Yeni Kaledonya – Sonsuz Baharların Toprağı

Kanak köylerinde ateşin etrafına toplanılır ve yaşlıların anlattığı öyküler dinlenilirdi. Mirey en çok kartalla yılanın öyküsünü severdi. “Yaşlılar bir gün dev bir yılanın ormandan geleceğini, kuyruğunu sallayıp köyü ikiye böleceğini anlatırdı. Bu yılanın binlerce ayağı varmış. Derken havadan bir kartal süzülüp insanları yutup, havalanıp uzaklaşacaktır.” Bu öykünün devamını aslında köyde kimse bilmiyordu.

            Mirey lisede iken Fransızlar köyün ortasından geçen ilk asfalt yolu tamamladı. Böylece bu coğrafyada üretilen nikel mineralini limana taşıyabileceklerdi. “İşte yılan bu olmalı.” dedi köylüler. Yolla birlikte köye gelmeye başlayan kamyon ve arabalarda yılanın ayakları değil miydi? Sonra semalarında koca kuş olarak nitelendirdikleri uçağı gördüler. İşte bu da “kartal” olmalıydı…

            Artık Yeni Kaledonya’da üst üste otoyollar ve çok sayıda lüks araba var. Gizemli bir curcuna var. Oysa Kaptan Cook buraya ilk vardığında bu coğrafyanın doğasını ve yeşilini çok sevip vatanı İskoçya’ya benzeterek “Yeni Kaledonya” olarak isimlendirmiş (İskoçya o dönemde “Kaledonya” diye anılırdı). Oğlak dönencesinde yer alan ve Fransa’nın denizaşırı toprağı sayılan bu ülkenin 12 adası  var. Hemen hemen tüm ihtiyaçları Fransa’dan getiriliyor.

            En büyük adası Grande Terre Güney Pasifik’in en büyük kara parçası olarak kabul ediliyor. Boyu 400 kilometre, eni ise ortalama 70 kilometre. En yüksek tepesi Panic Dağı ise 1630 metre. Doğu kıyısında Heinghen Sıra Dağları ilginç bir görüntü sunarak denize dik iner. Bu topraklar 65 milyon yıl önce Avustralya Gondwana Karası’ndan kopmuştur. Etrafları tamamen resifle çevrili olup Avustralya’da bulunan Cairns Resifi’nden sonra 24 bin kilometrekare ile dünyanın en büyük resifi olarak kabul edilir. Ada üstünde nehir veya dere bulunmaz. İçme suyu ise yeraltı mağaralarından elde edilir.

            Üç önemli adasından biri olan Lifou kireçtaşı mağaraları, bembeyaz kumsalları ve zengin denizaltı yaşamı ile bilinir. Bu adada üç kabile yaşamını sürdürüyor. Wter, Gaicha ve Lossi. Adanın tüm arazisi bu üç kabileye aittir. Lifou’nun başkentinin adı ise çok  kolay “We”.

            Queva Adası ise sadece 35 kilometre uzunluğundadır. Şişe açacağına benzer. Soyu tükenen bir cins papağanın da vatanıdır. Burada da arazinin tamamı kabilelere aittir. Bir çadır kurmak için bile aslında onlardan izin almanız gerekir.

            Bizim iki gece konakladığımız adalar topluluğunun en güney üyesi sadece 2 bin nüfuslu Isle of Pins (Çam Ağacı Adası) ilk defa Kaptan Cook tarafında 1774 yılında keşfedilmiştir. Kalem gibi muntazam göğe yükselen çam ağaçları bu coğrafyaya ayrı bir güzellik katmakta. Daha sonra 1840’ta beyazlar, ticari değeri olan sandal ağaçlarını yağmalamak için buraya göç ederken, Fransızlar politik suçluları Fransa’dan buraya postalamışlar. Kartpostal güzeli olarak anılan ada, Pasifik’in en güzel plajlarına sahip olmakla da övünür.

Yeni Kaledonya’nın Kısaca Tarihçesi,

Yıl 1827 – Dumont d’Ureille isimli bir denizci bu coğrafyaya ulaşmayı başardı. Bu şahıs                  Pasifik Okyanusu’nu Malenezya, Mikronezya ve Polinezya olmak üzere üç                             bölgeye ayırdı.

Yıl 1853 – III. Napolyon, Yeni Kaledonya’yı Fransa’dan gönderilecek politik tutukluların                kalacağı bir koloni haline dönüştürmeye karar verdi.

Yıl 1864 – Fransız siyasî tutukluları taşıyan ilk gemi Noumea’ya yanaşır. Yerli halk                         Kanaklar’la Fransızlar arasında çatışmalar başlar.

Yıl 1953 – Kanaklar ilk partilerini kurarak bağımsızlık için politik bir mücadele başlatırlar.

Yıl 1984 – 1986 – İki taraf arasında en şiddetli çatışmalar işte bu yıllarda gerçekleşir.

Yıl 1989 – Fransa ile Yeni Kaledonya Noumea Antlaşmasını imzalar. Yeni Kaledonya’ya                 özel bir statü sağlanır, bu coğrafya Fransız Meclisi’ne 3 milletvekili yollar.

Kısa Kısa “Yeni Kaledonya”

  • Para birimi Pasifik Frankı’dır. (pf) Fransızların bir dönem kullandığı çarşaf gibi Franklara çok benzer.
  • Tüm nüfusun yarısının yerleştiği başkent Noume’nin merkezi bence hiç de öyle çekici bir yer değil. Hele cumartesi – pazar günleri sanki birkaç dakika önce alarm çalmış gibi bomboş. Kentin en önemli alanı Place de Cocotiers (Hindistan Cevizi Ağaçları Meydanı) bile haftasonu ıssız. Anıtsal Çeşme Fontaine Celeste (1892) heyecan yaratmıyor. Birer Fransız gibi görünmeye gayret eden Kanak gençleri ellerinde içki ve kola şişeleri ile otobüs duraklarında oturup amaçsız etrafı süzüyorlar.
  • Şehir merkezinin en gösterişli binası, ön cephesinde kocaman bir Fransız bayrağı dalgalanan Garnizon Binası, üç katının her biri farklı bir mimari üslupta. Çünkü katlar değişik dönemlerde ilave edilmiş.
  • Ticarette ise Çin egemenliği var. Hafta sonu sadece Çinliler’in giysi ile parfüm sattıkları dükkânlar açık. Zaten Kanak nüfusunun % 45’i tamamen kendi kültürünü bir köşeye itip Fransız popüler tüketim toplumunun birer kopyası olmuş bile!
  • Kaledonya Mutfağına tatlı patates (yam). Hindistan cevizi, muz ve su ürünleri hakim. En tanınmış geleneksel yemekleri ise “Bougna”. Biz de bu yeni tabağı  iki defa denedik. Patates, muz, tavuk, ıstakoz, yengeç parçaları, muz yaprakları ile sarılıp toprak fırında pişiyor. Otelde yediğimiz Boguna’nın içine herhalde ucuz olsun diye sırf patates koymuşlardı. İçimizde nerede ise patates yeşerdi!
  • Yeni Kaledonya dünyanın üçüncü büyük Nikel Üreticisi durumunda. Turizm ile beraber en büyük gelir kaynağı şüphesiz “nikel”. Adanın kırmızı toprağı demir oksit ve nikel mineralini zaten işaret ediyor. Nikel adada 3 farklı tesiste işlenerek dış dünyaya satılıyor. Nikel korozyonu önlediği için geniş bir kullanım alanı bulunuyor.
  • Noumea’nın ufak ama ilginç bir akvaryumu var. Gezmenizi öneririm. (Giriş 1000 pf)
  • Yeni Kaledonya’da endemik serçe türünden özel ve çok akıllı bir kuşçuğu var. Bu hayvancık kendisi için gerekli olan her türlü aleti hazırlayıp kısa zamanda sorunlarını çözebiliyor.
  • Bu coğrafyayı ziyaret için en uygun dönem aşırı sıcak ve rutubetin azaldığı eylül – aralık ayları olduğu söyleniyor.
  • Grande Terre Adası’nın kuzeyinde Kanaklar halen klan halinde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor. Kabile şefi büyük çadırda (Grande Case) oturur. En önemli besinleri olan tatlı patatesin (yam) filizlendiği mart ayında bir festival düzenlenir. İlk ürünü kabile şefi ısırarak iştahla yer.
  • Bu insanlar Fransa kopyası kültürü benimseyen güneydeki Kanaklara öfkeli. 27 çeşit Kanak dilinin birçoğu unutulmaya başlamış bile.
  • Yeni Kaledonya’da bulunan fauna ve floranın %77’si endemiktir. 260 çeşit eğrelti otunun 105’i ve 23 tür kuş adaya has özellik gösterir. Sularında ve özellikler mercan resifleri 2 bin çeşit canlı türü barınmaktadır. Endemik tür çokluğu yönünden Amazonlar ve Madagaskar’dan sonra dünyada üçüncü sırada yer almakta. Yeni Kaledonya mercan resifleri 2008 yılında dünya Doğa Kültür Mirası’na dahil edilmiştir. Ancak bir cins dev kaplumbağa ile yine adaya özgü bir timsah türü artık yok. Maalesef soyları  tükenmiş!
  • Bu coğrafya tek bir uluslararası havaalanı sahiptir. Başkente 50 kilometre uzaktaki Tontouta Havaalanı.
  • Yeni Kaledonya her açıdan çok pahalı bir ülke, basit bir hamburger bile 10 avro idi.
  • La Fora yakınlarındaki Oua Tom Köyü Kanak, Polinezyalı, Hintli, Avrupalı mozaik nüfusu ile ilginç ve sevimli bir sanatçı köyü olarak dikkati çekiyor.
  • Kagu büyükçe uçamayan bir kuş! Ancak kanatlarını kullanarak ağaçlara tırmanıyor. Zalim avcılar için iyi bir hedef olduğu için sayıları çok az kalmış. Hayvanat bahçesinde bu ilginç kuşu ancak esaret altında görebilirsiniz. Bu kuşun bir benzeri de Yeni Zelanda’da bulunuyor.
  • Arı kovanlarını andıran ilginç mimarisi ile Jean Marie Tijboau Kültür Merkezi başkente 10 kilometre uzakta yer alıyor. Ünlü İtalyan mimar Renzzo Piano’nun eseri olan bu merkezde resim, dekor, heykel, fotoğraf ve çizimlerden ibaret 800 özgün çalışma sergileniyor. Ayrıca yerel halkın ve şeflerinin yaşadığı kulübeleri gezip Kanak dansını da izleyebilirsiniz. Belli aralıklarla film gösterileri de devam ediyor
  • Anse Vata Dağı’ndaki Oven Toro Noktası’ndan tüm başkenti seyredebilirsiniz. Yat limanı Mosselle’nin çevresinde ise şık kahveler dizili.
  • Başkent Noumea’da “Explorer” olarak isimlendirilen sarı turistik bir otobüs var. On farklı durağı kullanarak tüm kenti gezdiriyor. Alacağınız bilet tüm gün geçerli. Günde ancak beş sefer yapıyor.
  • Büyük adanın kuzeyleri çok tenha olduğu için toplu taşıma araçları çok kısıtlı. Buraları keşfetmek için en iyi yöntem “araba kiralamak.”
  • Başkentin yakınlarında Katolik Kilisesi’nin işlettiği ilginç bir lokanta var. Ismarlanan yemekleri rahibeler dualarla hizmet ediyor.
  • Belli aralıklarla referandum yapılıyor. Nüfusun %40’ını oluşturan Fransızlarla, Konakların bir bölümü bu oylamada “bağımsız yeni bir ülkeye” sürekli “Hayır” dediği için referandumların sonucu baştan belli gibi.
  • Kuru Orman olarak adlandırılan çalılıklar arasına diğer adalardan iş bulmak için gelen Kanaklar’ın gecekonduları sıralanıyor. Sularını bile çevredeki okullardan temin ediyorlarmış. Ama yine de televizyonları eksik değil!
  • Kıyı şeridindeki Le Surf adlı otelde kaldık. Tavsiye ederim. Akvaryuma, plaja ve dalga sörfü alanına yakın. Sağ ve solundaki yürüme mesafesindeki koylarda çok sayıda lokanta, dükkân ve kahve var. Otelin kahvaltısı da çok zengin idi. Çağla Kubat’a bir hatırlatma. Dünya dalga sörfü yarışmaları da her yıl burada yapılıyor!
  • Yeni Kaldeonya’da maalesef kapalı alanda sigara içilmesine müsaade ediliyordu. Bize bu iş o kadar tuhaf geldi ki…Ama herhalde artık yasaklanmıştır.

Gabon

Afrika, dünyadaki toplam kara alanının % 20’si ile dünya nüfusunun % 14’üne sahip. Kıtada iki binden fazla dil konuşuluyor. Afrikalıların yarısı günde bir dolardan az bir gelirle yaşamını devam ettirmeye gayret ediyor. Buna mukabil Sahra Altı Afrika’sında 30 milyon ateşli silah var. Okur yazar oranı ise % 60. Bu kara kıtada en yaygın ölüm nedeni ise sıtma ve  AIDS.

Afrika, film yönetmenlerine ve yapımcılara hep çekici gelmiştir. Edgar Rice Burroughs’un o ünlü Tarzan filmleri, Alex Haley’in Kunta Kinte kahramanı ile ünlenen Kökler adlı romanı, Humprey Bogart ile Katherina Hepburn’u bir araya getiren “Afrika Kraliçesi” isimli film ise yandan çarklı bir vapurda geçer. Karen Blixen’in Kenya’da bir çiftlikte takma isimle kaleme aldığı “Out of Africa” romanı, Ernest Hemingway’in yine meşhur “Kilimanjaro’un Karları” adlı eseri, Ruanda’nın dağlarında sisteki gorili ile birlikte yatan Amerikalı gazeteci Sigourney Weaver, Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” isimli eseri hep dertli Afrika’yı anlatır.

Afrika’da yabani hayvan eti ticareti milyarlarca dolarlık bir pazardır. Çarşıya gelen at arabaları, belki de can çekişen timsah ve maymunlarla doludur. Çoğu yasadışı yollarla yapılan bu acımasız hasat, ormanların boşalması yabani hayvanların nesillerinin tükenmesi, ekosistemin can çekişmesi, insanların aç kalması ve farklı virüslerle karşılaşması ile sonuçlanmakta.

Evet, Afrika’nın ilginç bir coğrafyasındayım. Burası, arazisinin % 80’i orman olan, sadece 1,5 milyon nüfuslu, 50 farklı lisanın konuşulduğu, 13 adet de millî parka sahip “Gabon”.

Gabon petrolü, doğal gazı ve kereste ihracatı ile Afrika’nın en zengin ülkelerinden biri oldu. Bir rekor kırarak 42 sene devlet başkanlığı yaptıktan sonra arkasında bıraktığı büyük serveti ile bu dünyadan göç eden Omer Bongo’nun yerine oğlu Ali Bin Bongo devlet başkanı idi.

Bu coğrafyanın tarihine ana hatları ile şöyle bir göz atalım!

1471: Portekizliler ilk kez bu topraklara ayak bastı.

XVIII. ve XIX. yüzyılda ise, batılı sömürgeciler Gabon’u, fildişi ve kereste ticaretinin merkezi yaptılar.

1886: Gabon resmen Fransız sömürgesi oldu.

1960: Bağımsızlığını kazanarak küllerinden yeni bir Afrika ülkesi olarak tekrar doğdu.

Genellikle birbirine yakın ufak köylerde barınan Gabon halkı özellikle akşamları süslenip, giyinip kuşanıp sokaklara dökülüyor. Yaşam her an sokaklara taşıyor. Çamur sokaklarda rengârenk kıyafetleri, uzun küpeleri, topuklu ayakkabıları ile alımlı hanımlara hayretle seyrediyorsunuz. Belki varlıklı değiller ama mutlular. Zaten mutluluk “ufak detaylar”da gizli değil mi?

Gabon’un eko-turizme yönelme yönünde aldığı karar ile ülkede millî parklar oluşturuldu. Savan, nehir, deniz, lagün, tropik ormanları bünyesinde barındıran millî parklarda vadi gorillerini, filleri, bufaloları, su aygırlarını, çeşit çeşit yılan ve kelebekleri, maymunları, “okume” olarak bilinen kontrplak yapımında kullanılan ağaçları görmek mümkün. Ama sakın Tanzanya’da olduğu gibi sürüler halinde çok sayıda hayvan göreceğinizi sanmayın. Ormanda hayvanlar bir ses duyunca hemen içlere doğru kaçıyor. Belki de böylesi daha iyi. BBC televizyonu buradaki yaban hayatı seyircisine ulaştırmak için Loango Millî Parkı’nda bir canlı yayın kulesi bile kurmuş.

Başkent Libreville!

Serbest bırakılan kölelerin bu yöreye yerleşimi ile “Freetown” yani “Libreville” olarak anılan başkent, Fransız askerî kışlaları, Fas mimari stilindeki Merkez Camii, Som Oteli civarındaki çok geniş bir alana yayılmış halk pazarı, Jean Paul II. Caddesi üzerindeki balık lokantaları ile zengin ve fakir çelişkisinin yaşandığı ilginç bir yerleşim merkezidir. Fotoğraf çekmeye meraklı iseniz civardaki balıkçı köylerinde sabah erkenden tüm ailenin dertli melodiler eşliğinde ağ çekmelerini gözleyebilir, sonra da bir kilise okulunu ziyaret edip çikolata renkli çocuklarla aynı kare altında görünebilirsiniz. Bol bol farklı tropik meyveyi bir arada tadabilirsiniz. Yarım saat içinde yerel bir motorla yağmur ormanın kıyısında yer alan plaj ve piknik alanlarına da ulaşabilirsiniz.

Libreville’de ara sokaklarda dolaşıyorum. Dalgalar, mekânlar, gölgeler, su birikintileri, ağır kokulu çöp bidonları, gülümsemeler, okyanusun sesi, demir parmaklıklı pencereler, hepsi ama hepsi bana “yetersiz” geliyor. Çünkü ben farklılığı arıyorum.

Kötü inşa edilmiş yapıların gri ve toprak rengi sıvaları zaman içinde daha da koyulaşmış. Bazı binalar terk edilmiş, pencerelerine tahtalar çakılmış. Bina güneşe, ustalığa, anlaşmaya ve yağmura kapalı… Bir evin damlayan sularla siyahlaşmış merdivenlerine bakıyorum. Avlunun ucundan loş bir ışık sızıyor.

Libreville zenginle fakirin; mutlulukla hüznün birlikte dans ettiği bir şehir. Sizi her an kucaklamaya hazır… Onu tanımak isterseniz inanın size kendisini tüm samimiyeti ile açacaktır.

Kısa Kısa Gabon,

  • Gabon’a ayak basınca hemen bir cep telefonu edinin, hem ucuz hem de her yerde çekiyor.
  • Gabon’un Lambarane Şehrinde, 1924 yılında Nobel ödüllü hayvan hakları koruyucusu Ünlü Alman Dr. Albert Schweitzer bir hastane açmış.
  • Devlet başkanı Ali Bin Bongo’nun Amerikalı eşi Inge’nin, Kaliforniya’da ancak yiyecek yardımı ile yaşamını sürdürdüğü basında geniş yer almıştı.
  • Ogove Nehri ağzında kurulmuş Gabon’un ikinci büyük kenti Port Gentil 164 bin olan nüfusu ile önemli bir ihracat limanı ve sanayi kenti.
  • Devlet başkanının da Müslüman olması ile Gabon’da Müslüman sayısı hızla artmaktadır. Belki de Müslümanların sayısı Hıristiyanları yakın bir gelecekte geçecek gibi.  Özellikle Müslüman Nijeryalılar Gabon’a göç ediyor.
  • Başkan Ali Bongo’nun elektrik direklerinde ve panolarda bol bol kravatlı ve sakallı fotoğraflarını gördük.
  • Gabon’un turizme açılmasının yeni bir işareti olarak Transgarbon Demiryolu hattının inşaatı hızla ilerlemekte idi.  
  • Gabon’un en önemli etik grupları Fangler, güneyde ise yarısı Müslüman olan Bartular.
  • Gabon’un kendi ahalisi 600 bin civarında. Gururlu, zengin bir topluluk! Bir o kadar da komşu ülkelerden gelip bu coğrafyada çalışan işçiler var.
  • Gabon yılda 1000 ton uranyum filizi ihraç ediyor. Uranyum ve manganez cevherlerini zenginleştirme tesislerine de sahip…
  • Gabon bence henüz turizme tam hazır değil. Bir defa fiyatları “çok yüksek”. Servis sektörü de bir o kadar zayıf. Fransızca dışında lisan bilenlerin sayısı da çok az. Bir tane bile İngilizce kaynak kitap bulamıyorsunuz!
  • Shell, Gabon’da petrol üretimi ve arama çalışmalarına hızla devam ediyordu. Rabi Petrol sahasında 500 kişi çalışıyormuş. Rabi, Comba’ya 80 kilometre uzakta… Shell kendi imkânları ile bu iki yerleşim merkezine de birer havaalanı yaptırmış.
  • Loper Burnu civarında denizde bulunan petrol Gabon ekonomisinin can damarı olmuş.

SIKKIM

Kapalı gözlerle yaşanan karanlık, uzun ve bir türlü bitmeyen geceler vardır. Pencereye vuran yağmur damlalarının sesi derinden işitilir. İşte o anda,  içimde hissederim yağmurun sevincini, coşkusunu ve ıslaklığını. Arada bir ayağa kalkar pencereye yürürüm. Sokak lambasının altında yağmur damlaları daha rahat seçilir. Bu saatlerde evler genellikle karanlıktadır, bazı pencerelerden ise ışık sızar. Acaba bu ışıklı evlerde neler konuşulmakta, neler yaşanmaktadır.  İşte böyle bir gecede “Himalayalara Günaydın” deyip Sıkkım’a gitmeyi aklıma koydum. 

            Nasuh Mahruki ballandıra ballandıra zirvelerin mutlu ülkesi Sıkkım’ı dernek toplantılarımızda bize saydamlar eşliğinde anlatmıştı. Sıkkımı içine alan gezimizin programı hazırlandı, üyelerimize duyuruldu. On iki gezgin arkadaş Sıkkım sevdası ile bir araya geldik ve ilk aşamada bir THY uçuşu ile aktarmasız Delhi’ye ulaştık. Daha sonra,  Jet Air Havayollarının büyükçe bir uçağı ile Hindistanın Batı Bengal eyaletinin kuzeyinde yer alan Bagdogra Kentine Delhi’den iki saat kadar uçtuk. Her yer pirinç ve çay tarlaları ile örtülü ve yemyeşil. Hedefimiz Bagdogra’ya 120 kilometre uzaklıktaki Sıkkım’ın Başkenti Gangtok. Tüm araçlar korna çalarak korkusuzca üzerimize üzerimize geliyor. Bu coğrafyada mesafeler “saatle” ölçülüyor, kilometre ile değil.  Yol çukurla dolu, virajlı, dar, taşlı ve bu yüzden araçlar çok yavaş ilerleyebiliyor.

            Evet, bizler de bu korkunç trafiğin birer parçası olduk. Beş farklı ülkenin sınırına yakınız. Nepal, Bhutan, Tibet (Çin), Bangaldeş ve Sıkkım. Hassas bir bölge olduğu için çok sayıda askeri araç görüyoruz. Zaman zaman heyelanlar yüzünden yol kapanıyor. Tişta Nehri tüm coşkusu ile gürül gürül akıyor. Sonunda Rangpo yerleşim merkezindeki Sıkkım sınırına varıyoruz. Sınırda, IPL (Innerline Permit) olarak bilinen özel bir vize almak gerekiyor. Fazla konuşmayan bir memur tek tek pasaport bilgilerini önündeki siyah kaplı deftere dikkatle işliyor, bir saat kadar bekliyoruz. Himalayaların eteklerinde yolumuza devam ediyoruz. Doğu Himalayalarda, şelaleler, ormanlar, göller, mağaralar, puslu tepeler ile efsanevi dağlar birbirini tamamlıyor. Güneş yükseldikçe Kabru, Pandim, Ratong ve Koktang Dağları ile Penk Chu Vadisinin renkleri pembe, kırmızı, turuncu altın sarısı ve  beyaza dönüşüyor.  Beyaz bulutlar dağları battaniye gibi sarıyor.

            Nihayet Sıkkım’ın başkenti Gangtok’a girebiliyoruz. Dağın yamacına kurulmuş olan kentte yollar dar, hatta kaldırım bile yok. Muavin otobüsten inip şoföre yardım ediyor. Otobüse eli ile hızlı hızlı vuruyor. Şoför ise geri geri gitmeye devam ediyor. Hepimiz dehşet içindeyiz. Meğer bu coğrafyada otobüse vurmak “devam et” demekmiş.

            Gangtok, 1547 yılında Himalayaların yamaçlarına kurulmuş. Otelimiz kralın eski misafirhanesi imiş. Sanki bir mihrace sarayına giriyormuş edası ile yemek salonuna yürüyoruz. Uniformalı hizmetliler, kristal avizeler, dev vazolar, duvarlarda Kral ailesine ait siyah beyaz fotoğraflar, işlemeli sandalyeler, bakımlı bir bahçe bize tüm içtenliği ile “hoş geldiniz” diyor. Hemen otelimizin bitişiğinde Gangtok Stadyumu var. Aslında bu coğrafyanın mutfağı öyle pek zengin değil. Çünkü bize hep aynı tatlar ikram ediliyor. Mısır çorbası, kızarmış peynir, tavuk sote, pişmiş domates ve soğan, patlıcan yemeği gibi.

            Sıkkım’da 333 yıldır devam eden krallık 1975 yılında devrilir, Tibet’ten sonra Çin’in bu bölgeyi de istila edeceği korkusu ile Sıkkım özel bir statü ile Hindistan’a bağlanır. Sıkkım’ın kralı Tashi Namgyal 90 yaşında olup Amerikalı eşi ile ABD’de yaşıyordu.    Sıkkım çok sayıda manastırı ile ün yapmıştır. Her manastırın kendine has özellikleri ve bir heyecanı vardır. Her kapının ardında sizi yeni  bir sürpriz bekler, koca bir stupa, dev bir Buda heykeli gibi. Manastırlara genellikle rutubetten kaygan taşlara basarak,  ağaçlarla sınırlanmış bir patikadan yürüyerek ulaşılır. Budizm dört tarikata bölünmüştür. Elbette en güçlüsü Dalay Lama’nın başkanlığından “sarı tarikattır”. Diğerleri ise,  Karmapaların yönettiği siyah şapkalılar, büyü ve falın da etkili olduğu “kırmızı grup” ve aralarında en az popüler olan “şapkasızlar”.

            Sıkkım’da tüm bu tarikatların manastırlarını tek tek gezip, tarikatlar aradaki görüş farklılıklarını papazlarla sohbet ederek araştırabilirsiniz.

            Boru sesleri ile birlikte rahipler hep birlikte kutsal metinleri okuyor, ilahi söylüyor. Molada yağlı – sütlü ağır bir çay ile kızarmış pirinç ve mısır gevreği yeniliyor. Kocaman dua dolapları saat yönünde dikkatle döndürülüyor. Çok yaşlı bir kadıncağız elindeki dua dolabını döndürürken “ommani padre hum” montrasını tekrarlıyor, böylece sevap kazanıyor. “Dinler insanların mutluluğunun uyumunu artırmak içindir ancak her insan aynı kalıba sokulamaz, çeşitlilikte şarttır” diyor Budizmin popüler ve akıllı lideri “Dalay Lama”. Tenza Gyatso iki yaşında iken önceki Dalay Lama’nın bıraktığı mektup sayesinde kendisinin reenkarnasyonu olarak tespit edilip 1935 yılında sarı tarikatın başa geçer.  Bütün canlı varlıkların kurtarıcısı olarak kabul edilen Dalay Lama, Çin’in Tibet’i işgaline karşı çıkınca, 1959 yılında Tibet’i terk edip Hindistan’ın Dharamsale Kentine yerleşip sürgünde Tibet hükümetini kurar.

            Sıkkım’ın başkenti Gangtok’ta bulunan ünlü Rumtek Manastırında mistik bir ortamda giriyoruz. Eski resimler, heykeller, süslemeler, Buda heykelinin önüne bırakılan yedi adet su kabı, dev bir camekân içindeki rengarenk Stupa, bir taht, öğrencilerin sınıflarından yükselen ilahiler insanı bir anda şaşkına uğratıyor. Tüm manastırların girişindeki “Çakra” yani “Enerji Tekerleğinin” yanında iki geyik figürü yer alıyor. Bu geyikler eğitici Budanın aslında ilk öğrencileridir.   

            Yol boyunca çok sayıda maymun kolonisi şoförlerden yiyecek bekliyor. Virajlı yollarda Svastika sembolü şoförlere şans diliyor olmalı. Yoldaki bir tabelada ise aynen şöyle yazılı: “Burada ralli yapılmaz, manzaranın tadını çıkarın.” Yolumuz toplam 90 kilometre ama ortalama 25 kilometre ile giderseniz kaç saat sürer siz hesaplayın. Sonunda Kalimpong Yerleşim Merkezine ulaşıyoruz. Eskiden Bhutan’a ait olan bu kentin lepçen dilinde anlamı “tepedeki oyun sahası”.  Bu coğrafyada okçuluk çok popüler imiş. Kentin nüfusu 70 bin, yükseltimiz ise 1250 metre. 

            Önce Phodans yani “kırmızı şapkalı” tarikata ait Zang Dhok Manastırına doğru tırmanıyoruz. Önce hep birlikte bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bu kadar yolu bunun için mi teptik dedik. Ama içine girip, üst katlara  çıkınca,  hele bir de içerde fotoğraf izni koparınca memnuniyet yüzdemiz artıyor. 1976 yılında Tibetli Budistlerin kurduğu bu manastırda öğrenciler de eğitim görüyor.

Kısa Kısa Sıkkım

  • Dağ köylerinde yaşayan Nepal kökenli halk kendi dillerini konuşuyor.  Dağların kahraman adamları “Gorka Askerleri” cesaretleri ile dünyaca ünlüdür, birçok devlet başkanını onlar koruyor, Çepa ise yine bu yörede bulunan bir kabilenin adıdır. 
  • Sıkkım’a bir havaalanı inşa etme girişimi varmış!
  • Hindistan özellikle Çin ile sınır bölgesi olduğu için Sıkkım’a özel önem veriyor. Bu eyalette vergi oranları düşük tutuluyor. Yatırımlar için teşvik sağlanıyor. Ama Sıkkım halkı da doğrusu çalışkan. 
  • Sıkkım’da doğayı binlerce yıl kirleten her türlü naylon torba kullanımı ve araç trafiğine kapalı alışveriş sokaklarında sigara içmek  yasak!
  • Bu yöre, meyve ve sebzelerin çeşitliliği ve kalitesi açısından yetersiz.
  • Bu coğrafyada “hepatit B” bugün bile vücuda sürülen hardar ile tedavi ediliyormuş.
  • Bu bölgede en çok para  kazanan araba amortisörü satanlar olmalı. Halk geçimini, çiçekçilik, pirinç ve baharat tarımı ile  kazanıyor. Pirinç tarlalarında sık sık kobra yılanlarına rastlamak mümkünmüş. 
  • Sıkkım’da eğitim ücretsiz, hatta üniforma, kitap ve öğle yemeğini de devlet karşılıyor. Öğrencilerin % 80’i devlet okullarına devam ediyor.
  • Sıkkım’ın dua bayrakları ile kuşatılmış sessiz Kechopalri Kutsal Gölünü de ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Gölün berrak suyuna bir yaprak düşse,  hemen kuşlar onu oradan uzaklaştırıyormuş.
  • Şehirlerarası yollarının darlığı ve virajların çokluğu yüzünden ulaşım ancak dolmuş ve jiplerle sağlanıyor. Onlar da bu kötü yol şartlarında bile çok hızlı gidiyorlar. Elbette bu coğrafyada kaza sayısı da hiç de az değil. 

KRAKOV – Polonya’nın Tarih ve Kültür Hazinesi

Tek başıma çıktığım her geziden önce içimi bir hüzün kaplar. “Ne yapıyorum ben, niçin bu süreyi İstanbul’da ailem ve değerli arkadaşlarımla geçirmiyorum?” diye sorarım kendime. Yanıtım ise kısa: Yolda olmanın heyecanı, bir de elbette fotoğraf tutkusu. Belki biraz da “macera” arayışı… Bu sefer hedefim Polonya’nın Krakov kenti. Budapeşte’ye indiğimde sebepsiz bir başağrım vardı. Krakov treninin kalkış saatine kadar, istasyona yakın bir parkta, biraz uyumak üzere kendimi çimlerin üzerine attım. Tam olarak ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum ama uyandığımda hain baş ağrısından kurtulmuştum. Tranin kalkış saati 21.00 idi. Kalan süreyi değerlendirmek ve biraz açılmak üzere sempatik bir lokale girip kendime  bir kahve ısmarladım. Trenin kalkmasına az bir süre kalmıştı ki, bir gezginin başına gelebilecek en kötü olaylardan biriyle burun buruna geldim. Bana yıllardır vefalı bir yol arkadaşı, üçüncü bir göz olmuş, o çok sevdiğim fotoğraf makinemin yerinde yeller esiyordu. Bir süre, sanki bir faydası olacakmış gibi ne zaman çalınmış olabileceğini düşündüm…

KONICA MINOLTA DIGITAL CAMERA

Bu haksızlıktı! Üstelik geziye çıkmamın esas amacı Krakov’da fotoğraf çekmekti. Neyse, olan olmuştu, yolun bundan sonrasına onsuz devam etmek zorundaydım, bir an önce trene yetişmeliydim. Üç günlük ömrü kalmış bir adamın yüz ifadesiyle trene bindim. “Hiç olmazsa kompartımanım rahat”, gibi bir avuntum vardı. Güzel bir gece geçirdim. Gece boyunca sadece iki kez uyandırıldım, Slovakya ve Polonya sınırlarını geçerken!

            Sabah dokuz civarında, anıt kent Krakov’un kasvetli ve karanlık yüzlü tren istasyonuna girdik. Krakov, Polonya kentlerinin en şatafatlı ve görkemlisi olarak kabul edilir. Hatta, “Krakov olmasaydı, Polonya tarih ve kültür bakımından kim bilir ne kadar yoksullaşırdı”, bile derler.

Krakov’un tarihi, 1000 yılında, Kral Cessur Boleslaw‘ın, “Wawel Şatosu ile Katedrali”ni inşa ettirmesi ile başlıyor. 1241 yılında Orta Avrupa’yı sarsan Moğol saldırılarından Krakov da nasibini alıyor. Kentin yeniden inşaasında orta çağın klasik yapısı, satranç tahtası biçimi benimseniyor: Kral III. Sigismund tarafından başkentin Varşova’ya taşınması, Krakov için bir gerileme döneminin de başlangıcı oluyor. 1655 ve 1702 yıllarında bu tarihi kent Kuzeyden gelen İsveçlilerin saldırısına uğruyor…

            Her şeye rağmen Krakov, 500 yıl boyunca Polonya’nın başkenti olmuş. Dünyanın ilk üniversitelerinden biri de 1364 yılında bu kentte kurulmuş. Ayrıca burası Avrupa’nın ve Polonya’nın en eski sanat ve mimari yapıtları hazinesi. Krakov, II. Dünya Savaşı’ndan zarar görmeden çıkmayı başarabilen nadir kentlerden biri. Aslında nazi genel valisi Hans Frank, kenti yerle bir edebilecek güçte bir mayınlama hazırlığı yaptırmış, ama sonra nedense vazgeçmiş. Belki de kentte yaşanan bu kadar vahşetten sonra insafa gelmiş olmalı…

            Şaşırtıcı dönüşlerle kenti dolaşan, bizim “Vistul” dediğimiz “Wisla Nehri”, inişli çıkışlı yollar; koca meydanların ve caddelerin yanı sıra daracık sokaklar ve köşeler, Krakov’u daha bir güzelleştiriyor. “Krakov Pazar Meydanı” (Market Place), 200 çarpı 200 metrekare boyutunda dev bir meydan. Söylenenlere göre, Avrupa’nın en büyük kent meydanıymış.

Meydanın bir köşesinde durup etrafa baktıkça, şaşırıyor ve yoruluyor insan. Belki de boyutları ve mesafeleri daha az göstermek için meydanın ortasına “Kumaşçılar Binası” denilen sarı bir bina kondurulmuş. İçinde birbirine benzeyen çok sayıda turistik mağaza bulunuyor. Vitrinlerde çoğunlukla kehribardan yapılmış kolye, bilezik, ve yüzükler göze çarpıyor. Bu büyük meydanın ortasından bir de kule fırlamış. Bu, yıkılan belediye binasının kulesi. Kulenin bodrum katının kiracısı ise bir şarapçı… Bu koca meydan bu kadarla da bitmiyor: Sevimli kahveler, gezgin gençler,  sergilenen gösteriler ve konserler, uçuşan güvercinler, seyyar satıcılar, cıvıl cıvıl ve oldukça hareketli bir görünüm…

            Pazar Meydanı’nın kenarında bir kilise var. Her saat başı, çan yerine trompet sesleri geliyor bu kiliseden. Trompet, bir ortaçağ şarkısı çalıyor: “Hejnal marjacki”. Ama bu şarkı tam ortasında kesiliyor. Çünkü zamanında, bir Tatar savaşçı şarkının tam ortasında trompetçiyi oku ile öldürmüş… Krakov’un Florianska adlı caddesinin bitiminde bir kale burcu var. 12 metre yarıçaplı burçta, dışarıya ateş edebilmek için yapılmış adet 130 tane mazgal aralığı bulunuyor.

            Polonyalılar “Wawel Şatosu” ile gurur duyar. Bu anıt grubu bir tepe üzerinde inşa edilmiş. Tepeye tırmanırken bir “mağara” görüyorsunuz. Bu aslında bir canavar ini imiş. Hani hain bir canavar tüm çevreye korku ve dehşet salar ya, işte o aynı hikaye. Günün birinde Krak adlı kahraman bir prens çıkar ve bu canavarı öldürür. Bundan dolayıdır ki kent “Krakov” adını alır… Wawel Şatosu veya Sarayı, Avrupa’nın en önemli yapıları arasında yer alıyor. Şato, XVI. yüzyıl başında italyan mimarlarının katkısı ile yapılmış ve Rönesans mimarisini yansıtıyor. Eğer kalenin çevresinde bir tur atarsanız, Wisla Nehri’ni de tüm güzelliği ile seyredebilirsiniz. Şatonun içinde, Kara Mustafa Paşa’nın Viyana bozgununu anlatan büyük bir resimli halı bulunuyor. Ne de olsa, Leh kralı Viyana’nın yardımına koşmuştu…

            Hitler rejiminin kurduğu en büyük, en insafsız toplama kampları da Krakov yakınlarında, Osviecim‘de bulunuyor: Yıllar önce Spielberg’in “Schindler’in Listesi” adlı filmi ile gündeme gelen Auschwitz ve Birkenau. Dünya tarihinin en kanlı, en alçakça, en iğrenç sayfalarının yazıldığı kampın kapısında şunlar yazılı: “1940 – 1945 yılları arasında, Hitler döneminin kurbanı olan dört milyon kişinin kahramanlık yeridir”. Diğer bir levhada ise, “Çalışmak özgürleştirir”, yazıyor. Ama gerçek bildiğiniz gibi hiç de böyle olmadı. Yeni bir yaşam umudu ve bavullar dolusu eşyayla buraya doğru yola çıkan binlerce Musevi, Çingene (Roman) ve bazı Polonya vatandaşları, tıkıldıkları vagonlarda açlık ve havasızlıktan yolda öldü. “Ölüm Platformu” denilen Birkenau İstasyonuna ulaşmayı başarabilenler ise burada bir seçime alındılar. Çalışabilecek gücü olanları bir kenara ayırıp, diğerlerini kayda bile geçirilmeden hemen yok ettiler. Bazıları ise, “Ölüm Duvarı” denilen,  bu gün çiçeklerle donatılmış olan duvarın dibinde kurşuna dizildi, bazıları asıldı, büyük bir bölümü ise yıkanmak ümidiyle girdikleri odalara püskürtülen “Cylon B” gazı altında can verdiler. Krakov’da bulunan 65 bin Musevi, bu acımasız ve iğrenç katliamlar sonucu tarihten silindi. Bazı esirler, -sözde- insanlığa hizmet etmek için tıp bilgilerini geliştirmek isteyen (!) Alman doktorların kobayı olarak kullanıldı. Bu amaç için de özellikle de maalesef çocuklar seçilmiş…

            Günümüzde Auschwitz ve Birkenau, Polonya Parlamentosu kararıyla Devlet Müzesi olarak korunuyor. Gelen ziyaretçiler, önce bir sinema salonuna alınıyor, Rus subaylarının kamplara girdiği zaman çektikleri filmler gösteriliyor. Ekranda bir çocuk görünüyor; ayağının üzerinde, yapılan aşılardan dolayı bölge bölge, değişik renklerde enfeksiyonlar oluşmuş. Bu filmleri seyrettikçe, fotoğraflara baktıkça, müzeyi gezdikçe insanlık adına utanç duymamak mümkün değil. İnsanların yan yana, saman üzerinde yattıkları barakalar, gaz odaları, işkence tezgahları, elektrikli tel örgüler, ölüm duvarı, ceset yakma fırınları, toplu mezarlar, hepsi birer “utanç abidesi” olarak duruyor!

            Bir barakaya giriyorum. Binlerce ayakkabı, binlerce bavul, binlerce gözlük, binlerce saç fırçası, bir köşede altın dişlerin söküldüğü dişçi odası… Doğrusu Almanlar her şeyi değerlendirmişler, bunları toplayıp Berlin’e göndermişler. Ben bunları düşünürken, önümde İsrailli bir öğrenci grubu yürüyor. Ellerindeki İsrail bayraklarını sallayarak marş söylüyorlar. Kim bilir kaçının büyük annesi, büyük babası burada bir hiç uğruna öldürüldü. Barakaların duvarları baştan başa bu insanların vesikalık fotoğraflarla örtülmüş…

            Krakov yakınlarında Wieliczka adlı bir kasaba var. “Kraliyet kasabası” olarak tanınıyor. Bu kasabanın özelliği, dünyanın en eski tuz madenine sahip olması, bu tuz ocağı artık bir “müze”. Maden mühendisi olduğum için dünyada ender görülebilecek bu tarihi ocak özel olarak ilgimi çekti. Tam dört yüz yıldır burada kaya tuzu çıkarılıyor.  Üretime artık ara vermişler. Devlete ait olan bu tuz ocağı yıllar boyunca tüm dünyanın dikkatini çekmiş. Kopernik gibi bilim adamları, birçok kral ve kraliçe bu ocak içinde gezmiş. Hatta önemli ziyaretçiler için, kral ve kraliçenin süslü tahtırevanlarına benzeyen özel bir vagonet bile yapılmış. Zamanında, Polonya Krallığı’nın gelirinin üçte biri bu ocaklardan çıkarılan tuzlardan sağlanırmış. Ocakların sahibi de “kralmış” elbette. İşçiler, doğal havalandırmalı bu ocaklarda çok kötü şartlar altında çalışırmış. Kesilen tuz bloklarının rahat taşınması için köşeleri yuvarlatılırmış.

            Bu zor şartlarda ölümler de kaçınılmaz elbette. Bu nedenle ocak içinde çok sayıda kilise inşa edilmiş. Kiliselerdeki heykeller ise hep tuz kayasından yapılmış. Hele bir büyük kilise var ki, insan yer altında olduğuna inanamıyor. Sadece İsa’nın doğumunu simgeleyen tuz heykelde potasyumklorür tuzu kullanılmış, çünkü rengi “pembe”. Bu tuz, Polonya’nın başka bir bölgesinden buraya getirilmiş. İşin ilginç yanı, bu eserleri yapan ressamlar, heykeltraşlar da hep ocakta çalışan işçiler.

            Ocağın havası sağlık açısından çok faydalı imiş. Civardaki senatoryumda yatan hastalar, özellikle astımlılar her gün iki saat bu ocağa indiriliyor. Tevekkeli değil, burada çalışan -ve herhangi bir kazaya uğramayan- madencilerin yaş ortalaması çok yüksek. Ziyaretçiler ocakta yaklaşık iki buçuk saat süren sağlıklı bir yürüyüş yapabiliyorlar. Ocak içinde üç farklı kata iniliyordu ama bu süre içinde gezdiğimiz bölüm, toplam ocağın sadece ufak bölümü idi.. Madenin büyüklüğünü siz tahmin edin artık. Tavan, taban, sağ, sol, her taraf bembeyaz tuz. Öyle ki, mola sırasında içtiğim kahve bile tuzlu (!) geldi bana…!

Delhi

Tütsü dumanlarının her dükkândan yayıldığı, tapınakların gölgesinde baharat, ter, leş, çöp, kısaca yaşam kokan; yıldız haritalarını yere seren astrologları, ince parmaklı kulak temizleyicileri, açık hava berberleri ve zencefilli leziz çayı ile Eski Delhi’de zaman sanki durmuş. İngilizlerin, imparatorluğun en güçlü dönemlerinde büyük masraflarla kurduğu düzenli, geniş bulvarlar, beş yıldızlı oteller, kravatlı çantalı işadamları, renk renk “sari”leriyle kadınlar, gösterişli binalarla ve yeşil parklarla donanmış Yeni Delhi’de zaman almış başını gidiyor.

Aynı kent içinde sanki iki ayrı dünya yaşanıyor. Kısacası, Delhi Hint kültürünün, göçün, ticaretin, tehlikeli boyutlarda hava kirliliğinin, geleneklerin, aşırı nüfusun, tarihin, kaosun, renkli mozaiğin çılgınca yaşandığı bir dünya.

Gerçek anlamda kozmopolit bir kent olarak, sanat, el işleri, mutfak, festival ve yaşam tarzı zenginliklerinde kendini hissettiren tüm etnik grupların gelenek ve kültürlerini bünyesinde barındırıyor. Yerel halkın, Yeni Delhi bölgesine insanların eğlenceye gittiği, sonradan eklenmiş suni bir bölge gözüyle baktıklarını da eklemek istiyorum.

Burası dünyanın en eski ve en hızlı gelişen kentlerinden biri olduğu için, eskisiyle yeninin birleştiği özgün bir atmosfere sahip. Yüzyıllık mimari eserlerin en modern yapılarla yan yana görüldüğü, derme çatma kulübelerin, lüks otellerin heybetli yüksekliği karşısında iyice cüceleştiği, el sanatlarının teknoloji ile rekabet ettiği Delhi, âdeta Hindistan’ın “sergi sarayı.”

Delhi’de aç kalınmaz. Her köşe bir lokanta. Baharat yiyemiyor ve pislikten korkuyorsanız, bir meyve alıp da bir köşede veya otelde karnınızı doyurabilirsiniz.

Delhi’de insanla insan, kadınla erkek, cinsellikle ölüm hem iç içedir.!

Delhi’yi Adımlamaya Devam!

Delhi, farklı medeniyetler tarafından tam yedi kez kurulup yıkılan, sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlaki tezatların belki de en yoğun ve bariz yaşandığı, iş adamları, bürokratlar, sokak satıcıları, piton ve kobra yılanı oynatıcılarının hep aynı sokakları, aynı kaldırımları paylaştığı bir kent.

Delhi’nin en eski alışveriş merkezi ise “Chandni Chowk” (Ay Işığı Caddesi). Bu caddenin iki yanında küçücük dükkânlar var. Kalabalıktan bu dükkânların sadece tenteleri görünüyor. Delhi’yi, dünyanın yeşil başkentleri arasında sayabiliriz. Yumana Nehri’nin batısında kurulmuş olan kentin geniş caddelerinin kenarlarında, çeşitli meyve ve çiçekli park ağaçları dizili. Her mahallenin ya da ticari bölgenin, kendi adını taşıyan bir bahçesi veya parkı var. Delhi’nin şehir planını yapanlar, Moğol mirası etkisinde, yeşil ve açık alan sevgisini yaşatmaya özen göstermişler!

Willington Crescent’te kurulu “Talkatora Bahçesi”nde eski ile yeni iç içe. Delhi’deki en bakımlı bahçe, kuşkusuz devlet başkanlığı kompleksinin içinde bulunan “Moğol Bahçesi”. Janpath Meydanı’nın çevresindeki büyük ve modern binalara karşılık, kentin diğer köşelerinde, yoksulluk ve çaresizlik kol geziyor. Uzakta, bir kenara itilmiş gibi yaşayan ve sanki bambaşka bir havayı soluyan Eski Delhi’de daha çok Müslümanlar yaşıyor. Eski Delhi, geleceğe uyum sağlamaktan çekinir gibi görünürken, Yeni Delhi geçmişten koşar adım kaçıyor âdeta!

Tarihî bir yapı içinde 1949 yılında kapılarını meraklılarına açan Delhi Ulusal Müzesi’nde minyatür tablolar, Hint tekstilleri, madeni paralar, bakır kaplar, tahta oymaları, müzik enstrümanları, mücevherler ve silahlardan oluşan 20 bin parça eseri görebilirsiniz.

Delhi’deki Cumhurbaşkanlığı Konutu, 320 dairesi ile bu konuda rekoru elinde tutuyor.

Hayvanlar bu coğrafyada hayatın her anında varlar. Papağan, sincap, inek, maymun ve köpekler her yerde. Aslında Delhi’nin yabancıya göstermeye çalıştığı çok yüzü var. Delhi’nin önemli bir caddesi Dünyanın bir çok köşesinde olduğu gibi değerli kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk adını taşıyor.

Delhi’nin Kırmızı Kalesi

Modern Hindistan’ın tarihi, Delhi’den bağımsız düşünülemez. Hindistan’ın ilk başbakanı Pandit Javaharlal Nehru’nun, 300 yıllık İngiliz yönetiminin sona ermesinin bir simgesi olarak, ulusal bayrağı 15 Ağustos 1947’de göklere çektiği yer, Delhi’deki “Red Fort” (Kırmızı Kale) kalıntıları. Çok sayıda, ulusal ya da uluslar arası festivale, dans ve müzik gösterilerine, sergilere, tiyatro etkinliklerine ev sahipliği yapan Delhi, ülkenin zengin kültürel ve tarihsel mirasının aynası konumunda!

“Lal Kila” olarak da anılan kale, adını yapımında kullanılan kırmızı renkli kumtaşından alıyor. Kırmızı Kale, dünyanın en gösterişli saraylarından biri olmasının yanı sıra, Hindistan tarihine de uzun yıllar tanıklık etmiş. Moğollar kendileri ile birlikte bahçe, çeşme ve su sevgisini getirmişler Hindistan’a. Üç yüzyıllık Moğol yönetimi devrinin kapandığı, son Moğol Hükümdarı Bahadur Şah Zafer’in İngilizler tarafından tahttan indirildiği yer gene bu kale. Moğol İmparatoru Şah Cihan, 11 yıl boyunca Agra’da sürdürdüğü yönetimi Delhi’ye taşımaya karar verdikten sonra, 1618’de Kırmızı Kale’nin ilk temel taşını yerleştirmiş. 1647’deki açılış için, sarayın belli başlı odaları zengin duvar örtüleri ile süslenmiş, Çin’den getirilen ipekle ve Türk kadifeleriyle kaplanmış. Kale, yamuk sekizgen şeklinde. Burasının Lahor ve Delhi isminde iki giriş kapısı bulunuyor.

Kutub Minar

“Kutub Minar” 1199-1235 yılları arasında inşa edilen, 72,5 metre yüksekliğinde 379 basamakla çıkılan bir kule. İmarına ilişkin türlü görüşler var. Bazıları, Hindistan’da Müslüman yönetiminin başlangıcını vurgulamak amacıyla, bir zafer kulesi olarak dikildiğine inanır. Bazı kaynaklar ise, bitişikteki Kuvvetü’l-İslam Camii’nin minaresi olarak, Müslümanları namaza çağırmak için kullanılmış olduğunu söyler. Tartışma götürmeyen tek şey, kulenin mimari açıdan çok ilginç olduğu. Kırmızı kumtaşından inşa edilmiş olan kule, gerçekten de göz alıcı!

Hindu tapınaklarından sökülmüş ve taş işçiliğinin güzel örnekleri ile beraber yeşil örtü ile süslenmiş bu camiinin Delhi’nin en ilginç köşelerinden biri olduğu şüphesiz. Bahçesinde % 99’u demirden yapılmasına rağmen 1700 yıldır hiç paslanmayan demir kolonu kim kucaklayabilirse, onun tüm isteklerinin yerine geleceğine inanılıyor.

1795 yılında bu kızıl kulenin daha uzunu yapılmak üzere daha geniş çaplı bir kule inşaatına başlanmış fakat yarım kalmış.

Cuma Mescidi

Cuma Mescidi (Jama Mescid), Eski Delhi’nin görülmesi gereken görkemli yapılarından. Camide 20 bin kişi aynı anda namaz kılabiliyor. Yapımına, 1650 yılında, Şah Cihan zamanında başlanmış, 6 yılda tamamlanmış. Malzeme olarak, pek çok yapıda olduğu gibi, kırmızı kumtaşı kullanılmış, mermer süslemelere de yer verilmiş. Her cuma, imparator ve maiyeti, resmî erkânla birlikte, ibadet etmek için, eyalet içinden geçerek bu camiye üç ayrı kapıdan giderlermiş. Bugün Hindistan’da yaşayan Müslümanların sayısının 150 milyon olduğu tahmin ediliyor. Müslümanlar, tüm kültür ve gelenekleriyle sükûnet ve kalıcılığın simgesi olan bu büyük camiin etrafında yerleşmişler. Cuma Mescidi, sadece bir mimari estetik örneği değil, aynı zamanda Hz. Muhammed’in sandaletlerini, sakalından kızıl bir kılı ve Kuran’ın Hz. Ali ve Hz. Hasan tarafından yazılmış bir bölümünü de barındırmasıyla ünlü bir ibadet mekânı. Bir imam, bunları görmek isteyenlere, kutulardan tek tek çıkarıp özel olarak gösteriyor.

Racgat Bahçesi ve Mahatma Gandhi’ye Saygı

Racgat Bahçesi, Hintliler için özel bir anlama sahip. Çünkü 31 Ocak 1948 günü akşamı, Yumana Nehri’nin batı yakasındaki bu bahçede fanatik bir Hindu tarafından öldürülen Mahatma Gandhi’nin cansız bedeni yakılarak, yeni yaşamına uğurlanmıştı. Türlü tropikal ağaçlar ile  çeşmelerin süslediği bahçede, yapay bir tepenin üstüne yerleştirilmiş, siyah mermerden yapılmış, basit bir platformun üzerinde Mahatma Gandhi’nin son sözleri yazılı: “Hai Ram” (Tanrım). Mahatma Gandhi’yi her gün yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Kutsal bir ateşin devamlı yandığı duvarın üzerinde 13 ayrı Hint dilinde Gandhi’nin son sözü olan “Hai Ram” (Tanrım) ve vecizelerine yer vermişler. Aynı bahçede, Nehru ve kızı Indra Gandhi mezarları da bulunmakta!

 İngilizlerin Yeni Delhi’si

İngilizler, başkenti 1911 yılında Kalküta’dan Delhi’ye taşımışlar ve imparatorluklarının görkemini yansıtacak, Hintlilerin kendisini yönetenlerin kudretine hayranlık duymasını sağlayacak yeni bir “kent planı” hazırlatmışlar. Yeni Delhi’ye yaptıkları yatırım göz önüne alınırsa, daha uzun yıllar bu ülkede kalmayı hesap ettikleri anlaşılıyor. Ancak, 1947’deki bağımsızlığın ardından, hüsranlarını yüklenerek terk ettiler bu ülkeyi. Geride bıraktıkları ise görkemli pembe binalar, İngiliz bahçeleri, ferah caddeler ve geniş bulvarlar, belli aralıklarla dikilmiş heybetli ağaçlardır.

Birinci Dünya Savaşı’nda ölen 90 bin Hintlinin anısına dikilen “Hindistan Kapısı” olarak anılan dev anıt kapıyı da unutmayalım. Yeni kentin görkemli meydanında parlamento, başbakanlık sarayı da bulunuyor. Yeni Delhi, Hintlilerin gururu şimdi.

Kentin geçmişinden bugüne kalan binaların önünden geçerken, göğsünü kabartarak dikkatinizi çekmeye çalışmayan bir tek Hintli taksi şoförüne rastlayamazsınız. Yeni Delhi’yi o kadar çok seviyorlar ki, hepsi birer turist rehberi kesiliyor. Yeni Delhi’de, aynı gün içinde bir Hindu ve Sih tapınağını, Hindistan’ın en büyük camii olan Cuma Mescidi’ni ziyaret edebilir; sokakta Budist rahiplere, “sari”leri içinde güzel Hintli kadınlara, alınlarında “tilaka” (bağlı oldukları tarikatı yansıtan işaret) ile günlük yaşamın karmaşasına kendini kaptırmış Hindulara rastlayabilirsiniz!

Hindistan ayrı bir dünya, onu tanımak zor. Şu anda belki dünya ülkeleri arasında saygın bir yere sahip. Ama bakın yerel rehberimiz Jeffry ülkesinin durumunu bize nasıl anlattı. “Bir insanın başı fırında, ayakları buzdolabında olursa vücut ısısı normal olur. Ama o insan ölmüştür.”

Yazıma Merhum Başbakanımız Bülent Ecevit’in şiirlerini tercüme ettiği, Hindistan’ın ünlü filozof ve şairi Rabindranath Tagor’un “Aşk Konusunda Şiir” adlı eseriyle son vermek istiyorum. Farklı bir coğrafyada, farklı anılarla buluşmak üzere.

“Sana bir tek söz ettim mi şimdiye değin

Bir şey istedim mi senden

Orman arkamdaydı

Bir ağacın dibinden sana bakıyordum

Yeni başlamış sabahın gözleri uyku doluydu

Gökten yorgunluk çiğ olmuş yağıyordu

Dağın taşın ıslak kokusunu duyuyordum

İncir ağacının altındaydın, seni gördüm

Gördüm, yumuşacık pamuk ellerin ineği sağıyordu

Ayakta durdum bir tek söz etmeden

Gördüm, mango ağacının çiçekleri köy yolunu doldurmuştu

Kucağında çanağın ineği sağıyordun, gördüm

Maşrapam boştu elimde, bekliyordum

Öyle durdum sana yaklaşmadan

Gördüm köy kadınları ırmaktan geldi testileriyle

Çanağındaki sütün köpüğü taştı gördüm

Öyle durdum varamadım”

                                    (Çeviren: Tarık Dursun K.)

Zaporijya

Dinyeper’in Koynunda Zaporijya Sizi Bekliyor!

Zaporijya İstanbul’a sadece bir saat 45 dakika uçak mesafesinde. Güney Ukrayna’nın önemli bir kenti olan Zaporijya’ya ulaşmak artık çok kolay, farklı uçak şirketleri buraya uçuyor. İskit, Hazar, Peçenek, Kumun, Tatar ve Doğu Slavların toprağı burası. 1921 yılından önce Alexandrovsky adı ile bir Rus kenti idi. Bu coğrafya ayrıca önemli bir demiryolu merkezi ayrıca da liman kenti. Kömür ve demir işletmelerine yakın olduğu için Ukrayna’nın en önemli otomobil, demir çelik, kok hazırlama endüstrisi ve uçak motorlarının üretim merkezi.

Orhan Kural at Zaporijya

18 Ağustos 1941’de Alman Ordusu yakınındaki Barajı uçurup kenti ele geçirdi, elbette  büyük kayıp ve acılar yaşandı.

Ülkemizde pek tanınmayan Zaporijya’nın gezginleri çeken en önemli yeri şüphesiz Dinyeper’in en büyük adası Hortitsya’nın Milli Parkı. Bu ada XVI. yüzyıl Ukrayna Kozaklarının (Kazak) üssü imiş. Zaporijya’nın halkı hafta sonlarını genelde burada geçiriyor, yürüyor, bisiklet ve atla geziniyorlar. Yazları ise kalenin önünde Kozakların savaş sanatlarını ve at tiyatrosunu izliyorlar. Yedi yüz yaşındaki anıt meşe ağacının altında dinleniyorlar. Adadaki çok sayıda bulunan VII. yüzyıl İskit mezar taşlarının fotoğraflarını çekip, Kılıç Müzesini adımlıyorlar.

National Reserve Khortytsia

Ama adanın en ilginç yapısı şüphesiz Nikolai Gogol’un Ukrayna Kozaklarının yaşamlarını, savaşlarını ve zaferlerini konu alan bir destan havasındaki ünlü eseri Teras Bulba’nın 2007 yılında gerçekleşen film çekimi için kurulan “Kozak Kalesi”. Vladamir Boatlo’nun yönetmenliğinde Rus filminin başrollerini Bohdan Stupka ile Igor Petrenko paylaşmıştı. (İlk Tara Bulbo filminde ise bu roller ünlü Hollywood yıldızları Tony Curtis ile Yul Brynner’e verilmişti.)  Ahşap kalenin içinde yer alan odalarda komutanın makamı, silahlar, aletler, pipolar, çeşit çeşit haritalar dikkati çekiyor. Kale, Ukrayna ve Sovyetlerin en büyük termik santralinin karşısında yer alıyor. Bu barajın 1937 yılında inşaatı başlamış ve Lenin’in direktifi ile tamamlanmış. Zaten adaya 1950’lerin mimari başyapıtı olarak kabul edilen iki katlı ve dört kemerli 550 metrelik Preobrazhenskiy Köprüsü ile geçiliyor.

Gelelim Zaporijya’nın Diğer Görülecek Yerlerine,

  • Dinyeper Nehrinin geniş kıyılarında denizden taşınmış kumu ile şehir plajı (yazın),
  • Kentin sembolü kabul edilen “Kutsal Bakire Koruma Katedrali”,
  • Barok Aziz Andrew Katedrali,
  • Uzunluğu 10 kilometreyi aşan Avrupa’nın en uzun caddesi  olarak anılan “Lenin Bulvarı” üzerinde zaman zaman tematik kahvelerde mola vererek dolaşmak,  bir ara solda Sevçenko Bulvarına sapıp bu bulvarın en sonundaki Khorfitsa Otelinin ikinci katında bol limonlu bir çay içmek.
  • Mayakovskoho Meydanındaki Hayat Çeşmesi Parkında halkın coşkusuna ortak olmak ve “I love Zaporijya” kırmızı ışıklı panosu önünde bir anı fotoğrafı çektirmek. Civardaki dükkânlarda oyma işleri, tablolar, magnetler, takılar ve çeşitli kıyafetler satılmakta!
  • Gezgin o yörenin tatlarını da şüphesiz  tanımalı,

Vareniky: Patates ve mantarlı mantı

Kotleta: Tereyağlı, dereotlu, tavuk eti

Pirijki: Vişne reçelli börek

  • Bu coğrafya sahiden ucuz idi, düşünün havalimanından Khortitsa Oteli’ne (15 kilometre) taksi ile geldik, ödediğimiz ücret 110 Grivna idi (11 TL), lüks bir kahvede şık bir frape kahve ise (sadece 3 TL idi).  Niye bir hafta sonunu bu coğrafyada geçirmeyin ki!
  • Ukrayna bizlerden vize istemiyor. Ama dikkat kışın her an uçak seferleri iptal olabiliyor. Havalimanın teknik koşulları sınırlı idi.  Bu coğrafyada Türk işadamlarının bir araya gelmesini sağlayan bizi yalnız bırakmayan Ali Bulut’a desteğinden dolayı teşekkür ederim. 

Kısa Kısa Zaporijya

  • Zaporijya dört mevsimi, üçer ay olarak hakkı ile yaşıyor.
  • Ukrayna’nın önemli bir Tıp Fakültesi burada, ancak Türkiye ile henüz denklik sağlanamamıştı.
  • Zaporijya kelimesi “Zapo” yani “dar” kelimesinden türemiş. Dinyeper’in en dar yeri bu bölgede imiş. Zaten o yüzden baraj buraya inşa edilmiş. Ayrıca Osmanlıları durdurmak amacı ile de yine bu dar boğazda bir kale de planlanmış.
  • Kozak (Kazak) bu coğrafyada “sert erkek” anlamına geliyor. Hatta Kozaklar Osmanlıya savaş ilan etmek amacı ile alaycı bir mektup kaleme almışlar. Bu mektubun yazılışını konu alan bir resimle sık sık karşılaşacaksınız.
  • Zaporijya bilhassa yaz aylarında ciddi bir hava kirliliği yaşıyor. Kentin 60 kilometre uzağında bir nükleer enerji santrali de bulunuyor.
  • Mayıs ayında atkestanesi ağaçları çiçek açınca bu coğrafya başka bir güzel oluyor.
  • Kışın sıcaklım bazen – 37oC’ye kadar düşebiliyor.
  • Ukrayna Sovyet döneminde  Rusya’nın  tahıl deposu idi.

Bir fıkra ile bitirelim bu bölümü.

            Igor yolda karşılaştığı, arkadaşına dert yanıyordu.

– Başıma gelenleri sorma? Bizim hanım üçüz doğurdu. Ona, “Üç silahşörler” romanını okuya okuya bir gün, üçüz doğuracağını söylemiştim.

Arkadaşı, bunu duyunca büyük bir heyecana kapılır.

– Mahvoldum desene.

– Ne oldu?

-Ne olacak. Bizim hanım, dünden beri “Kırk Haramiler”i okuyor.

Yunan Adaları

Yunanistan, demokrasinin beşiği kendine özgü bir Akdeniz ülkesi, ama biz onu zaman zaman “mızıkçı komşumuz” olarak tanıdık. Yunanistan aslında yemekleri, dansları, müziği ile bize çok yakın. Bir çocuk doğduğu zaman “düşmanını veya kimden nefret edeceğini” bilir mi? Buna acaba kim karar verir? Ailesi mi, politikacılar mı, medya mı? Dört asır iç içe yaşamış iki ulus birbirine niye bu kadar düşman olsun ki? Hem Türkler hem de Yunanlar keyfi sever, İstanbul’u terk etmek zorunda kalan Rumlar birçok güzelliği ayrıca kendilerine has sanatlarını da beraberlerinde götürdüler. Onlar ülkemiz için farklı bir renk, bir mozaik idi!

Yunanistan binlerce ada ve binlerce kilometre sahil demek. Yani Yunanlar ya deniz kenarında ya da tavernada büyürler ve yaşlanırlar.

Biz ne kadar genelde “bozkır” insanı isek, onlarda o denli “denize” bağlıdır. Bebekler bile sahilde güneşlenen annelerine eşlik ederler. Büyürler, serpilirler, motosiklet veya bisikletle sevgililerini yanlarına alıp “keşif” gezilerine başlarlar. Anakarada veya adalarda denize inen tüm sokaklardaki tavernalar gençleri bekler.

Asırlık çınarların gölgesinde bir fıçı içinde kitabını okuyan “Diyojen’e” yaklaşan Büyük İskender sormuş: “Dile benden ne dilersen?” Diyojen ise ışığını engelleyen İskender’i başını bile kaldırmadan “gölge etme başka ihsan istemem” diye yanıtlamış.

Rahattırlar, aceleye gelemezler, her köşede bir kuaför, bir güzellik salonu var. Yani kendilerine iyi bakıp güzel görünmek isterler. Ama genelde ağızlarından “sigara” da eksik olmaz. Başta biraz aksi olabilirler ama onlara “gülümserseniz” o zaman hemen dostluk köprüleri kurulur.

Mübadele ile Anadolu’dan Marsilya’ya giden bisküvi imalatçısı bir Rum vatandaşı Pire’de kahve içerken bisküvi ister. Kahveci “O da ne?” diye sorar. Hemen gemiden iner. Şu anda Yunanistan’ın en önemli bisküvi fabrikasının sahibidir.

Dört yüz yıllık Osmanlı egemenliğinde kalmış 1924 mübadele anlaşması ile nüfusunun 1/3’ü Türkiye’den göç eden Yunanistan’da adım başı Türkçe bilen biri ile karşılaşmak mümkün, rakının “uzo”, şişkebabın “sütlaki”, işkembenin “podi” olarak isimlendirildiği Yunanistan’da sokaklarda dilenci ya da mendil satan çocuklar yok.

            Bakın Bülent Ecevit “Türk-Yunan” şiirinde bize nasıl seslenmiş:

Sıla derdine düşünce anlarsın
Yunanlıyla kardeş olduğunu
Bir Rum şarkısı duyunca gör
Gurbet elde İstanbul çocuğunu


Haydi Yunanistan’ın Girit ve Rodos hariç diğer popüler aralarını tek tek inceleyelim.

Ege’nin Bahçesi Midilli, Yani “Lesbos”

Biz “Ege’nin bahçesi Midilli” diyoruz, ama Yunanca adı “Lesbos”. Dağlık ve girintili-çıkıntılı bu ada 150 bin nüfusu ile Yunanistan’ın, Girit ve Korfu’dan sonra üçüncü büyük adası.

M.Ö. VI. yüzyılda lirik şair Sappho ve çevresinde şiirlerine hayranlık duyan genç kızlar ile ünlenmiş. Lezbiyen olarak bilinen Sappho, kurduğu okulda gelin adayı genç kızlara müzik, şiir ve dans öğretirmiş.

Kızaran nara benzersin,

                        dalın tepesinde

En yüksek dalında unutulmuş

                        bir ağacın,

Hayır unutulmuş değil

                        yetişilememiş.

Sappho bu dizelerinde Midilli’yi anlatıyor olmalı. Ayvalık’a motorla iki saat mesafede olan Midilli’nin başkenti, limanın da bulunduğu Mitilini. Adanın batı tarafı ağaçsız ve volkanik hareket sonucu 20 milyon yıl önce taşlaşmış ormanı ile tanınıyor. Doğu bölümünde ise 11 milyon zeytin ağacı var. Evet, yanlış yazmadım. Yunanistan’ın nüfusu kadar kutsal zeytin ağacı bulunduruyor. Elbette zeytin toplama zamanında bu adaya bir göç dalgası akıyor. İşçiler geliyor. En önemli geçim kaynakları Uzo yapımı ile bir de zeytinyağı. Sonra da turizm geliyor.

Tam 450 yıl, 1462-1912 yılları arası Osmanlı denetiminde kalan Midilli’de Mitilini, Molyvos ve Sigri kaleleri günümüzdeki Osmanlı’yı temsil ediyor. Midilli halkı mübadele anlaşmasından sonra Anadolu’dan buraya göç etmiş, adaya renk ve canlılık gelmiş.

Midilli bir bakıma ev yapımı reçeller, tahta oyma işleri, seramik, lokma tatlısı, Olympos Dağı, küçük bahçeli evler, hanımların da yer aldığı açık hava meyhaneleri, zeytinyağı ve sabun satan dükkanlar, bir dönem burada belediye başkanlığı yapan ünlü müzisyen Mikis Theodorakis, tuzlalar, çam ve zeytin ormanları, Uzo imalathaneleri, meditasyon turları ve termal kaynaklar demektir. Midilli’de “eski” korunmuş. Tanrıların tanrısı Zeus’un kıymetli eşi Tanrıça Hera, çocukları emzirmek için göğüslerini açmış ve gökyüzüne fışkıran sütünden en yükseleni “Midilli”yi oluşturmuş.

Otobüsümüz süslü mü süslü… İki katlı. Sanki bir misafir odası. Rehberimiz Armağan Çağlayan’a benzeyen Sahir. İlk durağımız Mitilini Arkeoloji Müzesi. Modern bir müze. Roma villa mozaikleri, seramik kaplar, heykel başları, kandiller hemen dikkat çekiyor.

Mitili’nin dar sokaklarında yürüyerek St. Thedori Kilisesi’ni geziyoruz. Daha sonra Ermo Caddesi’nden geçerek Osmanlı Mahallesinde Ermiş Kıraathanesi’nde bir kahve molası veriliyor. Zeytinlikler arasında yol alarak Manamados Manastırı’na varıyoruz. İnsan kanı ile yoğrularak hazırlanmış olduğuna inanılan siyah ikonanın bulunduğu bu manastırda herkes dileklerini bir kağıda yazıp bir kutuya atıyor. İsteklerinin çabuk gerçekleşmesini isteyenler ise birer metal papuç bırakıyor. Ayazmasında su içip yanındaki kahvede ise lokma tattıktan sonra Osmanlı döneminde Türklerin yaşadığı küçük balıkçı limanı Molivoso Köyü’ne varıyoruz. Mytımna akropolünün bulunduğu tepeden Assos sadece 2,5 kilometre uzaklıkta. Tepeden köye doğru dar sokaklarda yürüyerek bu kez plajları ile ünlü Petra Köyü’nde deniz molası veriliyor. Volkanik bir tepe üzerine kurulan Meryem Kilisesi için 114 basamak tırmanmanız gerekiyor. Ünlü kadın şair Sappho’nun plajında yüzdüğü rivayet edilen “taş” anlamına gelen Petra’dan ayrılıp adanın en yüksek dağı Olympos eteklerinde yol alıyoruz. Yol üstünde bir kilisede dua edip, kıyafetlerini çalılara asıp çıplak denize girenler günahlarından arınıyormuş.

Flamingoların durağı olan bir iç denizin hemen yanında iki fabrika inşa edilmesi beni üzdü. Kalari Koyu ise sardalyaları ile ünlü.

Özgür Aşk ve Günah Adası: Mikonos

Her birinin kendine özgü bir öyküsü ve büyüsü olan Yunan Adaları arasında özel bir yeri bulunan Mikonos hayalimizde ateşli, çılgın ve yırtıcı geceleri ve “gay” yaşamı ile şekillenir. Her yıl dünyanın her coğrafyasından milyonlarca ziyaretçiyi  kendine çeker. Gün boyu meltem rüzgârlarının tatlı esintisi ile okşanan Mikonos, geceleri bar, disko ve balık lokantaları ile birden bire canlanır. Sıkı içki içilir. Sabahın ilk ışıkları ile de müzik ve kahkaha seslerinden yorgun düşer. Hint Lideri, Gandhi “her gece ölüyorum, her sabah yeniden doğuyorum demiş” Mikonos ise tam tersine insanları günaha davet eden coşkusu ile her gece “yeniden” doğar. Diğer adalar gibi “beyaza” teslim olan Mikonos birçok filme de ev sahipliği yaptı.

Dalgaların köpükleri, yel değirmenleri, iç içe geçmiş evler, ara sokaklar, evlerin arasından yükselen kiliselerin çan kuleleri, genç kızların kıyafetleri bu adada hep “beyazdır.” Pek çok cadde ve sokağın zemini koyu renkli volkanik taşlarla kaplanmış. (Bir dönem İstanbul’un yollarını kaplayan o güzel parke taşları söküldü ve yerine maalesef asfalt kaplandı.) Beyaz, yeşil ve mavinin, kuş kafesleri ve duvarlardan sarkan begonvillerle kaynaştığı Mikonos’un kimliğini hasır şapkalı XV. yüzyıl yel değirmenleri ile bir de etrafta korkusuzca dolaşan sevimli bir pelikan kuşu tamamlıyor. Merkezden ayrılıp Mikonos’un altın renkli kumsallarını dolaşmaya başlarsanız, iki katlı beyaz evlerin üstünde gökyüzü maviden önce pembeye, daha sonra ise pembeden sarıya dönüşürken kırmızı tahta sandalyenizde “Türk kahvesini” yudumlayabilirsiniz. (Aman, Yunanistan’da siz siz olun “Türk Kahvesi” demeyin burada adı “Yunan” kahvesidir.)

“St Petersburg’un kuzeyin Venedik’i” olduğu gibi tüm adaya yayılmış 350’den fazla kilisesi ile Mikonos’a da Yunanistan’ın Venedik’i derler. Adanın yüzyıllar öncesinde bir Venedik kolonisi olması bu benzetmede elbette “etkili” olmuştur.

Mick Jagger “Toparlanmak şartı ile arada bir dağıtabilirsiniz” demiş. Burada sosyete hiç toparlanmıyor. Plajda bir yazlık şezlong kirası 3 bin Avro idi.. Havuzlar pahalı Fransız şampanyalar ile doluyor, kalamar ve balık eşliğinde Santonini şarapları içiliyor, muhteşem vücutlar sergileniyor, meltem rüzgârlarının serinlettiği ateşli ve yırtıcı geceler kırmızı, mor, siyah değil “lâl”. “Bugün yaşa, yarın daha pahalı olabilir” diye düşünen jet sosyetenin uğrak yeri idi. Mikanos, Roman Polanski, David Beckham, Michael Douglas gibi ünlüleri sık sık konuk ediyordu. Bu ufak adada sakin bir plaj bulamazsınız. Doğal taş döşeli daracık sokakların her köşesinde acı-tatlı yaşam öyküleri anlatılır.

Ama Yunanlıların bir ünlü kadın generali vardır. Halkı Osmanlıya karşı silahlandırır. Heykeli adanın merkezindedir. Adı Mandı Mavrogenos. Aslında Osmanlı Santonini ve Mikanos adalarına fazla müdahale etmemiş.

Markalı ürünlerin satıldığı, yine beyaz rengin hâkim olduğu dükkânlarda, yel değirmeni ile pelikan figürleri, el işi angora bluzlar, keten perdeler, ikon benzeri dini kompozisyonlar, masa örtüleri ve çeşit çeşit içkiler satılmaktadır.

Limana yakın Manto Mavrogenous meydanında eğlenceye hazırlanan kozmopolit bir kalabalık dikkatle birbirini süzmektedir. Uzo şişeleri tek tek açılırken deniz suyu içinde saklanan ıstakozlar sıcak suda canlı canlı kaynatılmak için cepleri dolu göbekli bir müşteri beklemektedir. Kadehler neşe ile yükselirken adalara özgü bir yöntemle, özel soslarla pişirilen, deniz ürünleri ve balıklar masalara hızlı adımlarla teker teker taşınmaktadır.

Başkenti “Hora” olan Mikanos’ta eğer birkaç gün kalacak iseniz Apollo’nun doğum yeri olarak anılan Delos Adası’na gitmeniz gerekir. Tek bir ağacın bile bulunmadığı 5 kilometrekarelik ada kıraç bir görünümdedir. Mitolojiye göre, yüzyıllar öncesi Delos Adası’nda tek bir palmiye ağacı yükselirmiş. Letoon sırtını bu palmiyeye yaslayarak Apollon ile Artemis’i dünyaya getirmiş. M.Ö. 487’de Attik Delos Birliği’nin kurulması ile Delos tarih sahnelerinde tekrar yer alıyor. Antik çağda önemli bir kent olan bu ufak ada bugün bir arkeolojik merkez yani sit alanı olarak ilan edilmiş, insan yerleşimine kapalı.

Ege’ni En Etkileyici Adası: Santorini

Yunan adaları arasında en farklı, en etkileyici olanı şüphesiz yarım ay şeklindeki Santorini, Siklad Takımadaları olarak anılan grubun da en ünlüsüdür. M.Ö. 1500 yıllarında Thira Adası üzerinde bulunan dönemin önemli bir Minos yerleşim merkezi “Akrotor”, adadaki volkanın harekete geçmesi ile tarihe iyice gömüldü. Bu volkanik patlama Libya ile  Kahire’de bile hissedilmiş.

Girit adasındaki Minos uygarlığı da dev tsunami dalgaları ile tarihten silindi ve ada yüzeyi 10-75 santimetre kalınlığında asitli küllerle kaplandı. Santorini dört parçaya ayrıldı ve dünyanın en büyüğü olarak kabul edilen, uzun çapı 11 kilometre olan dairesel kalderesi oluştu. Bugün kalderenin içinde olan Neo-Kameni siyah volkanik adasının üstünde yer alan krateri gezebiliyorsunuz. Çok sayıda arkeolog Platon’un kayıp uygarlığı Atlantis’in burası olduğunu iddia ediyor. Hani Thomas More’un o ünlü kitabındaki gibi; paranın geçmediği bir ütopya olan Atlantis adasında herkes eşitti. Hatta çocuklar bile ortaktı. Doğan çocuğu sütanneleri büyüttüğü için anne ile babası bilinmezdi. Kimin kim ile çocuk yapacağına  halk meclisi karar verirdi, çok zeki çocuk istenmezdi.

Ege Denizi’nin ortasında peş peşe şiddetli patlamaların gerçekleştiği çağlarda bu doğa olayı tanrıçaların birbiri ile savaşması olarak kabul edilirmiş. Sıcak likitlerin aktığı, ateş saçan akkorun etrafı cehenneme çevirdiği bir anda denizin dibinden simsiyah bir “canavar” tüm görkemi ile su üstüne çıkar. Bu işte “Thira’dır”. Santonini’de herkes yaşamlarını renklendirerek “anı” yaşar,  “anı” değerlendirir. Çünkü bu ada birçok felaket yaşamıştır.

Balayı adası Santorini’nin bir yüzü sığ ve kumsaldır. Günümüzde turist dolu gemilerin yolcularını indirdiği tarafı ise dik kayalardan oluşmuş. Belki de korsan baskını korkusu ile tepe üstünde kurulan kente skala iskelesinden ulaşmak için üç seçeneğiniz var. Birincisi ücretini ödeyip,  kuyruğa girip teleferiğe bineceksiniz veya katırların sırtında 30 metrelik dik yamaçtan çıkacaksınız (masum hayvanlara olan saygımdan dolayı bu şık bana çok ters geldi.) Üçüncü seçenek ise 588 basamağı kaymadan tek tek tırmanmak. Tabii katırların donu olmadığı için dışkılarının üstüne basabiliyorsunuz!

Dağların sırtında kurulduğu için hem başkenti Fira, hem de adanın ucundaki sevimli kasaba Oia’da birbirine yaslanarak kayalar boyunca kutu kutu yükselen beyaz-mavi evler, denizin yeşil ve lacivert fonu ile güzel bir “kontrast” oluşturmuş.

Denizden 260 metre yükseklikteki yalçın kayalıkların üstüne serpiştirilmiş, bazıları pansiyona dönüştürülmüş kemerli bina ile mavi kubbelerin yer aldığı yılan gibi kıvrılarak yükselen merdivenlerde yürüdükçe her köşede yaşadığınız sürprizler size yorgunluğunuzu hissettirmiyor. Bazı sokaklar bir evin terasında son buluyor ve siz evin temizlik yapan hanımı ile göz göze geliyorsunuz. Her yer sanki “seyir terası.”

Sarp uçuruma yerleşmiş Oia (İa okunuyor) 1956 depremi ile denize çöken yarısını kaybedince bir süre boş kalır. Daha sonra ressam, şair ve sanatçılarının metruk evlere yerleşmesi ile tekrar canlanır. Turizme destek veren devlet yardımı ve zevkli mimarların çalışması ile ince-uzun dar sokakları, sevimli butikleri, kuyumcuları, yel değirmeni mahallesi, mavi kubbeli aile mezarları ve kiliseleri, fondaki lacivert denizi, küçük havuzlu otelleri, evlerinin önündeki sardunya ve fesleğenlerle özgür bir kimlik kazanır.

İsmini Azize Irene’den alan 76 kilometrekarelik Santonini ve Oia acaba ne kadar masum? Dünyada en fazla fotoğrafı çekilen köyü olduğu iddia edilen Oia’nın halkı “ziyaretçileri” hangi gözle görüyor. Bu soruların yanıtlarını lütfen siz de düşünün… Unutmayın ki Yunan turizm gelirinin üçte biri Santonini ve Mikanos adalarından gelmekte idi.

Toprağın volkanik yapısından kaynaklanan beyaz, siyah, yeşil rengi Santorini tatlı şaraplarının kalitesine de yansımış. Ancak yeni neslin tamamen turizme yönelmesi geleneksel şarapçılığın geleceğini tehlikeye atmış.

Santonini’de Koutsoyannopoulos Ailesinin bir yer altı şarap müzesi var. Küçük odalarda maketler yardımı ile antik çağdan bugüne kadar şarapçılık gelişimi ve teknolojisi anlatılıyor. Bu arada kırmızı, beyaz ve tatlı şaraplarını tadıyorsunuz. Santonini’de üzüm yenmez bu bir kayıptır, üzümden sadece şarap yapılır!

Ege’ye dağılmış 2385 adanın 2380’i Yunanlılara ait. Elbette büyük bir kısmı boş. Bazılarını size anlatmaya çalıştım. Oysa ki bazıları Türkiye’ye  o kadar yakın ki. Zaten adalardaki yaşamı zenginleştirenler 1924 yılı mübadelesi ile Anadolu’dan buraya gelen Rumlar.

Bakın, Balkan Savaşı sonrası İngiltere’de yapılan barış görüşmeleri sırasında, İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, Osmanlı Dışişleri Bakanı Mehmet Paşa’ya şunları söylemiştir:

“Edirne’yi size bırakmayız. Fakat On İki Adayı, İtalyanları başka bir sahada tatmin ederek size vermeye mecburuz. Çünkü biliyoruz ki bu adalar elinizde olmadan Ege sahillerini müdafaa edemezsiniz.”

Mareşal Fevzi Çakmak da, Ege Denizi’nde yaptığı gezi sırasında: “Ben bu adaların bu kadar yakın olduğunu bilseydim, İstiklal Savaşı’nda derhal adalara çıkarma yapardım” demiş. Ne dersiniz?

Elbe’nin Kucağında: Dresden

Fotoğraf bir tutkudur. Sırf fotoğraf çekmek amacı ile yola koyulan çok gezgin dost ve gönül vermiş gruplar tanıyorum. Çok kişinin yanında  fotoğraf makinesi bulunur ama tutkulu, başarılı ve ısrarlı fotoğraf fedakarlık ister. Kareler anları ölümsüz yapar. Sabahın 5’inde uyanıp günün ilk yumuşak ışıklarını yakalamak ayrı bir hoşluktur. Bazen bir anı yakalamak için 5-6 saat beklenir. Bu kez bir elimde fotoğraf makinem tek başıma, Almanya’nın Dresden kentine uçuyorum.

Saksonya’nın başkenti Dresden’in tarihi 1200 yıllarına kadar uzanıyor ve her sene 10 milyon gezgini kiliseleri, bahçeleri, parkları, Elbe Nehri üzerindeki şık taş köprüleri, Saksonya krallarının muhteşem sarayları ve müzelerindeki nadir koleksiyonları ile kendisine çekiyor. Özellikle güneşli havalarda eski kent çok kalabalık oluyor.

1945 yılında Rusların üç gün süren bombardımanı sonucunda en az 30 bin, bazı kaynaklara göre ise 100 bin kişi hayatını kaybetti, sonuçta kentin %90’ı yıkıldı. Fosfor bombası ilk kez bu coğrafya üzerinde denenmiş. Dresden’i ateşli bir nazi olan Martin Mutschmann yönetiyordu,  SS subaylarının silahlarının burada imal edildiği söyleniyordu. Daha sonra Dresden yine Rusların yardımı ile Doğu Almanya döneminde külleri üzerinde ayağa  kalkıp Barok-Rönesans akımına uygun tarzda kendini yenilendi. Koyu kirli renkleri ile göze batan kireç taşı blokları yıkılmayan eski bölümleri işaretlerken yenilenen bölümlerdeki taşlar daha beyaz.

Martin Luther önderliğinde protestan (lutheryen) mezhebi ilk Dresden’de filizlendi. Bu kentte dev bir Hofkirsche Katolik Kilisesi bulunması da doğrusu şaşırtıcı. Bunun amacı meğer Sakson krallarının Katolik Polonya halkını etkileyip Polonya’yı Saksonya topraklarına katmak hevesi imiş.

Eğer Dresden’in kırsalına doğaya ve sessizliğe doğru bir yolculuk yapmak isterseniz 30 dakika sonra Glashütte Kasabasına varabilirsiniz. Buradaki 10 atölyede 165 yıldır sabırla el yapımı saatler üretiliyor. Burada bir de saat müzesi bulunuyor. Bu saatlerin fiyatları çok yüksek, 5 bin avro’dan 100 bin avro’ya kadar yükseliyor.

Dresden ve Saksonya dünyada bir çok ilklere ev sahipliği yapmış. Beyaz porselen, sütlü çikolata, pergel, kahve filtresi, dikiş makinesi ve poşet çay ilk akla gelenler.

Bu coğrafyada tarih, yeşil alanlar ve Sovyetler döneminin kasvetli dev blokları iç içe. Yeni Dresden’de Rus yapımı çirkin sosyal meskenler tek tek elden geçirilip rengârenk boyanıyor, giydiriliyor, yenileniyor ve sempatik bir çehreye bürünüyor. Yeni Dresden kozmopolit yapısı sayesinde spor ve sanat ile el ele dinamik bir yapı kazanmış.

Dresden’le birlikte anılan ünlü bir Sakson kralı var, “Güçlü Augustus”. Onun altın hissi veren şaha kalkan atın üstündeki heykeli bu coğrafyada dolaşırken muhakkak dikkatinizi çekecektir. Kral Augustus, diğer coğrafyalara ve sanata çok meraklı imiş. 1700’lü yıllarda Saksonya’ya en parlak devrini yaşatmış. Herkül gibi güçlü olan Augustus ünlü İtalyan ve Fransız müzisyen, sanatçı, mimar ve ressamları Dresden’de toplamış. Çok merak ettiği Osmanlı coğrafyasından da hançerler, kıyafetler, bayraklar, kocaman çadırlar ve savaş malzemeleri getirtmiş.

Ayrıca Viyana kuşatmasından sonra burada terk edilen malzemeleri de hemen sahiplenmiş. Zaman zaman Osmanlı padişahı gibi giyinip özel olarak yaptırdığı Türk evinde otururmuş. Bugün sarayın Türk bölümünü de gezebilirsiniz.

Eski kentte 25 bin Meissen yapımı karo kullanılarak 102 metre uzunluğunda Residenzschloss’un duvarlarında işlenen, Saksonya krallarının resimlerini içeren dev duvar resmi doğrusu her göreni etkiliyor.

Dresden eski şehirde en dikkatinizi çekecek yapı 2005 yılında yenilenen ve dünyanın en önemli protestan kilisesi olarak bilinen Kadınlar Kilisesi (Frauen Kirsche) olacaktır.Zaten sürekli önünde bir kalabalık bekleşiyor. Beyaz ve narin iç hacmini banklara oturup uzun süre hayranlıkla seyrediyorsunuz.

Augustus Köprüsü dünyanın en eski taş köprüsü olarak biliniyor. Bu köprü üzerinde yürüyerek Elbe Nehri’nin diğer yakasına ulaşın. Hava güneşli ise nehrin kıyısında çimenlerin üzerinde (Elbweisen Çayırı) keyif yapan yüzlerce Dresdenli ile ziyaretçileri göreceksiniz. Ayrıca Elbe Nehri üzerinde gemi turları da gerçekleşiyor. Bu gezintiyi size öneremem ama dağların yamacında tarihî dağ treni yolculuğu daha ilginç olabilir.

Pfund Molkerei olarak bilinen süt ve süt ürünleri mağazası Alman yazarı Erich Kastner’in kitaplarında yer alınca birden ünlendi. Duvarları melek, çocuk, çiçek figürleri içeren Villery-Boch markalı seramiklerle kaplanmış. Ayrıca dükkânın içindeki tarihî süt çeşmesi de görülmeli. Burası dünyanın en güzel süt ile süt ürünlerini satarmış. Buna kim karar vermiş onu bilemem!

Barok Zwinger Sarayı’nda bir de “Gemaldegaleria Alte Meister” olarak isimlendirilen dinî resimler galerisi var. İçeri giriş 10 Avro. En ünlü eseri Raphael’in “Sistine Madonne” adlı tablosu. Ayrıca Van Eyck, Rembrandt, Vermeer, Giorgione’nin tabloları sergileniyor.

Semperoper Tarihî Opera Binası (1834 – 1841) Richard Strauss’un ünlü “Salome ve Elektra” adlı operasının galasına ev sahipliği yapmış. 1985 yılında yenilenen bu ünlü opera binasını gezmek için önceden müracaat edip isim yazdırmak gerekiyor.

“Beyaz altın” olarak isimlendirilen Avrupa’daki ilk porselen fabrikası Meissen’de kurulmuş. Hâlen de üretim devam ediyor. Bu tesis bünyesinde bir de müze var. Ama 6 Avro’yu gözden çıkartıp eski şehirdeki Seramik Müzesi’ni gezmenizi öneririm. Bazı seramikler Saksonya Kralı’nın Çin ve Japon ağırlıklı koleksiyonlarından alınmış. Fotoğraf çektirtmiyorlar ama porselen dolu iç içe 7 odayı gezerek inanılmaz zevkli eserler görüyorsunuz. Ayrıca balkonunda bol süt köpüklü bir kahve içerken Dresden’in eski kentini seyredip fotoğraf kareleri ile tespit edebilirsiniz.

Bir av köşkü olarak planlanan Moritzburg Su Sarayı veya diğer adı ile Moritzburg Kalesi ise bir şatoyu andırıyor ve Dresden’in 16 kilometre dışında! Özellikle suyla beslenen bahçesi hayal dünyasının kapılarını açıyor. Almanların masal yolu adını verdiği güzergâh Cinderella’nın sarayı Moritzburg’a da uğruyor. Daha sonra Hansel ve Gratel, Bremen Mızıkacılarına kadar uzanıyor. Bu sarayın içinde 60’a yakın boynuz sergileniyor. Aralarında 20 kilogram ağırlığındaki mutant geyik boynuzları da bulunuyor. Bunlara bakarak avcıları lanetleyebilirsiniz. Boynuzların dışında av silahları ve Çin ile Japon porselenleri de sergileniyor.

Bir fıkra ile bu bölümü sonlandırmak istiyorum. Aslında, avcılardan hiç ama hiç hoşlanmam!

Saksonya Kralı ördek avındaydı. Uşakları çevredeki ördekleri kışkırtıyor ve kralın önüne yönlendiriyorlardı.

Sonunda kral dalkavuğuna heyecanla sorar:

“Nasıl?” dedi. “Vurdum mu? Vurdum mu?”

Dalkavuk kendine yakışır bir yanıt verdi:

“Majesteleri zavallı ördeğin yaşamını bağışlamak yüceliğinde bulundular.”

Rusya’nın Batısı: Pskov, Smolensk, Kaluga, Bryansk, Oryol

Rusya’nın Litvanya, Estonya, Letonya ve Belarus sınırlarına yakın Rusya coğrafyasını hep merak ederdim. Eğer bu eyaletler (Oblast) “orada ise” benim oraları ziyaret etmem “gerekir” diye düşündüm. Ayrıca Nomanmania sıralamasında bu yedi bölge sayesinde epey yükselecektim. Rusya’da her eyalet Nomadmania’da bir bölge kabul edilmiş.

Bu bölgeye yolculuk St Petersburg’dan otobüsle Pskov’a doğru hareket edince başladı. Unutmayın bu dönem “korona” yüzünden seyahat sırasında bazı zorluklarla ve engellerle karşılaşıyorsunuz. Örneğin Rusya bile cankardeşi Belarus ile sınırlarını kapatmıştı.

Yol zaman zaman bozuluyor. İki katlı otobüsümüzün deri koltukları çok pis, ayrıca aşınmış, pencerelerinden dışarısı kirlilikten görülmüyor bile ama Allahtan yolcu az ve dağılarak oturuyoruz.

Beş saat sonra Pskov otobüs garına ulaşıyoruz. Türkmen öğrenci İbo’nun taksisi ile otel Puşkin’e varıyoruz.

Pskov, aslında Rusların iftihar kaynağı Puşkin’in de vatanı, Puşkin’in mezarı Pskov’a 1,5 saat uzaklıktaki Sviatogorsky Manastırında! Otelimizde bile Puşkin’in yakışıklı bir resmi asılı.

Puşkin’i dadısı Irina büyütmüş. Babası aslında Afrika kökenli imiş.  Dadısı ile bir heykeli Pskov Parkına yerleştirilmiş.

Ertesi sabah İbo ile Tıp okuyan arkadaşı Bahadır bizi otelden alıyor. Önce fakültelerine gidip şık bir kahvede sabah keyfi yapıyoruz.

Daha sonra da kentin en can alıcı noktası “kale bölgesini” geziyoruz. Pskov, Estonya, Letonya ve Belarus sınırında 903 yılında kurulmuş.

Litvanyalı Prens Dovmont bu kaleyi inşa etmiş. Rusya’nın en batıdaki kenti olan Pskov birçok savaşa şahitlik etmiş, en sonunda 1510 yılında Rusya’ya bağlanmış. Kale içinde tipik bir kilise de yer alıyor. Kale duvarları bugün de sağlam. Duvar boyunca ahşap platform üstünde zevkli bir yürüyüş yapabilirsiniz. Kalenin altından Velikaya Nehri geçiyor. Rusya’nın kurulduğu farzedilen nokta zaten hemen nehir kıyısında! Buraya bu olayı yansıtan bir de pano hazırlamışlar.  Velikaya Nehrin’de bir tekne gezintisi de mümkün.

Yine otobüs garındayız, Moskova otobüsü bir sonraki hedefimiz olan Smolensk’ten geçiyor. Bu otobüs tek katlı ama doğrusu daha modern, daha temiz. Ne de olsa sonuçta başkente ulaşıyor.

Rusya’da otobüslerde ikram yok, mola da pek yok. Yolcuların zaten hiç ama hiç sesleri çıkmıyor. Sanki ceza evindeyiz, neyse 8 saat sonra yine bir eyalet başkenti olan Smolensk Kentine varıyoruz.

Smolenks tarihi XI. yüzyıla kadar gidiyor. Ortaçağda ise Rus Kültürü’nün merkezi olmuş. Okullarında ise Latince ve Yunanca okutuluyordu. 1404 yılında Litvanya Prensi Vitovt iki haftalık kuşatma sonrası kenti ele geçirdi. Daha sonra bu coğrafya çok sayıda savaşa sahne oldu. Ama Smolensk heykelleri, kiliseleri ve obeliskleri ile kendine has karakterini korumayı başarmış. 

Rusya’daki Uber taksileri telefon ile çağırmak gerekiyor. Yoldan taksi çeviremezsiniz. Birilerine rica edin, çağırıyorlar veya bir dükkana girip onlardan çağırmalarını talep edin. Beş dakika içinde taksi geliyor. Ücretleri de gidilecek mesafeye göre “belli”. Sürekli merkezden takip altında olduklarından aldatma olamıyor. Taksi ücretleri de makul.

Otel Guberniya’daki odamızı booking com ile önceden ayarlamıştık!

Zaten bütün kentlerde üç yıldızlı otellerde kahvaltı dahil tek kişilik oda başına 23 dolar kadar ödedik.

Ertesi sabah Smolenksi tanımak üzere otelden çıkıyoruz. Moskova’ya 360 kilometre uzakta olan bu kent Dinyeper Nehri kıyısında kurulmuş. Tam 1150 yaşında. Avrupa’ya yakın olduğu için halkı daha cana yakın ve güleryüzlü. Ünlü yeşil katedrali Upsensky Sabor şehrin her köşesinden görülüyor ve sizi çağırıyor.  

Biz de merak edip hemen kiliseye kadar yürüyoruz. Aslında bu alan bir kiliseler vadisi. Çok sayıda kilise yan yana sıralanmış. Yeşil katedralin içi de muhteşem, Yüksek tavanlarına kadar her duvar altın varakla kaplanmış, insanı bir anda şaşırtıyor.

Smolenks halkı hem Napolyon hem de Hitlerin ordularına karşı kentlerini kahramanca savunduğu için burası da “kahraman şehir” ünvanını almış. Rusya’da bu ünvanı almış 10’a yakın kent var. Kiliseden aşağıya doğru yürüyüp köprüyü geçince kendimizi çok hareketli bir pazarda buluyoruz. Pazarlar zaten her zaman ziyaretçilerin ve gezgin fotoğrafçıların ilgisini çeker.

Taksi bulamayınca zengin bir işadamı lüks arabası ile bizi merkeze götürüyor.Aracının arka koltuğu şampanya şişeleri ve kristal kadehlerle dolu idi.  

Smolenskaya Gazetesi için bir röportaj amacı ile Alexey ile buluşuyorum. Daha sonra kendisi bana yirmiye yakın soru yolluyor.

Artık sıra başka bir eyalet başkentinde “Kaluga”.

Ama Kaluga’ya ulaşmanın tek yolu Moskova’dan trenle. Hızlı mavi tren Kodedaya, Safonaya, Vyazma ve Gagarin üzerinden 4 saatte Moskova’ya varıyor. Moskova’da Kievskaya İstasyonu’ndan kalkan Kaluga gece trenini yakalıyoruz. Yataklı ama aralarda bölme yok. Allahtan bizden başka yolcu da yok. Üç saat sonra sabah 4’te Oka Nehri kıyısındaki Kaluga’ya varıyoruz.

Kaluga XIV. yüzyılda Tatar saldırılarına karşı Moskova Prensliği’nin güney sınırını oluşturmak amacı ile kurulmuş. 1371 yılında da burada bir de savunma amaçlı kale inşa edilmiş. Bu yerleşimde Trinity Katedrali ünlü. Gecelediğimiz Prioskskaya Oteli de kentin ana meydanında. Ama odada su yok, çay yok, internet de yetersiz.

Bilirsiniz, bir şehir en iyi yürüyerek gezilir. Bazı şehirlerde lokantalar korona dolayısı ile kapalı idi. Ama turistik bir kompleks içinde hoş bir lokantada gezi boyunca ilk defa yerel sıcak yemek buluyoruz. Genellikle, peynir, muz, elma ve yemişlerle otel odasında idare ediyorduk. Gayet iyi İngilizce bilen nazik bir Rus Hanım bize sürpriz olarak çikolatalı leziz bir şekerleme hediye ediyor.  

Bu kompleks içinde ayrıca resim galerileri var ama çoğu dükkan henüz boştu. Bir Ortodoks kilisesi de burada geziyoruz.

Sıra artık yine yeni bir kentte, “Bryansk”.  Bu kez yolculuk yarı dolu bir minibüsle ve tam 4 saat sürüyor. Yol boyunca kızıl çamlar ve zebra sırtlı ağaçlardan oluşan ormanlar ile birbirinden güzel sarı-mor kırmızı kır çiçeklerini izliyoruz.

Molada gayet pis bir tuvalete giriyorum, çıkarken cebimde bozuk para bulamayınca az kaldı oradaki görevli kadın beni dövüp, tuvalete kilitliyordu. Sonunda halk müdahele etti.

Nihayet Bryansk’a giriyoruz.

Aslında Rusya’da Rusça bilmeden insanlarla anlaşabilmek inanın çok zor! Anlamaya gayret de etmiyorlar.  

“Bryansk” önemli bir sanayi kenti, demiryolları ve tren vagonları burada yapılıyor. Esas güzel olan kentin içinden resmen bir orman geçiyor. Darısı başımıza.  Ama sanayi de çalışan kesim köylüler kadar yardımsever değil. Belki de bize öyle geldi.

Otelimizin adı “Desna”.

Resepsiyondaki her iki kadın da tam bir sorun. Hiç ilgilenmiyorlar. Oysa hiçbir kentte bizim dışımızda yabancı bir gezgin yoktu. Bir çay bile içemiyoruz. Kahvaltı meğer paket veriliyormuş. Paket kahvaltı tam bir israf. Odada yine su ve internet yok.

Ertesi sabah Tolstoy Park Müzesi’ne gidiyoruz. Park içinde Masal kahramanlarının ahşap heykelleri yerleştirilmiş. Örneğin pamuk prenses yedi cüceler, pinokyo, kurnaz tilki gibi. Parkın lokantasında soğuk pancar çorbası içiyoruz. Nesrin Çetinel her sabah “Amerikano” içmeden kendine gelemiyor. Bu arada açık ve şık bir kahve de bulduk. Bryansk Gazetesinde ertesi gün haberim yayınlanıyor.

Valeri Bryusov’un “Duvarcı” adlı şiiri ile Rusya gezi anlatımımıza kısa bir ara veriyorum, müsaadenizle.

– Duvarcı usta, duvarcı usta!
Kime ev çatılacak bu duvarlardan?
– İş üstü bizi lafa tutma
Bir zindan olacak bu, bir zindan.

– Duvarcı usta, duvarcı usta!
Orada kim gözyaşı akıtacak?
– Sen ya da seninkiler değil nasıl olsa,
Zenginsin, bir zorun yok ki çalacak.

– Duvarcı usta, duvarcı usta!
Orada kim eriyecek mum gibi?
– Bencileyin işçi oğlum belki,
– Bir yazıdır bu alnımızda, eski…

– Duvarcı usta, duvarcı usta!
Oğlun anımsar belki duvarı örenleri…
– Hey, git işine be, boşa çene yorma
Biliyoruz sen söylemeden de her şeyi…

Türkçesi: Ataol Behramoğlu

Oryol’a banliyö treni ile üç saatte varıyoruz. Tren nerede ise her gördüğü evin önünde duruyor.

Oryol, Oka ile Orlik Nehirleri arasında. XII. yüzyılda kurulmuş. Rusya’nın Güney sınırı olduğundan 1566 – 1567 yılları arasında burada da savunma amaçlı bir kale inşa edilmiş.

Almanlar ikinci Dünya Savaşında Oryol’u işgal etmiş, 5 Ağustos 1943’te Ruslar şehri geri almış. Burası da yeşil ve hareketli bir coğrafya.

Yeni olduğu her halinden belli olan Smart Otelde ancak 5 saat kadar kalıyoruz. Gece treni ile son durak “benim kentim” Voronezh’e hareket ediyoruz.

Voronezh gece treni inanın tam bir macera idi. Aslında sorun bilet alırken görevli kadınlara dert anlatamamak.

Defalarca iki kişilik kompartıman istiyoruz dedik. Kadın da “tamam” dedi. Gece 01’de perona yaklaşan trene zorlukla bindik. Bavulları defalarca garda merdivenden indirdik ve çıkardık, canımız çıktı.

Vallahi vagonda yanyana kapısız belki 40 yatak ayrıca her yatak da üç katlı. Bir de üstüne bizim yerimiz çıkış kapısının yanı, alttaki yatak kısmen sandalye, ayrıca benim yatak en az 3 metre üstte. O dar beyaz uydurma yatağa benim tırmanmam bile imkansız. Zaten gece aşağıya düşsem “ölürüm” vallahi!

Bakıyorum, en üstteki yataklarda zaten yatan kimse yok. Ayrıca bu kalabalıkda “korona tehlikesi” de had sahfada. Derdimizi yine oradaki görevlilere bir türlü anlatamıyoruz. Sonunda mecbur kalıyorum ve “bağırıyorum”, herkes uyanıyor. Korku içinde yorganların içinden bana bakıyorlar. Nesrin korkuyor! “Eyvah şimdi polis bizi tutuklayacak” diyor. Neyse İngilizce bilen yetkili bir genç geliyor, durumu anlatıyorum. Ben hocayım, diplomatım, 70 yaşındayım oraya nasıl tırmanıp da yatarım diyorum.

Sonuçta bize onuncu vagonda iki kişilik bir kopartıman ayarlıyorlar. Nesrin’den yorgan istiyorum, yorgan yerine ağır şilteyi üstüme atıyor. Artık yorgunluktan sersemledik.

Sabah 09’da çok sevdiğim Voronezh’e kavuşuyorum. Hemen bir kahvede bir yorgunluk kahvesi alıyoruz!

Genç bir adam zemine yakın dar bir taburede oturuyor. Yanındaki solgun yüzlü, sarı benizli, kır saçlı yaşlı bir kadınla durmadan sohbet ediyor. Kadıncağız yorgun ama derin bir hazla elini titreyen alnında gezdiriyor.

Rusya’nın beş eyaletini içeren bu bölümü bir Rus fıkrası ile sonlandıralım.

Hizmetçi kız, heyecan içinde Voronezh’de köşkünde çalıştığı bayan Elena’nın yanına gelir.

  • Yakında evleneceğim, yerime başkasını bulun

Elena Hanım bu habere bir hayli üzülür.

  • Kızım bizi böyle bırakıp gitmen doğru mu?
  • Sizi bırakacağımı söylemedim ki. Aksine sizinle hep beraber kalacağım.
  • İyi ama bakalım evlendiğin adam buna izin verecek mi?
  • Neden vermesin, zaten oğlunuzla evleniyorum

İsveç – İnsan Hakları Bekçisi

İsveçli Viking, Don ve Volga ırmaklarını aşıp 1000 yıllarında Stockholm’den Anadolu’ya ulaşır. Bizans saraylarında askerlere dövüş dersi veren sarışın, mavi gözlü delikanlılar yine Vikinglerdir. Bunların bazıları buğday tenli güzel Bizans kızlarına tutulup kalırken, bir bölümü kısa botları ile Stockholm’e doğru gerisin geriye kürek çekerler.

İsveç, çeşitli savaşlarda zaman zaman İskandinavya’daki Baltık kıyılarını, hatta Kuzey Almanya’yı kaplayacak kadar büyümüş; zaman zaman ise kendi kabuğuna çekilmiştir.

Poltava’da Ruslara yenilen İsveç Kralı Karl, 5 yıl Osmanlı Sarayı’nın konuğu olur; yıl: 1709. Uzun süre İstanbul’da kalan ve “Demirbaş Şarl” olarak tarih kitaplarında yer alan bu kral, Stockholm’e dönerken bine yakın yağız, kısa boyunlu, bıyıklı yeniçeriyi de beraberinde götürür.

İsveç’in ne bir karış sömürgesi, ne kömürü ve ne de petrolü vardır. Altı ay süren uzun bir kış, bereketsiz topraklar, kalabalık çiftçi aileleri, topraksız köylüler ve kıtlık yılları. İşte bu coğrafyanın yaratacağı toplum hem denizi, hem karayı, hem ırmağı iyi kullanacaktır.

İsveç’i önemli kılan bir başka olay da Nobel Barış Ödülü’nün Stockholm’de verilmesidir. Kral ve kraliçe her yıl 10 Aralık’ta Nobel ödüllerini büyük bir törenle sahiplerine teslim ederler. Törenin ardından 1901 yılından beri mönüsü hiç değişmeyen bir ziyafet verilir, hem de 1300 seçkin konuğa! Ancak pandemi dolayısı ile 2020 yılında bu gelenek yerine gelemedi.

Alfred Nobel, 1802 yılında dinamiti yeni bulup, savaşlara yeni bir çığır açarak çektiği vicdan azabını biraz olsun dindirmek için, kazandığı tüm serveti, “barış” adına verimli çalışmalar yapanların hizmetine sunmuştu.

Başkent Stockholm, aynı zamanda İsveç’in ekonomik ve kültürel merkezi. İsveç devleti herkese iş, ev, eğitim olanağı sağlamış. Her mahallede büyük ve bakımlı parklar var. Büyük hastanelerin yanı sıra her mahallenin dispanseri, hayvan hastanesi bile bulunuyor. İşsizlik ve sağlık sigortası tam ve eksiksiz olarak yürürlükte.

Bir ülke kendi sorunlarını çözümleyince dünya sorunlarına da eğilir. İsveç bu konuda da örnek bir ülke. Dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok bunalımda, etkin ve barışçıl bir tavır koymuş. Vietnam Savaşı sırasındaki tutumu buna iyi bir örnek. İnsan haklarının çiğnendiği ülkelerde mağdur olanlara kucak açan ülkelerden biri. Özellikle doğulu ülkelerden gelmiş pek çok insan yaşıyor İsveç’te. Stockholm’ün uzak bir mahallesi olan Rinkeby’de göçmenler için uydu kent bile kurulmuş.

İsveçli boş zamanında okur, evini düzenler, çiçekleri ve köpeği ile ilgilenir. Arkadaşlık ve aile ilişkileri oldukça sınırlıdır. Avrupa’nın en büyük köpek hastanesi 1973 yılında Stockholm’de açılmıştır. Kışı soğuk ve ışıksız geçiren İsveçli, yaz gelince doğanın tüm olanaklarından yararlanarak gününü gün etmesini bilir. Yılın çok önemli bir günü “yaz ortası”dır. Yaz ortasında tüm yerleşim yerlerine “mayıs direği” dikilir. Dallar ve çiçeklerle süslü olan bu direğin çevresinde o gün dans edilir. İsveç’te kimi cezaevlerinin içinde yüzme havuzları, spor alanları, televizyon salonları ve elbette kütüphanesi vardır.

Ayrıca, İsveç’in değişik sanat dallarında yetiştirdiği dünya çapında şöhretlerine ne dersiniz ? Dram ustası August Strindberg, opera sanatçısı Jussi Björling, Greta Garbo, ressam Carl Larsson ve daha niceleri sayılabilir. İki ünlü Bergman’ı var İsveç’in: Ünlü sinema yıldızı Ingrid Bergman ve ünlü yönetmen Ingmar Bergman.

Bugün dünyanın önemli bir demir cevheri dış satımcısı durumunda olan İsveç, çeliği ile ünlü. Gemi yapımında ise Japonya’nın ardından dünyada ikinci sırada yer alıyordu ve bu gemilerin tonaj olarak %75’i ihraç ediliyor. Bu arada “Volvo” marka arabalarını da unutmayalım. Sonra Ericsson var, Atlas Copco da  var.

İsveç’te balık ve deniz mahsulleri bol. Eskiden kurutulan ve füme yapılan balıklar, şimdi derin dondurucularda saklandığından, istediğiniz her an ringa, somon, yılan balığı ya da alabalık çeşitlerini bulabiliyorsunuz.

Balık ve ekmek çeşitleri kadar kahve ve pastaları da İsveç mutfağının vazgeçilmez tatlarıdır. Kereviz ise İsveçlilerin millî yiyeceği gibi. Kocaman bir kâsenin içinde bol dere otu ile haşlanmış kerevizleri yerken şarkı söylemeyi de asla ihmal etmezler!

Suda Yüzen Kent: Stockholm

Stockholm, ilkbaharda canlanır, dirilir ve serpilir. Güneş, bakır rengi ışığı ile kentin oksit mavisi çatılarını, turuncu, kırmızı eski taş yapılarını yalar.

Stockholm’ün bir milyona yakın nüfusu var. Bir o kadar, yaşamı başkente bağlı çevredeki uydu kentlerde sürdürüyor yaşamını. İsveç’in ülkemizde de tanınan Nobel ödüllü yazarı Selma Lagorlöf’ün tanımıyla “suda yüzen kent” Stockholm. Birbirine kırk köprüyle bağlı 14 adanın üzerinde, Baltık Denizi ile Mälaren Gölü’ün buluşma noktasında kurulmuş, kuzeyin en güzel kentlerinden biri olarak kabul edilir.

Stockholm’den bir tekneye atlayın. Batıya uzanan Mälaren Gölü içinde yüzlerce, doğuya açılan Baltık Denizi üzerinde tam 13 bin irili ufaklı adacık tüm sessizliği ve güzelliği ile sizi beklemekte. Kimilerinde kimse yaşamaz, kimilerinde bir-iki balıkçı kulübesi göreceksiniz. Birkaç köhne ahşap iskele, üç-beş villâ ve birkaç ufak dükkân…

Stockholm’de ilkbaharda yeşilin her tonunu yaşayacaksınız. Doğa ile iç içe yaşayan Stockholm’ün yeşile, parklara, ağaçlara, çiçeklere, çimenlere ne kadar önem verdiğine her an  şahit olacaksınız.

Ancak, tüm boyutlar mükemmel bütünleşmiş, insana zevk veriyor. Yokuşların, merdivenlerin küçük boyuttaki mimarî hacimlerin tadı bir başka.

Stockholm’ün merkez ve çevresindeki deniz, göl ve karalar iç içe girmiş! Buna rağmen her şey birbiri ile o denli güzel bir bütünlük içinde ki… Harika görünümlü ve renkli bir kent olarak insanı büyüleyip, zevk veriyor.

Stockholm’de gezilecek yerler arasında “Wasa Savaş Gemisi”ni de anmak gerek! Kral II. Gustav tarafından yaptırılarak 1628’de ilk seferine çıkarken hemen körfez çıkışında batan ve 333 yıl sonra tekrar su yüzüne çıkarılan 62 metre uzunluğundaki bu ilginç gemiyi her yıl dünyanın dört bir yanından gelen ortalama 500 bin kişi ziyaret ediyor.

Gittiğiniz bir şehirde sallana sallana kilometrelerce yürümezseniz, sağa sola içinize sindire sindire bakmazsanız, ara sokaklara dalmaz, utanarak orayı burayı sorup öğrenmezseniz, ufak bir kafeye oturup, yorgunluk atarken limonatanızı yudumlamazsanız, o şehri yeterince tanımamış olursunuz!

Stockholm, Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu Gamla Stan (eski kent) etrafına kurulmuş. Eski olan hiçbir şeye dokunulmamış ve su öylesine saf ve temiz ki, Stockholm’ün merkezinde bile somon balığı görebilirsiniz.  XVII. yüzyıldan kalan, bakır damları artık yeşil küf tutmuş eski binalar, günün koşullarına göre yenilenmiş. Gamla Stan’ın daracık, kaldırımsız sokaklarında eski bir evde oturmak için çok yüksek bir kirayı göze almanız gerekmekte.

Kentin sokakları, eski Ankara ve Bursa sokakları gibi kesme taşlardan yapılmış. Bu dar sokakların içleri, neşeli küçük kahveler, heybetli kiliseler, tulumbalı çeşmeler, uluslararası lezzet kokan lokantalar, ufacık sanat galerileri ile  şık butiklerle süslenmiş. Tabiî ki Gamla Stan’ın asıl gizemi, kasvetli XVII. yüzyıl mimarîsiyle eski havasını korumasında!

Skansen Parkı bir açık hava müzesi olarak hizmete sokulmuş. Modern heykellerin arasında dolaşırken şaşırıp kalıyorsunuz. Aynı adada hiç hoşlanmadığım bir akvaryum ile kuzeye özgü hayvanların barındığı minik bir hayvanat bahçesi de var.

Sveavägen Caddesi’nde barışın simgesi olmuş Olaf Palme’nin öldürüldüğü köşe başını göreceksiniz. Mezarı da 150 metre ötede, caddenin diğer yanındaki kilise mezarlığında yer almaktadır.

Stockholm’de Belediye Sarayı’nı gezmek için de şöyle bir saatinizi ayırın. Önce sizi hiç de mavi olmayan “mavi salon”a alacaklar. Burada daha önce de bahsettiğim gibi her yıl 1300 kişiye Nobel ödüllerinin geleneksel yemeği veriliyor. Dünyada bir zamanlar en fazla kadın üyeye sahip olan Stockholm Belediye İl Genel Meclisi’nin toplantı salonuna gireceksiniz. Bu salonun çatısı geleneksel olarak Viking gemisi şeklinde yapılmıştır. Balo salonunun altın kaplı mozaik ve panolarını eminim seveceksiniz.

Akrabam Beatrice Ceyhan beni Grand Otel’de öğle yemeğine götürüyor. Bir ara tuvalete giriyorum. Tuvalet görevinizi yerine getirirken zamanınızı değerlendirin diye her bir pisuvarın başına günlük gazete asmışlardı.

Bir ilginçlik daha: Uçaklarında kaşar, salam, yağ ve ekmeği size veriyorlar ve kendi sandviçinizi kendiniz hazırlıyorsunuz!

Her öğle vakti Kraliyet Sarayı önünde süvari muhafızların nöbet değiştirme törenini izlemek mümkün. Altı yüz odalı barok sarayın Kraliyet Hazine Dairesi’ni, eski kraliyet arabalarını, zırh ve silâhları ile kraliyet ailesinin değerli goblen halı koleksiyonunu görebilirsiniz.

Fijallgaten Tepesi’nden tüm Stockholm’ü, limanı, adaları ve tarih kokan binaları kuş bakışı seyretmek de zevkli oluyor. Stockholm Belediye Binası ile Kraliyet Sarayı’na yakın olan katedrali eğer “katedral görmekten bıktım” demezseniz adımlayabilirsiniz.

Serpels Torg olarak anılan alan ise kentin yüreği. Ticarî hareketliliğin yanı sıra, aynı zamanda her türlü gösterinin de merkezi burası. Koca fıskiyeli havuz ile cam kule bu alanı görsel açıdan zenginleştiriyor.

1632-1654 yılları arasında İsveç’i yöneten ünlü kraliçe Kristina, Stockholm’ü bir kültür merkezi yapmak için büyük uğraş vermiş. Kristina’nın hayatını konu alan bir Hollywood yapımında başrolü gene bir İsveçli yıldız, Greta Garbo oynamıştı.

İsveçliler, diğer İskandinav ülkelerinin halkı gibi hafta sonlarını kent dışında, ormanlarda geçiriyorlar. Yaz-kış, yağmur-çamur demeden rengârenk çizmelerini giyip, kendilerini doğanın içine atıyorlar.

İsveç’te herkes evlerin ve ev dışındaki el işlerini kendi yapmaya gayret ediyor. Aslında bu biraz da, bu tür hizmetlerin çok pahalı olmasından kaynaklanıyor. Bu konuda yayımlanmış sayısız kitap bulmak mümkün. Evin badana mı olacak, kendin yapıyorsun; eve yeni bir dolap mı lâzım, kendin kuruyorsun. Yani İsveçliler “Kendi işini kendin gör.” anlayışını yaşatan bir toplum.

İsveçliler şık mı şıktır, kibar mı kibardır, öylesine titizdirler ki, berbere giderken bile tıraş olurlar. Sokağa inip gazete almak için bile bazen smokin giyerler!…