Fiji

Uslu Çocuklar Fiji’ye Gider

            Jim Carrey’in başrolünü oynadığı “Truman Show” adlı fantastik komedi filmi hatırlıyor musunuz? Hani sevgilisi orada olduğu için hep gitmek istediği ve yıllardır aradığı “o gözler”in sahibine kavuşmak istediği esrarengiz yer işte burasıdır.

            Üç yüz’den fazla adadan oluşan bir milyon nüfuslu Fiji takımadalarına doğru alçalıyoruz. En büyük adası olan Viti Levu’ya konuyoruz. Kapıda ücretsiz vize veriliyor. Sorunsuz geçiyoruz.

            O da ne, karşılayan kimse yok! Otelimiz,  Hotel Mercure’a telefon ediliyor. Gay ve şişman bir Fiji’li aracı beklerken sempatik tavrı ile bizleri oyalıyor! Hanımların kulaklarının arkasına birer beyaz çiçek takıyor!

Ertesi gün bir minibüs kiralıyoruz. Adanın tüm güney sahilini gezerek başkent Suva’ya ulaşıyoruz. Sonra aynı yoldan tekrar geriye! Viti-Levu adası batıdan doğuya 160 kilometre uzunluğunda. Diğer büyük adası ise Vanau Levu. Halkın % 90’ı bu iki büyük adaya yerleşmiş.

            Şeker kamışı tarlalarını, papaya ve dev mango ağaçlarını, çam ormanlarını aşıyoruz. Yolda muz ve papaya satılıyor. Çöpler ise tahta platform üzerine konmuş (herhâlde zavallı aç köpekler çöpten iki lokma yemesin diye). Banyan ağaçları Hindu dininde kutsal olmayı doğrusu hak etmiş. O ne heybet, o ne genişlik! Şeker kamışı, Fiji’nin en önemli ihraç kaynağı.

Bu adada da vahşi hayvan, timsah ve yılan yok! Sovi Bay’de sahilinde duruyoruz. Herkes doğru denize! Yeşil ve mavinin buluştuğu Fiji’nin ılık pasifik suyunda hızlı bir banyo. Daha sonra yine önemli bir turistik merkez olan “Pacific Harbour” da kısa bir mola veriyoruz. Nilüferlerle süslenmiş bir gölün kenarında çaylarımızı yudumluyoruz! Bir bisiklet bulup turluyorum. Aslında burada bir “Kültür Köyü” var. Zaman olsa, içinde kısa bir gezinti herhâlde hoş olurdu!

Burada gördüğünüz, dünyanın en garip şekilli dağ silsilesi, Yunan mitolojisinden hatırladığımız “Cehennem Sahillerini” andırıyor. Köylerden geçerken sayısız afacan masum, yusyuvarlak, siyah gözlerini bana dikmişler. Acaba ne anlatmak istiyorlar. Kıvırcık, çok kısa saçlı, göğüsleri taşkın Fijili kadınlar, kulübelerin önünde oturup yavrularını emziriyorlar.

Fiji bir bakıma da turuncu çiçekleri ile yılbaşı ağacı, evlerde asılı çamaşırlar, su pamiyesi, Çin gülleri, gül ibrişim ağacı, aşk merdiveni, yabani keçi boynuzu, yakamoz eşliğinde romantik yürüyüşler, deniz böcek kabuklar, siyah entarili Fijili kadınlar, mor ve menekşe renkli heybetli dalgalar demektir.

            Adanın güneydoğusuna yaklaşınca yağış başlıyor. Simsiyah korkunç bulutlar bize doğru yaklaşıyor. Zaten onun için güneyi daha yeşil ve sık ormanlarla kaplı. Başkent Suva aynı zamanda önemli bir liman. Suva’nın ilginç mezarlığını görüp Pasifik güneşini, çamurda araba lastikleriyle oynayan çocuklarla birlikte batırıyoruz. Arkada tipik bir Fiji manzarası var! Yemyeşil, yuvarlak ve de dağlık bir ada. Yavaş yavaş yemyeşil ovaları zifiri karanlık örtüyor.

            Fiji adalarına ilk ayak basan seyyah 1643’te Hollandalı Abel Tasman’dır. Daha sonra 1741’de İngiliz Kaptan Cook da buraya gelmiş.

Bu bölgede zaman zaman saatte hızı 300 kilometreyi bulan tayfunlara rastlanıyor. Tayfunun merkezi, yolunda ne varsa yıkıp geçiyormuş.

            Fiji adalarında ticaret İngilizlerin buraya çalıştırmak üzere getirdiği Hintlilerin elinde. Ama kilit noktalarında İngiliz, Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar var tabii. Halkın % 47’si aralarında Sih’lerinde bulunduğu Hintliler, % 20’yi bulan Müslüman oranı da pek küçümsenemez. Sık sık tek katlı beyaz renkli sevimli mescitler dikkati çekiyor.

            Daha sonraki yıllarda Fiji halkı Hintlileri istemedi ve askeri darbe oldu. Hint kökenliler Hindistan’a göç etmek zorunda kaldı ancak bu göç insan kaybı ve ekonomik durgunluğa sebep oldu. Fiji’nin yerli halkı diğer adalılar gibi çalışmayı pek sevmiyor. Nasıl olsa doğa cömert, kimse aç kalmaz. Günlük ihtiyacını gerekirse komşusundan ödünç bile alabilir. Fijililer genelde kıvırcık saçlı, koyu çikolata renkli, yassı burunlu ve iri dudaklılar. Fiji erkeği “sulu” denen bir etek giyer ve kalemini kıvırcık saçlarının arasına saklar.

            Hindular buraya ilk geldiğinde adanın yerli halkını çok çirkin bulup kendi aralarında evlenmişler. Bugün de erkek ve kadınların hepsi aslında birbirine benziyor. Genelde iri ve şişmanlar! Ama kaygısız ve mesutlar.

Burada Hawaii’deki “Aloha”nın yerini “Bula” almış. Herkes birbirini “Bula” diye selamlıyor.

            Bize gerçi “veda” için Hindistan cevizi kabuğundan oyuk kapta ananevi “kava” denen kök usaresini sunmadılar ama artık Fiji’den ayrılma vakti! Ama biz bu Usare’yi pazarda aradık ve bulduk. Bitkinin kökü 7 yıl toprakta bekliyor. Çıkarılıyor, güneşte 4-5 gün kurutuluyor ve ezilerek suyu çıkarılıyor. Eskiden köy şefleri ve din adamları bu suyu törenlerde oymalı bir kap ile sunarlarmış. Doğrusu görünüşü çamura benziyor ve içene bravo!

Kısa Kısa Fiji

  • Fiji adalarında herkes sivrisineklerden çekinmeden rahatça gezebilir. Bu coğrafyada sıtma hastalığı yok.
  • Fiji’nin 3. büyük yerleşim merkezi Nadi kasabasında güney yarımkürenin en büyük Dravidian mimarisi ile yapılmış etkileyici bir Hindu tapınağı bulunuyor. Ancak içeriye girmek ücretli. Ayrıca ayakkabılar çıkarılıyor. Mabetler hoşgörü ile sıvanıp herkese gülümseyerek kapılarını açmalı.
  • Fiji Türkiye vatandaşlarına vize uygulamıyor.
  • Fiji, Türkiye’den 9 saat geri! Bir de “Fiji Zamanı” diye bir şey var. Fijililerin randevuya geç gelince mazeretleri hazır… “Fiji Zamanı”.
  • Ayın durumuna göre Fiji sahillerinde gel-git olayı yaşanıyor.
  • Fiji’de çocuklar “neşe kaynağı” olarak kabul edilip, değer verilir. Bu yüzden Avustralya ve Yeni Zelanda’dan çocuklu aileler bu coğrafyayı tercih ediyor. Zaten ünlü bir şarkı var. “İyi bir çocuk Fiji’ye gider”
  • Nadi’ye 10 dakika mesafedeki Denarau limanı tüm deniz gezilerinin başlangıç noktası. Güzel bir atmosfer yaratmışlar. Şık lokantalar, barlar ve mağazalar burada.
  • Dev mango ağaçları meyvelerini mayıs-ekim ayları arasında adalılara sunuyor. Bu coğrafyada kimse aç kalmaz.
  • Buraya gelen bazı turistlerin adayı gezmeden tüm gün otelde havuz başında kertenkele gibi yatması, daha sonra da bol bol atıştırması ve yemeklerini tabağında bırakması beni üzdü. Köylere gidin, gezin, sokaklarında kaybolun, farklılığı yaşayın.. Fiji’yi tanımaya gayret edin.
  • Bir Fiji gezimde başta İbrahim Zaman ve “Cotton” firmasının sahibi Feruz Erturer ile Gelibolu temsilcilerimi Çınaroğlu ailesi olmak üzere fotoğraf sanatına gönül vermiş bir grup dost ile beraberdik. Ağaçlarla kaplı bir tepeyi fotoğraflamak için uygun bir konum ararken meğer Devlet Başkanı, Tuğgeneral H.E. Nailatikau’nun evinin bakımlı bahçesine girmişiz. Upuzun hindistan cevizi ağaçlarını fotoğraflamak üzere hepimiz birden güzelce çimlere uzandık. Başkan şaşırmış… Daha sonra otelimize geldi, tanıştık, durumu anlattık.
  • Fiji mutfağında balık ile kabuklu deniz hayvanlarının ağırlığını hissedersiniz. Ekmek ağacı ve tatlı patatesten de lezzetli salatalar hazırlarlar.
  • Adalarda sakın ha hindistan cevizi ağacı altında fazla kalmayın. Bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.
  • Fiji deniz kaplumbağaları ile övünür. Kaplumbağaların Hawsk Bill, Logger Head, Leatbelbag ve Yeşil Kaplumbağa olmak üzere 4 türü vardır.
  • Fiji’de rüzgar sörfü, bisiklet gezisi, çalı yürüyüşü, piknik, snorkel, dalma, nehirde yüzmek, mağara keşfi gibi farklı aktivitelere katılabilirsiniz.
  • Yerel pazarlarında muz heykellerine, karpuz yığınlarına, hasırdan çantalara, deniz böcekleri kabuklarından yapılmış hatıra eşyalarına, şekilsiz, soluk ve ufak patlıcan, biber ve domates gibi sebzelere rastlarsınız. Tabii papaya ve mango bol.
  • Fiji’nin bir de Richard Evanson’u ve ünlü “Turtle Adası” var. Adada sadece 14 tatil evi var. Lüks mü lüks. Konukları da meşhur mu meşhur. Ringo Star, Rob Lowe, Valerie Bertinelli, Gun’s Roses grubundan Axl Rose ve burada çekilen Mavi Göl filminin oyuncusu Brooke Shields… Otelin gecesi 1100 dolar imiş. Ama en az 3 gün kalınması gerekiyormuş. Bekar erkekleri kabul etmiyormuş Sayın Evanson. Hatta Robert Redford’u bile yalnız kabul etmemiş. Tüm ada sakinleri akşam yemeğinde uzun bir masa etrafında toplanıp Evanson’un maceralarını dinlermiş. Ama adalar halkı bu muhterem beyi çok seviyor. Her sene yurtdışından doktor ve dişçiler getirip köylerde sağlık taraması yaptırıyor. Adaya 250 bin ağaç ve yerel bitki dikmiş. Ekolojisini canlandırmış.
  • “The Lost” isimli ünlü dizide kaybolan uçak Fiji yakınlarına düşer.

Fiji’den Neler Alınır?

  • El örgüsü çantalar.
  • Boncuklardan yapılan rüzgar gülleri.
  • Çiçekli rengarenk kumaşlar.
  • Otelimize yakın bir mağazada Türk malı arko kremleri satılıyordu. Hoşumuza gitti.

Kuzey Irak’ın Başkenti Sarımtırak Erbil

Mezopotamya’nın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Erbil 6 bin yıl boyunca Sümer, Asur, Babil, Sasani, Celayir, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler, Pers, Selçuklu, Arap ve Osmanlı gibi önemli ve köklü uygarlıkları misafir ettikten sonra bölgedeki savaşlardan en az zararlı çıkmayı başarmıştır. Tüm yatırımları kendisine hızla çeken Kuzey Irak’ın başkenti çağdaş bir coğrafya olarak hızla gelişiyor. Kürtçe “Hawler” olarak isimlendirilen Erbil, dünyada kurulduğu günden beri yaşamın aralıksız devam ettiği en eski kentlerden biri olarak anılır. Bugün Kuzey Irak’ın başkenti Erbil’in iki milyona yaklaşan nüfusunun çoğu Kürt, Türkmen ve Araplardan oluşuyor.

            Erbil’i gezmeye Unesco Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan tarihî kale ile başlayın. İlk kez Asurlular döneminde inşa edilen kale daha sonra XIII. yüzyılda ise 43 yıl Erbil’e altın çağını yaşatan Sultan Muzaffaradin Kökböri ve daha sonra da XX. yüzyılda ise Osmanlı döneminde yenilenmiş. Hemen kapının önünde beyaz renkli dev bir heykel dikkatinizi çekecektir. Bu heykel Sultan Muzafferadin döneminde Erbil valisi olan ve geriye çok sayıda eser bırakan tarih bilgini İbni Almustavli’ye ait. Kale içinde artık yaşayan aileler yok. Evler boşaltıldı. Üç mahalle de yenileniyor. Kale içi, sanatçıların yaşadığı tophane, saray ve dervişlerin bulunduğu Takya (Tekka) bölümlerinden oluşturuyor.

            Kale bir tepede kurulduğundan tüm Erbil’i buradan keyifle seyretmek mümkün. Kent iki-üç katlı, avlulu, sevimli evlerden oluşmuş. Ancak aralardan çoğu otel olan modern yüksek binalar yükselmiş. Gökdelenlerden oluşan bir uydu kentte hızla gelişiyor.

            Hemen kalenin karşısında “Kayseri Pazarı” diye anılan bir Kapalıçarşı bulunuyor. Burası oldukça hareketli ve yöresel özellikler taşıyor. Hemen hemen her meyvenin taze suları sıkılmış “şerbet” adı altında satılıyor. İncir ile kavun suyu içiyorum. Harika! Erbil halkı meyveyi cidden çok seviyor. Erbil’in dolması da çok ünlü imiş. Ayrıca leziz kaymakla balını da tadın derim. Çarşılarda puşiler, kilimler, kahve değirmenleri, Kürdistan Bayrakları, sürmeler, heybeler, oyuncaklar, tencere, tava, çanak, giyim kuşam ve üzerlerinde Barzani’nin resmi bulunan halılar ile posterler satılıyor. Dönerciler ve kuyumcular revaçta!

            Tarihî kaleyi merkez kabul ederek Paris ve Moskova’da olduğu gibi belirli aralıklarla hazırlanmış dairesel yollarla kent büyüyor. Bu yollar genişliği ile isimlendiriliyor. En içten başlayarak 30, 60, 40 ve 100 metrelik yollardan sonra şimdi Erbil’i en dıştan kuşatacak olan 120 metrelik yolu inşa ediyorlardı. Erbil’de taksiye adres söylerken örneğin “Kültür Bakanlığı, yanı 40 metrelik yol” diyerek tarif edeceksiniz.

            Erbil’de toplu taşıt olmadığı için kent içi ulaşım ucuz olan çok sayıdaki beyaz taksi ile sağlanıyor. Bölgenin başkenti Erbil’de yeşil az da olsa parklar geniş bir alan kaplıyor. Minare Park içinde Ulu Cami’nin günümüze ulaşan tek parçası olan “Minare Park” bulunuyor. Sekizgen kaide üzerine, yuvarlak tuğla minarenin yüksekliği ise 20 metre.

            Erbil halkının günün her saatinde zevkle gezindiği Şanidar Parkı ismini civardaki ünlü bir mağaradan alıyor. Sanat galerisi de temsilî bir mağaranın içinde yer alıyor.

            Erbil’in en güzel camisi Celil Hayat adını taşır. Pers, Arap ve Osmanlı mimarîsinin izlerinin taşıyan ve mavi çinileri ile dikkati çeken bu camiyi Celil Hayat isimli bey rüyasında görüp inşasına başlatır, fakat cami daha  bitmeden bu şahıs ölünce caminin bahçesine gömülür.

            Ünlü Rawa (2) lokantasına gidiyoruz. Önünde uzunca dikdörtgen bir havuz var. Geniş bir alana yayılmış locaları ve masaları ile tipik bir yer. Ama israf çok… Sormadan masalara devamlı yemek getiriyorlar, sonra ise bunlar doğruca çöpe gidiyor. Ateşte pişen kil kavanoz içinde parça etler, yine alevlerle sunulan şiş, pancar turşusu, humus, salata, soslu bamya, kuru fasulye, pilav ve tavuk.

            Erbil’de genellikle Kürtçe konuşuluyor ama yazı dili Arapça. Türkmenlerle ise Türkçe anlaşıyorsunuz. Kentin nüfusu çok genç. Çocuk sayısı da fazla. Kürt, Arap, Türkmen, Türk, Zaza, Yezidi hoşgörü ve saygı mozağinin uyumlu parçaları.

            Cadde üstünde çok sayıda tanıdık Türk firmasının mağaza ve bürolarının isimlerini okuyorum. Arçelik, Mavi Jeans, Cotton, Beko, Yataş, Vestel, Mado, YKM gibi…

Kısa Kısa Erbil

  • Erbil, Türkiye sınırında 320, Irak’ın başkenti Bağdat’a ise 340 kilometre uzaklıkta. Karayolu ile Erbil’den  Bağdat dört saat sürüyor. THY ile Atlas Havayolları’nın hemen hemen hergün uçtuğu Erbil’e uçakla İstanbul’dan 2 saatte varabilirsiniz. Pegasus ise Ankara’yı Erbil’e bağlıyordu. Türk pasaportlarına vize gerekmiyor. Aynı Türkiye’ye girer gibi rahatça geçebiliyorsunuz!
  • Türk şirketleri bu coğrafyada her dalda iddialı ama bilhassa mobilya ve inşaat sektörünü firmalarımız elinde tutuyor. Kuzey Irak, Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı üçüncü ülke konumunda idi. Ziraat Bankası 2011 yılında, Erbil Başkonsolosluğu ise 2010 yılında hizmete girdi. İş Bankası’nın da burada bir şubesi bulunuyor!
  • Kürdistan lideri Barzani, petrol gelirinden aldığı payı doğrusu iyi değerlendirmiş ve kentte huzuru sağlayarak Iraklı zenginlerin yatırımlarını bu coğrafyaya çekmeyi başarmış idi. Erbil’in kısa zamanda yıldızı parlamış. Lüks oteller, modern alışveriş merkezleri, pahalı araçlar, içi müşteri kaynayan mağazalar, geniş yollar hep bu hızlı gelişmenin birer göstergeleri. Sekiz yıl önce bakımsız bir kasabayı andıran Erbil bugün Dubai’ye rakip olma çabasında!
  • Şafiler pek hoşlanmadığı için Erbil’de pek köpeğe rastlanmıyor.
  • Yolları geniş de olsa belli saatlerde araba çokluğundan trafik kilitleniyor. Kurallarına uyan da az. Benzin pek temiz olmadığı için bu coğrafyanın koşullarına uyum sağladığı söylenen Japon ve Kore arabaları hâkim. Bilhassa da Toyata! Ama sokaklarda hiç eski araç yok.
  • Erbil’de kimle konuşsanız nedense ya Barzani’nin akrabası ya da arkadaşı çıkıyor!
  • Erbil’in her köşesinde ortası sarı, Kürdistan bayrakları asılı. Irak bayrağına pek rastlamadım.
  • Başkentte çok sayıda çeşit çeşit renkli şişelerle süslenmiş gösterişli içki dükkânları bulunuyor.
  • İbrahim Tatlıses buralarda çok seviliyor. Reklam panolarında, müzik dükkânlarında sık sık resmini görebilirsiniz.
  • Hastaneler dahil tüm bürolarda hayat aslında öğlen 12’de bitiyor. Öğleden sonra resmi dairelerde kimseyi bulamazsınız. Hatta acil servislerde doktor bile yok!
  • Yazın bu kentte sıcaklık 50-55 oC’yi buluyor ve bu sıcaklık hayatın akışını elbette olumsuz etkiliyor.
  • Yollardaki tozdan dolayı bu coğrafyada göz rahatsızlıklarına sık rastlanıyor. Sema Hastanesi ve doktoru Ali Bey bu coğrafyada sanki bir efsane olmuştu. Belli günlerde Basra’dan, Musul’dan Dr. Ali’ye muayene olacak hastalar için özel otobüsler bile kalkıyormuş. Barzani Ailesi de Dr. Ali’nin hastaları arasında imiş.
  • Halkın pirinç, şeker gibi ana gıda ihtiyaçlarını devlet karşılıyor.
  • İhsan Doğramacı Vakfı bir ilkokulu hizmete koymuş. Ayrıca Dedeman ile Koç Grubu’nun Divan Oteli de açılmak üzere.
  • Bu coğrafyada Türk dizileri belki de ülkemizden daha fazla seyrediliyor. Ben hiç dizi izlemem de, iyi dizi izleyicilerinin bile artık unuttuğu dizileri soruyorlar.
  • Irak dinarı yanında Amerikan doları da Kuzey Irak’ta geçerli.
  • Kapalı alanlar dahil bol sigara tüketiliyor. Kahvelerde nargile ile okey pek popüler.
  • Erbil’de Hristiyan ailelerin ve yabancıların akşamları bir araya geldiği bir mekân var. Ankawa semtindeki T Bar. Burada çok ilginç manzaralara ve sohbetlere şahit olabilirsiniz.
  • Erbil Havaalanı ıssız, temiz ve modern. Huzur buluyorsunuz.
  • Kuzey Irak’ta ciddi bir elektrik sıkıntısı var. Çözümü mahalle jeneratörlerinde bulmuşlar. Her ev özel şirketlerden amper bazında (2-3-4-10 amper gibi) elektrik satın alıyor. Sigortaları sokak direklerinin üzerine yerleşmiş. Şehir cereyanı kesilince jeneratörler devreye giriyor. Ayrıca her evde bir de “Neft sobası” var. Hani bir dönem ülkemizde “Japon sobası” olarak bunlar gündeme gelmişti. Sokak köşelerinde bidonlarda “neft” yani gaz yağı satılıyor.

YEMEN – Çamurdan Güzelliklerin Ülkesi

             “Çöl, ayrılık, memleket hasreti”. Bu kavramlar, bana her zaman aynı ülkeyi çağrıştırır: Yemen. Ağıtlarda ve türkülerde yer alan, gidişi olup dönüşü olmayan, Saba Melikesi Belkıs’a kadar dayanan büyüleyici efsaneleriyle farklı kültürlerin beşiği olmuş, türkülerimize acılarla girmiş bu gizemli ülkeyi ilk kez ziyaret edecek olmanın heyecanıyla, içim kıpır kıpır.

Kahve Yemen’den gelir

Çayır çemenden gelir

Al yanak, pembe dudak

Her gün hamamdan gelir

Ellerinde ayağında acem kınası

Gidip getirsin oğlan anası

Gezi izlenimlerime geçmeden, hazır, Mısır üzerinde uçarken bir fıkra aktarmak istiyorum:

Sonradan görme bir karı-koca, ellerine büyük miktarda para geçince, dünyayı dolaşma ve her yeri görme hevesine kapılmıştı. Mısır’da bir müzeyi gezerlerken, bir mumyanın önüne geldiler. Hayatlarında ilk kez böyle bir şey görmenin şaşkınlığı içinde bakarken, mumyanın önündeki yazıya gözleri ilişti: “M.Ö. 41”.

Kadın: “Anlaşılmayacak bir şey yok. Adama çarpıp onu bu hâle getiren arabanın plâkası olmalı”.

Uçağımız, kendine özgü kimliğini koruyan Yemen’in büyüleyici başkenti Sanaa’ya alçalıyor. Pasaport kontrolü için uzun bir bekleyişten sonra, kendimizi Yemen’in, binlerce yıllık bir uygarlığın temelleri üzerinde yükselen çamur binalar ülkesinin yakıcı sıcağında buluyoruz. …savaştan önce  binlerce turistin ziyaret ettiği Yemen’e, neden “çamur medeniyeti” denildiği, hava alanından çıkar çıkmaz anlaşılıyor; yer, gök çamur rengi!

Yola koyuluyoruz. Yemenliler, “ehlen ve sehlen” deli gibi araba kullanıyor ve sürekli korna çalıyorlar. Öyle ki, insanın aklına, “Acaba bu ülkede sürekli korna çalmak zorunlu mu?” diye bir soru geliyor. Başkent Sanaa’nın arka sokakları ise bir korku filmi seti olabilecek kadar ürkütücü ve karanlık olabilir.

Asya ile Afrika kültürlerinin buluştuğu Yemen’de ilk göze çarpan şey, “yoksulluk”. Yemen, nüfus artışında ve çocuk ölümlerinde dünya ülkeleri arasında liste başı! Ailelerin çok çocuk yapmaları, sıtma ve diğer hastalıklar nedeniyle, ölümlerin önüne geçilemiyor.

Yemen, yeryüzünün en ilginç ülkelerinden biri. Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle daha da ilginçleşmiş. Kuzey Yemen, İslâm dinine sıkı sıkıya bağlı bir ülkeyken, Güney Yemen, ilk ve belki de son Marksist Arap ülkesiydi. Romalıların “Mutlu Yemen” (Arabia Felix) yani adını verdiği ülkede, 1990 yılında iki Yemen birleştikten sonra, ekonomik göstergeler olumlu işaret vermeye başladı.

Yemen’in Evleri Asırlardır Dimdik!

Yemen halkının yaşadığı kale evler, mimarî ve tarihî açıdan sanki birçok uygarlığın karışımı gibidir. Karmaşık bir çamur mimarîsine sahip olan bu evlerin yanı sıra balçıktan inşa edilmiş 6-7 katlı yapılara rastlamak mümkün. Pencereleri olağanüstü vitray ve renkli camlarla bezenmiş binalar, Şibam ve Hadramut’ta yerini 10-12 katlı kerpiç gökdelenlere bırakır. Yüzyıllardır dimdik ayakta duran bu dünyanın ilk gökdelenleri, Batı’daki çelik konstrüksiyonlu yapılarla alay edercesine, çölün orta yerinde  tüm haşemeti ile dikili durmaktadır.

Doğa ile uyum içinde beyaz kireçle resimlenen bu evler, eski Arap geleneklerine göre düzenlenmiş. En alt katta hayvan barınakları, tahıl, odun ve donanım depoları yer alır. İkinci katta ise hizmetlilerin odaları bulunur. Kadınlar, evin üçüncü ve dördüncü katlarında, genellikle çocuklarla birlikte sürdürürler yaşamlarını. Evin yapısına ve büyüklüğüne göre, beşinci ve altıncı kat, erkeklere ve aile büyükleriyle onların konuklarına tahsis edilir. Bu katta toplanan erkekler, “gat” çiğneyerek, nargile ve tarçınlı çay içerek vakit geçirirlerken, kızların okula “gidip gitmemesi” gerektiğini tartışırlar.

Taşa hükmeden Yemenli ailelerin fertlerinin hepsi birer mimar, usta, kalfa, çırak. Evlerin yapımı sırasında çoluk çocuk demeden herkes çalışır. Osmanlı etkisi ile bazı yapılarda cumba ve kafese de rastlanıyor. Taşları kendileri oyuyorlar, kesip biçiyorlar; evlerinin her santimetre karesine alın terlerini akıtıyorlar. Isınma sorununu, güneş ışınlarını emme kapasitesi yüksek kalın duvarların, geceleri ısıyı evin içine bırakması ile çözümlemişler. Üst katlar, alt katlara oranla daha büyük pencerelerle, pencere açıklıkları daha küçük olan alt katlar ise merdiven aralığından ve duvarların içine yapılmış kanallar yardımıyla havalandırılıyor. Dilerim, zamanla diğer geleneksel Arap kentlerinde ve ülkemizde olduğu gibi, bu güzelim binalar da yeni teknoloji adına yavaş yavaş yok olmaz.

Yüksek plâtolar, dağlar ve çöller arasında kalan Yemen’in uzun tarihi boyunca daha önce anlatmaya çalıştığım çatışma ve mücadeleler, tarım arazilerinin azlığı, değişken bir topoğrafya, irtifa ve iklimle bir araya gelişi, ülkenin şehir plânlaması ve mimarîsine damgasını vurmuş. Çatışmaların sonuçları, kent ve köylerin yerleşimini de etkilemiş. Kasabalarla köylerin yeri, hem savunma düşüncesiyle, kısmen de vadilerde bulunan ve zaten az miktardaki araziyi üretken tarıma ayırabilmek için, ister istemez tepeler, tarıma uygun olmayan alanlar olmuş. O dönemlerde, evlerin alt katları, hayvanların korunması ile tahıl, odun ve donanım depo etmek için kullanılmış. Böylece, evlerin, uzun süreli istilâlar sırasında bir kale gibi kullanılması sağlanmış. Yerel giysiler de yüzyıllar öncesinde olduğu gibi bugün de aynen korunuyor. Bu güzel!

“Cenbiye” bir Erkeklik Simgesidir!

Bu çarşıda en çok iş yapan esnaf, hançer satıcıları ve bunların bileycileri. “Cenbiye” adı verilen bu hançerler, Yemenli erkeklerin sünnet çağlarından itibaren yanlarından ayırmadıkları, ölünceye kadar bellerinde taşıdıkları önemli bir aksesuar. Ama cenbiyeler her an temiz ve keskin olmalı. Ne de olsa bir “erkeklik simgesi”. Her ne kadar, bu hançerleri savunma amaçlı kullanmasalar da, geleneklere göre, bir kez kınından çıkan hançer, kana bulanmadan tekrar kınına sokulmazmış. Bu yüzden, şiddetli kavgalarda bile cenbiye kullananların sayısı çok azmış. Yemenlilerin zenginliği de “cenbiyelerinden” anlaşılırmış. Örneğin; maalesef gergedan başından yapılan bir cenbiyenin fiyatı tam 15 bin dolar!

Sekizyüz yıldır Şişen Yanaklar!

Öğle saatlerinde, her yerde yoğun bir trafik başlıyor, çünkü bu saatler, Yemen halkının neredeyse %60’ının kullandığı, uyuşturucu, kimine göre de uyarıcı madde olarak kabul edilen “gat” adlı bitkinin körpe yeşil yapraklarının yıkanmadan satışa sunulduğu saatler… Ramazan ayında ise, iftar saatinin yaklaşmasıyla birlikte, naylon torbalara konulmuş taze gat yaprakları piyasaya çıkıyor. Ekmek-peynir gibi satılıyor. Yıllar boyunca gatların konulduğu bu küçük ve renkli naylon torbaların yol kenarlarında yarattığı kirlilik de çok ama çok üzücü!

Yüzyıllar önce Afrika’dan getirilen “gat”, dünyanın en eski uygarlığını yaratmış olan Yemenlileri, günün ortasında bir anda felç olmuş hâle dönüştürüyor. Uluslararası narkotik uzmanlarınca “kokain” türü “uyuşturucular” sınıfına sokulan bu bitki, Interpol listelerinde de içimi ve satışı yasak madde olarak nitelenmiş. Ancak, Yemen’de 7’den 70’e herkesin öğleden sonra, âdeta geviş getirir gibi çiğnediği bu bitkinin kullanımı, devlet dairelerinde bile serbest! Kullananlar “mutlu” olmalı. Gatın bir çiğnemelik tutamının ortalama fiyatı ortalama 4 dolar,  etkisi 3-4 saat sürüyor.

Öte yandan, oldukça pahalı olan bu bitkinin, geçmişte ihraç değeri olan kahve ve karabiberin ekildiği arazilerde yetiştirilmesi sonucu Yemen ekonomisinin her yıl 2,5 milyar dolar kayba uğradığı, uzmanlar tarafından saptanmış. Gat, birleşme dönemi öncesi, Güney Yemen’de sadece resmî tatil günlerinde evlerde çiğneniyormuş. İç savaş sırasında bile, saat 14.00–18.00 arasında iki tarafın askerleri de “gat molası” veriyor ve sonra savaşa kaldıkları yerden devam ediyorlarmış.

Koparıldıktan sonra, küçük yaprak ve filizleri tek tek ağza alınıp yanağın bir tarafında çiğnenen bu bitkiden bir süre sonra çıkan anfetamin kökenli öz suyun, aşırı “uyarıcı” etki yaptığı, zihin açıklığı ve enerji verdiği belirtiliyor. Gat ağızda iken yudumlanan su ve şerbet tadına tat katıyormuş. Bir de bu keyfe nargileyi ekliyorlar. Ama daha da önemlisi, gatın açlık duygusunu bastırması. Bu nedenle, Yemen’de şişman insan görmek çok zor. Yemenlilerin hepsi, tabiri yerindeyse “çıta” gibi. Gatı, Yemen dışına çıkarmak yasak. Cezası ise hayli ağır; örneğin, Türkiye’de 15 yıldan başlıyor. Suudi Arabistan’da “gat” kullanmanın cezası ise “idam” idi.

Yani, artık Yemen’in kahvesi değil “gatı” meşhur. Oysa Osmanlılar döneminde, ufak taneli ve yağlı moka tipi Yemen kahvesinden yapılan kahveler, “Türk kahvesi” adının ünlenmesine yol açmıştı. Tabi, bugün kullanılan Brezilya kahvesinin bu tadı vermesi olanaksız.

Usta yazarımız ve değerli dostum Fikret Otyam, akrabalarını bulmak ümidi ile 1981 yılında geldiği bu ülkeyi anlattığı “Adı Yemen’dir” adlı kitabında “gat” için şunları yazmış: “Gat, yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi, biraz şişmanca söğüt yaprağına göre. Dalın ucuna doğru, yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü beşli. Ruhsal bozukluk için birebirdir, gat. Kimi zaman, savaşçılara verirleşmiş yüreklendirmek için, azdırmak için! Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta “cenbiyesiz” bile olur, donsuz olur, ceketsiz olur ama asla ve kat’a gatsız olmaz. Yemen demek ne kahvedir, ne duradır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah, ne padişah, Yemen demek “gat” demektir, onikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları, sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat, Kuzey Yemen’in tarihî, dinî, kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilemez.”

Yemen’de geleneksel “gat partileri” çok yaygın. Kapalı, havasız, loş bir odada yan yana yer minderlerine oturuyorlar. Bu meclislerde toplanan her seviyede insanlar, demokrat bir şekilde, farklı konuları tartışıyorlarmış. Ayrıca, bu mecliste her türlü eleştiri de serbestmiş. Kadınların “gat partileri” de kendi aralarında gerçekleşiyor doğal olarak.

Gatın bir özelliği de sigara gibi “stok” edilmemesi. Ama bir an düşünüyorum. Ya “gat” yerine tüm Yemen “sigara” kullansalardı. Gat hiç olmazsa kendi ülkelerinde yetişiyor. Sonuç olarak da bir bitki. İçine sigarada olduğu gibi onlarca tehlikeli katkı maddesi henüz eklenmemiş. Biz ABD’ye sigara için yılda 7,5 milyar dolar ödemiyor muyuz?

Yemen ve Türkülerimiz   

Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Passolini’nin filmlerine mekân olan Sanaa’da, Osmanlı izleri o kadar çok ki… Yapılarda, şarkılarda, sözcüklerde. 1915 yılına kadar, bir iddiaya göre 300 binin üzerinde Türk askeri Yemen çöllerinde hayatını kaybetmiş,  aynı yıldaki yenilgiden sonra, Osmanlı Devleti, ekonomik nedenlerle sadece subaylarını geri çekebilmiş. Yemen’de kalan 30 bin askerden 10 bini ise kendi imkânlarıyla yollara düşmüş. Kimi Anadolu’ya ulaşabilmiş, kimi çöllerde yaşamını yitirmiş. Birçoğumuzun aile büyüklerinde bir Yemen anısı vardır, çünkü Yemen, binlerce Anadolu delikanlısının çölün kumlarına karıştığı yerdir. Geri dönmeyen 20 bin Anadolulu asker ise Yemen’de yerleşmiş, evlenip çoluk çocuk sahibi olmuş.

Böylece “Yemen Türküsü’ndeki “Giden gelmiyor, acep nedendir?” sorusunun cevabını da öğrenmiş oluyoruz. Aynı türküde, bizim “Burası Muş’tur” diye söylediğimiz mısranın aslı “Burası Huş’tur” olacak. “Huş”, başkent Sanaa yakınlarında askerlerimizin kayba uğradığı yüksek bir tepenin adı.

Yemen, türkülerimize acılarla, ağıtlarla girmiş. O çok acıklı Yemen Türküsü’nü bilmeyenimiz var mıdır? Hele bir de bu türküyü söyleyen, Atatürk’ün çok sevdiği, artık aramızda olmayan değerli sanatçımız ve dostum Safiye Ayla ise, işte o zaman hangimizin yüreği sızlamaz:

Havada bulut yok, bu ne dumandır,

Mahlede ölüm yok, bu ne figandır,

Şu Yemen illeri ne de yamandır,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Yine başkaldırmış Yemen imamı

Andık orda şehit olan babamı,

Bana ağlatmasın tanrım anamı,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Kışlanın önünde arslan yağızlar,

Yemen yolcusuna ağlıyor kızlar,

Ananın babanın yüreği sızlar,

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Açılan bayrağı gelin mi sandın,

Çalınan davulu düğün mü sandın,

Yemen’e gideni gelir mi sandın?

Adı Yemen’dir, gülü dikendir,

Giden gelmiyor, acep nedendir?

Yemen için yakılan türküler, ağıtlar sadece bununla bitmiyor, tabiî ki. İşte size birkaç örnek daha:

Bahçenin de ardı dağlar,

Yağlığını kıvrak bağlar,

Goyverin de Musa’m gelsin,

Yemen’de oturan beyler

Gitme Yemen’e Yemen’e,

Karışır tozu dumana,

Mektubunu sal gardaşım,

Bacını goma gümana.

Tarlalarda biter kamış,

Uzar gider vermez yemiş,

Çöl Yemen’de can verenler,

Biri Mehmet, biri Memiş.

Bütün bunlara rağmen, genelde Türklere karşı bir “öfke” veya “kin” taşımıyor Yemenliler. Yemen’de bulunan Osmanlı eserleri, en iyi korunan anıtlar. Balkanlarda bulunan birçok Osmanlı eseri yok edilmeye çalışılırken, Yemenliler, Osmanlılardan kalan her şeyi kutsal bir emanet gibi saklamışlar!

Sanaa: Altmışdört Minareli Eski Kent

Yemen’in başkenti Sanaa’nın deniz seviyesinden yüksekliği 2 bin 400 metre; yani kent, dünyanın en yüksek başkenti olarak kabul edilen Lhasa (Tibet), La Paz (Bolivya) ve Ekvator’un başkenti Quito’dan sonra belki de dördüncü sırada. Ne çok soğuk, ne de çok sıcak. Her şeyden önce rutubetsiz!

Sanaa’da modern gökdelenler, süslü ve ışıl ışıl bulvarlar yok. İyi ki de yok, çünkü bunlar Sanaa’ya hiç ama hiç yakışmazdı. Yüzyıllar önce inşa edilmiş taş yapılar ve çamurla kaplı binaların yanında, aynı teknikle yapılmış yeni binalar yer alıyor. Eski ile yeninin birlikteliğinden doğan bu olağanüstü uyuma hayran olmamak elde değil.

Başkent Sanaa, tam “bir zaman tüneli”. Dar sokaklarda dolaşırken, neredeyse her adım bir yüzyılı gösteriyor. Bu kentteki en ilginç yer ise “Bab-el Yemen” ya da “Yemen Kapısı”. Neredeyse asırlardan beri hep aynı kalmış. Sabahın erken saatlerinde insanların biriktiği ve akşam güneş batıncaya kadar yaşayan eski ve büyük bir pazar olan Bab-el Yemen’de, Osmanlı, Memlûk, Hint ve Pers uygarlıklarının izleri var; hepsi iç içe.

Doğu halklarına özgü çarşı kültürü göze çarpıyor. Burası bir zamanlar, Çin’den, Avrupa’dan ve Asya’dan gelen tüccarların buluşma yeri olmuş; Doğu’dan ve Batı’dan gelen mallar, burada alınıp satılmış. Bu pazarda neler yok ki; güzel Hint ve Çin ipekleri, rengârenk kumaşlar, doğal makyaj malzemeleri, baharatlar, muhteşem bir işçilik göstergesi olan gümüş takılar, her türden antika, özellikle de Osmanlılardan kalma seramikler, Osmanlı el işlemeleri ve hatta, Osmanlı ordusundan geriye kalan süngülü eski tüfekler bile burada satılıyordu

Yüzyıllar öncesinden günümüze dek gelen, eşsiz, büyüleyici, mistik mimarîsi ile eski Sanaa, diğer Arap kentlerinde rastlanmayan bazı özelliklere sahip. Geçmişi, Saba Melikesi Belkıs’a kadar uzanan bu güzellikler, günümüz mimarîsine bile meydan okuyacak kadar hoş. Çamurdan yapılmış ve yüzyıllardır ayakta duran, 4-5 katlı binaların güzelliğini anlatmak çok güç. Nakışlı, süslü, ak ak evler sanki kelebekler gibi titreşiyor. Bu balçık evlerin bazıları, Shibam ve Hadramut’ta olduğu gibi 10-12 kata kadar çıkabiliyor. Evlerin pencereleri, en az kendileri kadar güzel desenlerle, vitray, renkli camlarla süslenmiş; hepsi de birer sanat harikası. Eskiden, camlara renk vermek için ince kesit olarak kesilmiş renkli mineraller kullanılırmış. Bu yönteme, “albaster” adı veriliyor.

Eğer müze gezmek isterseniz ilk durağınız “Sanaa Milli Müzesi” (National Museum Sanaa) olmalı. Burası eski bir Osmanlı Hastanesi olup, ardından İmam Yahya’nın sarayı olarak da hizmet görmüş. Çok katlı ve ilginç bu müzede farklı dönemlere ait eserler bulunuyor. Tepsiler, okkalar, mezar taşları, barut kapları, parfüm şişeleri, sancaklar, çeşitli silahlar, kandiller, paralar, sikkeler, takılar, doldurulmuş Kenya ve Etiyopya aslanları, hasır ve ahşap işlemeciliğinin güzel örneklerini farklı katlarda geziyoruz.

Bir ara karşımıza dev bir cami inşaatı çıkıyor. Hatta Sultanahmet Camii’ni örnek aldığını söylüyorlar. Herhalde bitmiştir. Su kanalını daha doğrusu bir dere yatağını andıran derin bir yoldan otelimize varıyoruz.

Bab-el Yemen’den başlayıp, Osmanlılar döneminde inşa edilen taş surlar içinde bir hazine gibi korunan bu şaheser evler, zaten UNESCO tarafından 1984 yılında koruma altına alınmış. Bekiriye Camii’nin etrafında Türk Mahallesi’ni de muhakkak adımlayın!

İstanbul’un beton yığını binalarından o kadar bunalmışız ki, bu güzel binaları saatlerce izlemeye doyamıyoruz. Eğer, çok dik merdivenleri tırmanmayı göze alırsanız, yüksek evlerden birinin, daha iyisi Tac Talha Otelinin en üst katında bir fincan hakiki Yemen kahvesi yudumlarken, arabaların zorlukla geçtiği dar sokaklardan yükselen seslerin eşliğinde, Sanaa’nın insanı dinlendiren güzel manzarasına dalıp gidebilirsiniz.

Sanaa’nın en etkileyici bir yeri, şüphesiz “Musevî Mahallesi”. Bu mahalledeki evler, sadece iki katlı. Bunun nedeni de Musevî ailelere kat çıkma izni verilmemesi. Yapılan baskılar sonucu, Musevîler 1950 yılında Sanaa’dan ayrılarak İsrail’e göç etmişler. Buradan göçen ailelerin, yeni ülkelerine tam uyum sağlayamadıkları, İsrail’e sorun oldukları söyleniyor.

Sanaa semalarında yıldızlar pırıl pırıl parlıyor. Uzak ve yakınlarda köpekler uluyor. Cırcır böcekleri ise her yerde. Teknolojinin o acımasız sesi, Yemen’de henüz duyulmuyor. Sönük bir ampul, beş katlı duvarları, tekmil nakışlı güzel yapıyı kısmen aydınlatıyor. Sabah ezanı okunuyor. Ezanla birlikte serçeler de hemen ötmeye başlıyor, cırcır böcekleri bu ritme uyup hızlanıyor. Sanaa uyanıyor. Başkentin rüzgârı, kumları ve tozları da önüne katarak, dar sokaklarda hızla esmeye başlıyor.

Yemenli erkekler, fotoğraf çektirmeye bayılıyor. Fotoğraf makinesini görür görmez hemen poz veriyorlar. Bu durum tüm fotoğraf çekenlerin işini kolaylaştırıyor elbette!

Bayram sabahı, en güzel giysileriyle yollara dökülen Sanaalıların ve özellikle de birbirinden güzel çocukların arasında, Musevî Mahallesi ile Eski Kent’te turluyoruz. Sanaa’daki bütün dükkânların kepenklerinin maviye boyanmış olması dikkatimizi çekiyor. Meğerse bu özel bir kanunla zorunlu kılınmış.

Türkler Mezarlığı Yemen’den Kısa Kısa!

  • Yemen’de bir camide ezan bitiyor, onbeş dakika sonra diğer bir camiden ezan sesleri yükseliyor. Yani her imam ezan saatine kendi karar veriyor olmalı. Hani bir söz var ya: “Yemen’de ezan bitmez.”
  • Komşu ülkelerde yani Suudi Arabistan’da, Umman’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde çok sayıda Yemenli işçiler çalışıyordu.
  • Sanaa’da öğleden sonra müzeler kapalı. Ulusal Müze ile Sana Üniversitesi içindeki müzeyi öneririz.
  • Yemen’de bizdeki uygulamanın tam tersi, önce binaların dış cepheleri bitiriliyor.
  • Bu coğrafyada ekmek bulamazsınız. Buğday veya darı unundan yapılan pideye “melve”, arpadan yapılanına ise “cahire” denir.
  • Yemen’de sokaklarda rastladığınız bir araç muhakkak en az iki-üç yerinden vurulmuş ya da çarpılmıştır. Zaten o kadar kötü araç kullanıyorlar ki! Bir defa hepsi virajları kapalı alıyorlar.
  • Seçmen sayısının yedi katı kadar afiş bastıran, kravatlı resmi tüm Yemen’in her köşesine asılan 33 yıldır Yemen’i yöneten Tuğgeneral Ali Abdullah Salih’e ABD “artık yeter, başkanlıktan ayrıl” demiş!

Ara Güler’in objektifinden Yemen’e bakalım mı?

“Nereye bakarsam bakayım kayalık dağlar görüyorum, koyu-sarı zeminli, kara taşlı. Gözgöz taşlar üzerinize yürüyecek, sizi ezecek gibi.”

Yemen’den ayrılma vakti gelip çatıyor. Hayranlık uyandıran çamur evlere son bir kez daha bakıp, Osmanlının bu uzak eyaletine veda ediyoruz; ama bu çamur medeniyetine bir kez daha gelmek üzere!       

Tüm Renkleriyle Normandiya ve Bretonya

            Normandiya mutluluğu insanlarını sessiz yapmıştır. Paris’ten üç saatlik bir tren veya otomobil yolculuğu ile bu coğrafyaya ulaşmak mümkün. Halkı günümüzde bile Normandiya Krallığı ile iftihar edilir, Normandiya Bayrağı bu yörenin her köşesinde bugün de onlarla dalgalanmaktadır.

            Fransa’nın Atlantik Kıyılarına ulaşınca sahil boyunca sıralanan kasaba, köy, plaj ve  anıtları, kahveleri, çeşitli su ürünleri ile nam salmış lokantaları, bol domatesli omleti, meyveleri, şarabı, taş binaları, siyah beyaz şişman inekleri, sıra sıra yelkenlilerle dolu limanları, manolya ağaçları, yarı sarhoş denizcisi, pamuk gibi bulutları, türlü renkten atları, cıvıl cıvıl kuşları, leziz tereyağı, kocaman yumuşak mayalı peynirleri, sazdan yapılmış çatıları, halı gibi çimenleri, parke döşeli şirin meydanları ile ruhunuzu bir anda saracaktır.

            Peki, Normandiya ve komşu eyalet Bretonya denince kesinlikle görmeniz gereken noktalar hangileridir. İsterseniz tek tek mercek altına alalım!

            Ma Tante D’Honfleur (Honfleur’daki halam) filmini hatırlar mısınız? İşte Honfleur ile ilk kez tanışmam bu film sayesinde beyaz perdede oldu.  Honfleur aslında ahşap balkonlu, tahta kirişli, devasa arduaz çatılı eski evleri, ahşap karkaslı ve  ot damlı St. Christian Kilisesi ile tipik bir kuzey Avrupa kasabasıdır. XVI. yüzyılda Kanada’ya adım atan Samuel Champlain’in doğduğu evde buradadır. Ünlü Fransız film yönetmeni François Truffaut’un “Yeşil Oda” adlı felsefe ağırlıklı ilginç filmi Honfleur’da bugün otel olan bir konakta çekilmiştir.

            Honfleur’un Sokaklarında dolaşmakta size ayrı bir keyif verecektir. Güler yüzlü sade insan profilleri ile sık sık göz göze geleceksiniz!

            Deauville uzun kumsalı, kalas döşeli sokakları, ünlü markaların sıralandığı butikleri, at yarışları ile Parisliler için bir tatil, eğlence ve hatta bir de  kumar coğrafyasıdır. Alain Deleon, Jean Paul Belmando ve Ömer Şerif ile özdeşleşen şık Normandie Oteli ile sinema festivaline katılan ünlüleri, burjuva kokusu alıp geçmişe doğru adım atmanıza neden olur. Claude Lelouch’un Altın Palmiye ödüllü ünlü filmi “Bir Adam ve Bir Kadın”ın bir gecelik aşkı bu kasabada çekilmişti.

            Yapışık kasaba Trouville ise kendine özgü balık ve deniz ürünleri tepsileri ile birbirinden güzel evlerin sıralandığı kordonu ile sade güzelliği temsil eder. Trouville, XX. yüzyılın başlarında sırtını Manş Denizi’ne dayayan küçük bir balıkçı köyüydü. Trouville’in tepeye doğru tırmanan dar yokuşlarında yürürseniz Flaubert’in Heykeli ile karşılaşırsınız. Madam Bovary’nin yazarı pala bıyıklı, yarı kel kafası ile resmedilmiş.

            Normandiya Çıkartması sırasında büyük hasar gören Bayeux vitrayları, gotik süslemeleri ile tanınan katedrali, müzesi, güzelim duvar halıcılığı örnekleri ile dikkati çeker. Özellikle Normanlar’ın İngiltere’yi işgalini temsil eden 70 metrelik halısı görülmeye değer!

            Simone de Beauvoir ile özdeşleşen Amiens 1200 yıllarında inşa edilen ve UNESCO Dünya Miras Listesine katılan katedrali ile sizi kendisine çağırmaktadır.  Beauvoir, bu katedralin karşısındaki kahvede oturup dostlarına habire  mektup yazarmış. La Havra Manş’ın iyot kokusu ile iç içe hareketli bir limanıdır. Bir bakıma La Havra işçi ve emekçi sınıfının kentidir. Meraklısına Güzel Sanatlar Müzesi’ni özellikle tavsiye ederim!

            Falez duvarlarının çevrelediği Etretat, Courbet, Corat ve Offenbah gibi ressamlar, Hugo ve Maupassant gibi yazarlara ev sahipliği yapmıştır. Guy de Maupassant, “Etretat’ın falezlerini bir filin hortumunun denize indirilmiş haline” benzetmiştir.

            Yel değirmeni ile ortaçağ mimarisinin gotik öğelerine sahip sanat ve tarih kasabası Fe Camp Valmont Nehrine yaslanmıştır. Bu coğrafyada, çığlık çığlığa martıların eşliğinde kumsalda nice hayaller kurulur. Monet’in tablolarından “Fe Camp Uçurumu” isimli olanı çok ünlüdür.

            “Duvarların Arasında” anlamına gelen Saint Malo aslında Fransa Kralı’ndan izinli bir korsan merkezi idi. İngiliz gemilerinin korkulu rüyasıydı. Ünlü korsan Jacques Cartier, keşfettiği Kanada ile Falkland Adalarına buradan hareket etti. Buranın halkı “Biz Fransız değiliz, Breton da değiliz, Malo’luyuz.” der.

            Bir kahvede oturuyorum. Karşımda zayıf yapılılı, tutuk, uzun boylu, donuk yüzlü bir adam oturuyor. Bezgin görünmesine rağmen yine de sevimli bir görünüşü var. Kahvenin bulunduğu sokak küçük ve sessiz ama iş günlerinde bütün dükkanlar açılınca belli ki işlek oluyor! Adam kalkıp uzaklaşıyor. Ben de kalkıyorum.

            Saint Malo’da eski şehrin içinde yer alan sevimli bir butik otelde geceleyin. Unutmayın Saint Malo’nun büyükçe bir de yeni şehri var. Tüm eski şehri surların üstünde yürüyerek seyredebilirsiniz. Saint Malo’da korsan müzesi ile akvaryumu da ziyaret edebilirsiniz.

            Arromanches, savaş turizmi ile ünlenmiştir. İngiliz kuvvetleri D – Day (O gün) olarak anılan 6 Haziran 1944 tarihinde, 722 savaş, 4226 nakliye gemisi, 220 bin askeri ile bu plajda Hitler Almanyası’na darbe indirebilmek amacı ile Fransız sahiline çıkarmıştır. Kısa zamanda burada Dut Limanı olarak adlandırılan suni bir liman kuruldu. Kurulan sistemin tabanını oluşturan çirkin büyük çimento blokları bugün bile denizde duruyor. Bu sahili “Er Ryan’ı Kurtarmak” adlı filmden hatırlayabilirsiniz. Savaş mağazaları dışında bu çok konuşulan ünlü çıkartma harekatını her yönü ile anlatan bir de müzesi var.

            Arromanches’in 20 kilometre ilerisinde “kanlı plaj” olarak anılan hafif tankların dalgalarda kaybolduğu ve sipere ulaşamayan Amerikalıların çok kayıp verdiği Omaha Plajı ile biraz ilerisinde bir de ABD Şehitliği bulunuyor. Şehitlikte çim sahaya yayılmış beyaz haçların her biri genç yaşta gözünü sonsuza kapatan masum bir genci temsil ediyor. Savaş aslında bir yalanlar düzenidir. Sonuçta silah tüccarları ile birkaç ünlenen politikacı hariç savaşlarda kazanan olmaz. Orada karşılaştığımız yaşlı bir teyze 9 yaşında iken şahit olduğu kanla yoğrulmuş çatışmayı gözleri dolarak bizlere aktardı.

Mont Saint Michel Paris’ten Sonra Fransa’da En Fazla Ziyaretçi Çeken Noktası!

            Cousnon Nehrinin ağzında Avranches yakınlarında önemli bir stratejik noktada bulunan Saint Michel, 1979 yılından itibaren Dünya Miras Listesi’ne ilave edilir. Gelgit olaylarının tılsım kattığı bu bir kilometre karelik granit mücevherin hikâyesi St. Aubert’in bu ada üzerinde beş melek görmesi ile başlar. Bunun üzerine VI. yüzyılda sarp kaya üzerine bir kilise inşa edilir. Sonra bu kilise genişletilir ve sonuçta bir manastıra dönüşür. İngilizler 100 yıl savaşları esnasında burayı almayı başaramazlar. Narin kuleleri ile St. Michel “Deniz İçinden Yükselen Piramit” olarak da adlandırılır. Daire şeklindeki sokakları sizi zaten tepedeki manastıra ulaştırır.  

Manastırın terasından uçsuz bucaksız çayırları, tuzlu çimlerle beslenen siyah beyaz Normandiya ineklerini zevkle seyredersiniz. Yılda ortalama 3 milyon ziyaretçi çeken “Kaya Manastır” için Victor Hugo “Çöl için Keops Piramidi ne anlama geliyorsa Saint Michel’de okyanus için aynı anlamdadır.” demiş.

Harika bir estetik anlayışına sahip Benedikten Manastırı cumhuriyeti savunan aydınlar için hapishane haline dönüştürülmüş. Fransız yazar çizerlerinin baskısı ile 1863’te bu cezaevi kapatılıp müze haline dönüştürülmüş. Peter Jackson’un “The Lord of Rings – The Return of The Kings” başlıklı ünlü filmine yine bu ünlü ada  plato görevi görmüş.

            Gündüz deniz çekildikçe özel araçlarla hızlı bir şekilde temizlenen sahalar buraya ulaşan yüzlerce otobüs, minibüs ve özel arabalara otopark hizmeti vermekte. Bu tılsımlı adada geceleri sadece 50 kişi kalıyor.

            Evet, denizin dalgaları, yeşilin sessizliği ile huzurun birleştiği Normandiya Bölgesini size tanıtmaya çalıştım. Fransa, inanın Paris, plaj şehirleri Nice ve Cannes’ten ibaret değil. Ben artık ellerinde fotoğraf makinesi, beyaz şapkalarla, gruplar halinde otobüslerle gezinen turist görmek istemiyorum. Çok sayıda ziyaretçi çeken Mont Saint Michel ile Savaş Müzesi dışında Normandiya size mutlu bir sessizlik vaat ediyor. Haydi! Siz de buraları zevkle adımlayın!

Bu yazımızı sevdiyseniz bir de Lyon yazımıza göz atmayı unutmayın 🙂
https://bizgezginler.com/orhan-kural/sakin-duru-iddiasiz-ama-guzel-lyon/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

Floransa – Sanata ve Güzelliğe Doymak!

Floransa, Rönesans’ın oya gibi işlenmiş bir örtüsü sanki. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Giotto, Dante, Raffael, Boticelli, Fra Angelico, Medici Ailesi, Cellini ve Donatello ile bütünleşmiş bu güzel kent.

<span>Photo by <a href="https://unsplash.com/@jonko?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Jonathan Körner</a> on <a href="https://unsplash.com/s/photos/florence?utm_source=unsplash&utm_medium=referral&utm_content=creditCopyText">Unsplash</a></span>

Floransa’nın tarihi M.Ö. 59 yılına kadar uzanmaktadır. VIII., IX. ve X. yüzyıllarda Bizans egemenliğinde gelişmiş ve etrafı surlarla çevrilmiş. Birçok medeniyete merkezlik etmiş olan kentin ilk yerleşimleri tepelik yerlerde başlamış. Türkiye’de olduğu gibi zelzele durumunda tehlikeli olan kıymetli tarım arazilerini ve dere yataklarını iskân için kullanmamışlar. Ayrıca, o dönemde Arno Nehri, bugünkü gibi sakin değil, pek hırçınmış.

İtalya’da şehirler, nehirler ile iki sevgili gibidir; birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Arno Nehri de Piza’da Akdeniz’e dökülmeden önce Floransa şehrinin iki yakaya ayırır. Ayrıca, bilimde, sanatta ve zihniyette “Yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans’ın, Arno Nehri’nin killi topraklarından yükselmeye başladığını da unutmayalım. Gerçekten de kentin o mutlu dönemlerinden kalan çok sayıda bina, kilise, köprü, meydan, heykel, tablo ve freskler çok iyi korunmuştur. Eğer tüm kilise, müze ve tarihî anıtları saymaya çalışsak, her hâlde çok sıkıcı bir metin ortaya çıkar. Bu kenti yavaş yavaş, uzun uzun, doya doya, sindire sindire, anlayarak, bakarak, en önemlisi de görerek gezmek lâzım.

Sanat yapıları ile dopdolu olan Floransa, hızlı kentleşme ve büyüme rahatsızlığına yakalanmadığı için, insan yürüyerek bile tüm önemli eserlere rahatça ulaşabiliyor. Tarih, kültür, renk mozaiği ve sevimlilik, güzel bir uyum içinde.

Kent içinde gezerken, hep güzel ve genç insanlar görüyorsunuz. Sıhhatli, konuşkan ve sempatik. O kuzey ülkelerinin sessizliği beni bıktırmıştı. İnsan zaman zaman biraz şamata da istiyor doğrusu. Bravo, Avrupa gençliği sırtlarına sırt çantalarını, uyku tulumlarını alıp durmadan geziyorlar. Bir bravo da İtalyanlara!

Lisanlarını İngilizce’ye Türkiye gibi ezdirmemişler. Kat’iyen bir tek İngilizce bar, lokanta, kahve ismi yok. Hatta, İtalya’ya gelen ziyaretçiler, derdini anlatacak kadar İtalyanca öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bazı müzelerinde bile sırf İtalyanca izahat vermişler. Zaten İtalyanların ancak çok azı iyi derecede İngilizce biliyor. Televizyonlarında bir tane bile İngilizce sözlü filme rastlamadım!

Bugün Floransa, eşsiz doğası, şarapları ve yemekleri ile ünlü. Toskana Eyaleti’nin başkenti ve İtalya için en az bir Milano, bir Venedik, bir Roma kadar önemli bir turizm cenneti. Şehrin kıyı mahallerinde, halkın hâlâ bahçelikle de uğraştığı görülüyor. Ayrıca, kent içinde deri ve kumaştan yapılan eşyaların satıldığı dükkânların sayısı da oldukça fazla.

Floransa sokaklarında yürüdükçe, tüm kent sanki aynı kalıptan çıkmış gibi bir hisse kapılırsınız. Bütün binalar ile dar sokaklar birbirine benzediğinden, çabucak yolunuzu kaybedebilirsiniz. Çünkü, Floransa’nın binalarının çok büyük bir bölümü açık sarıya boyanmış ve yeşil panjurlara sahip. Niye mi? Elbette kentin eski özelliğini koruma amacıyla!

Floransa’nın bu tarihî dokuyu bugünlere taşımasını, halkının zengin tacirler, din adamları ve asillerden oluşmasına ve bu kesimin sanata içtenlikle sahip çıkmasına borçlu diyebiliriz. Yangın ve doğal afetlerden zarar görenler sürekli onarılmış. Örneğin, bütün zamanların en büyük ozanı Dante (Alighieri), bugün tekrar yaşama dönse, evinde ve Floransa sokaklarında yabancılık çekmeden aynı huzur içinde çalışabilecek ve ünlü eseri “İlâhî

Komedi”yi muhtemelen tekrar kaleme alabilecektir. Ancak, Floransa Dante’nin kıymetini bilememiş, politik zıtlaşmalar sonucunda ölüme mahkûm edilmiş ve sonuçta kaçmak zorunda kalmış. 14 Eylül 1321 yılında ölmüş zaten ve ölene dek sürgünde kalmış, ünlü Dante. Günümüzde Dante’nin evi, müze yapılarak ve temsilî mezarı Santa Croce Kilisesi’nde korunarak bu ayıp örtülmeye çalışılıyor.

Ünlü dev katedral : Santa Maria Del Fieore ve Vaftizhane

            Evet, insanı ürperten bu dev yapıya 1294’de mimar Arnolto di Cambio başlamış. Daha sonra Giotto, A. Pisano, F. Talenti ve G. Ghini devam ettirmiş ve nihayet başlandıktan ancak 40 yıl sonra F. Brunelleschi, bir mühendislik harikası olan kubbesini yerine yerleştirmiş. İşte, işin içine bu kadar mimar karışınca dev; fakat, tuhaf bir görüntü ortaya çıkmış. Zoraki süslemesi ile katedralin büyüklüğü, insanı rahatsız ediyor. Cephesi, bin bir türlü taş ve mermerle süslenmiş. Bu dev yapıtın içine gerçi 20 bin kişi sığıyormuş; ama, o dış cephedeki coşku ve görkem iç mekânlara aktarılmamış. Bu katedralin yanında bulunan, göğe doğru yükselen çan kulesini yapan ise ünlü Giotto. Zaten onun ismi ile anılıyor.

            Aynı meydanda Dante’nin de 1269 yılında vaftiz edildiği  kilise yer alıyor. Gerçi o dev katedralin gölgesinde pek dikkat çekmiyor ama. İşte bu vaftizhanenin kapılarından biri “Cennetin Kapısı” adını taşıyor. Gerçekten de altın sarısı rengindeki bu kapı ışıl ışıl! Lorenzo Ghiberti ve oğulları bu kapıyı işleme ve oymacılık sanatının bir şaheseri olarak tam 27 yılda tamamlamışlar. Cennet kapısı on bölüme ayrılmış. Bölümlerde Adem ile Havva’nın yaratılması, ilk günah, cennetten kovulma sahneleri ve Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim ve Hazreti Musa’nın yaşantısından sahneler yer alıyor. Ne var ki “Cennetin Kapısı” hep kapalı, hiç açılmıyor. Kısacası kimse cennete kabul edilmiyor. Kilisenin iç mekânı ise mozaiklerle süslenmiş.

Katedral müzesinde Michelangelo’nun ünlü heykeli Merhamet (Pieta) ile Donatello’nun ahşap görünümündeki ünlü yapıtı Magdalen’in orijinallerini görebilirsiniz!

Vecchio Sarayı (Palazzo Della Signoria) ve Bankerlik

            Floransa’nın muhakkak görülmesi gereken bir başka eseri de, 500 kişilik Meclis Salonu, altın işlemeli tavanları, gezegen isimleri ile anılan tavan süslemeleri, duvarlardaki portreler ve savaş manzaraları, işlemeli çekmeceli dolapları, Michelangelo’nun Zafer adlı heykeli, Türkiye dahil tüm ülke haritalarını içeren çalışma odası, müzik odası, şömineleri ile Vecchio Sarayı derim. Bu sarayda ünlü Medici Ailesi yaşamış.

Medici Ailesi ile birlikte dünyada ilk kez bankerlik Floransa’da telaffuz edilmiş. Yıllar önce Banker Kastelli ile ülkemizde de bir dönemde “Banker” sözcüğü sık sık kullanılır olmuştu. “Banka” sözcüğü ise “Banko”dan geliyor. Banko, bildiğimiz ahşap sıra demek. Efendim, bankerler bankoda oturup, insanların paralarını işletirlermiş. Eğer paranız batarsa gene aynı banko’dan bu kötü havadis ilân edilirmiş. İşte, bu nedenle İtalyanca’da “banco rotto” iflâs anlamına geliyor.

Kentin kolyesi : Ponte Vecchio

            Floransa’ya gelip de ünlü Ponte Vecchio Köprüsü’nden yürüyerek geçilmez mi. Hem de geçiş ücretsiz! Köprünün üstünde dükkânlar yerleşmiş. Bu dükkânların çoğu da kuyumcu. Ancak, işin ilginç yanı, daha eskiden kunduracılar, daha da eskiden demirciler, daha eskiden de kasaplar varmış bu köprüde!

            O eski günlerde veba, birçok kez ölüm getirmiş Floransa’ya. En büyük salgın 1348 yılında olmuş. Bu salgından Boccaccio, ünlü eseri Decometrone’de söz etmektedir.

            Efendim, İtalya’da ne kadar çok dondurma dükkânı var, buna paralel ne kadar çok dondurma yiyen insan var! Çok büyük ve kârlı bir sektör olmalı “dondurmacılık”.

Bir de Floransa sokaklarının hâkimi motosikletler var! Her an bir köşeden bir tanesi aniden önünüze çıkabilir.

Santa Croce Kilisesi

            Michelangelo’nun bu ünlü eseri, Rönesans’ın mücevheri olarak kabul edilir. Kilisenin önünde Enrico Pazzi imzalı bir Dante heykeli size “Hoş geldiniz” diyecektir. 1195 yılında başlanan bu kilise, Roma, Grek ve Gotik üslûbunun bir sentezidir. Kilisede Michelangelo’nun kendi yaptığı heykeli de bulunmaktadır. Ayrıca, bu kilisede Dante, Michelangelo, Galileo, Fermi, Macchiavelli ve Rossini’nin mezarları ile Galileo’nun heykeli yan yana sıralanmış. Eğer tarih bilgim beni yanıltmıyorsa, Galileo “Dünya düz değildir ve dönmektedir” dediği için kilise tarafından ölüme mahkûm edilmişti. Ne dersiniz, burada bir tezat yok mu?

San Lorenzo Kilisesi

            San Lorenzo Kilisesi, Hristiyanlık âleminin eski ve mukaddes bir tapınağı olarak kabul edilmektedir (1421-1446). Kilise daha sonra yine Medici’ler tarafından bir aile kilisesi hâline dönüştürülmüş. Ailenin mezarları da burada bulunmaktadır. Michelangelo’nun plânı ile kilise, zarif kolonların yardımıyla üç bölüme ayrılmış. Yaldızlı gül biçimindeki tezniyatla, beyaz zemin üzerindeki kare bölmeli tavan, kemerler ve mavi taşlar kiliseye bir sükûnet, bir iç huzur vermekte! Duvarda Donatello imzalı büyük bir XIX. asır tablosu hemen dikkatinizi çekecektir!

Uffuzi Galerisi

            Uffuzi Müzesi’ne girebilmek için önceden “randevu” almazsanız kuyruk beklemek zorunda kalabilirsiniz; çünkü, içeride herhangi bir zaman diliminde en fazla 540 kişiye müsaade ediyorlardı. Giorgio Vasari tarafından projelendirilip 1565 yılında tamamlanan Uffuzi Müzesi’ni bir resim ve tarih zenginliği olarak tanımlamak mümkün. Uffuzi, dünyanın en eski ve Avrupa’nın en büyük galerisi unvanını elinde tuttuğu için yılda bir milyon ziyaretçiyi kendisine çekiyor.

Unutmayın, İtalya’da en fazla parayı müze girişlerine veriyorsunuz. Bir de insanın gözünde büyüyen dik merdivenler var. Her müzeyi sanki kasıtlı olarak üçüncü kata hazırlamışlar. Size her müze ziyareti öncesi en az 80 basamak bekliyor.

Uffuzi Müzesi iki koridor boyunca sıralanan büst, heykeller ve tavan süslemeleri ile kendine has bir özellik kazanmış. Ama, bu galerinin en dikkat çeken bölümü şüphesiz Sandro Boticelli’nin o mükemmel, ince ve titiz çalışmaları. Hele “Venüs’ün doğuşu” (The Birth of Venüs) tablosunun önünden bir süre ayrılamadım. Ben o koyu renkli, kasvetli dinî konuları içeren tablo ve para karşılığı asillerce ısmarlanan yine karanlık portrelerden doğrusu hiç hoşlanmıyorum. Ama, Boticelli gibi ince ve aydınlık çalışan ressamların tablolarına hayranım. Gene Boticelli’nin “Allegory of Spiring” (İlkbahar) tablosu ile milattan önce yapılan “Güreşçiler” (Wrestlers) adlı heykeli muhakkak Uffuzi Galerisi’nin salonlarından birinde bularak uzun uzun, hayranlıkla seyredin derim. Çok sayıda ikona dışında Leonardo da Vinci, Raphael, Titian, Luka Sigorelli, Dossi Dossi, Fillipo Lippin, Rubens, Rembrandt, Van Dyck, Tintoretto gibi isimler bu galeride ön plâna çıkıyor.

Güzel Sanatlar Akademisi Galerisi

            Bu galeriye sırf Michelangelo’nun ünlü heykeli Davud’u görmek için gidilir doğrusu! Bu mükemmel eser Davud’u 26 yaşında çıplak olarak 410 santimetre boyundaki heykelle temsil ediyor. Heykelin detayları, özellikle saçlarının tellerine bile gösterilen ihtimam ve incelikle insanı sahiden şaşırtıyor. Bu ne ince çalışma, sanki özel bir aşk ve sevgi ile bezenmiş. Artık Davut’tan sonra çıplak erkek heykeli yapmak, daha iyisini başarabilmek bana zor gibi geldi. Michelangelo, bu işi yüzyıllar önce bitirmiş ve koca bir nokta koymuş. Belki ukalâlık olacak; ama, bana Davud’un elleri biraz büyük ve hatta kaba geldi.

            Ayrıca, girişte gene Michelangelo’nun tamamlanmamış “Dört Esir” isimli taş yontma eserleri yer alıyor. Davut heykelinin bir kopyası Floransa’ya hâkim bir tepeden bu kente bakıyor. Her hâlde o müthiş katedralin şaşırtıcı boyutları Davud’u da rahatsız ediyordur.

            “Sabine Kadınına Tecavüz” isimli heykelinin alçı kopyası, gene çok sayıda ikona ile XIX. yüzyıl alçı örneklerinin saklandığı bir stüdyoyu bu galerinin içinde göreceksiniz.

Pitti Sarayı!

            Kraliyet unvanlarına ve büyük servetlere sahip tüccar Pitti Ailesi, nüfuslarını simgeleyecek ve tüm Floransa Saraylarını gölgeleyeceğine inandıkları bu sarayın inşasına başlamışlar. Ancak, sarayın inşaatı bitmeden en büyük rakipleri Medicilerin politik ve ekonomik baskısına pes edip sarayı Cosimode Medici’nin karısı Lonora’ya satmışlar. Hani o çekememezlik vardır. Ben en iyisiyim, kimse daha iyisini yapmasın. Her dalda biz öyle değil miyiz? Sanatçılar, zenginler, yazarlar, üniversite hocaları, bankacılar gibi…

            Saray, 32 bin metre kare bir alan üzerine kurulmuş. Dıştan görüntüsü oldukça ciddi; fakat, içi zarif ve gösterişli. Sarayın dört farklı bölümü gezmemiz mümkün. Bunlar Modern Sanat Galerisi, Baboli Bahçesi, Palatina Galerisi ve mücevherleri de barındıran Argenti bölümü. Ayrıca, Puantizm sanatının en güzel uygulayıcılarından Claude Monat’ın o ünlü manzaralarını da özel bir sergide izlemek mümkün.

            Porselen koleksiyonu, kraliyet daireleri, tuvallere işlenmiş Titian, Murillo, Rubens, Domenico Feti, Tintoret, Valazquez, Andre del Sarto, Van Dyke tabloları, Gottfried Schalcken’in “Mum Işığındaki Kız” isimli eseri, Napolyon büstü, kraliyet dairesi yemek salonu, taht slonu, mavi salon, balo salonu, süslü oval masalar, fildişi ve mercandan yapılmış farklı süs eşyaları… İşte, Pitti ziyaretinden aklımda kalanlar!

            Hava güzelse çok geniş Boboli Bahçesi’nde oksijeni bol bir tur atarsınız. Ama, öyle Versay Sarayı’nın bakımlı bahçesi gibi bir bahçe beklemeyin sakın! Boboli Bahçesi, Ammannati dahil dört büyük mimarın çalışmaları ile tertiplenmiş. Bahçe içinde çeşitli heykeller, havuzlar, sun’i mağaralar, anfi-tiyatrolar ve meydanlar yer alıyor.

            Tüm bunları gezdikten sonra yine vaktiniz ve sabrınız kalırsa, Dante’nin evinde onun döneminin Floransa’sını yaşar, XIII. yüzyıl güzel eseri SS Annunziata Kilisesi’nde soluklanır, Michelangelo’nun o ünlü merdivenlerini seyretmek üzere Laurention Kütüphanesi’ne girer ve son olarak da 13 numaralı otobüsle Michelangelo Tepesi’ne çıkıp, güneşin kent üstünde batışını seyredebilirsiniz. Sonra da yeşil park alanı boyunca, varlıklıların evlerini seyrederek tekrar şehrin merkezi kabul edilen olan tren istasyonuna geri gelirsiniz.

Size bir tavsiye daha; Floransa’da otelinizi muhakkak ana gar binasının yanında seçin! Benim kaldığım Hotel Ambasciatori (Via Luigi Allamanni 3, Tel.: 055 – 287 421) otelini tavsiye edebilirim.

            Ama, tüm bunlar için Floransa’ya en az dört gün ayırın derim!

            Artık dönüş zamanı geldi. Elbette İstanbul’a dönmek güzel; ama, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra tekrar yollara düşmek, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni mekânlar tanımak tutkusu hâkim geliyor. Belki de günün birinde  Sicilya’da buluşmak üzere…

Eğer Floransa yazımızı beğendiyseniz bir Roma Gezi Yazımıza bakın…
https://bizgezginler.com/orhan-kural/romada-gezilecek-yerler/

Derneğimizin sitesi: https://www.turkiyegezginlerkulubu.com/

Yazar: https://www.orhankural.org/

Bozulmamış Avrupalı: Letonya

     Letonya, Baltıklar’ın İsviçre’si olarak anılıyor. Yer yer deniz seviyesinin altında bulunan topraklara da sahip. Tüketim hırsımızla paralel olarak artan küresel ısınma sonucu denizler yükselince bu ülkede de ciddi sorunlar yaşanacak gibi görünüyor.

     Teton Şövalyeleri, Letonya’da tam 300 yıl kalmış. Tarih bilgimizi tazeleyelim: Haçlı seferleri sırasında yaralılara yardım etmek üzere kurulan “Şövalyeler Birliği”,  sefer sonrası hem zengin ve ünlü olmuşlar hem de savaş sanatını iyice öğrenmişler. Şövalyeler Kıbrıs’a, daha sonra Rodos’a ve nihayet Malta’ya yerleşerek Osmanlı ordusuna kök söktürüp Avrupa’da isim yaptılar. Büyük Türk deniz kahramanı Turgut Reis de Malta kuşatması sırasında vuruldu.

     Şövalyelerin bir bölümü ise Polonya’da Marienburg Kenti’ne yerleşirler. Onlara Kuzey Avrupa’da Hristiyanlığı yayma görevi verildi. Beyaz pelerin üzerine siyah haçlı kıyafetleri ile tanınan Teton Şövalyeleri gittikçe daha acımasız olmuşlar. Sonunda komşu ülke orduları güçlerini birleştirip bu sınır tanımayan şövalyelere “Artık Yeter!” demişler!..

     Letonlar 1201 yılından itibaren 400 yıl Alman, 100 yıl İsveç, 1944’ten itibaren de 50 yıl Sovyet ve 40 yıl Polonya işgalinde kalmışlar. Nüfusun yüzde 40’ı Protestan, yüzde 20’si Katolik, yüzde 20’si ise Ortodoks’tur.

     Letonya, İsveç ve Almanya’nın yıllar süren yardımları ve yatırımları sayesinde ekonomisini ayakta tuttu. Ülkede toplam nüfusun içinde Rusların oranı yüzde 34’e ulaşıyor bu yüzden de Rusça yaygın olarak kullanılıyor. Ancak bugün Letonlar çocuklarına Rusça, Ruslar da çocuklarına Letonca öğretilmesini istemiyorlar!

Canlı Bir Ortaçağ Kenti: Riga

     Riga hemen hemen her Avrupa kenti bir nehir kenarında kurulmuştur. Bu başkentin sevgilisi ise Dougava Nehri. Beyaz Rusya’da doğup 1000 kilometre sonra Letonya’da Baltık Denizi’ne dökülüyor.

     Riga, kentle aynı adı taşıyan Riga Körfezi’nden 15 kilometre içeride kurulmuş, Baltık Denizi’nin en önemli limanı olmasından dolayı da hızla gelişmiş. Riga Limanı’ndan bir feribota binip 5 saat sonra kendinizi Stockholm’da bulabilirsiniz.

     Stalin’in “Doğum Günü Pastası” olarak anılan, beşi Moskova’da ve bir tanesi Varşova’da olan o meşhur taş binalarından biri de Riga’da. Bu bina “Bilim Akademisi”ne ev sahipliği yapıyor.

     Riga’nın eski kentinde dolaşıyorum. Önümde elinde üç yıldız taşıyan özgürlüğü temsil eden ünlü “Bayan Milda Heykeli” duruyor. Üç yıldız Letonya’nın o dönemdeki üç bölgesini temsil ediyor. Kurzeme, Vidzeme ve Latgale.

     1211 yapımı Dome Katedrali ise Roma, Gotik, Barok ve Klasik stillerin bir karışımı. Rengârenk vitrayları ve büyük orgu ile tanınıyor.

     Bir kahvede oturup gelip geçen insanları dikkatle inceliyorum. Uzun saçlı, kuzeyli yüz hatları önümden sıra ile geçiyor, kırmızı file eldivenli, sedef düğmeli, sarı şapkalı bir kadın teypten yükselen müzik ile bebek gibi dans ediyor. Genç bir çocuk kararsız, şaşkın bir ifade ile etrafına bakıyor. Gözlerinde heyecanın derinliği var. Sanki zamanı yavaşlatıyor.

Bremenli bir papazın kurduğu kilisenin önüne Bremen’in üst üste sıralanmış dört kafadarının o ünlü heykelini koymuşlar. St. Peters Kilisesi, Riga Sinagogu, Aldenis Binası, Üç Biraderlerin Evi, Pazar Meydanı Riga’da sizi bekliyor.

     Riga’nın yüzde 40’ı Arnuva (Jugendstil) mimarî tarzında inşa edilmiş. Pencere altlarındaki bitki ve çiçek motifleri, süslü merdiven sahanlıkları, çatılarında gizli hayvan figürleri ve süslemeli kolonlar dikkati çekiyor.

     St. Petersburg Kilisesi, Riga Kalesi ve eski İsveç kışlası ile tipik evleri de görülmeye değer. Hele Alberta ve Elizabates Sokakları’nda yan yana dizilmiş, birbirinden güzel Arnuva Binaları! Bunların mimarı da oldukça ünlü bir isim. Bütün zamanların en iyi filmi seçilen “Potemkin Zırhlısı” filminin yönetmeni, Rus Sergey M. Eisenstein’in babası “Mikail.”

     Ulusal içkisi bitkisel kökenli bir likör, adı: Black Balsam. 24 farklı baharat içeriyor. Bira veya votka ile karıştırıp da yudumlamak mümkünmüş. Rus Çariçesi Katherina’nın Black Balsam sayesinde iyileştiği söylenir. Gezgin, aslında farklı tatları sever!

     Riga, gece hayatını nefes nefese yaşayan bir şehir. Gece kulüpleri, kafejinicas’lar (kahveler), barları, gazinoları, oyun salonları, internet kafeleri, İtalyan Lokantaları, İrlanda Pubları, hatta seks şovları ve eşcinsel kulüpleri ile…

     Riga sokaklarında Aldanis Birası’nı yudumlarken, bir elini de kız arkadaşının omzuna atmış çok sayıda kafası dumanlı sarışın öğrenci görebilirsiniz.

     Riga’nın ana bulvarı sık sık ad değiştirmiş. Gezginler şehirlerin, sokakların, barların isim değiştirmesinden pek hoşlanmazlar. On sene sonra da o kente geldiğinde anılarını yeniden bulmak, hatırlamak ister. Evet, bu caddenin de başına gelmedik kalmamış. Önce Alexandre (Bir Rus Çarı) Bulvarı, sonra “Hitler Bulvarı” ve daha sonra “Stalin Bulvarı” olmuş. Bugün ise adı “Hürriyet Bulvarı”!

     Riga’da çok sayıda kilise ve katedral kulesi görüyoruz. Önce Katolik olan Letonya, Almanya ve İsveç’in etkisi ile daha sonra Protestan mezhebini kabul etmiş.

     Riga’da bir kilisenin kulesini bitiren mimar, elinde bir şampanya şişesi ile kulenin en üstüne çıkar ve şişeyi aşağıya bırakırmış. Şişe kaç parçaya ayrılırsa, kule o kadar yıl ayakta kalacak anlamına gelirmiş. Bir defasında mimarın şişesi hiç kırılmamış ve kule gerçekten ertesi yıl depremde yıkılıvermiş!

     Şehir turunda Letonya Üniversitesi’nin kapısının önünden geçiyoruz. İri rehberimiz habire anlatıyor: Öğrenciler daima yan basamaklardan çıkarlarmış; çünkü ön cephedeki basamakları kullanırlarsa kötü not alacaklarına inanırlarmış. Ön yüzdeki basamak ne hikmetse hep hocalara kalıyor olmalı !

     Baltık Kıyısı’nın en kozmopolitik, en kalabalık kenti Riga’nın merkezinde, gotik stilinde, süslü püslü bir bina var, adı da bir tuhaf: “Kara Kafalının Evi”. Bu malikâne, bekâr yabancı tüccarların konukevi olarak 1344 yılında yapılmış. Peki “Kara Kafa” nereden çıktı, diyeceksiniz. Efendim, bekâr yabancı tüccarların azizi, bir zenci imiş. Bu bina Riga’nın 800. kuruluş yıl dönümünde, yani 2001 yılında restore edilerek tekrar açılmış. Zaten binanın içinde “Yıkılırsam, beni bir daha yapın.” diye bir ibare yer alıyormuş.

     Hansa Alman Ticaret Birliği’nin, Riga’da da bir merkezi var. Estonyalı zengin bir hanım da bu birliğe ısrarla üye olmak ister. Hansa üyeleri önce “Zengin olduğunu ispatla!” derler. Kadıncağız tam Hansa Binası’nın karşısına, aynı büyüklükte güzel bir bina yaptırır,  ardından tekrar Hansa’nın kapısını çalar. Ancak, yeni bir “bahane” bulup kadıncağızı bir türlü bu birliğe almak istemezler. O da evinin çatısına, Hansa Binası’na bakan kızgın bir kedi heykeli koydurur. “Damdaki Kızgın Kedi”!

Kısa Kısa Letonya

  • Letonya Avrupa Birliği’ne 2004 yılında girdi. Genç Letonlar hemen çalışmak için İngiltere ve İrlanda’yı seçti.
  • Bu coğrafyada nem olmadığı için kışın soğuk hissedilmiyor.
  • Riga eski şehri 1997 yılında Dünya Miras Listesi’ne katıldı.
  • Leton dilinde erkek isimleri hep “S” harfi ile biter.
  • “Opera Binası’nın” başkentliler için özel bir önemi vardır. Halk savaş sonrası para          toplayıp ilk önce opera binalarını tamamladılar.
  • Noel için çam ağacı süsleme geleneğinin 1510 yılında Riga’da başladığı iddia ediliyor.   Bekar Tüccarlar Birliği’nin binasından çıkan sarhoş gençler ellerinde ne varsa bahçedeki çam ağacı üzerine fırlatmaya başlamış. Daha sonra Martin Luther bu süslü   çam ağacını evlere kurdurtmuş.
  • Letonya parası Lats, Avro’dan bile kıymetli. 100 Avro = 70 Lats ediyordu. (2012 Mayıs)
  • Sovyetler Dönemi’nde de Riga zengin Rusların mekân edindiği bir kenttir. Elbette Sovyet Dönemi’nin tembelliğini bugün bile zaman zaman hissediyorsunuz. Riga daima kanalların, göllerin ve Baltık Denizi’nin en büyük, en iddialı kenti olmuştur!
  • Balet Baryshnikov Letonya’nın uluslar arası ünlü bir sanatçısıdır. Tanınmış Alman besteci Richard Wagner de iki yıl boyunca çalışmalarını Riga’da sürdürmüş.
  • Bir dönem vergi tespitinde pencere sayısı esas alındığından Riga’da bazı evlerin pencereleri sahte!
  • Riga’da Kronoulda Parkı içindeki Tejnica Çay Bahçesi’nde keyifli bir çay içebilirsiniz.
  • Estonya gibi Letonya da 1873 yılından beri her 5 yılda bir Dans ve Müzik Festivali yapılıyor. Ortalama 45 koro geleneksel kıyafetlerle bu festivale katılıyor.
  • Riga Açık Hava Müzesi, Yugla Gölü kıyısında yer alıyor. Seksen hektar alan içinde 118 farklı yapı sergileniyor. Ayrıca burada bu coğrafyanın farklı etnik gruplar kültürleri hakkında bilgi aktarıyor.

Medeniyetlerin Randevusu: Girit ve Aziz Şövalyelerin Rodos Adası

Yunan Adaları’nın en büyüğü Girit’e ister Pire Limanı’ndan kalkan bir feribot ile ister Kuşadası’ndan hareket eden bir yolcu gemisi ile yaklaşın, başkent Iraklion (Kandiye) ilk siluetleri ile birlikte İstanbul’un Güngören ve Bağcılar semtlerini aratmayan bir beton yığını ile karşılaşıp, hemen üzüleceksiniz. Oysaki Girit bir “dişi” adadır. Güzel, bereketli, dağlık, kayalık, zarif ve hırçın. Elbette Giritli de hırçın tabiatlıdır, öfkelidir, sert bakar, kendi kurallarını önce kendi bozar.

Bu ada Roma, Helen, Mısır, Arap ve Osmanlı medeniyetlerinin tarih zenginliğinin bir buluşma noktasıdır. Girit denince hemen aklıma gelen çok sözcük var. Minos Uygarlığının 3500 yıl önce yapay bir tepe üstüne kurduğu “Minos labirenti” efsanesine ilham kaynağı olan karmaşık yapısı ve freskleri ile dünyaca ünlü Minos canavarının hapsedildiği Knossos Sarayı, annesi Rea tarafından babası Kronos’un gazabından kaçırılan su perilerinin himayesinde, dağ keçilerinin sütü ile büyüyen tanrılar tanrısı Zeus’un doğduğuna inanılan Dikti Mağarası, zeytin ağaçları, bağlar, şifalı otlar, kıyı şeridine yayılan balık lokantaları ve tavernalar, her mevsim zirvesi karlarla kaplı Ida dağı, ünlü Girit mutfağının, lezzetli yemekleri, keçi peyniri, fava, yaprak sarması, tuzlu tereyağında kızartılan tekir balığı, taş fırında pişen sebzeli pizza, ahtapot salatası, papalina tavası, musakka, kabak çiçeği dolması, Girit rakısı ve elbette “tavla oyunu…”

Bir dönemler “Girit” deniz ticaretinde Akdeniz’in önemli bir limanı imiş. Buradan Baltık ve Kuzey Denizine dek değerli taş ticareti yapılırmış. Kızlar ağası, “Sümbül Ağanın” Mısır’a giderken Girit yakınlarında kalyonunun Venedikli korsanlarca ele geçirilip kendisinin öldürülmesi, para ve mallarının yağmalanması, güzel cariyelerinin Hanya pazarında satılması üzerine Girit’ten intikam adına yola çıkan 106 Osmanlı harp gemisi, 300 “karamürsel” diye adlandırılan nakliye gemisi ve 101 bin asker bu adayı almak için tam 24 yıl 4 ay ve 16 gün savaştı. Yani tam 440 yıl Venediklilerin kök saldığı Venedik sanat ve edebiyatının süslediği bu adanın alınması hiç de kolay olmadı. Yedi gün, yedi gece boyunca 40 bin top, binlerce kumbara Venedik kalesini bombardıman etti. Hani boşuna dememişler, “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız diye.” Daha sonra bu ada üç yüz yıl Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. 1905 yılında ise resmen Yunanistan’a bağlandı.

Osmanlı buraya aslında Akdeniz’in güvenliğini sağlamak amacı ile gelmişti. Osmanlı Ordusu ile birlikte adaya yerleşen dervişler, gönüllerini “abad” edip kurdukları tekkeleriyle maneviyat dünyasında yolculuğa yine bu adada başlamışlar. Kandiye’de (Iraklion) artık Bektaşi tekkeleri, yeniçeri kahveleri, Osmanlı’nın evleri yok. Günümüzde Osmanlıdan yadigâr sadece “kahve” olarak kullanılan birkaç sebil, ayrıca çeşme ve mezar taşına rastlıyoruz.

Yunanistan Cumhurbaşkanı Venizelos ile Atatürk arasında 1922 yılında imzalanan “mübadele anlaşması” ile Osmanlıların Girit’te terk ettikleri evlere Anadolu’dan gelen Rumlar yerleştirildi. Tarihin en büyük zorunlu göçlerinden biri yaşandı bu topraklarda.

Aslında Giritliler “müthiş” insanlar. Bir kere Yunanistan’ın “en dik kafalı” insanları olarak biliniyorlar. Köylerdeki erkeklerin çoğu hala pos bıyıklı. Bizdeki gibi tarla, arazi veya kız meselelerinde eller hemen silahlara gidermiş. Yunanistan’da en fazla silah Girit’te! Kan davası yüzünden Girit’ten kaçanların sayısı pek de az değil.

Diğer bir Osmanlı kökenli kent olan Resmo’da Osmanlı evleri yanında Gülnuş Rabia Sultan Camisi, şehrin çarşısı içinde yer alan ve bugün sadece bir minaresi kalan “Kapı Camii”, dikkati çekiyor.

“Hanya” sözcüğü bir deyim ile hatırlanır. “Hanyayı da Konya’yı da anlarsın” Herhalde bu sözcük “başına geleceklere dikkat et” anlamında olmalı. “Hanya” Osmanlı’nın izlerini biraz daha fazla taşıyor. Abdülhamit Döneminde yapılan “deniz feneri” “Musa Paşa Camii”, limanın ucunda yer alan “Yeniçeri Camii”, Yunanlıların daha sonra tekrar kilise yaptığı Hünkar Camii veya San Nikholas Kilisesi hem çanı hem de minaresi ile her iki toplumun hoşgörüsüne sesleniyor.

Girit, zamanında adada yaşanan yoksulluk nedeniyle çok göç vermiş. Halen de anakaraya nazaran ekonomisinin güçsüzlüğü zaten daha makul olan fiyatlardan anlaşılıyor.

Hemen bir taksiye binip başkentin beton siluetinden uzaklaşıp 14 kilometre uzaktaki Akdeniz mavisi ile iç içe yaşayan Arhesos Kasabasına varıyorum. Mor, kırmızı ve beyaz çiçekli begonviller, teneke kutulardan cömertçe taşan sardunyalar, balkonlardan sarkan renkli çamaşırlar, üzerinde mani yazılı bir Girit çakısı ile pastel sarı boyalı bir evin önünde masum yüzlü bir genç çocuk, daracık gölgeli sokaklar, ferforje ile süslü balkonlar, mor çiçekli gündüz sefaları beni ayrı bir dünyaya sürüklüyor. Yürüyorum, çünkü en iyi “gezgin” en çok yürüyendir. Aslında gezgin yolda rastladığı her türlü ufak detaylardan zevk alır. Bence, “bakmak” değil, “görebilmek” önemlidir.

“Girit” kökenli çok başarılı “insanlarımız” olduğunu biliyorum. Örneğin iş adamımız, önceki Gana Fahri Başkonsolosu Ali Üstay gibi. (Hatta Girit anılarını bir kitapta topladı.) Ama Yunanlar için de aynı gerçek söz konusu. Türklere yakınlığı ile bilinen Mikis Theodorakis, mezarı Hanya yakınlarında bir tepede olan ilk Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos, başta “Zorba” ve “Günaha Son Çağrı” başta olmak üzere, deneme, gezi ve şiirleri ile tanınan Ortodoks kilisesinin aforozuna uğrayan Mirtia Köyü doğumlu Kazancakis ilk aklıma gelenler.

Aziz Şövalyelerin İkinci Adası: Rodos

Deniz yolu kavşağında bulunan Rodos, görkemli kale kapıları, beyaz kuleleri, dalgalanan şövalye bayrakları ile bin bir gece masallarını anımsatıyor. Aslında Rodos ile Malta’nın benzerlikleri fazla. Çünkü her iki adada ünlü Aziz Jean Şövalyeleri uzun bir süre kaldılar. Roma İmparatorluğu ve Avrupa’nın zengin ve koyu Katolik ailelerinin onurlu, korkusuz erkek çocuklarının Kudüs’teki kutsal mezarı korumak amacı ile bir araya gelmesi ile oluşan St. Jean Şövalyeleri Kudüs’ün düşmesinden sonra önce Kıbrıs’a göç etmişler. 1309 yılında ise Rodos’u Venedikli korsanlardan satın alıp buraya yerleşmişler. Stratejik konuma sahip adada tam 213 yıl kendilerine has özel zevkleri ve yaşam biçimleri ile hüküm sürmüşler.

Osmanlı tahtının varisi Fatih Sultan Mehmet’in küçük oğlu Cem Sultan ağabeyi Beyazıt ile taht kavgası nedeniyle 13 yıl sığındığı Rodos Adası’nda hüzünlü bir esaret hayatı yaşadıktan sonra şövalyeler tarafından zorla gönderildiği Fransa’da Osmanlı Sarayının isteğine uyan Papa VIII. Innocent’in emri ile zehirlenerek öldürüldü.

Gelelim Aziz Jean Şövalyeleri’ne. Onlar da Kanuni Sultan Süleyman’ın yeniçerilerine yenilince üçüncü kez yeni bir adaya doğru yöneldiler. Bugün bile şövalyelerin izlerini tüm kimliği ile taşıyan Malta’ya yerleştiler.

Rodos’ta ise 400 yıllık bir Müslüman hâkimiyeti böylece başlamış oldu. Osmanlı’dan günümüze Süleymaniye Camii, Fatih Sultan Mehmet’in hediyesi saat kulesi, belediye hamamı, yenilenen çiçeklerle bezeli avlusu ile Fethi Paşa İslam Kütüphanesi, İbrahim Paşa Camii, narin Murat Reis Camii ile yanındaki Osmanlı mezarlığı ve külliyesi, Kanuni’nin kaptanıderyalarından Murat Reis türbesi ulaşmış. Recep Paşa Camisi ise onarım için bekliyordu.

Namık Kemal 1884-1887 yılları arasında Rodos valisi olarak görev yapmış. Ünlü İngiliz romancı Lawrence Durrell’in “İstanbul’daki Eyüp semtinin benzersiz melankolisini taşıyan Türk mezarlıkları” diye uzun uzun anlattığı kalenin etrafını çeviren Türk mezarlığı artık yok. Eski Rodos, Roma-Venedik, Bizans, Yunan ve Osmanlı kültürlerinin birleştiği bu ada-kent Büyük Üstadlar Sarayı, freskoları, yer altı kilisesi, üç muazzam sütunu ile Athena ve Zeus tapınakları, çeşmeleri, Madriaki yat ve balıkçı limanı ve arkeoloji müzesi ile hoşunuza gidecektir.

Surlarla çevrili yedi kapılı eski kenti XIV. yüzyılda Saint Jean Şövalyeleri inşa etmiş. Bir kale mimarisi örneği Rodos Müzesi, Afrodit Tapınağı, turistik dükkânlar hep burada. Kentin yeni bölümünü ise 1912 yılından itibaren İtalyanlar kurmuş. Bu bölüm akropolisin eteklerine kadar uzanıyor. Modern alışveriş merkezleri, ulusal tiyatro, Evangelismus Kilisesi yeni bölümde yer alıyor.

Bir dönem vatandaşlarımızın tatil için akın akın gittiği Rodos’a yıllar sonra tekrar uğradım. Hem de futbolda Avrupa birinciliğini kazanmasının sarhoşluğu içindeki Yunan bir Rodos’a. On beş yıl önceki gibi gene bir motosiklet kiralamak istedim. Ancak bu kez ısrarla “ehliyet” sordular. Ne de olsa Yunanistan Avrupa’nın şımarık bir oğlu oldu. Yanımda daima taşıdığım uluslararası “eski bir ehliyeti” zorlukla kabul ettirip “muhakkak görmem gereken” yer diye altını çizdiğim “Lindos’a” doğru 56 kilometrelik bir yola düştüm. Ama bu ada artık çok farklı. Betonlaşan Rodos’un trafiği acımasızca kamyonu, otobüsü ve jipleri ile üstüme üstüme geliyor. Oysaki ben çam ve zeytin ağaçları arasında doğa ile baş başa bir yolculuk hayal etmiştim. Sonunda adada antik dönemin merkezi olarak da anılan plaj ve tüketim merkezi Lindos’a sağ salim vardım. O da ne? Çok sayıda park etmiş otobüs ve ellerinde Coca Cola, sandviç ve tabii cep telefonları ile bir insan seli! Aman kaç “Orhan” dedim! Haydi, tekrar geriye!

Kırk yıl önce burada çevirdiği filmden dolayı “Antony Quinn’in koyu” olarak anılan ince kumlu ve rüzgardan korunan Ladiko Koyunda durup denize girmeseydim vallahi, hem motosiklete ödediğim 20 avroya, vaktime, hem de çektiğim eziyete çok daha fazla üzülürdüm. Rodos Kentinin içinde yer alan Akropole çıkarken kiralık motosikletle duvara çarpmam da cabası. Allah’tan motosikleti teslim ederken delikanlı çizikleri fark etmedi. Aklınızda olsun “siz siz” olun en iyisi motosiklet yerine bir araba kiralayıp Rodos’un etrafında sahil boyunca şöyle bir tur atın!

Evliya Çelebi Rodos için nedense “çok memleketler gördüm, böylesine rastlamadım” demiş. Rodos’un havası boğucu, ziyaretçi sayısı fazla. Sakin bir köşe arıyorum. Osmanlının yerleştirdiği Musevileri 1942-1945 yıllarında Almanlar burada toplayıp önce Selanik’e oradan da başta Auswitch olmak üzere esir kamplarına göndermiş. Rodos’un eski şehrinde ana meydanında dikilen bir anıt bu acı olayı simgeliyor. Sokrates Sokağı 64 numaradaki Türk Kahvesi’ni buluyorum. Üç yüz yıllık kahvenin duvarlarını antika eşyalar, aynalar, tabaklar, fotoğraflar süslüyor. Dizi dizi nargileler, tahta masa ve sandalyelerin yanında yaşlı Ali Bey ve eşi Bihter Hanım ziyaretçilerini bekliyor.

Rodos’u yedi milletin yedi erdemli şövalyelerinin yaptırdığı yedi hanı, on dokuz adet üstadın hüküm sürdüğü döşemesi Roma-Bizans mozaikleri ile süslü Şövalyelerin Sarayı, içinde su bulunmayan hendekleri, çam ve okaliptüs ağaçları arasında kuşatma sırasında ölen Murat Reis’in türbesi, geyikleri, gülleri, güneşi, güzel gözlü kedileri ile seveceksiniz.

Sonra antik dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen kentin Makedonya kralına karşı direnişinin bir simgesi olan M.Ö. 305’te ancak 12 yılda tamamlanan Lindoslu tanınmış heykeltıraş Kharest’in eseri olan dokuz ton gümüş içeren 32 metrelik Rodos heykeli maalesef artık yerinde yok. Mandraki Limanına giren gemilerin altından geçtiğine inanılan bu ünlü heykel ancak 50 yıl ayakta kalmış ve bir depremde yıkılmış. Araplar arta kalan parçaları ancak 900 deve ile taşıyabilmiş. Bugün aynı yerde biri dişi bir erkek iki adet karaca heykeli bulunuyor!

Jamaika – Pınarlar Ülkesinden, Rastaların Babil’ine

Genç Arawak savaşçısı, atını dağlar arasındaki yemyeşil vadide durdurur. Doruklardan aşağıya, türlü ezgiler yankılayarak akan onlarca ırmağa, halkı için bir cennet yurt bulmanın coşkusuyla bakar. Kızıl tenli kolunu alnına yayarak, akarsuları besleyen dorukları izlerken, “Oralarda yüzlerce pınar olmalı.” diye düşünür… Genç savaşçının keşfettiği bu topraklara yerleşen Arawaklar, yeni yurtlarına “Xaymaca” adını verirler; yani “Pınarlar Ülkesi.”

Jamaika – Ocak

Jamaika’da Arawak yerleşiminin başlangıcı bu şekilde mi oldu, bilinmez. Yine de, kendimi dağlar, bereketli ovalar ve akarsularla bezeli, 10 bin kilometre karelik bu küçük ada devletinde bulduğumda, böyle bir başlangıca inanma isteği duydum. Aman, yanlış anlaşılmasın! Düş gücüme özgü bu başlangıç kurgusunun içerdiği, “Pınarlar Ülkesi” (Xaymaca) adı, bir “gerçek alıntısı”.

Bu gerçeği, ülkenin hemen her köşesinde görmeniz mümkün. Jamaika, Tepesindeki delikten su fışkırtan bir balina gibi; küçük ada, üzerinde yüzden fazla akarsu taşıyor. Ancak, yeşili tehdit altında. XV. yüzyıla dek sık ormanların bulunduğu adada, tarım alanları açmak ve ev yapmak için ağaçların önemli bir bölümü kesilmiş. Hızla artan ülke nüfusu ve ülke ekonomisinin tarıma dayalı oluşu, bu tehdidi sürekli canlı tutuyor.

Karaibler’in en büyük adalarından olan Jamaika’nın tarihine kısa bir bakış atmaya ne dersiniz?

Arawaklar, Kolomb’un keşfinin ardından, 1509’da İspanyol sömürgeciliğiyle yüz yüze geliyor ve diğer Amerind uygarlıkları gibi yok ediliyorlar. Bu katliamlardan kurtulmayı başarabilmiş bir grup Arawak yerlisi, hâlen tropikal ormanlar ve Antil Adaları çevresinde, küçük kabileler hâlinde yaşamaktadır. 1655’te buraya yerleşen İngilizler ve daha önceleri de  İspanyollar tarafından, tarlalarda çalıştırılmak için Afrika’dan getirilen köleler, dağlara kaçarak uzun yıllar özgürlükleri için mücadele ederler. Köleliğin kaldırılışı, 1833 yılını buluyor. Bunun yanı sıra koruyucu gümrük tarifeleri de kaldırılınca, fiyatlar düşüyor, şeker kamışı plantasyonlarını iflâsa sürükleyen şiddetli bir bunalım ortaya çıkıyor.

Seçkin bir beyaz çiftçiler zümresi tarafından yönetilen ve bir eyalet meclisine sahip olan ada, 1865’ten 1884’e dek doğ­rudan doğruya İngiliz İmparatorluğu’nun yönetimi altında yaşıyor. Büyük yabancı şirketlerin kuruluşuna tanık olan uzun bir politik durgunluk döneminin ardından, 1940’tan başlayarak, sendika lideri Bustamante ve avukat yeğeni Manley’in önayak olmasıyla bağımsızlık süreci başlıyor. 1953’te yeni bir anayasa kabul edilerek, Manley başbakan oluyor. 1962 yılında Jamaika, Commonwealth (İngiliz Milletler Topluluğu)’in bir üyesi olarak kalmakla birlikte, bağımsız bir ülke olarak kabul ediliyor.

Bob Marley, Reggae ve Rastafaricilik

Jamaika’nın kahvesi, romu, doğası var; ama bir de Bob Marley’i var… Bildiğiniz gibi, adı, ülkesinin adıyla özdeşleşen Bob Marley, Jamaika dendiğinde ilk akla gelen “ulusal zenginlik”. Onlarca altın ve platin plak kazandı. Politik bir suikastten kurtuldu. Vokalisti Ganalı Rita ile evlendi. Bilindiği kadar 5 çocuğu oldu. Müzikle uğraşan oğlu Ziggy ile tanışmıştım. Çoğumuz Jamaika’yı, Tanrı-insan Bob Marley ve tüm dünyaya yayıp sevdirdiği reggae müziği ile tanıyoruz. Yetmişli yıllarda; “Avrupalı dans etmeyi bilmiyor; onlara nasıl dans edildiğini öğreteceğim.” diyerek yola çıkan Bob Marley’in sözünü ne derece yerine getirebildiği hepimizin malûmu. Hangimiz, kendini reggae’nin kıvrak ritmine kapılıp dans etmekten alıkoyabildi?..

Bob Marley için müzik yaşamdı, ölümü kabul etmeyen bir müzikti. “Havada doğal bir mistik kokusu var.” dedi. Farklı kültürlerden müzikseverlerin reggae tutkusu bir yana, bu müzik türü, Jamaikalılar için bambaşka bir anlam taşıyor. Çünkü reggae, Jamaika halkının bir bölümünün yaşam felsefesi olan Rastafariciliğin manevî müziği. Raggea aslında bir başkaldırı, bir hoşnutsuzluk, kara kıta Afrika’ya dönme özlemidir.

Rastafaricilik, 1920’lerde, Vaiz Marcus Garvey’in etkisiyle, Hristiyan düşünce biçiminin siyah bir sentezi ve Hristiyanlığın değişik bir tarikatı ola­rak ortaya çıktı. Marus Garvev, 1930’da Haile Selasiye adıyla tahta çıkan son Habeşistan İmparatoru Ras Tafari’yi, Tanrı’nın yeryüzündeki cisimleşmesi ve zenci halkın kurtarıcısı ilân etti. Rastalar, Jamaika’nın kendi öz “Babil”lerini simgelediğine ve kendilerinin yitik İsrail kabilelerinden birini oluşturduklarına inanmaktadırlar.

Tıbbî bakım, doğum kontrolü ve evlilik gibi bazı beyaz ırk alışkanlıklarını kabul etmeyen Rastalar, bir ot olan marihuana içilmesini ise savunmaktadırlar. “Dread” denen lüle lüle saçları (Türkçe’de bu saç modeli Rasta adıyla anılmakta.) omuzlarına düşmektedir. Bu saçlar kişisel çıkarların, hırsların bir kenara itilmesi anlamına gelir. 

Eğer tüm dünyadaki zencilerin özgürlük savaşlarını anlatan; ama tüm insanlığı içeren reggae müziğini seviyorsanız ve Rastafari felsefesini benimsiyorsanız, 1981 yılında kansere yenik düşerek ölen Marley’in vasiyeti üzerine gömüldüğü, Kingston’un “Dokuz Mil” köyündeki bu mezara gitmek zorundasınız. Çünkü Bob Marley’in mezarı, Rastalar’ın vazgeçilmez ziyaret yeri!

Kingston

UB4O adlı dünyaca ünlü reggae grubunun, yine tüm dünyada hit olmuş “Kingston Town” adlı şarkısına da konu olmuş başkent Kingston, adanın kuzeyinde, Blue Dağları’nın eteklerindeki Liguanea Ovası’nda kurulmuş. 1907 yılındaki deprem, kentin eski kesimini yerle bir etti­ğinden, kentte bugün daha çok modern yapılar var. Tari­hi boyunca pek çok depreme ve kasırgaya sahne olan başkentin doğal limanını, aynı zamanda bir turizm merkezi olan Palisadoes Yarımadası’nın kum setleri korumuş.

Başkent limanını koruyan bir diğer set olan dalgakıranın ucunda, XVII. yüzyılda Orta Amerika’daki İspanyol kolonilerine baskınlar düzenleyen korsanların üssü olan Port Royal kasabası bulunuyor. Jamaika’nın ilk başkenti olan bu “İspanyol kasabası”, önemli bir liman ve ticaret merkezi durumunda. Modern ve tropikal bir başkent olan Kingston’da, tepenin yamacındaki “Bel Air” bölümünde lüks evler sıralanıyor.

Başkent Kingston’un çevresinde, doğal güzellikler içinde zengin kesimin evlerinin yer aldığı büyük bir banliyö var. Ancak, bu düzenli, yeşil kent görüntüsünün içinde, gecekondu mahalleleri de yer almakta. 1960 yıllarında Yeni Kingston oluşturulmuş. Ancak parklar evsizlerle dolu. Jamaika nüfusunun % 30’u Kingston’da yaşıyor. Ülkede yaşanan yoğun işsizlik sorunu, özellikle kentin bu kesimlerindeki sefaletle birleştiğinde, bu küçük adanın, cennetin “irem bağları” olmadığını anlıyorsunuz.

Montego Bay: Kuzey Jamaika’nın Turistik Merkezi

Montego Bay, adanın kuzey doğusunda yer alan önemli bir turizm merkezi. Kingston’dakinden sonra, ülkenin ikinci hava limanı da bu kentte; bu limana charter seferi yapan birçok uçak iniyor. Oteller Bölgesi, şehir merkezi, civardaki özel villâlar olmak üzere üç ana bölüme ayrılan Montego Bay’in en hareketli yeri, Sam Sharpe Meydanı. Bu meydanda, eskiden kölelerin hapis tutulduğu bir bina dikkati çekiyor.

Burada, bizi gerçekten çok etkileyen ve aynı zamanda ürperten bir malikâneyi de gezdik; adı, Rose House. Yani “Cadının Evi” veya “Perili Köşk” veya “Lanetli Köşk”, artık siz koyun adını. Bir tepe üzerindeki bu evin önü teraslı olarak tamamen çim ve denize bakıyor. Bir şeker kamışı çifliğinin sahibi İngiliz’e ait olan bu evde, çok şaşırtıcı ve  bir dizi tuhaf olaylar yaşanmış: Ufak tefek bir hanım olan ve çiftliğin sahibi John Palma ile 18 yaşında evlenen beyaz cadı Anni, bu binada üç kocasını, aşığı ile birlikte üç ayrı odada öldürmekle kalmamış, çok sayıda köleyi de bir geceliğine yatağına davet ettikten sonra öldürmüş. Öldürdüğü kocalarını, kölelerinin yardımıyla gizli dehliz sayesinde denize attırmış. Ama sonra o köleleri de ihbar edip kaçtılar diye öldürtmüş. Yani tam bir “kara dul”muş. Sonuçta genç zenci aşığınca 29 yaşında boğulmuş.

Anlatılanlar, Stephen King romanlarında bile eşine zor rastlanacak kadar karışık ve ürpertici. Öyle ki, bu “masum” kadının mezarının başında durmak bile beni tedirgin etti. Evi daha sonra satın alanların başına da ardı ardına felâketler gelmiş. Biri balkondan düşüp boynunu kırmış, aynada ve yatağının başında zaman zaman acımasız Anni’nin siluetleri oluşuyormuş. (Çekilmiş bazı fotoğraflar bu olayı doğruluyordu.) Evin son sahibi olan hanımın, bu evi müze hâline getirerek mazisi ile ciddi kazanç sağladığı da görünen bir gerçek. Evin mobilyaları ve dekorasyonu da kölelik dönemini yansıtıyor. Bence adada mutlaka görülmesi gereken yerler arasında!

Hemen hemen 700’e yakın çiftlik evi kölelerce yakılmasına rağmen Anna’nın lanetinden korktukları için bu eve dokunmamışlar. Montego Bay’in bir de ilginç plajı var. Dr. Cave’s Beach. 1880 yıllarında Dr. Mecati buradaki mağarada su ile hastalarını tedavi ederek dünya çapında ün yaptı. Bu olay Jamaika’nın ilk turizm hareketi olarak kabul ediliyor. Ancak 1932 yılında bir fırtınada bu mağara çöktü, fakat aynı yerdeki plaj hâlen binlerce gezgini buraya çekiyor.

  • Jamaika’da 200 tür orkide yetişiyor. Bunlardan 73’ü sadece bu adaya özel ve dünyanın başka hiçbir yerinde yetişmiyor. Ayrıca, ananasın da sekiz farklı türünün yetiştiği bu adada bin çeşit ağaç var.
  • Bir Jamaikalıya herhangi bir şey sorun. Eğer onaylıyorsa yanıtı muhakkak “Ya-man” olacaktır.
  • Blue Mountain yöresinde yetişen ve aynı adı taşıyan kafein oranı düşük kahveler, dünyaca ünlü. Brezilya’dan sonra en fazla kahve ihraç eden ülke de Jamaika. Adanın en önemli geçim kaynaklarından biri olan kahve, kırmızı taneler hâlinde dalından koparılıp kurutulduktan sonra kavruluyor ve gerekirse öğütülüyor. Aslında Jamaika halkı pek kahve içmiyor. Elde edilen arabica kahvenin % 95’i ABD ile Japonya’ya ihraç ediliyor. Yine bu dağlarda bulunan bir ağacın üzerindeki çitlembik benzeri küçük meyvelerin kokusu tanıdık geliyor. Meğer “Pimento” adlı bu meyve “Old Spice” parfümünün ham maddesiymiş. Ayrıca bu ağacın yaprağından masaj sırasında kullanılan yağ ve diş ağrısına iyi gelen bir şurup yapılıyor.
  • Uzun yıllar Jamaika’da yaşayıp, en az yerli halk kadar acı çekmiş ve kölelik yapmış olan Çinliler, bu gün turizm sektöründe önemli ölçüde söz sahibi ve gelir seviyeleri de çok yüksek. Ayrıca Hintliler de adanın ticaretini ellerinde tutuyor.
  • Jamaika’da halkın arasına karışınca, fakirlikle karşı karşıya kalıyorsunuz. Dökülen belediye otobüsleriyle yapılan balık istifi yolculuk sırasında tam bir kargaşa hüküm sürüyor.
  • Hedonizm kelimesi, mitolojide “özgürce ve sınırsız eğlenme” anlamına gelir ya, Jamaika bu sınırsız eğlenceyi, özellikle yalnız bayanlara, seksin, uyuşturucunun ve dansın her çeşidiyle sunuyor. Bu konuda isim yapmış Tayland ve Filipinler gibi ülkelere de rakip olmak istiyor gibi.
  • Jamaika’da çekilen bazı filmler de bu adanın ününü artırmış. Henry Charriere’nin romanından uyarlanan ve Dustin Hoffman ile Steve Mc Quinn’in başrollerde olduğu “Kelebek” ve Tom Cruise’un “Kokteyl” adlı filmi, bu küçük adada çekilmiş. Ayrıca 007 James Bond romanının yazan Ian Fleming de aslen Jamaikalı. Bazı Bond filmleri de yine bu yeşil ve  sevimli adada çekilmiş. Ayrıca çok ses getiren Karaib Korsanları ile Brook Shields’ı meşhur eden “Mavi Göl” filmlerinin doğal platosu Jamaika olmuş.
  • Güneydeki Black River’da düzenlenen “Timsah Safarisi” de turistlerin gözdesi. Dört yüze yakın timsahtan bazıları isimleri çağrılınca (Örneğin; Tom, Jerry, Josephine, George) tek tek tekneye yaklaşıyor ve mamalarını alıp yine uzaklaşıyorlar. İşin özeti, timsahları bile birer oyuncak haline getirmişler. Nehir kıyısında Mangrove ağaçlarının gölgesinde tropikal ağaçların yapraklarını çiğneyerek kendilerinden geçen yerlilerin, dinî ayinlerinde kaynatıp suyunu içtikleri ve kokain elde etmekte kullandıkları “Koko” ağaçları da yine bu ormanda. Safari boyunca, hoş çiçekleri koklarken, çulluk cinsinden kuşları görmek de mümkün.
  • Ünlü şarkıcı Kalipso Kralı Henry Belafonte de Jamaika doğumlu. Ama 16 yaşındayken ABD’ye göç etmiş. Hatırlarsınız, Türkiye’de onun parçalarını Metin Ersoy seslendirirdi.
  • Tütünü ilk olarak, bu adanın yerlileri olan Arawaklar’ın sarıp içtiği sanılıyor. Yani bu “bela” bu coğrafyadan tüm dünyaya yayılmış. Hamak da ilk kez Jamaika’da kullanılmış.
  • “Aki” adlı bir meyvesi var bu adanın. Kabuğunun içi sabun olarak kullanılabiliyor. Irmağa atılınca da balıkları uyuşturuyor. Jamaikalılar için bir tür balık yakalama aracı da oluyor bu meyve. Tek başına ya da kurutulmuş balıkla birlikte kızartılırsa, lezzetli bir yemek olarak karşımıza çıkıyor. Tadı ise mantarı çağrıştırıyor. Ancak, aki yemenin bir şartı var: Meyvenin kabuğunun kendiliğinden çatlaması gerekiyor. Eğer dalında çatlamadan yenilirse, içindeki zehirli gaz, insan için büyük bir tehlike oluşturuyor!…
  • Üç yıl içinde İspanyolları bu adadan uzaklaştıran İngilizler büyük pazarlıklar sonucu 6 Ocak 1739’da bile bile bir sıfır kaldırarak, yani hile ile Jamaika’da 15000 yerine 1500 hektar araziyi yerli halka bıraktı. Bugün de Accompang olarak anılan bu serbest bölgelerde yerli halk kendi yönetimini kurdu. Her 6 Ocak’ta buralarda danslarla, şarkılarla, muhteşem giysilerle çok renkli bir kutlama töreni yaşanır.
  • Jamaika bayrağıdaki siyah; köle zencilerin acılarını, yeşil; bu adanın doğasını ve altın sarısı; ülkenin sahip olduğu zenginlikleri simgeliyor.
  • Jamaika’nın uzun kuyruklu milli kuşunun figürünü her yerde görebilirsiniz. Bu kuş “Cennet Kuşu”nu andırır. (Swallow tail humming bird)
  • Bayağı tombul Jamaikalı kızlar adanın her yerinde gayet cüretkar kıyafetlerle rahatça geziniyor.
  • Negril, 11 kilometrelik turkuaz renkli uzun sahili, denizi ve beyaz kumu ile ünlendi. Lona, Bloody ve Orange isimli plajlarına ziyaretçiler rağbet ediyor.
  • Jamaikalılar, Red Stripe marka yerli bira ile romu içmeyi tercih ediyor. Saf rom ise kumaşla temas ederse kumaşı deler!
  • Patty’i tatmanızı tavsiye ederim. Zaten “Juicy patties” diye bir zincir var. En lezzetli patty’i onlar yapıyor. Böreğin içine püre halinde et, tavuk, sebze, peynir, karides veya karışık olarak hepsini birden koyuyorlar. Yemekleri genelde baharatlı. Limon çiminden de çay hazırlıyorlar.
  • Ünlü İngiliz aktör, rejisör, yazar, bestesi Sir Noel Coward  bu adada “Fire fly” olarak bilinen bir ev yaptırmış.
  • Jamaika, ayrıca kolay ve ekonomik evlenmek isteyenler için bir cennet.
  • Çocuklar 2,5 yaşında yuvaya gidiyorlar. Özellikle kızların önlüğe benzer üniformaları hizmetçi giysilerine benziyor. Sanki okul biter bitmez lüks hotel zincirinde kat görevlisi olarak işe başlayacak gibiler.
  • Bu adada izin almadan insanları fotoğraflamak sahiden “tehlikeli”. BBC ekibini bile evire çevire dövmüşler.
  • 1749 yılından beri şeker kamışından rom üreten Appleton Tesisi’ni ziyaret etmek mümkün.
  • Montego Bay Havalimanı’na ismi verilen Donald Sangsters daha görevinin ilk aylarında bir davette besin zehirlenmesinden ölen, halkın sevdiği başbakanları imiş.
  • Jamaika “eşcinsel düşmanı” tutumu ile de çok eleştiri alıyor. Bu tutumu şarkılarına da taşıyan bazı Jamaikalı müzik grupları bu yüzden Avrupa ve ABD’ye davet edilmiyor. Bu adada kadın sayısı erkek sayısına nazaran çok fazla. Kızların evlenme şansı çok az.
  • Ünlü aktör Erol Flynn de bu adanın Port Antonio kentinde güzel bir ev inşa ettirmiş.
  • Kingston’da suç oranının ABD’nin dört katı olduğu bilgileri bu adaya her şey dahil, ucuz paketlerle gelen turistlerin otelin içinde kalmaya ve adada gezintiye çıkmamasına neden oluyor.
  • Adanın güneyinde de “Treasure Beach” de ufak plajları, kıyıdaki çok sevimli lokantaları ile hoşunuza gidecektir.
  • “Ys Falls” şelaleleri 1990 yılında halka açıldı. Yedi adet şelalenin havuzlarında yüzmek mümkün. Doğa adeta coşmuş. Bol oksijen insanı sarhoş ediyor. Sizi buraya traktörün çektiği ahşap bir araç götürüyor.
  • Jamaikalılar, İngilizce’yi yayarak ve yuvarlayarak konuşuyor. Anlamak zaman zaman çok zor oluyor.
  • Bir filme de konu olan Blue Lagoon, mürekkep mavisi rengi ile sahiden çok hoş. Burada ünlü Kaptan Cousteau dalış yapmış.

Azor Adaları Özgürlük Vaat Ediyor

Eğer Capetown, Southhampton, New York ve Buenos Aires’den birer düz çizgi çizerseniz işte Azor Adaları bunların kesim noktasındadır.

            Azorlar, Lizbon’dan 1500, New York’tan ise 3900 kilometre uzaklıkta Atlantik Okyanusu’nun tam ortasındadır. Azor Adaları, dokuz adası ile iki dünya arasında tılsımlı bir sözcükle “bilinmeyen bir cennet” olarak tanımlanır. Doğu grubu adaları Santa Maria ile başkent Ponta Delgada’nın da bulunduğu en büyük ada São Miguel, Batı Grubu adaları Faial, Flores ile Corvo ve Orta Grup ise Tarceria, Graciosa, São Jorge ve Pico’dan oluşur. Tüm bu adaların toplam yüzey alanı ise 2333 kilometrekaredir.

            Bu coğrafyaya ilk ayak basan 1427 yılında, denizlere hükmetmeyi başaran Portekiz kralı Henry döneminde ünlü denizci Kaptan Diego de Silves’tir. Daha sonra yeni ümitlerle, yeni arayış adına bilinmeyen coğrafyalara doğru yola koyulan maceraperestler buraya yerleşmeye başladılar. Kendi tohumlarını, kültürleri, müzikleri, geleneklerini ile bu bereketli topraklara ulaştılar. Çay, tütün ile tropikal bitkiler diktiler.

            Azorlar Amerika yolu üzerinde önemli bir sığınaktı. Kristof Kolomb da, ünlü Amerika keşfinden zaferle dönerken Santa Maria Adası’na uğradı. Halkı, o dönemler Moby Dick’in kaptanı Ahab gibi balina avlıyorlardı. Bir bölümü ekonomik zorluklar nedeni ile adaları terk edip ABD ve Kanada’ya göç etti. Tarihi boyunca ada halkı inişler ve çıkışlar yaşadı.

            Santa Maria volkanik hareketin sona erdiği, coğrafi olarak en yaşlı olan ada. Burası hâlen Kuzey Atlantik hava yollarının kontrol noktası. Elips şeklindeki Tarceria Adası 1400 yılından günümüze tüm kimliğini koruyarak ulaşmış, bu özelliği ile Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilen Angra do Heroimo Köyü ile tüm ada halkı iftihar eder. Burası 60 yıl kadar İspanya egemenliğinde kalmıştır.

            Graciosa, 62 kilometrekare alanı ile ikinci küçük adadır. Düzdür ve geniş alanları kaplayan bağları ile tanınır.

            Pentagon şeklindeki Faial Adası ise 1043 metre yüksekliğindeki tek volkandan oluşmuştur. Sık sık korsanların hücumuna hedef olmuştur.

            Bir ejderhanın siluetini andıran São Jorge Adası uzun ve dardır. Genişliği ise sadece 8 kilometredir. Ekolojisini bugüne taşıyan, dışarıdan taşıma bitkilerin yer almadığı ender adalardan biridir.

            Pico ise topraklarında barındırdığı Portekiz’in en yüksek dağı o. Pico (2351 metre) ve ünlü şarapları ile övünür!

            Flores, en fazla yağmur ve fırtınaya açık ada olarak bilinir. Rutubetli iklimi ile güneş batışlarında gök kuşağını çılgınca yaşar.

            Corvo, Azorların en ufak ve aynı zamanda  en esrarlı adasıdır. Monte Grosso ise bu adadaki tek volkandır. Sahilleri yüksek ve sahile dik dağlarla çevrilmiştir. Başkenti Villa Nova de Canvo ise sadece 380 kişilik nüfusu ile Avrupa’nın en küçük kenti olarak tanınır.

            Azorlar’da 1987 yılından itibaren ticari balina avcılığı yasaklandı. Masum balinaların keserlerle parçalandığı, kocaman kazanların sıralandığı korkunç tesisler bugün artık birer vahşet müzesine çevrilmiş. Bu doğru karara yerel halktan halen karşı çıkanlar var. “Çevreciler bilmelidir ki biz zevk için balina avlamıyorduk. Bu bizler için bir ihtiyaçtı.” Diyip duruyorlar.

            Azor Takımadaları’nın en büyüğü São Miguel’in uzunluğu 65 kilometre, genişliği ise 16 kilometredir. Azul ve Verde olarak anılan iki güzel “göle” sahiptir. Efsaneye göre bu göller mavi gözlü bahtsız prenses ile aşığı yeşil gözlü yakışıklı çobanın gözyaşlarından oluşmuş.

            Azor halkı süslü sandalları ile iftihar eder. Üzerine kalp şekilleri çizer ve her sene büyük heves ve özveri ile sandalının ismini tekrar tekrar yağlıboya ile işlerler.

            Başkent Ponta Delgade ve Azor Adaları, siyah bazalt yapı taşları ile inşa edilmiş kiliseleri, dar sokakları, sahil boyunca konser veren hareketli bandoları, Avrupa’ya nazaran ucuz ve lezzetli vitrinleri süsleyen bol hamur çeşitleri, Ekspresso’sunun kokusu çok uzaklara ulaşan ufak kahveleri, yarı sarhoş gezinen yardımsever halkı, tarihî evlerden bozma sempatik pansiyonları, São Miguel’deki iki adet golf sahası, yaşamın şekillendirdiği dinî kökenli festivalleri, balık kemiği üzerine işlenmiş çiçek figürleri (flores em escamas peixe), tipik balıkçı lokantaları, mis gibi kokan peynir atölyeleri, şelaleleri, doğal havuzları, termal tesisleri, deniz fenerleri, balina kemiğinden yapılmış bastonuna dayanarak yürüyen ak saçlı yaşlısı, içi krema dolu fofa keki, dumanda pişmiş domuz sosisi ile ateşte kızarmış yamisi (tatlı patates), São Miguel’deki siyah beyaz ineklerin otladığı yemyeşil meraları, sepet ve bere ören nine ve dedeleri, São Miguel Adası’nda terk edilip adım adım yok olan Sangoinhu Köyü ile eminim hoşunuza gidecek. Pazar hariç her gün belediye otobüsleriyle adaları ucuza gezebilirsiniz. Ayrıca, Fajã Grande Avrupa’nın en batısındaki kasaba olarak kayıtlara geçmiştir.

            Azor Adalarında birçok adada olduğu gibi denizin dibine dalınır, trekking yapılır, zodiak motorlarla sahiller dolaşılır, çeşit çeşit deniz memelileri incelenir. Bazalt sahillerde sperm ve mavi balinalara, şişe burunlu yunuslara “Merhaba” denir. Kısaca hayat “anlar”dan ibarettir. “Carpe diem”,  burada da anları yaşayın. Bence hayat masanın üstündeki tıkırdayan saat gibi zaman yürüdükçe usulca kaybettiğimiz “an”lardan ibaret. Ben seçimimi çoktan yaptım. Hayat farklı coğrafyalardan geriye kalan anılardır.

Moskova Hızla Değişen Bir Yaşam

“Moskova Üniversitesi’nin kuleli muhteşem yapısına sırtımı dönüp, gerçekten güzel bahçenin nehre doğru, kâh teraslar yaparak, kâh kıvrılıp bükülerek inen yeşillikleri arasından şehre bakıyorum. Moskova, şimdi daha güzel… Şehirlere mana veren asıl unsurun “insan” olduğunu Moskova kadar açık anlatan bir ikincisi zor gösterilir. Tanrım, ne yapı, ne cadde genişliği, ne ağaç, ne park, hiçbiri, hiçbiri, bir şehri şehir yapmaya nasıl da yetmezmiş!.. İnsanı, gülen, konuşan, üzerinde yaşamanın bütün belirtileri görülen bir varlık olarak bunların yanına katmadınız mı; isterse her köşe başını bir dev blokla donatıp, her caddeye iki Champs Elysée genişliği veriniz; işte belli ki, az geliyor…” diyor, “Rusya’dan” adlı kitabında Bedi Faik. Ve Ekliyor. Moskova’yı böyle kısaca anlatmak ve özetlemek çok zor. Çünkü, bir şeyler mutlaka eksik kalacaktır…

Bir söylenceye göre, Moskova’yı Mosk ve Kıva adlarında bir karı-koca kurmuş. Ne çarlık döneminde ne de sosyalist dönemde, Moskova’nın bir kent planı yokmuş. Napolyon Savaşları sırasında, yani 1812’de 250 bin olan Moskova’nın nüfusu, 1917’de 2 milyona ulaşmış, 1982’de ise bunun tam 5 katına. Bunun üzerine, kent alanı ve nüfusunun 2010 yılına kadar büyütülmemesine karar verilmiş. Moskova, uçsuz bucaksız ovalar ortasında kurulmuş. Tüm yapılarda hep ağaç kullanılmış; çünkü civarda taş yok dense, yeridir. Bu nedenle 1812 yılında Napolyon’a dörtte üçü yanmış bir Moskova bırakıp şehri öyle terk etmişler!

1147’de Kremlin duvarları (Kremlin, “kale” anlamına geliyor.) içinde oluşmaya başlayan Moskova, zamanla Kremlin dışına taşarak bugünkü durumuna gelmiş. Volga’nın kolu olan 505 kilometrelik Moskova Irmağı, kenti ikiye bölüyor. Irmak üzerinde sürekli yolcu ve yük taşındığı için bizim Haliç’i andırıyor.

Moskova’nın caddeleri çok geniş, parklar ve yeşil alanlar, bizleri şaşırtacak kadar çok. Bazı alanlarda yer alan, her biri birer sanat şaheseri olan heykeller ve parkları süsleyen havuzlar dikkat çekiyor. Büyük çiçekli bulvarlar, bin bir çeşit ağacın yer aldığı koruluklar, parkların birinde çimlerin üstüne oturup etrafımı izliyorum. Kırmızı yanaklı şişman Slav kadın, bankta yanak yanağa, dudak, dudağa bir çift, kırmızı gül satan, ufak burunlu küçük kız, elindeki kitaba yoğunlaşmış yaşlı bir bey, yirmi yıl öncesinin Moskova’sı ile bugünün Moskova’sı o kadar farklı ki; o sessiz, saygılı, emniyetli, çekingen Moskova artık şu sözcüklerle tanımlanıyor. Kumarhane, striptiz, kivi suyu, Mc Donald’s, rap müziği, bol sayıda dilenciler, Benetton, boy boy sigara reklamları ve elbette mafya.

Çarlık döneminden kalma yüzlerce büyük ve güzel bina var Moskova’da. Daha yeni binalar ise eski kent dışına, çok planlı bir biçimde, geniş caddeler üzerine yapılmış ve halen de yapılmaya devam ediliyor. Yemyeşil alanların ortasından yükselen bu binaların hemen hepsi de prefabrike. Moskova artık şehir merkezinin dışında, planlı bir şekilde gelişiyor!

Kremlin Sarayı, Moskova ile Birlikte Anılır

Moskova denince ilk olarak akla “Kremlin” geliyor kuşkusuz. XX. yüzyılın siyasi serüveninde en önemli  siyasi kararların alındığı bir merkez ne de olsa. O yüzden de basın yayın organlarında adı sık sık geçiyor. Kremlin’in yapımı XII. yüzyıla uzanıyor. Kiev Prensi uzun kollu    -çok para canlısı imiş-  Yuri zamanında temeli atılan kale, 20 kule ile çevrili ve çok büyük bir alanı kaplıyor.

Kremlin Sarayı 1818’de tamamlanmış. Çar, açılışa dünyanın önde gelen kişilerini çağırmış. Kremlin Sarayı ile ilgili o kadar çok şey anlatılıyor ki, üstelik hepsi de birbirinden ilginç. Ben size sarayın yapıldığı ilk günlerde geçen trajik bir olayı aktarayım isterseniz:

Kremlin Sarayı’nı herkes çok beğenmiş; ama Çar Korkunç İvan’ın tutkusu bir başkaymış. Saraya âşık olmuş âdeta. Sarayı yapan mimarı çağırmış ve “Söyle bana, bundan daha güzel bir bina yapabilir misin?” diye sormuş. Şaşıran mimar, “evet” diye karşılık vermiş; ama onun bu kendine güveni başına iş açmış. İvan hemen mimarın gözlerini oydurtmuş, daha güzel bir bina yapamasın diye…

Dünyanın en büyük çanı ve topu da burada. İkisi de bronzdan yapılmış. Ama, bugüne kadar ne topla ateş edilmiş, ne de çandan bir “tın” sesi çıkmış! Olsun… Yapılmış ya… İki yüz tonluk çar çanı, fırınlama sırasında çıkan bir yangın sırasında üzerine dökülen suyun oluşturduğu  ısı farkı nedeniyle çatlamış. Kırık çan bugün bir dilek taşı.  Alaşım olarak içine konulan altın ve gümüş çanın sesine farklı bir renk katarmış. Menzili 440 metre olan devasa  topun ağırlığı da azımsanacak gibi değil; gene tam 200 ton. Topun süslemeli güzel tekerlekleri sonradan eklenmiş.

Bu topu, düşmanı korkutmak için yapmışken Ruslar Kremlin için bakın ne diyorlar: “Bir top var hiç atış yapmamış / Bir çan var hiç çalmamış. / Bir hükümet var hiç çalışmamış.”

Kremlin’in içinde çarlık döneminden kalma saraylar, çeşitli binalar, çarların mezarlığının bulunduğu katedraller, kiliseler, ayrıca modern bir yapı olan içinde konser salonu bulunan Kruşçev döneminde yapılan  Kongre Binası bulunuyor.

Kremlin’in içindeki katedrallerin en önemli tüm “taç giyme” törenlerinin yapıldğı “Assumption” (Meryem’in göğe yükselmesi) katedraliymiş. Ortodoks kiliselerinde Aneks’i esas kilise ile ayıran duvar üstüne 3-4-5-6 veya 7 sıra ikona yerleşiyor. Genellikle en alt sıranın tam ortasında Hz. İsa, iki yanında da Meryem Ana ile kilisenin ithaf edildiği aziz yer alıyor.

“Krasni” yani “güzel” meydanda yürürken bir de baktım bir Rus askeri elinde atmaca ile yanımdan geçti. Meğer bu atmacalar güvercinleri yakalayıp, öldürüyormuş. Kremlin’e zarar vermesinler diye!

Rusya’nın kalbi ve yönetim merkezi Kremlin’i gezmek için dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler her zaman uzun kuyruklar oluşturuyor… Lenin, eşi Krupskaya ve kız kardeşi ile birlikte 5 yılını; Stalin, 20’li ve 30’lu yıllarını hep Kremlin’de geçirmiş. Kremlinin iki kilometre uzunluğundaki kırmızı duvarları ve kaleleri inatla direndi yedi eşli korkunç Ivan’a, Büyük Petro’ya,  Büyük Katerina’ya, Napolyon’a. Stalin’e ve hala ayakta, sapasağlam.

Kızıl Meydanın Oyuncağı Soğan Kubbeli Katedral!

Moskova denince akla gelenlerden biri de, fotoğrafçıların gözdesi Aziz Valisi (Basilius Katedrali). Renk renk kuleleri, dokuz kubbesi  ile zoraki bir biçim ve renkler cümbüşü. Belki de onu yaptıran Çar Korkunç İvan’ın ruhsal yapısını yansıtıyor. Ancak Tatar  Camiiden etkilendiği kesin.  Aziz Vasili Katedrali Kazan ve Astrahan Hanlıklarına karşı kazanılan zaferler anısına 1554-1560 yılları arasında inşa edilmiş. Napolyon bu yapıya hayran kalır ve taşlarını tek tek söküp Paris’e taşımayı bile düşler. Stalin ise Kızıl Meydan’daki ünlü geçit törenlerine engel olduğu için yıktırmak ister. Ancak ünlü Mimar Baranovsky pastayı da andıran kilisenin merdivenlerinde boğazını keseceğini söyleyince Stalin bu çılgın fikrinden vazgeçer.

Yedi Kız Kardeşler !

Moskova’yı gezerken, uzun kuleli, kimilerine göre “çirkin” olarak tanımlanan yedi dev bina hemen göze çarpar. Hepsi de Stalin döneminde yapılmış. Hem de 40 bin Alman esirin hayatına mal olmuş. Biri Moskova Üniversitesi, ikisi bakanlık, ikisi otel, ikisi de mesken olarak kullanılıyormuş. Bunların bir benzeri, yani sekizinci bina da Varşova’da bulunuyor. Moskova’ya gelen Nazım Hikmet bu binaları görünce “sizin ne güzel mimarlarınız vardı. Bu koca binalarda nereden çıktı ?” diye sorar.  Şoför yanıtlar ünlü şairi “Stalin yoldaş böyle istiyor, büyük binaları çok seviyor.” “Stalin yoldaş mı ?” diye sorar Nazım Hikmet. “Ben öyle bir mimar tanımıyorum”, hemen ufak bir not: Stalin hiçbir zaman Nazım Hikmet ile görüşmemiştir!

Napolyon  Moskova Yollarında !

Moskova’da “Borodino Panoraması”nı da kesinlikle görmenizi öneririm. 1812 yılında, Moskova’ya 150 kilometre uzaklıktaki Borodino Köyünde Fransızlarla Ruslar arasında, sadece 15 saat süren ve “Borodino Savaşı”nın anlatıldığı, 116 metre çapındaki dev bir dairesel tablo ve  maketlerle  desteklemiş. Toprak, çamur, yanmış ev, kırık tekerlek, top arabası,  süvariler ve yaralılar hepsi iç içe.  Bu görkemli tabloyu, Lenin’e benzeyen ressam Franz Rubur ve beş yardımcısı, bir yılda tamamlamış.  Tablo o kadar canlı ki, bakarken sanki savaşı siz de bire bir yaşıyorsunuz! Acaba, ressamlarımız tarafından bunun benzeri bir kompozisyon ile “Çanakkale Savaşı” anlatılamaz mı diye düşündüm. (Ve bu gerçekleşti, çok mutlu oldum.)  Tek gözlü (gözünü Osmanlı savaşında kaybetmiş), karizmatik “yaşlı tilki” diye bilinen  Rus General Kutuzu’nun başarılı taktiği ile “Borodino Muhaberebesi” sonrası geri çekilen Ruslar, Napolyon’a boş, yanmış, soğuk ve yiyeceksiz bir Moskova bıraktılar. Bu kez Moskova’yı düşman değil kendileri yaktı.  Napolyon Moskova’da üç hafta kalır ve geri çekilir. Ama kışın geri dönüş de hiç te kolay değildir. Partizanlar sık sık yollarda saldırırlar. Napolyon ordusunu bırakıp hassa alayı ile Paris’e döner.  Farklı Avrupa ülkelerinin askerleri ile birlike 650 bin olan ordusu altı ay sonra Fransa’ya döndüğünde bu  sayı  70 bine düşmüştür. General Kutuzu “Moskova’yı geri alırız ama ordum giderse iş biter” demişti ve haklı çıktı.

İşte Moskova, Yeşil Moskova

1990 yılı sonrası kapalı şehir ilan edilen Moskova’daki bazı lokantalar da müze değerinde. Bunlardan biri de 1870’te kurulmuş olan Oktijabrja Caddesi’ndeki “Slavianskij Bajar”. Pek çok ünlü kişiyi konuk etmiş buranın masaları; Çaykovski, Stanislavski, Korsakov, Çehov… Hatta, Çehov ünlü “Köpekli Kadın” öyküsündeki kadını bu lokantada tanımış. Tolstoy “Savaş ve Barış” ‘ı yine buralarda kağıda dökmüş.

            “Gorki Parkının” ismi ile ünlü ama oraya gidince doğrusu şükutu hayale uğradım. Sanki ucuz bir lunapark ve bildiğimiz çocuk parkı. Oysa bu ismi taşıyan bir ünlü film ile bir de ünlü müzik grubu  var. Sonra Maksim Gorki’ye de ayıp olmuş. 110. yılını kutlayan Tretyakov sanat galerisinde Rus ressamların eserlerini bulabilirsiniz. Tropinin Kramskoy, Somov, Repin ve Levita gibi. Haraketli Manej meydanı gençlerin buluşma noktası. Bol sayıda tank, uçak, uçaksavar, ambulans ve savaş gemisi görmek istertseniz “Zafer Parkı” sizi bekliyor.

            Moskova’da turlarken eski KGB binasını size gösterecekler. Rusya’nın bir zamanlar en yüksek binası imiş. Çünkü oradan “Sibirya” görünüyormuş.

Kenti dolaşırken Bolşoy Tiyatrosu’nu, Çocuk Tiyatrosu’nu, Lenin Kütüphanesi’ni (170 dilde 30 milyon kitapla dünyada kitap sayısı bakımından dünyada birinci.), Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’ni, Moskova Üniversitesi’ni (191 ülkeden 30 bin öğrenci öğrenim görüyormuş.) gezdik. Kentin bir başka güzel yanı da, kentin içinin bile ormanlar, korular ve parklarla kaplı oluşu. ,

Moskova Sokakları Bedii Faik’in ifadesi ile “İnsanın elindeki izmaritleri yere atamayacağı kadar temiz.” Moskova’da yaşayan insanların 70 bininin soyadı “Cmirnov”, 80 bininin de “Kuznetzov”. 3 bin kişi de “Puşkin” soyadını taşıyor; ama yalnızca 200 kişinin adı “Aleksandr”…

Anlatmaya değer bir “Bina Kaydırma Müdürlüğü” var Moskova’da. Bu müdürlük, anıtları, binaları, yani taşınmaz gibi görünen şeyleri kaydırıyor. Örneğin; Puşkin Anıtı’nı 100 metre, Şehir Belediye Binası’nı da 13 metre kaydırmış.

Moskova ve tüm Rusya’da en fazla satılan elbette de  tüketilen “içki ve sigara”, en fazla da votka. Tüm mağazaların büyük bölümü içki çeşitlerine ayrılmış. Rusya’nın ünlü sahne sanatçıları bile maalesef  sigara içiyordu.

Bir akşam üstü idi. Bir kahvenin yeşillikleri içindeki bir  bahçesinde Moskovalılar votka, çay ve bira eşliğinde sohbet ediyorlardı. Birden hoş bir melodi yükseldi. O sese, o müziğe birden aşık oldum. İnsan şarkıya aşık olur mu? Oldu işte… İçeri koştum ve şarkının kime ait olduğunu öğrenmek istedim. Olmadı…. Anlatamadım ve belki de  onlarda bilmiyordu. Ümidimi kestim. Hep bekledim ki bir yerde bir daha duyayım diye. Olmadı!