuhaf bakışlı Franz Kafka Prag’da her yerde karşınıza çıkıyor:  bira bardaklarında, kartpostallarda, tişörtlerde, heykellerde, büstlerde, şapkalarda. Kafka Müzesi’nde onun eserlerinin Paranoid ve karanlık atmosferi bire bir yaşatılmış. 

Slovenya

Orta Avrupa’nın küçük, sevimli ve büyüleyici doğal güzelliklere sahip yeni bir ülkesi, Slovenya. Slovenya küçük; ama, tarih boyunca ciddi sorunlarla cebbeleşmiş. .

            M.Ö. 200 yıllarında Roma İmparatorluğu’na katılan Slovenya, bu imparatorluğun VI. yüzyılın sonunda çökmesi ile Sloven kavimlerinin buraya yerleşmesine şahit olmuş… X. yüzyılda ülke, Alman İmparatorluğu tarafından bölünmüş; arazisi, aristokrat ve din adamları arasında pay edilmiş. İşte bu dönemde Slovenler, Hristiyanlığı  kabul etmişler. Şair France Presceren önderliğinde, bağımsızlık rüzgârı esmeye başlamış. Ancak, Habsburg Hanedanlığı’nın çökmesi ile ülke, İtalyan, Sırp ve Hırvat egemenliğine girmiş.

            II. Dünya Savaşı, Slovenya’da çok derin ve acı izler bırakmış. Almanlar, boşalttıkları Sloven çiftlik evlerini, Alman göçmenlere vermişler ve ayrıca Sloven dilinin kullanılmasını yasaklamışlar. Sloven milliyetçileri bu arada Tito’nun başkanlığında kurulmuş olan Yugoslav Komünist Partisi ile, onun yer altı direniş güçlerine katılmışlar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Slovenya, Yugoslav Komünist Partisi’nin denetimine girmiş ve tüm şirketler millîleştirilmiş.

            1980 yılında Tito’nun ölümü ile sınırlar açılmış ve Belgrad’ın Slovenya üzerinde baskısı azalmaya başlamış. 1990’da yapılan seçimlerde halkın %88’i yeni ve bağımsız bir Slovenya için “evet” oyu kullandıktan sonra, bazı aşamaların ardından bağımsız bir devlet doğmuş!

Bled: Ufak bir Cennet

            Sadece 21 bin kilometre kare yüz ölçümlü Slovenya’nın, ufak bir tatil beldesine götürmek istiyorum sizi. Adı, “Bled”. Her köy, her kent, her ülke keşfedilmek ister. Gezginler ülke ayrımı yapmazlar. Her gezginin bir ilk hikâyesi, her gezginin bir serüveni vardır. Her gezginin yeni gezi hayalleri vardır.  Ama Bled’de içinizde hiçbir endişe olmadan, serüvensiz, sakin bir tatil yapabilirsiniz.

            Bled ve çevresi, Alman Hükümdarı II. Henrik tarafından, 1004 yılında Patrik Brixene’ye armağan edilmiş. Kartal yuvası gibi, bir dağın tepesine oturtulmuş Bled Kalesi (Grad), işte bu dönemin bir eseri. Buzulların oluşturduğu güzel Bled Gölü’nün etrafını, bisikletle 20 dakikada turlayabilirsiniz.

İsveçli doktor Arnold Rickly, 1855 yılında hastalarını Bled’de, güneş, hava ve su ile tedavi etmeye başladığında, ahşap evleri ile basit bir köymüş Bled. Bugün ise çok sayıda oteli, pansiyonu, gazinoları, diskotekleri, sayısız spor olanakları, parkları, plâjları ile bir tatil cenneti.

            Gölün ortasında ufak bir ada ve adada barok tarzı bir kilise bulunuyor. Bled’e gelip de bu adaya gitmemek olmaz. Boynunuzun borcu, gideceksiniz. Ziyaretçileri 12 Avro (belki değişmiştir.) karşılığında tuhaf bir sandala bindirip adaya götürürler. İri yarı sandalcı, sandalın arkasındaki iki küreği, rüzgârsız gölde aheste aheste çeker. Adadaki tek yapı olan kilisenin çanı hakkında bir efsane anlatılıyor Alplerde.

Bled Kalesi’nde Poliksena adında bir dul kadın yaşarmış bir zamanlar. Dul Poliksena, haydutlar tarafından öldürülen kocasının yasını tutmuş, tüm altın ve gümüşlerini kullanarak, adadaki kilise için bir “çan” yaptırmış. Ancak bu çan adaya taşınırken çıkan fırtına, kayığı devirmiş. Çan, gölün dibini boylarken, kayıkçılar da hayatını kaybetmiş. Sessiz ve sakin gecelerde, hâlâ gölün dibinden, bu çanın sesi duyulurmuş. Bu genç dul kadın ise Roma’ya gidip bir manastıra kapanmış. Onun ölümünden sonra, Papa, adadaki kilise için benzer bir çan yaptırıp göndermiş. Bu çanı çalıp Meryem Ana’ya dua edenlerin dileklerinin kabul olacağına inanılıyor.

            Bu arada, Bled’in gayet samimî arıları olduğunu söyleneliyim; insanları seven, onlardan ayrılmak istemeyen “evcil arılar” bunlar aslında. Kovsanız da ısrarla sizi takip ediyorlar! Kızımla (o zaman daha on yaşında idi.) lokantada yemek yiyoruz; bir kadıncağız, her hâlde arının ısrarcı tutumundan bıkmış olmalı ki, onu uzun dondurma bardağının içine kapatmış. Arı, erimiş dondurma içinde çırpınıyor. Dayanamadım, kadının endişeli bakışları içinde dondurma bardağını alıp arıyı serbest bıraktım. Kendi kızını bu şekilde hapsetseler, acaba hoşuna gider mi bu güya saygıdeğer hanımın!

            Bled’de hayat “sakin”. Herkes en rahat yazlık kıyafeti ile tembel tembel aşağı yukarı dolanıyor. Burada, sadece ziyaretçiler tatil yapmıyorlar; bir dönemin ünlü diktatörü Josip Broz Tito da yazlık sarayı için Bled’i seçmiş. On iki hektarlık ulu ağaçların göğe yükseldiği bir parkın içinde, 1947’de yaptırmış olduğu yazlık sarayı, bugün “otel” olarak kullanılıyor. Adı ise, “Villa Bled”. Mimar değilim; ama, binanın zevkli bir yapı olduğunu ileri sürmek, her hâlde büyük bir hata olur diye düşünüyorum.

Buz Hokeyi ve Slovenya!

            Evet, bu sakin ve oldukça sessiz ülkede “buz hokeyi maçları” olunca yer yerinden oynuyor. Her maç bir olay!.. Ama, özellikle buranın iki büyük takımı başkentte karşılaşınca, Ljubljana’da bulunmanızı pek tavsiye etmem. Başkent takımı Olimpija ile taşra takımı Jesenice genellikle final oynarmış. Final maçı için otobüs ve arabalarla gelen binlerce taraftar, şehre girmeden önce yüzlerce polis tarafından durdurulup, üç defa üstleri arandıktan sonra belediye otobüsleri ile stadyuma gönderiliyor. Elbette aynı işlem, ev sahibi takımın taraftarları için de uygulanıyor. Buna rağmen, o gün kentin trenleri koltuksuz, otobüsleri de camsız ve kapısız kalmakta, ayrıca stadyumun tüm koltukları yakılırmış. Maçlar böyle olunca hakemi de yurt dışından getiriyorlar ister istemez. Ama, pek bir şey fark etmiyormuş; akıbet: Bozuk para yağmuru. Bozuk para insanın futbol hayatını söndürebilir mi? Evet…

Slovenya Millî Takım kaptanı ve en iyi oyuncusu olan Arap kökenli Mustafa, bozuk paralardan birine basınca ayağını kırıp spor yaşamını noktalamış…

Postojna Mağaralarını Görmelisiniz

            Ertesi sabah, şoförümüz bizi Slovenya’nın şüphesiz en önemli turistik çekim merkezi olan “Postojna Mağaralarına” götürüyor. Dünyanın galeri uzunluğu açısından ikinci büyük mağarasının kapısında, oldukça uzun bir ziyaretçi kuyruğu var! 1818 yılında, mağaraların bulunuşundan bugüne dek, 20 kilometre uzunluğunda galeri açılmış; ancak, bizlere sadece 5 kilometrelik bir bölümünü gezdiriyorlar. Alt seviyelerdeki yer altı nehirleri ile hâlen aktif olan mağaralar, kat kat, renk renk, sarkıt ve dikitlerle süslenmiş; konser salonları göz kamaştırıyor. Suların içerdiği metal oksitlere göre farklı renk alan sarkıt ve dikitlerin bir milimetresinin 40 yılda oluştuğunu düşünürseniz, böyle bir mağaranın 67 bin yıllık olduğunu söylendiğinde şaşmazsınız!

Bugüne dek 40 milyon ziyaretçiye kapılarını açan Postojna mağaraları, yüzlerce misafire aynı anda, akülü lokomotiflerle ve biraz yürüyerek, farklı lisanlarda rehberlik servisi sağlayarak gezdirilebiliyor. Mağara içinde ortalama sıcaklığın 8oC olduğunu sakın unutmayın ve bizim gibi içeriye gömlekle girmeye kalkışmayın; üşürsünüz!

            I. Dünya Savaşı’ndan önce Avusturyalıların düzenlediği; Rusların hapishane, Almanların II. Dünya Savaşı esnasında benzin stok alanı olarak kullandığı Postojna Mağaralarını turizme açanlar ise İtalyanlar. Bu arada, hemen ekleyeyim: Bu bölge, bir dönem de  İtalyanların eline geçmiş.

Ama, tüm mağara gezisinin en  ilginç  bölümü, hiç şüphesiz, insan balığı (Proteus Anguinus). Karada yaşarken evrim sonucu oluşan, solucan ile kertenkele karışımı tuhaf bir yaratık ortaya çıkmış! Üstelik de kör. Metabolizması çok yavaş olduğundan, üç yıl hiçbir şey yemeden yaşayabiliyor. Ayrıca ömrü insan ömrüne çok yakın, tam 90 yıl! Işığa çok hassas olduklarından, ziyaretçilere özel bir müzede gösterilen insan balıkları, her üç haftada bir doğal ortamında saklanan yenileri ile değiştiriliyor.

            Postojna’dan çıkınca bir yarım saat daha yolu daha göze alırsanız, Slovenya’nın Trieste’si Piran’a doğru şöyle bir uzanın derim.

            Piran’ın tarih kokan dar sokaklarında gezerken, Akdeniz ve Adriyatik’in sıcak rüzgârlarını yüzünüzde hissedecek ve her an kentin kıyı şeridinde üstsüz uzanmış sarışın Sloven hanımları ile göz göze geleceksiniz. Komşu kasaba Portoruz’da ise sıra sıra lüks tatil otellerini bulabilirsiniz.

Başkent Ljubljana !

            Açık hava mimari müzesi olarak da anılan başkent Ljubljana heykellerle süslü küçük meydanları, süslü yapıları, parke taşlı, ağaçlı yolları, Pazar günü nehir boyunca kurulan bit pazarı, kentin birer kolyesi olan köprüleri, ilk ticaret yasalarının oluşturulduğu Vodnik Meydanı, balıkçılar çarşısı, kongre meydanı, heykellerle süslü Tivoli Parkı, St. Nicholas Katedrali, Preseren Meydanı, en sonunda da  kalesi ile eminim sizin de hoşunuza gidecektir. Ljubljana’yı yeniden yaratan ünlü mimar Joze Plecknik’in izini bu kentte sürmeniz gerekir. Bol sütunlu Yunan mimarisinden çok etkilenen Plecnik, üçüz köprüye, St. Francis, St. Michael Kiliselerine, Ticaret Odası Binasına, Ulusal Üniversite Kütüphanesine imzasını atmış. Yeşil kubbesi, iki kulesi ile şehrin en görkemli yapısı Barok stilinde St. Nicholas Katedrali geniş ve ferah iç hacmi ile görülmesi gerekir.

            Demre doğumlu Noel babasının adını taşıyan Katedral Vatikan tarafından tayin olunan piskopos tarafından yönetilmekte.

            Özgürlük şairleri France Preseren’in adını taşıyan meydan eski şehrin buluşma noktasıdır. Preseren Julia’ya âşık olur ama bu soylu hanım şaire bir türlü yüz vermez. Adını taşıyan meydanda bulunan heykeli ile karşılıksız aşkı Julia’nın penceresi karşılıklı. Sloven milli marşının sözleri de Preseren’e ait. Hem de “şerefe” diye bitiyor!

            Elbette kalesine de çıkmak istersiniz. Saray, askeri karakol ve hapishane olarak kullanılan kaleden kenti kuşbakışı seyredebilirsiniz. Bu arada sakin bir ortamda kahvenizi de yudumlarsınız. Ljubljana Nehrinin üstündeki köprülerden biri kanatları açık ejderha heykelleri ile ünlü. Ejderhalar ile ilgili söylence çok! Köprüden bakire geçerken ejderha kuyruk sallarmış. Kafkaslardan altın postu çalan Jason ise bu ejderhayı öldürmüş.

            Slovenya bir bakıma, zümrüt yeşili nehirler, binlerce karst sistemine dahil mağara ve kayalık, zirvesi karla kaplı Alp dağları, buzullar, yemyeşil çayırlar, rengarenk saksı çiçekleri, ahşap ahırlar, atlar, beyaz kuğular, yeşil başlı ördekler, kırmızı damlı evler, üzüm bağları, besili şişman inekler, keskin virajlı dar yollar, kızıla boyanmış ormanlar, Bach’ın suitini çalan genç  bir Çellinist, çok çeşit ot ve rengarenk çiçekler, turkuaz renginde dereler demektir.

Ülkemizde henüz yeterince tanınmayan; fakat onların Türkiye’yi ve Türkleri çok iyi tanıdığı bu ufak ülkeden artık ayrılma zamanı. “Nefreti nefretle değil, saygı ile yok etmek hünerdir.” Bu Sloven atasözü sizi sevgi ve saygıya davet ediyor. Ben de…

Küçük bir şiirle veda etmek istiyorum Slovenya topraklarına:

            Yakınken

şiir yazılmaz belki

            El uzatılır

            arar

            okşar

            kulak verilir

            ve yaklaşılır sevgiliye

            Ama tarifsiz büyümesidir

            sevginin sürekli

            benim sözünü ettiğim

            yaşanandır bu

            gündüz ve gece

            yakınken de.

GÜNEY HİNDİSTAN SANKİ BİR BAŞKA

Güney Hindistan. Yeni bir gezi, yeni bir heyecan, Hindistan sanki  bir kıta,  bu kez en güneyine gidiyoruz. Uçak memleketleri Cochin’e izine giden Kerala’lı işçiler ile dolu. Biraz uyku, biraz film, biraz sohbet,  biraz yemek. Dört saat sonra  eyalet başkenti Cochin’e iniyoruz! Bizi gayet “sıcak” karşılıyorlar. Acentenin sahibi Willingdon Adasındaki Trident Hilton oteline kadar bizi şahsen götürüyor. Hindistan’da bir renkler ve dinler mozaiği, her köşede bir heyecan  sizleri bekliyor.  Ananas suyu ve yasemin çiçeklerinden yapılmış kolyeler ile Hilton oteli personeli de  bize “hoş geldiniz” diyor.

Burası Cochin, Kerala Eyaletinin Başkenti!

         Kerala, uzmanlara göre Hindistan’ın en güzel ve en varlıklı eyaleti. “Arap Denizinin Kraliçesi” olarak da anılıyor. Zengin geçmişi ve renkli yaşamı ile Cochin bir “müze şehir” olarak da kabul ediliyor!

         Bu kentte bir sinagog, Portekiz Katolik kilisesi, Hollanda sivil mimarisi, sevimli bir camii, Hindu tapınağı ile Çinlilerin taşıdığı özel ağaçları aynı günde görebilirsiniz.

         Kerala Eyaleti, Hindistan’ın 28 eyaletinden oldukça farklı…! Bir defa Hindistan’da Hıristiyan oranı %2 iken bu eyalette %20. Yani adım başı kilise var.

          Sonra iki milyona yakın Kerale vatandaşı  petrol zengini Arap ülkeleri, Avrupa ve Amerika’da çalışıyor. Tabii böylece buraya döviz akıyor. 1956 yılında dünyada ilk kez bu eyalette komünist parti seçimleri kazanmış. Ama Marksizm’den farklı bir anlayışla halkının %99’unu ev ve arsa sahibi yapmış.

          Çinlilerin öğrettiği özel bir metot ile koskoca bir ağla avlanan balıkçıların kıyıda kurdukları döküntü bir lokantada iştahla kalamar ısmarlanıyor. Bize katılan Alman Dr. Dieter Bstelmeyer’in hazırlattığı karides ve patatesler ile masamız zenginleşiyor. Yağmurun sessiz  sesi gülmelerimize karışıyor. Sonra, geriye dönüyoruz. Basın toplantım var ama minibüsün gaz teli kopmaz mı?

          Basın toplantımızın ana teması “ilk kez bir Türk grubun Güney Hindistan’a gelmesi” ama Orhan Pamuk ve Ermeni sorunu bana tekrar ve tekrar soruluyor!

          Otelimiz, 1930 yılında liman yapılırken çıkan degapaj malzemenin yığılması ile oluşan bir adanın üstünde! Ufak bir balıkçı köyü olan Cochin, liman ve donanma üssü sayesinde hızla gelişmiş. Böylece eski ve yeni şehir arasında Willington Adası bulunuyor.

Kathadaki (dans hikayesi) Epik Tiyatrosu!

          Bu gece bir “erkek” tiyatrosuna gidiyoruz. Hem de 1500 yıllık. Menşei ise bu topraklar. Önce delikanlıların yüzlerine nasıl makyaj yaptıklarını seyrediyoruz. Üç genç sulu boya ile bu geleneksel maskeleri her gece yüzlerine dikkatle uyguluyorlar. Kostümlerin ağırlığı ise 30 kilogram. Yani kızların taşıması çok zor. Dansın teması elbette gene Hint destanları. Göz hareketleri ve mimiklerle 9 farklı his tek tek ve vurgulayarak ifade ediliyor. Şaşkınlık, aşk, korku, kızgınlık, merhamet, huzur, mertlik, küçümseme ve de nefret!

          Tek müzisyen davula vurdukça bize ninni gibi gelen ritimlerle yorgun Türk grubunun uykusu geliyor! Arada sert bir ayak vuruşu ile yerimizden fırlıyoruz. Hatta gençlerden biri hazırlanmasına rağmen sahneye çıkmıyor. (Herhalde bize bozuldular.) Elbette ülkemizde de köçek ve çengi var ama bu tiyatro çok farklı. Görülmeli.

Bugün Tüm Gün Cochin’deyiz…

          Nazik ve bilgili rehberimizle kahvaltı sonrası turumuz başlıyor. Cochin betona mahkum olmamış. Ne mutlu! St. Francis kilisesini inşa edenler, Katoliklerin bir numaralı “fedaisi” Portekizliler. Yıl 1503. Vasco de Gama tam 14 yıl burada gömülü kalır, daha sonra kemiklerini Portekizliler Lizbon’a götürüler. Ama mezar taşı hala burada. Kilise uzun bir tahta ve araları kumaşla doldurulan  ilginç bir havalandırma sistemine sahip. Hinduların kendi mabetlerinde ayakkabı çıkarma adeti kiliseler ve sinagoglarda aynen uygulanıyor.

          Museviler bu bölgede 1900 yıl önce Kudüs’ü Romalılar yakıp yıkınca gelmişler. Mihrace onlara hoşgörülü davranıp arazi de vermiş. Katolik Portekizlilerin saldırılarında da onları koruyan yine “mihrace” olmuş. Ahizeleri Belçika’dan, ünlü yer döşemesinde kullanılan el yapımı fayanslar ise Çin’den gelmiş. Sinagogda 1586’da saraya yakın olarak inşa edilmiş. 1950’lerde İsrail’in kuruluşu ile buradaki Museviler baba toprağına dönmüş. Bugün için bu sinagogun cemaati sadece 13 kişi imiş. Tabii hahamları da yok. Dönüşümlü olarak aralarından biri haham oluyormuş.

Hollanda Sarayı ve Arkeoloji Müzesi

          Mattanchery Sarayını Portekizliler kendi adlarına burayı yönetecek olan mihraceye hediye etmişler. Yıl 1956. Bu tarihte mihracelerin devri biter ve devlet mal ve mülklerine el koyar. 1964 yılında burası bir müze olur. Zamanında Hollandalılar bu sarayı restore ettiği için ‘Hollanda Sarayı’ olarak da biliniyor. İçinde ünlü duvar resimleri dışında, silahlar, şemsiyeler, kılıçlar ve giysiler de bulunuyor.

          Ama ünü Ramayala ve Mahaparada destanlarından alınmış öyküleri anlatan duvar resimlerinden kaynaklanıyor. Islak duvara bu resimler kök boyalarla fresko tekniğiyle işlenmiş. Müze 350 yıllık ama destan tam 3500 yıllık! Raman’ın kıymetli eşi Sita’yı şeytan Sri Lanka’ya kaçırır. Raman’da maymun kral ile birlikte karısını geri almak için bu adada kıyasıya savaşır! Sonunda başarır ve bu ünlü ikili törenle evlenirler! Hindu tanrılarının öyküleri uzun ve karmaşık!

          Sonra birde çapkın Krişna var. Tam 16008 eşi varmış. Bir duvar resminde sekiz eliyle 16 eşini mutlu etmeye çalışıyor. Tabii elinin    hanımlara dokunduğu konumu da önemli. Hinduizm’de hep tek numaralar kullanılıyor. Yedi rakamı da ayrıca uğurlu!

          Sinagog civarında iki kez alışveriş sonrası sıra gene yemekte. Yemekte bir ziyaretçimiz var! Sita Travel yetkilisi. Rakip acente.

Bugün Büyük gün: Alleppey ve Houseboat Yolculuğu

          Yolumuz 83 kilometre. Güneye doğru gidiyoruz. Hedef Alleppey. Hindistan’da yaşam hep sokaklarda. Trafik ise sahiden berbat! Yol çizgileri bile yok! Her an karşınıza bir yerlerden bir araç çıkabilir. Kamyonların arkasında “korna çal” yazısı konmuş. Düşünün bir kere! Korna çalın ki sizi fark etsinler!

Fast food dükkanları, alt sınıf otelleri, telefon kulübeleri, motosikletler, tuğla yığınları, satıştaki hamaklar, okullar, banka otomatları, kenevir ipinden yapılan paspas, ip ve hasırlar yolumuzun manzarasını tamamlıyor.

          Sonunda Alleppey’e varıyoruz. Muz ve elmalarımızla “house boat”a biniyoruz. Bir rüya gerçek oluyor. Hava bir açıp, bir kapıyor. Etraf sakin. Ekim ayında yeni sezon açılınca hem fiyatlar hızla yükseliyor. hem de her adımda bir ziyaretçi grubu ile karşı karşıya geliniyormuş. Yani şanslıyız.

          Yeni teknemizle yola çıkıyoruz! Hemen bir öğlen yemeğini sunuyorlar! Ama fazla baharatlı yemekler artık grubu rahatsız etmeye başladı! Manzara bir  harika. Pumba Nehri, kanallar, civarındaki 40 delta ve ara kollarda geziniyoruz. Boşuna buraya “Asya’nın Venedik’i” dememişler. Ucu ince ve üstü bambu ile kaplı bu tekneler zamanında krallıklar arası eşya ve mal taşımak için kullanılırmış. Ahşap yapı kenevir ipi ile bağlanıp üstü koyu reçine ile kaplanmış. İyi bakılırsa nesiller boyunca rahatlıkla hizmet görüyorlarmış.

          Yol alıyoruz…!

          Yolcu motorları, ördek çiftlikleri, suda çamaşır ve bulaşık yıkayan hanımlar, uzun saçlarını üzerindeki elbisesi ile sabunlayan bir kızcağız, okullar, kiliseler, bol sayıda Hindu tapınakları, çayın ortasında bize şehvetle bakan şişman bir inek, tavuklar, ördek filoları, yemyeşil ve uçsuz bucaksız pirinç tarlaları, beyaz lotuslar, nilüferler gözümüzün önünden bir film gibi geçiyor. Yağan şiddetli yağmurlar sel baskınına neden olmuş. Birçok evin bahçesi ve hatta binaların içi bile su içinde. Tavuklar  yüksek bir tepecik bulmuşlar, orada yan yana bekleşiyorlar.

          Sonra farklı renkli bayrakları ile evlere hizmet götüren özel kayıklar da var. Sebze ve meyvesi ile manav, bakkal, banka, sağlık memuru gibi. Kerala’da yaşam “backwater” denen buralarda hayat buluyor. “Snake boat” (yılan kayık) uzun siyah renkli bir yarış teknesi. Festival esnasında bu özel kayıklarla geleneksel yarışlar gerçekleşiyor.!

          Yemekten sonra iki tekneye ayrılıyoruz. Akşam yemeğinde pilav ve domates revaşta! Artık karanlık iyice basıyor! Sıra kurbağa, kuş ve böcek seslerinde.

          Sabah kahvaltısından sonra geniş “Vembanad Gölüne” çıkıyoruz. Kumarakom Köyü yakınlarındaki sessiz olduğu kadar hoş ve modern “Kumarakom Lake Resort”a varıyoruz. Yine çiçeklerden kolye ve hindistancevizi suyu ile karşılanıyoruz.

          Bu gölge aynı zamanda bir “kuş cenneti” imiş. Göçmen kuşları görebilmenin en güzel yolu gölde uzun bir motor gezisi olduğu söyleniyor.

          Tatil köyümüzün bazı kadrolu hayvancıkları var. Yeşil çimin üstünde emin adımlarla yürüyorlar. Üç sevimli tavşan yavrusu, iki kaz ve bol sayıda akıllı karga. Arkadaşlarımı beklerken kargalarla dost oluyorum. Ama biri devamlı tavşancıkları kovalıyor. Kaçmazlarsa ısırıyor. Sonra odama gelince kargaların beni ziyarete geldiklerini anlıyorum. Banyoda duran ıslak mendiller etrafa saçılmış ve biri de açılıp duvarın üstüne bırakılmış. Bir ara otelde bir kova içinde tutulmuş ufak balıklar görüyorum. Zavallı balıkları aldatıp yakalamışlar. Tabii hepsini göle geri atıyorum.

          Tüm motorlar sahile biriken su bitkilerinin köklerine takılınca bir saatlik “gün batımı” motor gezisi gerçekleşemiyor. Gece yemekten sonra yürüyüşe çıkıyorum ama ana yolda ne kaldırım ne de ışık var. Elbette bu durumda yürümek zor ve tehlikeli!

Bugün Çarşamba, Sekiz Saatlik Madurai  Yolculuğu!

          Sabah saat 08:00’da tüm ekip hazır! Yola çıkıyoruz. Dar dağ yollarında yoğun trafikte ilerlemek zor. Doğa canlı, yeşilin her tonunu seyrediyoruz. Kauçuk ağaçlarından açılan yarıklardan gövdeye asılan metal  kaba doğal kauçuk olan “lateks” dökülüyor. Yalnız lateksin üstüne gün doğmamalıymış. Çünkü hemen katılaşıyormuş. Yani geceleri toplanması gerekiyor. Bir kauçuk ağacının ömrü ise 20 yıl kadarmış.

          Hindistan’ın bu bölümünde yaşam yine sokaklara taşmış! Kutsal, kendinden emin inekler, beyaz kıyafetli ciddi trafik polisleri, sevimli siyah tombalak domuzlar, dev reklam panoları, çok sayıda dev film afişleri, çıplak ayaklı ilkokul öğrencileri, Hindu tapınakları, tuk-tuklar, kapıları açık ve insanların dışarı sarktığı şehir otobüsleri; insan ve hayvanın iç içe yaşadığı mutlu bir beraberlikten bazı can alıcı  portreler.

          Eyalet değiştiriyoruz. Sanki ülke sınırı geçer gibi bazı bürokratik işlemleri var!

          “Kerela” bitti. Yeni eyalet “Tamil-Nadu!” Tamil-Nadu bölgesi bildiğiniz gibi Sri Lanka’daki tamil gerillaları ile tüm dünyaya ismini duyurdu! Kerala’ya nazaran ekonomisi daha zordaymış.

Baharat Bahçesi

          Kumily’de Spring Valley yöresindeki İbrahim’in (Abraham) “Baharat Bahçesinde” dar bir alanda onlarca meyve, baharat ve çiçeği bir arada görüyoruz. Keşke zamanımız olsaydı da tüm bahçeyi adımlasaydık. Karanfil, kimyon, ağacın kabuğundan yapılan tarçın, ağaçta yetişen sahte domates, ufak acı kırmızı biber, kızartmasını ikram ettikleri dev Jack fruit, yeni yaprakları sürekli açılıp kapanan telgraf bitkisi, bir sarmaşık türü olan karabiber, yetişmesi uzun zaman alan vanilya, koca sarı gövdeli kakao bitkisi, şekerle tattığımız poisson-fruit, çeşit çeşit orkideler, toprak altında patates gibi koca bir kök olan “yam”, kahve, bir çömlekte senede sadece bir kez çok küçük arılarca hazırlanan kıymetli siyah bal. Tüm bunları elledik, gördük tanıdık ve hatta bazılarını  tattık bile.

          Deniz Dümer arkadaşımız soruyor biz araştırıyoruz. Soru şu, mezarlık yok, ya ölüler ne oluyor? Tabii bu soruyu önce şoföre yöneltiyoruz. Anlamıyor! Tesadüfler bizi hızlı bir şekilde kasabanın mezarlığına götürüyor. Hem de tam  bir ölü tam yakılırken! Odunların üstüne yerleşen cansız vücut önce çamurla kaplanıyor,  ölü  çamaşırları, hatta şiltesi ile beraber yakılıyor. Ertesi gün akrabaları gelip soğuyan küllerini kutsal nehre atacaklar ve kemiklerini ise gömeceklermiş. Yakılan ölülerin küllerinden koca  bir yığın oluşmuş!

          Aynı kasabada bir de düğün var. İşte hayat devam ediyor. Önde yaşı biraz geçmiş bir  damat ve gelin, arkada ise akrabalar. Çeyizler ise bavullar içinde taşınıyor.

          Öğle yemeğimizi “Periyon Spice Village” otelinde keyifle yiyoruz. Tüm meyve ve sebzeler eko-tarım ürünüymüş. Bizim için birde özel bir  hazırlık yapılmış. Yerde dev bir çiçek panosu ve yanında da kemanı ile bir müzisyen var. Aslında burası bir milli park. Beşyüz fil ile 40’ da kaplan barındırıyormuş. Zamanımız olsaydı bu parkın içindeki nehirde hoş bir safari gezisi  yapabilirdik!

          Yol uzun. Zaman zaman uyuyoruz. Sohbet ediyoruz. Şelaleler ve bazı tapınaklarda fotoğraf molası veriyoruz. Nihayet saat 18:00 gibi yeşili az, kalabalığı ise çok, parti bayrakları ile donatılmış, pazarları ile ünlü tarihi kent Madurai’ye giriyoruz.

          Hava kararmadan dos doğru Hindistan’ın en büyüğü olarak ün yapan Meenakshi (Minaksi) Tapınağına koşturuyoruz.

Dev Bir Tapınak: Meenakshi (Minaksi)

          Önce bu tapınağın hikayesini isterseniz Gönül Dönmez’in kaleminden dinleyelim!

          Hacılar, dilenciler, iş adamları, öküz arabaları ve çek çeklerin yarışırcasına sahip çıkmaya çalıştıkları Madurai Kentinin ortasında sanki bambaşka bir kent Meenakshi Tapınağı. Dravidian mimarisinin bir Barok örneği diyebileceğimiz bu tapınak, bir Hint tapınağından çok vallahi Disneyland’ı anımsatıyor. Birbirine kilitlenmiş tanrı, tanrıça imgeleri, hayvan yontuları, mitolojik tasvirler baş döndürüyor bir anda.

          Şiva ile eşi Parvoti veya buradaki ismi ile Meenakshi adına dikilen bu mabedin her köşesinde bu ikiliyi ve çocukları sevimli fil Ganeş’i görmek mümkün.  Parmakları ile “dikkat” diyen mabet muhafızlarını da bu arada  unutmayalım!

          Şiva ile Parvoti’nin 1008’er ismi olduğunu hatırlarsınız süslemelerde  kullanılacak malzemenin fazlalığı ortaya çıkar. Dev tapınağın ikisi doğuda, birer adet batı, kuzey ve güneyde olmak üzere  5 adet kapısı var. Her gün bu tapınağı 10 bin kişinin ziyaret edermiş. İçerideki törenler yaratıcı gücün sınırlarını aşacak boyutta. Tapınağın öyküsü ise kendisi gibi sahiden gerçek üstü.

          Bu görkemli yapıtı bir Pandyan Kralının üç göğüslü olan kızı için yaptırdığına inanılır. Kız doğduğunda bir ermiş kızın  üçüncü göğsünün ancak evleneceği adamla karşılaştığında eriyip gideceği kehanetinde bulunur. Genç kız bir gün Kalias Dağında oturan Tanrı Shiva ile karşılaşınca bu kehanet doğru çıkar. Shiva genç kıza Madurai Kentine geri dönüp onu sekiz gün beklemesini söyler. Dediği gibi sekizinci gün  Shiva Lord Sundareshwara olarak çıkagelir sonuçta genç kızla dünya evine girer.

          Böylece 1560’da tasarlanıp 1623-1655 yılları arasında tamamlanan bu tapınağın öyküsü 2000 yıl öncesine Pandya Krallarının egemen olduğu devire kadar uzanıyor. Bugün bile kapanış saatinde Shiva’nın imgesi büyük bir törenle karısı Parvati’nin yatak odasına götürülür ve sabah saat 6:00’da ise geri alınır.

          Kırk-elli metre boyunda oniki kulesi olan tapınağın en büyük salonunda “bin sütunlu salon” denilse de gerçekte sütun sayısı 985 imiş.

          Rehberimiz tecrübeli ve gerekli bilgiyi doğru zamanlama ile  bize aktarıyor. “İlk kez bir Türk grubu buraya geliyor” diyor. Taa sokaktan ayakkabılar çıkarıldı. Tapınağın kapısına kadar çoraba ve galoşa izin var. Daha sonrası ise çıplak ayak. Merdivenlerle çevrilmiş koca bir havuzun başında su ile kutsananlar, kül dağıtan papazlar, çalgıcılar, Shiva’nın uşağı sayılan boğa Nandi, yerde namaz kılanlar, hindistancevizini duvara fırlatan uykusuzlar, dokuz gezegenin tanrılarının etrafında 9 tur atanlar, havuzun ortasındaki altın lotus, bol bol sevimli Gadeş Heykeli ve birde elbette aşırı bir kalabalık.

          Bizi yani Hindu olmayanları  Shiva Heykelinin olduğu esas bölüme almıyorlar. Sonra sıra ile törene katılmak  için kutsal hayvanlar geliyor. Parayı alınca hortumu ile başımıza dokunan bir fil, 3 deve ve süslü bir sevimli beyaz boğa. Shiva Heykelinin yatak odasına dek götürülme törenine bu hayvanlar eşlik ediyor. Işıl ışıl bir tahtravana konan Shiva heykelini sıra ile  halk taşıyor. Bu tören her akşam tekrarlanıyor. Sabah saat 6:00’da Shiva gene yatak odasından alınıp yerine konuyor. Ama sabahki tören için  bu kadar kişi toplanmıyormuş.

          Shiva yatağa, haydi bizde yatağa. Bahçede pilav ve yoğurtlu bir akşam yemeği. Sonra yorgun vücutlar yatağı arıyor. Yemekler metal kapların içindeki muz yaprakları ile servis yapılıyor.

Tanjore ve Trichy

           Madurai’nin üç adı varmış. “şeker şehir”, “festival şehri” ve “tapınak şehri”. Madurai tam 3 bin yıllık. Halkının %90’ı Hindu, bu kent ayrıca  bilgisayar endüstrisinin önemli bir merkeziymiş. Dikdörtgen şeklindeki şehirde “eşek bile kaybolmaz burada” diye bir deyim bile türetilmiş. Niye eşek kaybolmaz doğrusu anlamadım. Ses kirliliğinin yoğun olduğu  Madurai’de üç iklim yaşanırmış. Sıcak, daha sıcak ve de en sıcak! Yağışlı mevsim ise Ekim ile Şubat arası.

           Kentin içinden geçerken sigara satan kulübelerin yanındaki bir ağaçtan sarkan uzun bir ip dikkatimizi çekiyor. Fitil gibi için için yanan kenevir ipinden herkes sigarasını yakıyor. Sanki bir marifet gibi !

         Thiumalai Noyak Sarayının yapılış tarihi 1636. Burası da  bir mihrace sarayı. 240 kolonlu geniş salonları ile ünlü. Tavanlarında hala kökboya ile yapılmış orijinal süslemeleri zevkle seyrediyorsunuz. Zamanında güzel bahçesi ile çok geniş bir alana yayılan bu sarayın maalesef bazı bölümleri yıkılmış. İçi güvercin ve sincap ile dolu.Tiyatro salonu ise bugün bir müze olmuş. Sarayın son mihracesi İngilizlerle işbirliğini reddedince İngilizler sarayına el koymuşlar. Kendi ve arkadan da tüm  ailesi intihar etmiş !

         Hemen Tanjor’a doğru yola çıkıyoruz.

“Melur Government Boys Higher Secondary School’da” öğrenci ve öğretmenlerle kısa bir sohbet toplantısı yapıyorum. Tüm okul bahçede toplanıyor. İngilizce bilmedikleri için müdür anlattıklarımı Tamilce’ye çeviriyor. Sanırım çocuklar çok mutlu oluyor. Tanjore’a saat 15 gibi varıyoruz. Bu kez rehberimiz sari kıyafeti ile şık bir hanım. Bilgili, tecrübeli.

         Yine bir Şiva tapınağı geziliyor. “Chola temple of Brihadishwana”. Burası dünya miras listesine girmiş. Etrafında yoğun bir çalışma göze çarpıyordu. Bu ilginç yapıdan size bazı kısa notlar çıkardım !

  • 90 tonluk kubbesi yerine 6 kilometrelik bir rampa yardımı ile yerleştirilmiş. Tüm tapınak zor işlenen granitten yapılmış. Ve bu sert taş  uzaklardan buraya getirilmiş. 
  • Üç hanedan döneminde tapınak genişletilmiş. Ancak esas tapınağın yaratıcıları Çulaşlar. II. dönemde Noyalar bu tapınağa bazı eklemeler yapıyor. Bu coğrafyadaki  üçüncü krallık ise Muratalar.
  • Burası ile Kamboçya’daki Angkor Wat arasında büyük bir benzerlik var. Zaten Çulaşlar ticaret nedeni ile oralara kadar uzanmış
  • 64 metrelik dev kulesi tam 13 katlı. Üzerinde Şiva’nın 60 farklı kimliği zevkli bir taş işçiliği ile yontulmuş. 
  • Şiva’nın eşi Paravati mükemmelliği simgeliyor. Lotus ise genelde “saflığın” simgesi.
  • Son hanedanlık olan Muratalar tarafından yapılan bronz Nandi (boğa) heykeline Hintliler süt ve ot taşıyordu. Şiva’nın tanrı ile haberleşme aracı olan Nandi o akşam getirilen süt ve daha 6 farklı sıvı ile güzelce yıkanacaktı.
  • Bazı heykellerde bizde “sema törenlerinde” sık rastlanan “el hareketine” rastlıyorsunuz bu “Allah’tan alıp, sana veriyorum” anlamına geliyor.

Yağmur geliyor. Müzedeyiz. Salonda çok sayıda bronz heykel var. Hepsi Murata krallığı döneminden. Elbette bize pek yabancı olmayan tanrılara ait. Gadeş, Şiva, Parvati ve Vişnu gibi. Kalıbı kil ve balmumundan  hazırlanan heykellerin içine bakır, gümüş, altın, kalay ve tenekeden oluşan alaşım sıcak olarak dökülüyormuş. Müze XVI. yüzyıl bir Mihrace sarayı içinde yer alıyor.

         Gece Trichy’de kalacağız. Yolumuz 63 kilometre. Şehirlerarası yolun tam ortasına güzelce  mısır döküp ve kurutuyorlar.  İyi mi? Her an ciddi  bir trafik kazası olabilir. Nihayet Trichy’deki otele veriyoruz. Önceden verilen direktiflerle hazırlanan acısız bir akşam yemeği, kısa bir alışveriş ve yine sıcak  yatak.

Önce Trichy’de Vişnu Tapınağı, Sonrada Sıra Pondicherry’de !

Sabah hanım rehberimizle birlikte erkenden yola çıkıyoruz. Hedef Lord Vişnu adına yapılan Srirangam Dev Tapınağı. Tapınağın tam ortasında yer alan 80 kilo altından yapılan “altın tapınağa” ulaşmak için hem kuzey ve hem de güney yönünden 7 kapı 7 duvar aşmanız gerekiyor. Tüm tapınağın toplam alanı 9,5 kilometrekare ve 21’de kuleye sahip. Tapınağın içine birde geniş bir çarşı kurulmuş. Vişnu, eşleri Laksmi, Tridevi ve Bidevi, Vişnunun çok sayıda kimliği reenkarnasyonları (yeniden dünyaya gelişi) ve  habercisi mitolojik ünlü kartal-insan karışımı Geruda bu büyük tapınağının her köşesine yontu olarak işlenmiş. Vişnu çoğu zaman kıvrılmış, bir yılanın üstünde oturuyor ve beş başı dünyanın beş elementini simgeliyor. Bunlar, toprak, su, hava, evren ve ateş.

         Karşımıza her köşede  granit heykeli ile mitolojik Geruda, ok ve yayı ile tanıdığımız Rama ve eşi Sita ve maymun tanrı Hanoman çıkıveriyor. Her yer tanrı.  Tanrılara günde üç öğün yemek verildiğini hemen ilave edeyim. Ellerinde ot ve yiyeceklere tanrılarına ziyarete gelen Hintlilerin getirdiği yiyeceklerin fazlası bir büfede  halka ucuza satılıyor. Elde edilen gelirle de bu tapınakta fakirlere aş pişiyor ve  dağıtılıyor.

         Bir ara bir mabedin çatısından tüm komplekse bakıyoruz. Beyaz bir kule hemen gözümüze çarpıyor. “Beyaz” saflığı simgeliyor. Kelime anlamı “safiler kenti” olan Trichy “Kaya Şehri” olarak da anılıyor. Çünkü düz ovada sanki yerden birden fışkırmış gibi sarp kayalar bulunuyor. Elbette tarih boyunca bu kayalıklar savunma amacı ile farklı krallar tarafından kullanılmış.

         Kutsal kahverengi renkli Kaveri Nehrinin kıyıları da çok hareketli. Filler, görevli papazlar, saçları sapsarı boyalı çocuklar, suda yıkanan, kutsanan ve hatta yüzen Hintliler hepsi bir arada!

         Trichy–Pondicherry arası 220 kilometre yani hemen hemen 4 saat. Yolda, başta ben olmak üzere herkes uyukluyor. Ama bizim şoförde bu arada bayağı hız yapıyor. Tüm araçları sağlıyor. Grova meyvesini tadıyoruz. Nehrin kıyısında çamaşır yıkayan ve onları kumda kurutan çok sayıda Hintli dikkatimizi çekiyor. Pondicherry’e tahminimizden erken varıyoruz. Yerel rehberimiz ilk önce bizi atık pamuk parçalarına bazı özel  katkı maddeleri eklenmesiyle elde edilen hamurdan kağıt üreten bir tesise götürüyor. Çamaşır suyunda bir süre bekleyen hamur sonra tabakalar haline getiriliyor, kurutuluyor, renk katılıyor ve adım adım daha ince kağıt elde ediliyor. Bu şekilde sadece atık malzemelerden elde edilen kağıttan kutular, albümler, telefon defterleri, klasör kapakları, not defterleri, duvar kağıtları, okul karneleri ve zarflar yapılıyor.

         Pondicherry şehrine 1677’de Fransızlar gelip, 1954 yılına kadar da burada kalmışlar. O dönemde kent, bir kanalla iki bölüme ayrılmış. Beyaz şehir ve Hint kısmı. Fransızlar lejyon askerlerini bu kentten  temin etmiş. Aralarında sağ kalanları da Fransız vatandaşı yapmışlar. Bugün bile bu kentte 3 bin yabancı yaşamakta. Fransa’ya yerleşen Hintliler ise sık sık Pondicherry’e akraba ziyaretine gelmekteymiş. Bu yerleşim merkezinde üç Fransız lisesi ve çok sayıda da Katolik kilisesi var. Koloni dönemi evleri ve deniz kenarındaki şık bulvarı ile Pondicherry bir Avrupa sahil kasabasını andırıyor.

         Bu kentin çok önemli bir özelliğine rehber kitaplarda geniş  yer vermiş. Burada bir “komün” var! Bu yeni felsefenin kurucusu Sri Aurobindo Kalkuta’da İngilizlere karşı kahramanca mücadele etmiş bir Hintli düşünür. Aynı zamanda yoga üstadı olan bu şahsın kurduğu komün “Asham” olarak tanınıyor, gün geçtikçe gelişiyor ve büyüyor.

         Gelelim “anneye” yani Mira Alfassa. Bir ateist, bir materyalist. Piyanist,  yazar ve başarılı bir ressam.  Babası ise Edirneli. Mira  kendi gerçeğini aramak adına dünyayı dolaşırken Sri Aurobindo ile tanışır. 1920 yılında onun yanına yani Pondicherry’e yerleşir. Benim doğum günümde 9 Aralık 1950 tarihinde Sri Aurobindo ölür. Artık görev sırası “Anne”de dir. 1962 yılına kadar Asham’ı yönetip 17 Kasım 1973’te o da gözlerini bu dünyaya  kapatır. Asham’ın fırınları, kağıt fabrikası, dükkanları, okulları, lisan kursları ve farklı farklı tesisleri var. Yirmi sekiz ülkeden 2 bin kişi Asham’da bulunuyordu. Her gelen kendi iş sahasını kuruyor ve herhangi baskı olmadan bu toplumun bir ferdi olarak huzur içinde  yaşıyor.

         Herhalde bu grubun felsefelerini merak ediyorsunuz. Tabii düşüncelerini onlarca kitapta toparlamışlar. Bir iki cümle ile açıklamak çok zor.  Hatta bu kitaplardan üçü Türkiye’de de yayınlanmış. Anahtar kitaplarından çıkan eserlerden  biri “Anne – Sohbetler” başlığında.

İşte bu kitaptan size bazı önemli  ipuçları !

  • Hakikatler dinlerce “empoze” edilmemeli, insan hakikati kendi bulmalı, hakikat bu dünyadadır.
  • Dinler ve devlet insanların kendilerine sorgusuz itaat etmelerini talep ediyorlar. Bu yanlıştır.
  • Hakikat Kuran veya İncil gibi tek kitaba hapis olamaz.
  • Dinsel öğretiler geçmişe aittir. Herkes hakikatin kendi dininde olduğunu düşünür. Bu yanlıştır.
  • Cehennem tehdidi, nirvana veya cennete kaçış ile hakikat bulunamaz.

         Gece bir eksiğimizi fark ediyorum. Auroville yani Ashramların kurduğu köyü ve merkezlerini göremedik. Rehberimizde bahsetmedi. Hiç olur mu! Sabah hemen bu farklı yaşam biçimini görmek için rotamız değişiyor. Allah’tan sadece 15 kilometre uzakta. Ama doğrusu gittiğimize değmedi, karşımıza bir tatil köyü havasında modern bir yerleşim merkezi çıkıyor. Oysa biz burayı başka türlü hayal etmiştik. Şık kahvesi, butiği, seminer odaları var. Günlük seminer ve dinletilerle meraklı ziyaretçi ile burada kalan yabancılara felsefeleri anlatılıyor.

         Başkent yolu asfalt ve üzerinde yol işaretleri de var. Bengal Körfezini bu kez  sahilden takip ediyoruz. Özel havuzlarda tuz elde ediliyor. Yolda gördüğümüz öküz arabalarında dişi ve erkek öküzlerin uzun beyaz boynuzları renk renk boyanmış. Ama bu renklerin özel bir anlamı yokmuş. Yol inşaatlarında bayanlar harıl harıl çalışıyor.

Hindistan ayrı bir dünya, onu tanımak zor. Şu anda belki dünya ülkeleri arasında saygın bir yere sahip. Ama bakın rehberimiz Jeffry ülkesinin durumunu bize nasıl anlattı. “Bir insanın başı fırında, ayakları buzdolabında olursa vücut ısısı normal olur. Ama o insan ölmüştür.”

         Hint köylüleri şeflerine sorar: “Bu kış soğuk geçecek mi? Odun toplayalım mı?” Şef, “Bekleyin, tanrı Vişnu’ya sorayım.” der ve gider. Telefona sarılıp meteorolojiyi arar. Meteoroloji, “Evet, kış çok sert geçecek.” yanıtını verir. Şef bunun üzerine köylülere “Odun toplayın.” emrini verir. Onlar da toplarlar. Ardından yine sorarlar “Şef, emin misin, kış sert mi olacak?” Şef tekrar meteorolojiyi arar ve der ki: “Kış sert mi geçecek, emin misiniz?” Meteorolojiden yanıt gelir: “Eminiz; çünkü köylüler deli gibi odun topluyorlar.”

    Hindistan bölümünde sayın Bülent Ecevit’in şiirlerini tercüme ettiği, ünlü Hint filozof ve şairi Rabindranath Tagor’un “Aşk Konusunda Şiir” adlı eseriyle son vermek istiyorum.

“Sana bir tek söz ettim mi şimdiye değin

Bir şey istedim mi senden

Orman arkamdaydı

Bir ağacın dibinden sana bakıyordum

Yeni başlamış sabahın gözleri uyku doluydu

Gökten yorgunluk çiğ olmuş yağıyordu

Dağın taşın ıslak kokusunu duyuyordum

İncir ağacının altındaydın, seni gördüm

Gördüm, yumuşacık pamuk ellerin ineği sağıyordu

Ayakta durdum bir tek söz etmeden

Gördüm, mango ağacının çiçekleri

köy yolunu doldurmuştu

Kucağında çanağın ineği sağıyordun, gördüm

Maşrapam boştu elimde, bekliyordum

Öyle durdum sana yaklaşmadan

Gördüm köy kadınları ırmaktan geldi testileriyle

Çanağındaki sütün köpüğü taştı gördüm

Öyle durdum varamadım”

                            (Çeviren: Tarık Dursun K.)

Tahran

Tahran’ı Tahran yapan, güneyden kuzeye, doğudan batıya yaygın olan genişliği ve bu büyüklük içinde yaşayan insanların renkliliğidir. Duvar, duvar, duvar Tahran’da yol boyunca hep yüksek “duvarlar” vardır. Beyaz tuğladan evler, çinko damlar ve teraslar vardır. Üç şeritli geniş yollarına rağmen Tahran’da trafik inanın tam bir keşmekeş. Bazen başkentliler trafikte günde dört saat kaybediyorlar. Hemen hemen her aracın bir vuruğu var. Tahran’da hem hava kirliliğine çare bulmak, hem de trafik sıkışıklılığını önlemek için ancak özel izni olan araçlar şehir merkezine girebiliyor. Eh, İstanbul’da da durum pek farklı değil. Hatta başkenti taşımayı bile düşünüyorlar.

Millet parkı, Tahran’ın açık hava eğlence merkezi. Aslında İran halkı suyu çok sever,  muhakkak su ile  fıskiye görmek ister. Tahran’ı şöyle bağrına basmış bir nehir, göl veya deniz yok. Onun için kent güller, parklar, meydanlar ve havuzlarla donatılmış. Cetvelle çizilmiş gibi düz caddeler gece İran bayrağının renkleri ile ışıldar. Aslında Tahran’ı ikiye ayırmak mümkün. Lüks evleri, siteleri ve sarayları ile “Kuzey Tahran” ve gecekonduları ile “Güney Tahran”.

Ünlü İranlı şair Furuğ “bir pencere bana yeter” demiş, elbette Tahran’ı görmek İran’ı tanımak değil ama başkentin görülmesi gereken yerlerini tanıtmaya devam!

Eğer açık olduğu saatleri yakalarsanız “Milli Mücevher Müzesi’ni” muhakkak gezin derim. Şaşıracaksınız. Zümrüt, yakut, son İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Farah’ın tacı ve tahtı burada. Tavuskuşu tahtı, müzenin en nadide parçası.

Tahran Milli Arkeoloji Müzesi’nde Pers medeniyetine ait Persepolis’den gelen heykelleri ile İslam eserlerini görebiliyorsunuz. Halı halı, ayna ayna, kristal kristal, porselen porselen, her bir zenginlik var.

Bakın Cengiz Çandar “benim şehrim” olarak tanıdığı Tahran’ı nasıl anlatmış;

“Tahran’da ne Tebriz, ne Mehşed, ne İsfahan ne de Şiraz’ın kişiliği bulunur ama bu şehirlerin her birinden bir şeyler “çaldığı” için Türkiye’yi terk ettikten sonra tartışmasız biçimde girilen; hatta daha Ağrı Dağı’nın yanından İran içlerine kıvrılmadan önce dahi esintilerini Ankara’dan başlayarak tüm doğuya saçan Şark’ın, insana başka bir şeyle kıyaslanması mümkün olmayan bir dinginlik, derinlik ve sonsuzluk aşılayan o “ebedî” Şark’ın ilk dev şehridir. Ve “devrimci” şehridir.

Çürümeyi, yozlaşmayı, ardından görkemli bir başkaldırıyı, katliamları yaşayan bu şehirdir. Ve kahır ve çileden süzülen muzaffer bir şehirdir Tahran. Pek eski bir şehir değildir ve bunca zengin tecrübeyi genç ömrüne sığdırıvermiş, olgun bir şehirdir. Tarih yazan, efsaneler yaratan şehirlerdendir. Gariptir; tepeden tırnağa Şark’tır ama mistizmden hiç nasibini almamıştır. Olsun, o, bir başkaldırı şehridir. O katliamları alt edip muzaffer olmuş, gururlu bir şehirdir. Kibiri yoktur. Onuru yerli yerinde, ayaktadır…

Ben bu şehri nasıl sevmeyeyim!…”

 Başkent yakınındaki Elbruz Sıradağları’ndan dolayı Tahran sokaklarında çok sayıda “dağcı” görmek mümkün!

Şah’ın Tahran’ın kuzeyinde bulunan üç sarayı Gülistan, Sadabat, Niyevaren sizleri bekliyor. Etrafı çeşitli ağaçlarla çevrili bu mekânlar, bir zamanlar dünyanın en önemli konuklarını ağırlamış. Sadabat Sarayı 400 hektarlık yeşil alan içinde beşi açık, üçü kapalı sekiz müzeye sahip. En az buraya üç saatinizi ayırın ve Behzad Hüseyin’in ilginç minyatür çalışmalarını da görün.

Tahran’ın Azad Meydanı’ndaki Hürriyet Anıtı, görkemli bir yapı. Üzerinde lokantalar ve kütüphane var. Burası o unutulmaz büyük yürüyüşlerin ve gösterilerin toplanma noktasıymış!

Tahran’da kapalı çarşıya Büyük Çarşı adı veriliyor. Çarşı, adı gibi gerçekten de büyük. Bir ucu şehrin içinde iken, diğer ucu varoşların dar sokaklarına açılıyor. Dar ve otantik sokakları oldukça karışık. Size bir hatırlatma; burada alış veriş yaparken mutlaka pazarlık etmek şart. Eski bir Türk hamamı olan geleneksel bir çay evinde tarçınlı, safranlı ve takuleli çaylarını güzel fincanlarda sunuyorlar.

Değerli Arkadaşım Nevval Sevindi “İki ülke, İki Devrim, Türkiye-İran” adlı eserinde Tahran ile ilk tanışmasını şöyle anlatıyor:

“Tahran garına giren tren, büyük bir hararetle karşılandı. Kızgın mangala düşen yağ damlaları gibi insanlar peronda kaynaşıp yok oluveriyorlardı. Bu insan hercümerci bana eski bir tanıdık gibi geldi. Benim bildiğim sesler, kucaklaşmalar, ağlamalar. Bir sıcaklık ve yoksulluk. Doğu bölgemizin uzantısı üstünde yürüyordum sanki. Taksiye bindik. Müthiş merakımı gözlerimde topladım. Tahran’ın bu en güney ucundan kuzeye gidecektik. Tahran’ın çirkin yüzü: Güney. İrin dolu yaraları sarmaya, cüzamlı ellerini saklamaya çalışan birinin acemi tavrıyla düzeltmeler vardı. Üstünkörü. Bu çarpıcı manzara Şah’la ilgili yargılarıma denk geldi. Kuzeyde yaşayanların ve eşimin ailesinin anlattıkları Tahran bu değildi elbette. Tahran onlara göre, Avrupa ile yarış hâlinde, çağdaş bir kentti. İthal malı her şey vardı. Toprak damlı, yan yana dizili evler, küçük dükkânlar kuzeye doğru yok olmaya başladı. Ağaçlıklı, geniş yollar, asfalt bulvarlar. Trafik sıkışıktı. Şık bir kalabalığın çoğunluğunu oluşturduğu insanlar, masal devleri gibi yükselen süper marketler. Yüksek duvarlı villâlar.”

Otobüslerden döküldükten sonra Toksal tepesinden şöyle Tahran’ı seyredip demli bir çay içebiliyorsunuz. Tahran’ın en gözde ve zengin semti Derbent’te Elbruz Dağı’ndan doğan çayların ve derelerinin yanında kurulmuş çayhanelerde yer yatakları üstünde nargile yanında Şiraz hurması, kurabiye, salamura cevizi ve çay sunuluyor.

Tahran’ın kuzeyinde, bir dar sokağın ucunda tek katlı, camekânlı, hemen yanında bir camii bulunan bir ev vardır. Burası Humeyni’nin evidir. Odanın zemininde bir şilte, pencerelerde şık perdeler vardır. Humeyni son günlerinde halka buradan hitap etmiştir.

Kısa Kısa İran

  • İran’da benzin ve mazot çok ucuz olduğu için taksiler de aynı derecede ucuz. Ancak artık tüm araçlara karne ile belli miktarda yakıt veriliyordu.
  • İran’da Şeker Bayramı sadece bir gün olarak kutlanıyor. Bayramın başlangıcının hangi gün olduğu da ancak ayın durumuna göre “ulema” tarafından son anda ilan ediliyor.
  • Her yerde Humeyni ile Hameniy’in birbirine benzeyen sakallı birer fotoğrafı yan yana dostça duruyordu.
  • Uzun savaşlardan sonra Kasr-ı Şirin Antlaşması ile İran sınırlarımız bugünkü durumunu almış,  Tarih 17 Mayıs 1639
  • İran parası Tümen ile riyal arasında bir sıfır farkı var. Dikkat edin; örneğin 1 USD = 900 Tümen = 9000 Riyal.
  • Türbelere girerken sadece başörtüsü yeterli olmuyor. “Çador” denen uzun pardösü benzeri ince üst giysisini de size giydiriyorlar.
  • İran “zaman” olarak Türkiye’den sadece “yarım saat” ilerde!

Porto Riko

Porto Riko nerede? Radyodan Samba-Salsa-Bolero’nun hareketli ritmi odaya doluyor. Zaman Karaib zamanı, zaman Porto Riko zamanı.

Orhan Kural Porto Riko'da

Porto Riko adası size neyi anımsatıyor bilmem! Ama bana sorsanız hani bir zamanların ünlü bir müzikali vardı… Filme de çekildi. Broadway’de yıllarca sahnelendi, “West Side Story”. New York’un düşman gençlerinin arka mahalle kavgalarını anlatıyordu. New York’ göç eden Porto Riko’lular, Karaiblerin sıcaklığını, delikanlılığını, hareketini beraberlerinde Kuzey Amerika’ya taşımıştı. Onlar, artık soyu tüketilen Taino Yerlileri, İspanyol ve bu adaya köle olarak getirilen Afrikalıların kültürünün bir karışımıdır. Ünlü bir seyyah bu adanın halkını şöyle tanımlamış: “İnsanları, kıyıları ısıtan güneşi kadar sıcak ve samimidir.” Küba, Dominik Cumhuriyeti ve Jamaika ile beraber Büyük Antillleri oluşturan Porto Riko’nun kendine özgü ilginç bir tarih çizgisi var!

San Juan'da bir otobüs

Yıl 1898: İspanyol ABD savaşı biter ve sonuçta İspanya kaybeder. Böylece Filipinler, Guam, Küba ve Porto Riko’da İspanya’nın hakimiyeti sona erer ama Porto Riko’da Küba’da olduğu gibi ABD işgaline karşı herhangi ciddi bir direniş görülmez.

Yıl 1917: Porto Riko’lular ABD vatandaşı olma hakkına kavuşur.

Yıl 1940-1953 arası: Porto Riko’nun siyasi liderleri ABD hakimiyetini kabul etmekle beraber “özgürlük” adına bazı yeni hakları da elde ettiler. İspanyolca, İngilizce ile birlikte resmi dil ilan edildi. Porto Riko’nun kendine ait bir bayrağı oldu. Dört yılda bir kendi valilerini seçmeye başladılar.

Porto Riko'da bir sokak

            Evet, Porto Riko halen belki “yarı bir sömürge” olarak anılabilir. Ama şu da bir gerçek ki halkının %98’i de bu durumdan hoşnut… Sadece içkili iken “bağımsızlık savaşçısı” oluyorlar ve “Viva Puerto Rico Libre!” (Çok yaşa özgür Porto Riko!) diye bağırıyorlar. Ayılınca ise gerçekleri fark ediyorlar. Ya Amerika şirketleri adadan giderse kim onlara iş verecektir. Sonra işsizlik parasını kim ödeyecek? Amerika Federal Kanunları bu adada geçerli, ancak bu kanunların dâhilinde kendi yasalarını oluşturuyorlar. Bu arada kısa bir not: ABD genel seçiminde Porto Riko’lular oy kullanamıyor.

San Juan Ne Kadar Sevimsiz!

            Ada nüfusunun 1/3’ünü bünyesinde barındıran başkent San Juan, kurucusu Ponce de Leon ile birlikte anılıyor. Gezginlerin genellikle kalabalık, sıradan ve sevimsiz olarak nitelediği San Juan Kentinde sizlere eski şehirde her köşenin tadını çıkartarak bir yürüyüş yapmanızı öneririm. Porto Riko meydanları ile anılır. Kurucusu Ponce de Leon’un heykelini barındıran San Jose Meydanı, dört mevsimi temsil eden dört heykelciği ile Armas Meydanı, adanın isim babası Kristof Kolomb’un anıtı ile anılan Kolomb Meydanı, fıskiyeli havuz, merdivenler, Hz. İsa’nın yaşantısını temsil eden iki koyun, seramik sanatının gelişimini simgeleyen bir kolon gibi eklemelere sahne olan Bayaja Meydanı gibi.

            300 milyon dolara mal olan, tamamen mermerden inşa edilmiş,  Kapital Binasının tavanında yer alan gravürler Porto Riko tarihini anlatıyor. Etrafı tamamen surlarla çevrilmiş olan San Jose’de, eski şehrinde gösterişli San Jose Katedrali ile 12 dönüm alana kurulmuş olan San Cristobal Kalesini de görmeniz önerilir.

Heykel

            Yeni bir coğrafya’ya yerleşim kararı alınca elbette önce sağlam bir kale inşa etmek gerekir. Ama bu arada su sıkıntısı, sivrisinek, yerel kabilelerden savunma, bataklık gibi önemli sorunlarla mücadele etmek zorunludur. San Cristobal Kalesi 2508 – 2534 yılları arasında işte bu olumsuz şartlar altında kurulmuş. Rehberimiz Baba Arslan, bize kaledeki yaşamı sanki bir tiyatro sanatçısı gibi esprilerle aktarıyor. Bir de şapel içeren kalede kalan 170 asker barutları kaza ile ateşlememek için karanlıkta en öndekinin elinde yağ kandili ışığında bir ellerini duvara, diğer ellerini öndeki askerin omzuna koyarak yavaş yavaş ilerlermeleri gerekirmiş.

Cephanelikte patlayıcıların sıcakta alev almaması için mükemmel bir doğal havalandırma sistemi hazırlanmış. 1855 yılında İspanya’da kısaltılan askerlik görevinin kendilerine de uygulanmasını isteyen bir subay ile üç askerin başkaldırısı sonrası tutuklanıp, idamlarını beklerken tutuldukları zindanda duvara yaptıkları yelkenli resimlerine hayranlıkla bakıyoruz. Yelkenleri rüzgarla dolmuş, yeni yol alan yelkenliler, onların vatan özlemini dile getiriyor olmalı. O dönemde subayın hemen yanında duran ve hedef olmaması için çocukların arasından seçilen trompetçi savaş esnasında tüm haberleşmeyi gerçekleştirirmiş. Eski şehrin dar sokaklarında heyecanla yürüyoruz. Kaldırımın taşları oldukça farklı, bir defa taşlar parlak. Meğer bir metalürji tesisinin atıkları olup bakır ve çinko içeriyormuş. San Juan Katedraline giriyoruz. Porto Rikolular dinlerine çok bağlı. Kiliseler her an dolup taşıyor. Kravatlı genç bir adamın şapelin üzerindeki fotoğrafı dikkatimi çekiyor. Meğer Porto Riko Kiliesi, Manuel Rodriguez isimli bu yardımsever şahsın “aziz” ilan edilmesi için Vatikan’a resmen başvurmuş.  

            El Yunque Yağmur Ormanları Milli Parkı, başkente sadece 45 dakika mesafede, 29bin dönüm araziye yayılmış ve ortalama 1850 metre yüksekte yer alıyor. Burada Çin bambusu, ince uzun mum ağacı, boy boy eğrelti otları dışında yüzlerce çeşit bitki görüyorsunuz. Ziyaretçi merkezinde ekosistemi konu eden çok ilginç bir film seyrettikten sonra havuzun başından itibaren 15 dakika kadar yağmur ormanının içinde yürünüyor. Yakahu adlı yerli liderin adını taşıyan gözetleme kulesine 96 basamakla çıkıp harika manzaraya göz atıp son olarak da La Mina Şelalesinde bir fotoğraf molası veriliyor. Bu arada bir ağacın yaprağından şapka yapıyorlar diğer bir ağacın incecik sarı yaprağı, elinize sürünce aynen Chanel (5) kokusu yayıyor.

Kısa Kısa Porto Riko:

  • Kibrit kutusu şeklindeki Porto Riko adasında yeşili coşturan 50 ırmak ve 1200 dere yer alıyor.
  • Çok sayıda Amerikan şirketi bazı vergi avantajlarını kullanıp adada yatırım yaparak iş sahasını açmış. Bugün Porto Riko, kişi başına düşen 35000 dolar gelir ile Amerika’nın bir çok eyaletinden daha varlıklı.
  • Adanın ikinci büyük şehri olan Ponce, XVII. yüzyılda kurulup XIX. yüzyılda ticari bir patlama yaşadı. Daha sonra da yıldızı hızla söndü. Bu kent kolonyal dönemi malikâneleri ile günümüzde de ilgi çekiyor.
  • Orta Porto Riko’yu başlı başına kat eden 265 kilometrelik “Rota Panoramica” (Manzaralı yol) boyunca şirin dağ kasabalarının, sık ormanların, tarihi konakların ve karanlık ağaç tünellerin heyecanını yaşayacaksınız.
  • Porto Riko “olimpiyatlara” ve “kâinat güzeli yarışmalarına” kendi adına katılıyor. Bir hatırlatma: Tam beş kez kâinat güzeli bu adadan seçildi.
  • Adayı bekleyen en büyük tehlike hızla artan nüfusu, dolayısıyla da oluşan konut ihtiyacı. Dev alışveriş merkezi, altı şeritli yollar, genelde sıkışan trafik (Tapones diyorlar), evlerin önünde çifter çifter arabalar bu coğrafyanın ekolojisini hızla bozup Porto Riko’yu Amerikan modeli tüketim toplumuna çeviriyor. Zaten Porto Riko sokaklarında sık sık rastladığımız tipik “obezler” bunun tipik bir göstergesi.
  • Dağ sıraları ile korunan arazilerde lezzetli Porto Riko kahvesi yetişiyor.
  • Porto Riko mezarlıklarında tüm mezarların başında her an taze çiçek var. Ya o kişinin akrabası yoksa veya adadan göç etmişse bu çiçekleri acaba kim koyuyor? Muhtemelen dostları, tanıdıkları, belki de komşuları… Bence ölüye, ölüme saygı çok önemli bir vefa borcudur!
  • Porto Riko’da dünyanın en büyük ve duyarlı single-dish radyo teleskopu var. Bunun sayesinde dünyanın hangi noktasında o anda bir astronotun bulunduğu tespit edilebiliyor.
  • Amerika’da tüketilen kalp pillerinin yarısı Porto Riko’da imal edilmekte.
  • Porto Riko’nun Viques Adasındaki ABD Deniz filosu personeli tatbikat sırasında yanlışlıkla bir köylüyü öldürüp buradaki tarihi bir şapeli de yıkınca halk büyük bir tepki gösterdi. Sonunda bu üs Viques Adasından taşınmak zorunda kaldı.
  • Bazı iddialara göre ABD’ye giren uyuşturucunun %20’si Kuzey Amerika’nın kendi toprağı sayılan Porto Riko ile Virgin Adalarından sokuluyormuş!
  • 1493 yılında Kristof Kolomb bugünkü başkent San Juan’a vardığında, yerliler kendisine altın hediye edince bu yöreye “Porto Ricco” yani “Zengin Liman” adını verdi ama İspanya’da haritalar hazırlanırken isimler karışır, böylece Porto Riko tüm adanın ismi olur.
  • Bu adanın iç kesiminde yer alan “Adjuntas” henüz inşaat yığını olmadan, kültürü ve gelenekleri ile bugüne ulaşan lezzetli kuru fasulye ve pilavı ile dikkati çeken güzel bir dağ kasabası!
  • Porto Riko’nun sembolü melodik sesini kilometrelerce uzağa duyuran ufak bir ağaç kurbağası olan “kuku” (coçui).
  • Bu tropikal adanın sahillerinin yağmalanması 1949 yılında Carribean Otelinin plajını kapatıp müşterilerine tahsis etmesi ile başlamış!.

Kulübümüzün sitesi için:
gezginlerkulubu.com