Madrid – Yel Değirmenleriyle Savaşan Kent

“Kar yağıyor / ve sen böyle “No pasaran” deyip / Madrid kapısına dikilmeden önce / her hâlde vardın. / Ne bileyim / meselâ / Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin. / Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki / kuzeyde almış olduğun yarayı saklamaktadır./ (…) / Belki Puerta del Sol’da küçük bir dükkânın vardı / renkli İspan­yol yemişleri satardın.”

Büyük şair Nâzım Hikmet’in dizelerinde böyle geçiyor Madrid; ya da Arapların verdiği adla “Magerit” mi demeli?.. Oysa bugün Araplardan hiç iz yok kentte. II. Philip zamanında başkent olarak düşünülen Madrid aslında ete kemiğe bürünmüş bir kent. Ozanlara, müzisyenlere verdiği esinle dünyanın dört bir yanında anılıyor adı.

Madrid sözcüğü Arapça “Magerit”ten geliyor. İberya Adası’nda deniz seviyesinden 650 metre yüksekte kurulan Madrid’in içinden Manzonareğ Irmağı geçiyor. 1651’de II. Philip zamanında kurulan kent, III. Charles döneminde daha da gelişmiş, genişlemiş. Burada her şey oldum olası bir numara büyükmüş; başkentin Castilla Yaylası’nda can sıkıcı bir kasaba olduğu zamanlarda bile. Mimarisi anıtsal; öyle ki caddelerin görünümleri içinde, bir bakanlığı bir bankadan, bir bankayı bir kışladan ayırt etmek hiçte kolay bir iş değil!

Bin üç yüz kilometre karelik alana yayılan kentte ilk göze çarpanlar tarihî binalar ve çeşmeler. İspanyol mimarîsinin belki de en belirgin özelliği oldukça daracık balkonlu evleri. Alabildiğine geniş caddelerin kenarlarına, tabir yerindeyse mısır taneleri gibi düzgün dizilmiş evlerin balkonlarında keyif yapan İspanyolları göremiyorsunuz bunun için.

1361’de başkent olan Madrid’in üçte biri park olarak düzenlenmiş. Madrid’i baştan başa kateden “Paseo de la Castellena” Bulvarının boyutları, Paris’teki benzerlerini gölgede bırakacak kadar geniş.

İspanya, daha önceden de belirttiğim gibi uzun bir dönem değişik Arap kabilelerinin hâkimiyeti altında kaldığı için mimarîde Doğu etkisinin izlerini görmek mümkün. Yapımı XII. yüzyıla kadar inen kiliselerde bile Arap etkisi açık biçimde seziliyor. Arap-Müslüman kültürünün izleri yalnızca mimarîde değil, konuşma şeklinden dansa kadar pek çok yerde rastlanıyor.

Kent geçirdiği tarihsel süreçleri, canlı bir organizma gibi kendi içinde yoğurmuş ve kendi yapısına katmış. “Romantik Madrid” böyle alanlardan biri: Şehir, Aydınlanma Ça­ğı’ndan III. Carlos’a, XIX. yüzyılın unutulmaz kraliçesi İsabella’ya kadar uzanan geniş bir yelpazenin soluğunu üzerinde taşıyor. Madrid’e bir kimlik kazandırmak için tüm üsluplar birbirine girmiş.

İşte bu dönemden kalan kenti anlatacak en uygun sözcük: “Görkem”… Her şey görkemli burada. Süslü yapılar, havuzlu ve heykelli meydanlar, geniş caddeler, uyumlu yapı adaları ve geceleri tüm kenti bir düş âlemine çeviren ve her yerde gölge oyunları yaratan bir aydınlatma. Madrid her an ışık seli ile yıkanıyor.

Madrid’e gelip de Prado Müzesi’ni gezmeyene gülerler. Avrupa’nın en önemli müzelerinden biri olan Prado, pek çok ressamın tablosuna ev sahipliği yapıyor. 120 salonda 3 bin tablo sergileniyor. El Greco, Velasquez, Tizian, Raffael, Ribera ve Goya’nın yanı sıra Riber, Murillo, Rubens ve Bosh… Tüm ressamların kendi üslûplarını yansıtan en güzel örnekler de bu müzede görülebilir. Müzenin en değerli tabloları ise Valazques’in “Las Meninas”ı. Ziyaretçilerin müzeye ilgisi öyle yoğun ki, Özel kolleksiyon bölümün önünde en az yarım saat kuyrukta beklemek zorunda kalıyorsunuz.

Prado’nun hemen karşısında Alman kökenli Thyssen-Bornenisza ailelerinin özel koleksiyonunun sergilendiği Thyssen Müzesi bulunuyor. XIII. ve XX. yüzyıllar arasında yaşayan Duccio, Van Eyk, Dürer, Caraviggio, Rubens, Van Gogh, Gauguin, Mondrian, Klee, Hopper gibi ünlü ressamların tablolarını içeren bu müzede 800 tablo, heykel ve halı bulunmakta. Kültür üçlüsünün sonuncusu Kraliçe Sofia’nın ismini taşıyor. Reina Sofia müzesi. Piccaso, Dali ve Miro’nun eserleri çoğunlukta.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Madridliler eğlenceyi, alış verişi, elbette kahveyi seven insanlar. Geceleri kent merkezi adeta karınca yuvasına benziyor. Sanki bir “Bombay”. Hele bizim Beyoğlu’muz sayılan “Gran Via” da cehennem gibi bir trafik var. Sadece Madridliler değil tüm İspanyollar böyle. Ancak, bu eğlen­ce ve dinlence alışkanlıklarını biraz fazla ileri götürmüşler. İspanya’da büyük mağazalar hariç, esnafın çalışma süresi sabah 10.00’dan öğleden sonra 14.00’e ve akşamüzeri 17.00’den akşam 19.00’a kadar… Öğleden sonra 14.00 ile 17.00 arası uykuların kutsalı “Siesta” zamanı. Siesta da İspanyollara Endülüs döneminden kalma bir âdet. Müslüman Araplar, peygamberimizin sünneti olan ve “kayûle” adı verilen öğle uykusunu İspanyollara miras bırakmışlar. Ama, İspanyollar siestayı uykudan çok, dalga geçmek için kullanıyorlar.

Unicode

Madrid, pek çok ozana ilham vermiş bir kent demiştim. İşte bunlardan biri de Şili’nin Nobel ödüllü ünlü şairi Pablo Neruda. Bakın nasıl anlatmış Madrid’i dizelerinde:

“Madrid’in bir mahallesinde kalırdım.

Görünürdü, oradan, uzaktan

Kastilya’nın çökük güzü.

Kocaman derin bir okyanus gibi

‘Çiçeklerin Evi’ydi evimin adı.

Fışkırırdı sardunyalar her yandan

Evim güzel bir evdi.”

Kentte sayısız dükkân, galeri, kahve ve lokanta var. Bunlar özellikle Puerta del Sol ve bilhassa Plaza Mayor’un çevresinde öbeklenmiş.  Yaşam tutkusunun hayat bulduğu Madrid kahvelerinin en ünlüsü Cafe Guinon. Hemingway’den Luis Bunuel’e kadar birçok kişinin oturduğu Recoletos Bulvarı üzerindeki ünlü kahvelerin kapısında insanlar kuyrukta bekliyor. Yahya Kemal, “Madrid’de Kahvehane” adlı şiirini burada mı yazdı acaba, diye düşünmeden edemiyoruz.

“Madrid’de kahvehaneyi gördüm ki havradır / Bir yerdeyiz ki söz denilen şey palavradır.”

Puerta del Sol, İspanya’nın en popüler meydanlarından biri. 1978 yılında burası Madrid’in “coğrafî merkezi” olarak kabul ediliyordu. Madrid’in ve İspanya’nın bütün caddeleri, burada “sıfır” kilometreden başlar. Randevular burada verilir. Yılbaşı dahil tüm kutlamalar bu meydanda yapılır. Ayrıca Madrid’in sembolleri olan kocayemiş ağacına tırmanan “ayı” heykeli de  bu meydandadır.

XVI. ve XVII. yüzyıllarda bir vahşet örneği olan boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Mayor, mimarî açıdan Avrupa’nın en tanınmış arenalarından biri. Yapımına 1617’de III. Philip’in emriyle başlanmış. Taç giyme törenleri, kraliyet düğünleri, turnuvalar, yargı ve infazlar hepsi bu alanda yapılırmış. Meydanı çevreleyen dükkân ve lokantalar akşamları en pırıltılı giysilerini giyerek selâmlıyorlar geceyi. Bunların arasında en çok şekerciler ve hamur ürünleri satan dükkânlar göze çarpıyor; ancak İspanyollar Amerikalılar gibi hamur işlerine düşkün olduklarına rağmen nedense onlar gibi şişman değiller.

III. Charles döneminde başlayıp 1792 yılında tamamlanan Cibeles Meydanı’nda bulunan anıtta, Tanrıça Kibele aslanlar tarafından çekilen bir arabada betimlenmiş. Bu figür bize hiç de yabancı değil. Çünkü, Kibele (Artemis) Anadolu kökenli bir tanrıça ve özellikle Yunan mimarî ve heykeltıraşlığında değişik betimleriyle karşımıza çıkıyor. Kibele sanki dev fıskiyelerin arasından orta ve güney Amerika yerli halkının ıstırabını haykırıyor. Kibele ünlü Bergama Sunağı’nın kabartmalarında da yine aslanların çektiği arabasında betimlenmişti.

Retiro Park, eski bir sarayın bahçesi. 1869 da halka açıldı. İçinde havuzlar, bahçeler, anıtlar ve ünlü Kristal Sarayı bulunmakta. Retiro Parkında şekilli bitkileri ile Fransız, heykel ve çeşmeleri ile İtalyan ve geniş çim alanları ile İngiliz bahçeciliğinden alıntılar yapılmış!

Bence bir insanlık utanç alanı olan Los Ventas Arenasının önünde bir heykel var. Herhalde ünlü matador “El Cordobes”e ait. Heykelin altında şöyle bir yazı okunuyor “Bir matador ölür, bir melek doğar”… Niye efendim! Bence bu yazının doğrusu şöyle “Bir matador ölür, bir katil temizlenir ve doğru cehenneme gider”…

Hızlı trenle birlikte fonksiyonunu kaybeden Atocha Garı 1992 yılında Rafael Moneo tarafından kış bahçesine, dönüşmüş. Sıcaklığın 26°C de tutulduğu ferfoje ve cam iskeletli Tropikal Bahçe’de rutubet fıskiyeler kanalı ile  sağlanıyor.

İspanya’da uzun süre hüküm sürmüş Fransız Burbon ailesinin en önemli eseri olan Kraliyet Sarayı (The Royal Palace), İspanya’nın en görkemli yapılarından biri. Madrid’in en yüksek yerinde kurulmuş olan bu saray, Avrupa’daki diğer benzerleri gibi yağma veya yangına maruz kalmamış. Bu nedenle de bugün dimdik ayakta. Sarayın belki de en ilginç yanı, içinde tam 1118 adet saat bulunması. Bu saatleri kurmakla görevlendirilmiş özel bir memur bile var. Değişik mimarî üslûpları barındıran sarayın tam 2864 odası bulunuyor. İnanılması güç bir sayı bu. Günümüzde avcı kralları, bazı resmî davetler için bugün de  bu sarayı kullanıyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Asuan Barajı’nın yapımı sırasında su altında kalan “Debud Anıtı”, Mısırlılar tarafından İspanyollara armağan edilmiş ve Madrid’e dikilmiş. Anıtın geçmişi 2500 yıl geriye dayanıyor.

Madrid’deki diğer ünlü bir meydan İspanyol Meydanı. Burada hemen her gün ziyaretçilere yönelik “flâmenko gösterileri” gerçekleşiyor. Kastanyetlerini şıkırdatarak eteklerini savuruyorlar ve yüreğinizin bir köşesinde gizli kalan coşkunluğu yeniden diriltiyorlar.

İspanyol Meydanı, II. Dünya Savaşı sonrası adeta bir güç sembolü gibi dikilmiş beton bloklarla kuşatılmış geniş bir alan ile, bu alanın içindeki parktan oluşuyor. Parkın ortasına, ünlü İspanyol yazar Cervantes elinde bir kitap olduğu hâlde betimlenmiş. Miquel de Cervantes, Türkler tarafından sakat bırakıldı, korsanların saldırısına uğradı, Mağribliler onu bıçakladı, rahibelerce aforoz edildi, Sevilla’da tutuklandı, Cezayir’de hapis yattı. Cervantes’in heykelinin hemen ayaklarının dibinde, o ünlü kahraman Don Kişot, sivri sakalı, sarkık bıyıkları ile atının üzerinde mağrur bir ifadeyle duruyor. Yorgun, ama aynı zamanda inançlı bir hâli var. Yorgunluğu yel değirmenleriyle giriştiği savaştan olsa gerek!.. Zaten değirmenin böğrüne sapladığı mızrak da hemen yanı başında… Sanço Panço’suz bir Don Kişot düşünülemez elbet. Sanço Panço da Rosinante isimli eşeğinin üzerinde havuzun durgun sularına karşı rehavete ilerler gibi…

Bir cumartesi akşamı sıkılınca kendimi La Via Grande’ye atıyorum. Sere serpe bedenleri üstünde boya ve dövme, alına, yanağa, dudağa, göbeklere delgi ile yerleştirilmiş metal parçalar, her yana uzayan tuhaf giysiler, rugan çizmeler, dağcı botları, sarı, yeşil, mor meçli kısa veya uzun saçlar, kısaca özeti, tuhaflık(!) ve kaybolmuş bir gençlik.

Korfu, bugün de bir getto adası mı?

Bol sayıda zeytin ağaçları, mor begonvilleri, beyaz çan kuleleri, antik tapınakları, manolya ağaçları, uzun kumsalları, meltemle serinleyen uzun koyları, sakin portakal çiçek kokulu plajları, şarap renkli denizi, buzuki eşliğinde yapılan sirtaki dansları, loş mutfaklarının pencerelerinde sıralı fesleğen ve sardunya saksıları, rengârenk çamaşır gerili sokakları, ayaküstü sohbet eden siyah kıyafetli yaşlı insanları, hizmette sınır tanımayan tavernaları, sessizce balık ağlarını onaran yaşlı balıkçıları, ulu Pantokrator Dağı, şirin Kalami Köyü, gökyüzüne uzanan fenerleri ile Korfu (Yunancası Kerkira) Adası, İyonya Denizi’ndeki yedi adanın en büyüğü, en yeşili ve aynı zamanda adaların merkezi.

Evet bu kez Yunanistan’ın en batısındaki İyonya Denizi’nde uzanan Korfu Adası’ndayım. Sessiz, masum, sakin bir yunan adası beklemeyin. Bol araba, bol insan, bol bina, hatta binaların bir kısmı rutubetten çirkince siyahlaşmış bile. XVI. ve XVII. yüzyıla ait binalarına İtalyan etkisi hâkim.

Atina’dan uçağa atlayıp bir saat sonra Korfu’nun sevimli havaalanına iniyorum. Havaalanı Korfu doğumlu Yunanistan’ın ilk Başbakanlarından Kapodistrias’ın adını taşıyor. Otelim havaalanına sadece beş dakikalık yürüme mesafesinde! Odama acele yerleşiyorum. Rüzgar tül perdeyi savuruyor. Karşımdaki binanın tahta kepenkli pencereleri sımsıkı kapalı. Kaldırıma sarı, yeşil, mavi neon ışıkları vuruyor. Bir an kendimi çok yalnız, terkedilmiş hissediyorum. Seyahatlerde zaman zaman insan böyle hislere kapılır. Birden çocukluğumun filmlerinde etli kalın dudakları ile hareketli Yunanca şarkılar seslendiren sarışın dilber Aliki Vuyuklaki’yi anımsıyorum. Otelden dışarı fırlıyorum. Sanki otelin aynasında benden bir şeyler unuttum.

Korfu tarih boyunca defalarca sahip değiştirmiş. İlk yerleşim Fenikeliler döneminde, daha sonra Romalılar, Ruslar, İtalyanlar, Almanlar, Venedikliler Korfu’nun tarih sayfalarında görülüyorlar. Büyük İskender’in çocukluğu burada geçmiş. XIX. yüzyılda İngilizler bu adada zencefilli bira içip bol bol kriket oynamış.

Osmanlı’nın toprağına katamadığı nadir adalardan biri Korfu.Gerçi I. Süleyman 1537 yılında adayı kuşatmış ama iki kalesi ile iyi bir savunma sistemi kuran Korfu’yu ele geçirememiş. Daha sonra 1571 ve 1716 yıllarındaki iki deneme daha sonuçsuz kalmış. Ama komşu adalar Patmos ve Naksos Osmanlı’ya bağlanmış.

Korfu, eski şehir UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış. Kıyı boyunca eski şehre doğru yürüyorum. Bir an kendimi Havana Sahili’nde sanıyorum. Bir dizi parkların içinden geçiyorum. Karşıma beyaz renkli tuhaf bir taş yığını çıkıyor, adı: Enosis Anıtı (1864) imiş. Adayı, İngilizler Yunanlılara geri verince bu heykeli dikmişler. Enosis “birleşme” anlamına geliyor. Daha sonra Edward Lear’ın beyaz büstü karşıma dikiliyor. Edward Lear Korfu için şu notları düşmüş: “Öyle bir coğrafya hayal edin; mavi bir gökyüzü, zeytin ile portakal ağaçları, mor dağlar ve tavus kuşu kanatları ile bütünleşsin.” Korfu’da iki adet kale var. Eski kale derin bir hendekle sarılmış, (1546) sanki bir Bizans kalesini andırıyor. Venediklilerin inşa ettiği yeni kale ise (1576-1645), bugün sergi alanı ve konserler için kullanılıyor.  Ayrıca içinde resmi daireler de yer alıyor.

St. Michael-St George Sarayı içinde Asya porselenlerini barındıran bir sergiyi gezebilirsiniz. Mon Repos Sarayı’nı ise İngiliz Yüksek Komiseri Adams, Korfulu güzel eşi için yaptırmış. Küçük ama samimi ve zarif bir yapı, Yunan Neoklasik dönemini iyi yansıtıyor. Bugün müze olarak kullanılan bu evde Kraliçe Elisabeth (II)’nin eşi, Edinburgh Dük’ü  Philip 1921 yılında dünyaya gelmiş.

Agios Spyridon Kilisesi 1453 yılında İstanbul’un kuşatılması sırasında kemikleri kaçırılan, ermiş Spyridon’un 1716 yılında Osmanlıların Korfu kuşatması sırasında adayı koruduğuna ve abluka başarısızlıkla sonuçlanmasında etkili olduğuna inanılmaktadır.

Esplanade (Spianada) Meydanı Avrupa’nın en büyük meydanlarından biri olarak biliniyor. Gelen top mermilerin menzilinden korunmak için çok geniş tutulmuş. Burada Napolyon döneminde Fransızlarca  yaptırılan Liston olarak adlandırılan kemerlerin altında yürüyüp sokak kahvelerinde keyifle yanında bir bardak su ve bisküvi ile gelen bol sütlü kahvenizi yudumlayabilirsiniz!

Başkentin dışında hararetle gezmeniz tavsiye edilen en önemli yer “Achilleion Sarayı”. Burası Korfu’nun merkezine sadece 12 kilometre, ama yol dar ve virajlı. Ünlü, güçlü ve güzel olduğu kadar talihsiz Avusturya Kraliçesi Elisabeth (popüler adı ise Sissi) 1889 yılında oğlu prens Rudolf’ü Mayerling Faciasında kaybedince sağlığı bozulur ve Avusturya’daki muhaliflerinden kaçmak için 1890 yılında bu sarayı yaptırır. Saray kahraman Achilles’e adanır. Muhteşem bahçesinde 15 metrelik bronzdan bir Achilles heykeli de bulunmaktadır. Sissi 1898 yılında bir İtalyan tarafından öldürülünce sarayı 1907 yılında Alman İmparatoru II. Willhelm satın alır.

Paleokastritsa, Korfu’nun batı sahilinde tatilcilerin çok rağbet ettiği bir yöredir! Burada bir tepeye inşa edilen manastırı görmenizi tavsiye ederim. Ufak ve sevimli kilisesi, zeytinyağı elde edilen değirmenleri, dehlizleri, mahzeni ve hırçın manzarası ile doğrusu gezmeye değer!

Ayrıca yolunuz düşerse bir dağın yamacına kurulan Pelekas’da mola verip, ya bir kahve ya da öğle yemeğinizi burada alın. Maalesef benim burada kaldığım üç gün boyunca sağanak yağmur bir dakika bile ara vermedi.

İkinci gün araba kiraladım ama yağmurdan dolayı yolları bile çok zor seçtim. Bir gözüm haritada, bir gözüm yollarda maalesef gezme zevkine varamadım. Aslında gezilerde hep havadan yana şanslı olurdum!

Korfu’nun ana meydanında dilenmekte olan bir yaşlı amca

—Hz. İsa rızası için bir dilim pasta

Şık hanım adama şaşkınlıkla bakıp;

—Tuhaf, benim bildiğim dilenciler bir dilim ekmek isterlerdi

—Evet, ben de genellikle ekmek isterim ama bugün benim doğum günüm.

Kısa Kısa Korfu

  • Edward Lear ve Alfred Sisley fırçaları ile Korfu’yu tuvallerine aktardı. Homer’e de bu adanın ilham kaynağı olduğu söyleniyor.
  • Paskalya Yortusu’nun en hararetle kutlandığı coğrafyanın burası olduğu yazılı.
  • Shakesper’in ünlü “Fırtına” adlı eserinde adı geçen Prospero Adası’nın aslında Korfu olduğu kaynakçalarda belirtilmiş.
  • Korfu adası bol yağmuru ile bereketli topraklara sahip. Çok sayıda meyve ağaçlarına, zeytinliklere ve bağlara sahip.
  • Korfu’dan deniz otobüsü ile bir saat içinde civar adalardan lagünleri ile ünlü Paksos ile Antipaksos’u ziyaret edebilirsiniz.
  • Korfu’nun eski kentine sadece 12 kilometre uzakta olan Benitses aslında bir balıkçı köyü iken diğer balıkçı köyleri gibi yüzünü turizme yöneltmiş. Bugün sahil boyunca sıralanan otel, lokantaları ve kahveleri ile sevimli bir tatil beldesi oluşmuş.
  • Korfu’da gerçek yaşamı daha iyi tanımak isterseniz Hamdi Özyurt’un 2005 yılında yayınlanan “20 ağaç tek portakal” adlı eserini okumanızı tavsiye ederim.
  • Tüm Yunanistan gibi burada da bol bol sigara içiliyor. Hatta iç mekânlarda bile içmeye teşebbüs, hatta müsamaha ediliyor.
  • Aslında yerleşik halkı yaşlı ve iki büklüm! Herhalde gençler adayı terk etmiş! Ama yüksek bir eğitim kurumu var, “İyonya Üniversitesi”. Yunanistan’ın ilk Filarmoni Orkestrası ile Güzel Sanatlar Akademisi de Korfu’da kurulmuş.
  • 1835 yılında ünlü Korfu’da mimar John Chronis’in inşa ettiği Capodistria Malikânesi Yunanistan’ın en güzel yapıları arasında yerini almakta.
  • Bu coğrafyada ıstakozlu makarna ile pasticcio olarak bilinen etli bir patlıcan yemeği önerilir. Zaten her adımda bir taverna var! Tavernalarında bize hiç de  yabancı olmayan mezeleri bulacaksınız.
  • Bir dönemin İtalyan valisi çok doğru bir karar vermiş. “Kim bir zeytin ağacı dikerse ve belli bir yaşa kadar ona bakarsa kendisine iki altın vereceğim” demiş. Gerçi valiliğin kasası hızla boşalmış ama adadaki o güzelim anıt zeytin ağaçları, bu valiye borçlular!
  • Korfu’da evlerin sahile 60 metreden az yaklaşması yasak. Bu yasaya uymayan tek tük kaçak evlere elektrik-su bağlanmıyor!
  • Armatör Lemos ve Rothsehild aileleri Korfu’da halen çok geniş arazilere sahip ve yapılaşma yaygınlaşmasın diye şimdilik arsalarını satmıyorlar. Ama, bakalım çocukları, torunları acaba ne yapacak?
  • Adada ulaşımı sağlamakla yükümlü mavi ve yeşil otobüs sistemi kurmuşlar kurmasına ama seferler pek seyrek!
  • Adanın dağlık olan kuzeyi nerede ise Arnavutluk Sahili’ne yüzme mesafesinde! “Acaba buradan Avrupa Birliği’ne iltica olmuyor mu?” sorusu akla geliyor! Evet bir zamanlar denenmiş, artık Arnavutluk’un ekonomik durumu düzelince pek de ihtiyaç kalmamış gibi!
  • İlginç bir olay izledim… Başkente çok yakın olan havaalanından bir uçak havalanıyordu. Polis aracı yolu trafiğe kapattı. Çünkü uçak hızlanırken çıkan egzoz trafikteki araçların üstüne savrulması halinde ciddi bir tehlike yaratabilirdi!
  • Korfu Adas’ına tatile gelen yabancılar genellikle villalarda kalmayı tercih ediyor. Adanın bir numaralı müşterisi ise İngilizler.
  • İngilizlerin altın hat diye isimlendirdiği oteller ve villalarla betonlaşmış kuzey sahili boyunca Kassiopi, Kalami, Kouloura Körfezi, Agios Stefanos, Sidari plajları sıralanmış.
  • Sokrati Köyü’nde Kayzerin Tahtı (Kaiser Throne) olarak anılan balkondan manzarayı seyretmenizi de size önerecekler.
  • Bizdeki manavlarda ne satılıyorsa buradaki manavlarda da aynısını bulursunuz. Ne bir eksik ne bir fazla!

Korfu’dan kalkan otobüsle Atina’ya ulaşmak mümkün. Önce iki saat süren rahat bir feribot yolculuğu ile İgoumenitsa Limanına varıyorsunuz. Daha sonra 8 saatlik bir kara yolu yolculuğu sizi bekliyor. (bilet 50 avro) Sırası ile Preveze-Agrinio, sonra çok uzun bir köprüden Mora Yarımadası’na geçiyorsunuz, Aigio, Korinthos, Megana ve  sonunda ver elini Atina. Yol boyunca zeytinlikler, masmavi deniz, yamaçlara tırmanan tek katlı beyaz evleri bir film şeridi gibi seyrediyorsunuz.  Ancak bizdeki lüks otobüs yolculuğunu beklemeyin. Bir defa otobüste hiç ikram yok! Ama internet hizmeti sunuluyor. Molalar ise 2 saatte bir sadece ve sadece 5 dakika

Suriye’ye Yazık Oluyor

Elli dokuz kilometrelik, fıstık ağaçları dizili Gaziantep-Kilis arası karayolundan sonra kendimizi Öncüpınar Gümrük Kapısında buluyoruz. Sınır kalabalık olmamasına rağmen, grup olarak tüm işlemleri tamamlayıp Türkiye sınırımdan çıkmak, en az 1,5 saat sürüyor. Fakat, Suriye sınırını aşmak çok daha zor. Bir defa sekiz farklı kontrolden geçiliyordu. Hele bir de yemek saatlerine rastlarsanız, işiniz daha da uzun sürecek demektir. Hafız Esad ve oğlu Başar’ın büyük duvar portreleri, Alsalama Sınır Kapısında bize hoş geldiniz dedi. 2015 yıllarından bahsediyorum. Suriye’de savaş yok o yılda!

Şoförlerimizin tecrübeli olmaları ve Arapça bilmeleri sınırı geçmemizde ne kadar faydalı oluyor bilemiyorum; ama Suriye tarafında yine de iki saat kadar bekliyoruz. Tüm bu eziyet verici kontrollerden sonra yolda bir de askerî polis tarafından çevrilip bavullarımız açtırılınca, artık dayanamıyorum. Ziyaretçilere bu kadar da işkence yapılır mı? Herkes kaçakçı değil ki! Sivil kıyafetli yarbay özür dileyip elimi sıkıyor.

Artık Suriye’deyiz

            Suriye tarafında coğrafya pek değişmedi. Volkanik ve verimli bir toprak. Fıstık ve zeytin ağaçları yol boyunca bol miktarda bulunuyor. Tüm bu güzelliklerin yanında da tutan bir migren ağrım. Evet, Halep’e yaklaşırken benim de o müthiş baş ağrıma tahammül derecem azalıyor. Sonunda kendimi Halep’teki Planet Hotel’deki odama atıp bir süre uyumak zorunda kalıyorum. Artık 10 yıldır Allahtan migren beni terk etti.

            Otelimiz şehir merkezinde, çarşıya yakın ve personel gayet iyi niyetli ve güler yüzlü.

            Suriye, çeşitli dinî ve etnik gruplardan oluşan bir toplum. Nüfusun %88’i Sünnî, geriye kalanlar ise Alevî, Hristiyan, Ermenî ve az da olsa Musevi. Kürtlerin sayısı da oldukça fazla. Özellikle Türk sınırına yakın bölgelerde Kürt köyleri dikkati çekiyor.

Biliyorsunuz bu etnik gruplar kullanılarak adım adım Suriye  iç savaşa sürüklendi.

            Suriye’nin sınırları yüzyıllar boyunca kâh küçülmüş, kâh günümüz Lübnan’ını, Ürdün’ü, İsrail’i, Filistin’i, Irak ve Türkiye’nin bir bölümünü içine alacak kadar büyümüş. Soyları Dürzîler, Çerkezler ve Türkmenlere kadar uzanıyor.

            Suriye, tarih boyunca topraklarında bir çok olaya şahit olmuş. Ama, bunlardan hiçbiri XI., XII. ve XIII. yüzyıllarda Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak amacıyla yola çıkan Haçlılar kadar yara bırakmamış. Akdeniz ile çöl arasında uzanan alanlarda, hâlâ serpiştirilmiş Haçlı şatoları dikkati çekiyor. Bu şatoları büyük masraflarla inşa eden Avrupa asilleri, günün birinde bu işgalin sona ereceğini ve ülkelerine döneceklerine hiç hesaba katmamışlar anlaşılan. Bugünün Suriye’sinde, Haçlı döneminin bir uzantısı olarak “George” ve “William” gibi Müslüman isimleri bulunuyor. Suriye, otuz yıl boyunca Sovyetlerin yakın müttefiki oldu. Halen de Esad Yönetimi Rusya’ya yakın.

Hatay Sorunu

            Bir Fransız mangası iken, 1939 yılında gerçekleştirilen referandum sonrası Türkiye’ye katılan Hatay, Suriye ile komşuluk ilişkilerimizin iyileşmesine mani olan en önemli nedenlerden biri. Zaman zaman haritalarında Hatay’ı  kendi sınırlarında gösteren Suriyeliler, “Hatay size Fransızların hediyesi oldu; ama onu tekrar geri alacağız.” demekten hiç kaçınmıyorlar.

Ve Halep

            Halep; İstanbul, Edirne, Bursa, Kahire ve Şam kentleri ile birlikte Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere sıfatını almış bir kent. Çünkü, Yavuz Sultan Selim, Halep Camii Kebiri’nde cuma namazı kılmıştır.

            Halep, Hz. Ömer zamanında Suriye’nin diğer bölgeleri ile birlikte Bizanslılardan alınarak İslâm idaresine girmiş. Bir süre Emevî ve Abbasilerin yönetiminde kalmış. Hatta Hamdan Sülâlesinin en büyük hükümdarı Seyfed-Devlet döneminde bağımsız bir başkent bile olmuş. Selçuklular ve Memlüklülerden sonra Osmanlıların eline geçmiş.

            Osmanlılar Halep’i 1918 yılında, yani 82 yıl önce tek etmişler. O dönemde Halep’in nüfusu 3 binmiş ve kent kale içinde yer alırmış.

Halep Kalesi

            Bir tepe üzerine kurulmuş Halep Kalesi, bugün de kentin simgesi durumunda. Kalenin etrafını, çepeçevre bir su kanalı sarıyor. Su kanalını bir köprü ile geçilerek birinci kapının bulunduğu avluya ulaşılıyor. Kaleyi yaptıran Selâhattin Eyyübi’nin oğlu. Avluda başımızı yukarı kaldırdığımızda gözetleme deliklerini görüyoruz. Zamanında bu deliklerden düşmanların üstüne kızgın yağ dökülürmüş. İç içe beş kapıdan geçiyoruz ve karanlık odalara inen merdivenler, bizi zindanlar ile mahzene doğru götürüyor!

            Daha sonra çok geniş bir alana geliyoruz. Burası kabul salonu ve tüm şehre hâkim. Kalede Almanların yönetiminde büyük bir restorasyon çalışması sürdürülüyor. Kale içinde saray kalıntıları, dar sokaklar ve maalesef yeni yapılmış çirkince bir de amfi tiyatro var.

            Halep’te 42 kilise, 620 cami, 68 han ve 170 hamam varmış. Ünlü Halep kapalı çarşısına dalıyoruz. Çarşı değişik sektörlere bölünmüş. Halı hanı, altın hanı, kumaş hanı, mobilya hanı gibi… Sedef ve lapis taşı, Halep’e özgü turistik kalemleri oluşturuyor. Halep’i ziyaret ederseniz aklınızda bulunsun!

Çarşının yana açılan kapılarından evlerin bulunduğu sokaklara geçiliyor. Çarşı ve konutlar Çin geleneğinde olduğu gibi iç içe. Avlulu tipik bir lokantada öğle yemeği yiyemedik; ama kalenin yamacında buluştuktan sonra çok sayıda eski sarı taksinin aktığı caddelerde, rehberimiz sempatik Magi’nin yönetiminde Pazar günü de açık olan Katolik Latin Kilisesi’ni gezdik.

Kerpiç ve ahşap malzemenin yerini kayısı renkli Halep taşları almış. Taş ustalığı tek kelime ile “harika”. Yapı, şehrin mimarî üslûbunu koruyor. Kendini kesinlikle betona ezdirmemiş.

Sokaklarda askerî kıyafet içinde lise öğrencilerini görüyoruz. Önce onları askerî lise öğrencileri zannediyorum; ancak daha sonra tüm orta öğretimin okul üniformalarının bu şekilde olduğunu anlıyoruz.

Halep’in yeni bölümünde lüks, üç katlı villâlar dikkatimizi çekiyor. Evlerin ön cepheleri, Halep taş ustaları tarafından başarılı bir çalışmayla şekillendirilmiş. Halep Üniversitesi de burada!

Her köşede Hafız Esad ile oğlu Başar’ın resimleri, tabloları ve posterleri yer alıyordu. Hafız Esad’ın dört oğlundan biri hayatta değil, trafik kazasında ölmüş. Devlet başkanı Başar Esad, bir göz doktoru. Bu genç lider, sokaklarda gördüğüm uzun suratlı ve kızıl saçlı tipik Suriyelilere doğrusu çok benziyor!

Babül Faraç Caddesi, kentin en hareketli yerlerinden biri. Dükkânlar cıvıl cıvıl insanlarla dolup taşıyor.

Baron Otel Hâlâ Ayakta !

            Baron Caddesi’nde 1909 yılında Ermenî Arzumanyan kardeşlerin inşa edip işlettikleri, İstanbul’daki Pera Palas otelini anımsatan Baron Oteli’ni ziyaret ediyoruz. Barın delinmiş siyah derili koltukları, duvardaki güzelim siyah beyaz tablolar, sehpalar, taş mozaikli salonlar bu otelin bir zamanki şöhretini ve asaletini bugün bile haykırıyor.

            Ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın kaldığı 202 numaralı odayı da ziyaret etmeden gitmek olmaz, diye düşünüyoruz. Lawrence, bildiğiniz gibi çok tartışılıyor ve nedense Türk düşmanı olarak tanınıyor.  Filmi de ses getirdi.  

Kör Hafızlar Avlusu ve Emevî Camii

            Halep’in ünlü Emevî Camii’nin geniş avlusunda tabureye oturmuş veya yere çömelmiş kör hafızlar, çeşitli makamlarda dualar okuyor. Bu arada Yahya Peygamber’in babası olan Zekeriya Peygamber’in gümüş bir kafesin içinde yer alan türbesini de ziyaret ediyoruz.

            Rehberimiz Magi ile buluşup otobüsümüze yöneliyoruz. Bir üyemizin otobüse geç kaldığı için ceza olarak satın aldığı kol burma tatlısını iştahla midemize indiriyoruz. Gezgin farklı tatlardan zevk alır.  Halep’in tatlısı ünlü. Hatta tatlı üzerine bestelenmiş beş adet şarkı bile varmış!

            Yıl: 1917… Atatürk’ümüz Halep’ten İstanbul’a dönmeye karar verir. Ancak kendisini, yaverini ve emir erini İstanbul’a getirecek olan kara trene verecek parası yoktur. Kendisine Cemal Paşa yardım elini uzatır. Atları satılır ve 2 bin altın Mustafa Kemal’e teslim edilir.

            Biz de artık Halep’ten Reyhanlı Cilvegöz sınır kapısına doğru hareket ediyoruz. Şiddetli bir yağmur yağıyor. Yol boyunca Romalıların yaptırdığı ünlü taş Halep-Antakya yolu zaman zaman bize eşlik ediyor. Muntazam taşlar, ne güzel işçilik.

Cilvegöz Sınır Kapımızın biz gezginlere sunduğu imkânlar daha fazla. Sınırdan kısa zamanda geçip Reyhanlı üzerinden Antakya’ya doğru yol alıyoruz.

Her zaman olduğu Suriye bölümünü de, ülkenin çok sevilen şairinden Nizar Kabbani “Adı” isimli şiiriyle kapatmak istedim:

“Birkaç harf işte

Kitabım gibi arkadaş olan bana

Küçük bir bahçe mi bu

Göveren gömleğimin altında

Kuşlukta gece karanlığında

Sabah ışığında ve daha

Serçelerin ötüşünde

Tamburun iç çeken vuruşlarında

Ey bir şarkının içinden

Gizlice görünen yiten sonra

Uğrayan unutkanlığın içinden

Coşkuma acılarıma

Dolaştıran bir ipek ipliğin

Düğümlerine sağlamlığına

Atan beni bir duygudan

Yeşeren bir duyguya bir duvara

Yürüyorum işte

Aşkın kurumayan akıntısında

Bilimenin tanınmanın ötesindesin sen

Adın mı? Yok, bağışla”

                                    (Türkçesi: Turan Koç)

HİNDULARIN “MEKKE”Sİ: VARANASİ

Bir ülkeyi en iyi şekilde kim özetleyebilir? Tabiî ki, o ülkenin tarihine yazılmış, o ülkeyle bütünleşmiş, kendini ülkesine adamış biri. Aşağıdaki satırlar, koruması tarafından öldürülen Indra Gandhi’nin yabancı gazetecilere hitaben yaptığı konuşmanın bir bölümü: “Eğer Hindistan’ı tanımak arzusundaysanız, ülkemizle ilgili daha önce duyduklarınızdan belleğinizi arındırınız; önyargıların sınırlı ve sığ tutsaklığından sıyrılınız. Hindistan’ı yaşarken herhangi bir kıyaslamaya girmeyiniz. Hindistan başkadır, farklıdır. Güzel ya da çirkin; çekici ya da itici; gizemli ya da ürkütücü yanlarıyla birlikte, olduğu gibi değerlendiriniz. Hindistan’ın sırrı ve tılsımı burada yatar…”

             Evet, Hindistan hiç bir ülkeyle kıyaslanamayacak bir ülke, sanki ülke de değil, ayrı bir gezegen. Ama bu “ayrı gezegen”de milyonlarca insanın kalacak yeri yok; sokaklarda, caddelerin kenarında, tren istasyonlarında yatıyorlar. Çocukları da kendileri gibi sokaklarda açıyorlar dünyaya gözlerini. Ve o gözler muhtemelen ebediyen kapanana kadar da sokaklarda yaşamak zorunda. Her zaman yanlarında taşıdıkları battaniyeleri ve bir kaç parça giyeceklerinden başka sahip oldukları hiç bir şey yok. Bu yüzden hiç bir yere de yerleşemiyorlar; her gece başka bir köşede dalıyorlar yoksul uykularına. Beslenemedikleri ve pislik içinde kaldıkları için de sık sık hasta oluyorlar. Bu hastalıklardan en zararlı çıkanlar da her zamanki gibi çocuklar oluyor; minik bedenlerin sokakta, çamur içinde başlayan yaşamları yine aynı yerde son buluyor.

Dilenciliği iş olarak saymazsak, çoğunun zaten işi yok. Bir işi olanlar ise kendilerini sokaklardan kurtaracak kadar kazanamıyorlar. Bu insanların dramı bu kadarla da bitmiyor. “Daha ne olsun?”, diyeceksiniz, ama yine de bir kabusları var bu insanların: “Muson Yağmurları”. Günlerce süren yağmurlar sırasında sokaklar, kaldırımlar sular altında kalıyor. İşte o zaman tamamen çaresiz kalıyorlar. Bütün bunların sebebi ise nüfus artışındaki aşırı dengesizlik. Hükümet, her ne kadar nüfus artışını kontrol altında tutmaya çalışsa da, eğitimsizlik, dini inanışlar ve özellikle kırsal kesimde yapılan genç yaşta evlilikler, bu kontrolü tamamen zorlaştırıyor.

Hindistan’da, uzun yolculuklarda kullanılan en yaygın ulaşım aracı tren. Zaten karayolları ve otobüsleri oldukça kötü durumda. Ülkede 7 binden fazla tren istasyonu var, 11 bin de lokomotif, çoğu buharlı. Ziyaretçiler trenlerin birinci ve ikinci sınıf kompartımanlarını tercih ediyor. Eğer bu kompartımanlarda yer yoksa, gezginlerin daha aşağı sınıflara binmeyeceğini varsayarak, trende yer olmadığını söylüyorlar. Oysa, yaşam standartlarını görmek için trenin halk vagonlarına binmeye gerek yok. İstasyonlarda bulunmak yeterli. İş bulma ümidiyle büyük şehirlere gelen bu halk burada da çok zor durumda. Ev fiyatları çok yüksek. 100 metrekare bir dairenin fiyatı 500 bin dolar… Oysa bu ülkede bir banka memuru ayda 100 dolar, hastanede çalışan bir doktor ise sadece 200 dolar kazanabiliyor.

            Evet, Hindistan sanki ayrı bir “gezegen”. Varanasi ise o gezegenin içinde bambaşka bir gezegen. “Varanasi’yi görmeyen, Hindistan’ı görmüş sayılmaz”, denir. Bir Hintli yazar da Varanasi için; “Sürrealist bir kent, yanılsama nerede bitiyor, nerede başlıyor, hiç bilemiyorsunuz”, demiş. İnsan Varanasi’yi gördükten sonra bu sözlerin hepsine rahatlıkla inanıyor…

            Varanasi, ismini iki nehirden alıyor: Varuna ve Asi Nehirleri. Kent, “Kashi” diye de anılıyor. İngilizler ise kente daha kolay telaffuz edebilecekleri bir isim takmışlar: “Benares”. Nedense ben bu isme bir türlü ısınamadım. Ganj Irmağı’nın sol yakasında yer alan kent, Hinduların yedi kutsal kentinden biri, aslında en kutsalı. Aynı zamanda dünyanın en eski kentlerinden biri olan Varanasi, Ganj Vadisi’nin orta kesiminde kurulan ilk Ari yerleşim birimidir. M.S. 635 yılında kenti ziyaret eden ünlü Çinli gezgin Xuanzang, Varanasi’nin Ganj’ın batı kıyısında 5 kilometre boyunca uzanan bir din, eğitim ve sanat merkezi olduğunu yazıyor… Varanasi’ye on dakika uzaklıktaki Sarnath Harabeleri, Buda’nın ilk vaazını verdiği yerdir. O sıralarda Varanasi, Kaşi Krallığı’nın başkentiymiş.

Buda, M.Ö. V. yüzyılda Lumbni‘de (Nepal) doğup Bodhgaya‘da yalnız geçirdiği aydınlanma döneminden sonra ilk kez arkadaşları ile Sarnath’da buluşmuş. M.Ö. III. yüzyılda, yani Buda’nın ölümünden 200 yıl sonra Budizm’in yayılmasında önemli bir rol oynayan İmparator Asoka buraya mükemmel Stupalar, inşa ettirmiş. Buda, kendi heykellerinin yapılmasını hiç bir zaman istememiş, hep basit bir yaşamı seçmiş. 640 yıllarına gelindiğinde Sarnath, 1500 rahibin yaşadığı, yüksekliği 100 metreyi bulan Stupalarla dolup taşan bir kent olmuş. Daha sonra Moğolların eline geçen ve yıkılan yerleşim merkezi uzun süre bir harabe halinde kalmış. 1836 yılında İngiliz arkeologları tarafından tekrar canlandırılmış.

            Hindistan’ın her yerinde olduğu gibi, Varanasi’de de inekler kutsaldır. Çünkü onlar, zenginlik ve bereket tanrıçası “Lakshimi”nin yeryüzündeki temsilcisi sayılıyor. Bu nedenle, istedikleri gibi dolaşmalarına izin veriliyor. Bir inek yolun ortasında oturarak trafiği engelleyebiliyor. Ya da insanların kalabalık olduğu bir tren istasyonunda yere oturabiliyor. Bu imtiyaz onları oldukça şımartıyor. Zaman zaman ineklere mandalar da eklenince, insan yanlarından geçmeye bile çekiniyor. Her an bir çifte yemek olası! Kimsenin hayvanları rahatsız etmediği bu ülkede, ineklerin özgürlüğü insanlara zarar verene kadar devam ediyor. Ancak, bir inek pazardaki satıcıların ürünlerini yemeye kalkışırsa, işte o zaman sopalarla kovalıyorlar. Hindistan’da nüfusun % 80’den fazlası Hindu. İneklerin yanı sıra domuzlar, filler ve keçiler de yani yaratılan her canlı kutsal sayılıyor!

            Varanasi, “Hinduların Mekke’si,” hac yeri. Ganj kıyısında kilometreler boyunca uzanan merdivenlerden kutsal ırmağa iniliyor. Akarsuyun kıyıları tapınaklarla ve saraylarla dolu. Kutsal kent, “Pançakosi” diye anılan bir yolla çevrili. Her dindar Hindu bu yolda yürümek, yaşadığı süre içinde kenti en az bir kez ziyaret etmek ve burada ölmek ister.

Hinduizme göre, insan, yaşamındaki konumdan daha iyi ya da daha aşağı bir bedende tekrar dünyaya gelir. “Upanişad” adı verilen kutsal metin yazarlarından Yagnavalkya, “İyilik yapan iyi olarak doğar, kötülük yapan kötü olarak doğar, kutlu işler yapan kutlu kişi olur, uğursuz işler yapan uğursuz kişi olur”, diyor. Hindular, Varanasi’de ölüp yakıldıktan sonra, küllerinin Ganj’a serpilmesinin, tekrar dünyaya geldiklerinde daha üstün bir bedende, daha iyi bir statüde olmalarına yardımcı olacağına inanıyorlar. Bunun için Varanasi’ye ölümü beklemek için gidilir. Ölümü bekleyen kişi dünya işlerini bırakır, bir köşeye çekilip nefsini köreltir, çile çeker. Onlar için Ganj, dünyadaki bütün nehirlerden kutsaldır. Yükselir, alçalır, akıntıları toprak kaymalarına yol açar, suları tapınakları örter, ama kutsal adından hiçbir şey kaybetmez.

            Ganj kenarındaki, eşi olmayan ayini görebilmek için, sabah erken saatlerde, alacakaranlıkta uyanmak gerekir. Çünkü ayin, tan yeri ağarırken başlar. Ayinin en önemli kısmı, güneşin doğuşuna kadar geçen süre içinde gerçekleşir. İnsanlar burada Hindistan’ın her yerinde olduğundan daha fazla kendisiyle barışık. Hiçbir şey için koşuşturulmuyor, çabalanmıyor, acele edilmiyor. Burada zaman, sanki anlamını yüzlerce yıl önce yitirmiş. Yaşam, kutsal Ganj Irmağı gibi kendi halinde yavaş yavaş devinerek akıp gidiyor. Her şey sokaklarda; ibadet, tıraş, ölülerin yakılması, alış veriş, yemekler  ve yine ibadet. İbadet eden insanlar, yapraklardan küçük çanaklar yaparak içine bir mum yerleştiriyorlar, ardından Ganj’ın kutsal suyuna bırakıyorlar. Ganj’a sunulan bu ışıklar o kadar güçsüz, o kadar iğreti ki en ufak bir rüzgarda veya dalgada devrilip sulara gömülüyor. Ama hiç bıkmadan kutsal suya ışık sunmaya devam ediyorlar. Ganj kenarında, çamaşırlarını taşlara vura vura yıkayan kadınlar, sanki tüm düş kırıklıklarının ve yoksulluklarının acısını taştan çıkarır, bütün hırslarını alırlar yaşamdan. Kimi insanlar kutsal sularda yıkanırken, kimisi de yine aynı suyun içinde dişlerini fırçalamakta! Ganj Nehri’nin suyunun mikropsuz, tertemiz olduğuna ve kirlenmediğine inanıyorlar. “Ganj Nehri’nin suyunu bir bardağa koyun, üzerini kapatın ve aylarca bekletin, su hep aynıdır. Yosunlanmaz ve bozulmaz, çünkü bu su kutsaldır”, denir. Her ne kadar Ganj’ın suyunun mikropsuz olduğuna ve kirlenmeyeceğine inansalar bile, parasal imkanları daha iyi olanlar kayıkla biraz açıldıktan sonra girmeyi yeğliyorlar kutsal sulara… 

            Ganj kıyılarında ölü yakma törenlerini izlemek çok garip bir duygu. Henüz soğumamış ceset, paçavralarla kıskıvrak bağlanmış, yalnız ayaklar dışarıdadır. Erkekler beyaz paçavralara sarılır. Kadınların sarıldığı bez ise rengarenk. Ölüyü önce Ganj nehrine bir batırıp çıkarırlar, sonra odun yığınının üzerine yerleştirip tam üç saat yanmaya bırakırlar. Bu süre içinde erkek yakınlar yanan ölünün çevresinde bekler. Sonunda kutsal nehirden taşınan bir kova su dökülüp ateş söndürülür. Erkeklerin kaburgası ve kadınların kalçası geç yandığı için yanmayan parçalar çubukla kaldırılıp nehre atılır. Yakılan ölünün küllerini Ganj’a getirip atacak olanağı olmayanlar, kendi bölgelerinde başka bir nehre de atabiliyorlar. Çocuklar, yılan sokması ya da çiçek hastalığından yaşamını yitirenler yakılmazlar. Çünkü onların dünyaya bir kez daha dönmeyeceklerine inanılır. 

            Günün ilk ışıkları ile birlikte bir kayıktayız. Çevremizdeki kayıklar içinde bir çok ziyaretçi var. O karanlıkta fotoğraf çekmek zor. Ganj’ın sadece bir tarafında kale duvarları gibi dimdik yükselen şehre bakıyorum. Mihrace ve zengin evleri, yoga okulları, manastırlar arka arkaya sıralanmış. Taş binaların arkasından geniş merdivenler nehre kadar iniyor. Ganj’ın öteki yakası ise bomboş. Kayığımız bizi ölü yakma yerine (klimentoryum) yakın bir yerde bırakıyor. Klimentoryum civarında fotoğraf çekmek yasak. Varanasi’nin sokaklarında yürüyoruz ama zorlukla ilerleyebiliyoruz. Daracık Varanasi sokakları dilenci, öküz, manda, keçi, bir köşede dua eden Hindular, hacılar, hatta iri farelerle dolu. Ha, bir de biz meraklı ziyaretçilerle. Bütün bu kalabalığa rağmen yine de zamanın geçmediği izlenimini uyandıran ve insanı kolayca büyük bir boşluğun, anlamsızlığın içine iten eylemsizlik ve tüm benliğime işleyen mistisizm; bulunduğum çağı, yaşamı, kendimi sorgulamaya zorluyor beni. “Acaba bu eylemsizlik bulaşıcı mıdır?” diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu kentte acele eden birini görürseniz, anlayın ki, o bir yabancıdır…

PATTAYA’DAN GÜNEYE “KOH CHANG”

Tekrar Tayland’a uçmak zamanı geldi deyip değerli arkadaşım, opera sanatçısı Gülderen Kazmagil ile THY Bangkok uçağına kendimiz atıyoruz. Uçuş gidişte 9,5 saat kadar. Ama dönüşte bir saat uzun. Uzun yolculukta ilaç alıp en güzeli uyumak, hele birde uçakta yanınız boşsa!

Bangkok Havalimanın en alt katından Pattaya’ya her saat başı otobüs kalkıyor. Salonun ucunda da geniş bir yiyecek ve içecek bölümü bulunuyor. O kadar çeşit, meyveli, baharatlı, kakaolu, hindistan cevizli, kivili, naneli, tarçınlı, zencefilli içecek var ki! Keşke hepsini deneyebilsek, ama bizce en bilinen, en sorunsuz olan galiba “haşlanmış pilav”. Pattaya otobüsüne biniyoruz. Yol boyunca yeşil alanların arasına gecekondular sıralanmış. Yolculuk iki saat kadar. Pattaya’nın rutubetten siyah suratlı çirkin binaları bizi karşılıyor. Tüm kablolar üstten geçirilmiş ve inanın görüntü çok çirkin. Bir zamanlar Türkiye’de öyleydi, hatırlar mısınız,  fotoğraf çekemiyordunuz, Türkiye’nin en ilginç kentlerinden olan Mardin’de bu kabloların kalkması için ben mücadele vermiştim!

Pattaya Bangkok’un 150 kilometre Güneydoğusu’nda beş bin kişilik bir balıkçı kasabası iken Vietnam Savaşı esnasında Amerikan askerlerinin stres atmaları, dinlenmeleri ve ön tedavileri için burası merkez seçilmiş.

Dört kilometrelik uzun sahil şeridi ile gemilerin yanaşmasına uygun konumu, Tayland Körfezinin azgın dalgalarına da kapalı olması bu seçimde önemli bir rol oynamış.

Pattaya hızla gelişmiş ve büyümüş.  Savaş sonrası çok sayıda Amerikalı asker evlenip buraya yerleşmiş ve Pattaya Tayland’ın en önemli turistik merkezlerinden birisi haline gelmiş. Taylandlı kızların eşlerine bağlılığı, hizmet anlayışı, uysallığı, şefkati bu tabloda etkili olmuş.  Ama kentin yapılaşması maalesef “kötü.” Sahilde hemen hemen her yapı bir otel. Çok sayıda otelin bulunması nedeniyle rekabet yüzünden fiyatları düşürüyor. Mevsim dışı oda ücretleri sadece 20-50 dolar kadar.

Pattaya ayrıca uçuk eğlence merkezi olarak da ün yaptı. Maalesef sahil yolu akşamları yüzlerce genç kız ile doluyor. Müşterileri ise çapkın ve yaşlı Avrupa ile Amerikalılar. Ama manzara sahiden çirkin. Çocuklara acıyorsunuz.  Ortaya açıkça bir “et pazarı” sunulmakta. Doksan yaşında şişman bir Alman dede 16 yaşında ufak tefek bir kızla rahatça el ele yürüyor. Kucak kucağa oturuyor, daha ilginci buna devlet hiç ses çıkarmıyor. Hatta kızların aileleri de bu şekilde bir para kazanma yöntemini destekliyormuş!

Kanalizasyonların denize verilmesi, yakındaki petro kimya tesisleri sayesinde Pattaya sahilinde denize girmek artık çok zor. Pattaya’dan ancak 30 kilometre kadar uzaklaşırsanız sağlıklı ve temiz bir denize ulaşırsınız. Pattaya aslında iki ana caddeye sahip. Sahildeki “Beach Road” ve paralelindeki “Second Road”. Hintliler bu coğrafyada bilhassa ticarette oldukça önemli bir rol oynuyorlar. Ayrıca, Pattaya Çin, Japon, Rus ve Türkiye  dahil Avrupalı ziyaretçilere kapılarını açmış. Yollarda motosiklet hareketi fazla, buna paralel olarak trafik kazası oranı da yüksek. Alkazar Tiyatrosu’nda günde üç defa Saat 12, 15 ve 17’de uluslararası bir “Gösteri” sergileniyor. En kolay ulaşım aracı motosiklet ile.  Diğer ucuz ulaşımı sağlayan Tuk Tuk’ların güzergahı üstünde tarifesi sadece 10 baht. Ama ana yoldan uzaklaşırsanız işte o zaman taksi tarifesine dönüşüyor.

Tayland’ın her köşesinde 24 saat açık tutulan 7-11 dükkanları bulunuyor. Pattaya’ya yerleşen yüzlerce emekli Türk’ün bulunduğu söyleniyor. Elbette yaşam bu coğrafyada daha ucuz ama Türkiye’den gelen emekli maaşı ile burada konforlu bir hayat sürdürmekte bence hayal. Belki mutfaksız tek odalı bir evde ekonomik bir yaşam seçilebilinir.  Bu arada Pattaya’da Türk lokantaları da mevcut.

Gecelemek için Nautical Inn Otelini seçiyoruz. Sahibi bir amiral olan bu otel Pattaya’nın en popüler iki paralel cadde arasında geniş bir araziye sahip. Ana kapısı sahil yolunda. Güzel ve bakımlı bahçesinde çok sayıda kuş uçuşuyor.

 Gece hayatı dışında da Pattaya’da görülecek yerler elbette var.

  • İlginç bir mimariye sahip Vilharn Thip Çin Budist tapınağı Ang Silla koyu manzarası da sunuyor. Boyları 35 metreyi bulan kırmızı beyaz ejder figürleri doğrusu görülmeye değer.
  • The Sancturacy of Truth, Prasat Satchatham (Doğruluk Tapınağı) 105 metre yüksekliğinde 250 ahşap ustası tarafından yıllar içinde hazırlanmış. Tapınağın içinde yedi yaratıcının ahşap heykelleri yer alıyor. Cennet, dünya, baba, anne, ay, güneş ve yıldızlar.
  • Kültürel gösterilerin gerçekleştiği Nong Nooch Köyü’nde 9 bölümlü bir tropikal bahçe ile suni bir göl var. Ayrıca burada geniş bir orkide bahçesi, fil gösterileri, spor araba koleksiyonu bulunuyor.
  • Pattaya’ya yakın Xoh Lam Mercan Adası beyaz kumlu plajı ile ünlü.
  • Mini Siam Miniatür Parkında Tayland’ın ünlü yapıların 1:25 ölçeğinde maketlerini bulabilirsiniz.
  • Büyük Buda Tepesi’nde 18 metrelik dev buda heykeli ve Konfüçyüs’e adanmış Wat Phra Yol Tapınağı bulunuyor. Bu yükseltiden sahil ve okyanusun manzarası harika doğrusu.
  • Pattaya’nın gece hayatına ortak olmak isterseniz “Walking Street” lokantaları, dükkanları, go-go barları ve konser alanları sizleri bekliyor!

Pattaya’dan artık Güneye doğru yola çıkma zamanı geldi. Maalesef sokaktakiler İngilizce bilmiyorlar. Bilenler de sorduğumuzu pek anlamıyor. Yanlış bilgi verip sizi şaşırtıyorlar.  Bizi doğru Bangkok otobüslerinin kalktığı terminale götürüyorlar. Derdimizi anlatmak için iki saat kaybediyoruz. Sonunda Rayong-Chanthaburi-Trat ve Koh Chang istikametine kalkan minibüslerin bulunduğu ofisi buluyoruz. Minibüs rahat, şoförün eşi de yanında ve sürekli kocasını besliyor. Otoyoldan giderek 4,5 saat sonra Chanthaburi’ye varıyoruz. Hemen otobüs garının yakınındaki daha yeni hizmete giren Chanthaburi Central Otel’e yerleşiyoruz. Gülderen ile dışarı çıkıp seyyar satıcıdan bolca tavuk budu alıp sokak köpeklerini doyuruyoruz. Belediye Binası önünde yer alan kralın fotoğraflı panoları ve heykeli ile sahiden çok gösterişli. Her kente girişte kralın resminin bulunduğu kemerler dikkati çekiyor.

Sabah yine Chanthaburi Otobüs Terminalindeyiz. Bankta oturan fırça saçlı öğrenci ile yanındaki ihtiyar beni dikkatle süzüyorlar. Belki ikisi de diyalog başlasın istiyor. Tropik kuşların ve cırcır böceklerin sesi ortamda dalgalanıyor. Bir köpek sürüsü yaklaşıyor. Belli ki açlar, onlar için kahvaltıdan sosis almıştık, atıyoruz. Bazıları bizden çekinip yanaşmıyor. Siyah olanı diğerlerine hırlıyor. Seyyar satıcı bir köşede onlarca çeşit, paketlenmiş rengarenk yemiş ve kurutulmuş meyve satıyor. Ayçiçeğini bile balla karıştırmışlar.

Kırlangıç gibi özgürüm, çingene ruhlu bir yeryüzü tutkunu olarak hep yolda olmak beni yorulsam da mutlu ediyor!

Trat minibüsü hareket ediyor. Güneye gidildikçe yeşil artıyor. Trat’a giriyoruz ve başka bir tuk-tuk’la bizi Fil Adası’na (Koh Chang) götürecek feribot iskelesine doğru yola çıkıyoruz. Hanım şoför oldukça hızlı gidiyor. İskele çok hareketli. İlk defa  başta Japon ve Rus olmak üzere gezginler görüyoruz. Saat 06.30 ile 19.00 arası her yarım saatte bir feribot adaya hareket ediyor.

Birden yağmur bastırıyor ama hazırlıklılar. Hemen geminin önüne baştan başa naylon geriyorlar. Kırk dakika sonra “Koh Chang Adası” tüm sivri yeşil dağları heybeti ile görünüyor. Sevimli ve sakin bir ada.

İskelede arabalar tek tek adaya iniyor. Birden herkes gidiyor. Sırt çantalı Rus bir çocuk, elinde yeşil bavulu ile bir Japon kız ve biz öyle ortada kalıyoruz. İskelede bekleyen Tuk-Tuk dolmadan kalkmıyor. Yarım saat sonra bizi başka bir Tuk-Tuk’a geçiriyorlar, nihayet yola koyuluyoruz.

İlk durak olan White-Sand Beach’de iniyoruz. Burası adanın ilk kurulmuş en hareketli yerleşim merkezi. Adı üstünde beyaz, uzun bir kumsala sahip. Sahil boyunca oteller, pansiyonlar, barlar, dükkanlar, seyahat acentaları sıralanmış!

Sonrada dernek arkadaşımız Mete Darcan’ın tavsiye ettiği Banpu Tesislerini bulup yerleşiyoruz. Her yerde ahşap kullanılmış, zevkli bir ortam yaratılmış, odalar geniş, lobisi ve bahçesi güzel, sahilinde yüzmek de mümkün! Fiyatı da doğrusu ucuz idi!

Koh Chang, Tayland’ın en büyük ikinci adası ve beş bin kişiyi barındırıyor. Eskiden hippilere hizmet verirken bugün kıyıları lüks otellerle dolmuş ama plaja yakın çok ucuz kulübe ile bungalov tarzı konaklama bulmak mümkün! Özellikle de “Lonely Beach”de.

Koh Chang aslında elliye yakın adalardan oluşan bir adalar topluluğu. Bazılarına göre adanın biri file benzediği için adı “Fil Adası” (Koh Chang) olmuş. Ama adadaki filler buraya sonradan getirilmiş. Maalesef altı farklı kampta bu filler insanları taşımak,  eğlendirmek zorunda. Adanın %70’i bozulmamış yağmur ormanları ile kaplı. Adayı çevreleyen Andaman Denizi’nin mercan kayalıkları ile zengin deniz yaşamı dalış meraklılarını celbediyor.

Ulusal park statüsünde olan adada yerleşim daha fazla kumsala sahip batı sahilinde, doğu kısmı ise dağlık ve ormanlık. Yollar adanın coğrafyası nedeniyle dar ve kavisli ayrıca lunapark gibi yollar bir alçalıp, birden bire de yükseliyor. Önümüzü göremiyoruz. Kaldırım yok ve yolun kenarları çok yüksek. Motosikletliler ise başka tehlike! Birde en önemlisi trafik akışı bize göre ters! O yüzden çok dikkatli olmak gerekiyor. Hele yağışlı Haziran-Ekim arası ıslak yollarda araba kullanmak daha da zorlaşıyor!

Koh Mak, Koh Wai ve Koh Kood gibi çevre adalarına gerçekleşen günlük tekne turlarına katılmak mümkün. Adada ziyarete açık dört adette şelale var. Ama benzer tropikal adalarda şelale görmüşseniz bunları pek tavsiye etmem. Girişleri de ayrıca ücretli!

Koh Chang Adası 29 farklı memeli türüne sahip. Japon makakisa yaban domuzu, ufak asya kuyruksüreni, havlar gibi ses çıkartan bir geyik türü “barking deer”, gümüş renkli yaprak maymunu gibi. Timsah, fil ve yılan gösterilere katılıp bu hayvanların istismarına ortak olmanızı ve desteklemenizi istemem doğrusu.

Milli park ilan edilen adada ağaç boyunu geçen yapılanmaya izin verilmemesi çok yerinde bir karar! Dilerim hep uygulanır. Para karşılığında göz yumulmaz. Adanın yemek kültürüne elbette ızgara balık ile karides, çorbalar, balık topları, suşi, tavuk dürüm, noodle gibi deniz ürünleri yaygın.

Koh Chang’dan otobüsle 5 saatte Kamboçya’nın Siem Reap Kentine yani ünlü “Angkor Wat Ören Sahası’na” ulaşmak mümkün. Koh Chang’dan Bangkok’a gitmek için ise otobüsle 5-6 saatlik bir yolculuk gerekiyor.

Koh Chang Adası ile İlgili Bazı İzlenimlerim!

  • Dükkanlara girerken bile ayakkabı çıkartılıyor.
  • Adanın her yanında betondan ama renkli sevimli “fil heykelleri” var.
  • Her köşede bir lokanta var ama bir çoğu faal değildi.
  • Bence adanın en güzel tesisi Mercure Hotel. Öyle çok da pahalı değil. Issız bir körfezde ve mimarisi harika. Personeli de özenle seçilmiş. Ama tek mahsuru merkeze uzak oluşu. Tüm gün burada kalıp “Kum – güneş – deniz” üçlüsüne teslim olup keyif yapacaksınız.
  • Tüm sahili dolaşan tuk-tuklar var. Ücreti sabit ve 100 baht (10 TL). (2017 yılı)
  • Atık sular maalesef sokak aralarından denize akıyor.
  • Turistik eşya satan çok sayıda dükkan var. Tişört, filden anahtarlıklar, şapkalar, tahta heykeller gibi… Yine sık sık para bozdurma gişeleri mevcut. (1 USD = 32 Baht idi (2017))
  • Koh Chang’ın iki adet ilginç batığı var. En önemlisi LST-542 Amerika çıkartma gemisi, 22 Kasım 2012’de Koh Chan’ın güney doğusunda batmış. Otuz iki metredeki batık, dalgıçların her an ilgisini çekiyor.
  • Adada kimse sizi rahatsız etmiyor. Dükkan sahipleri üzerinize koşup yoldan çevirmiyor. Peşinizden ısrarla koşturmuyor.
  • Sırt çantalıların ve gençlerin tercih ettiği biraz bohem, biraz döküntü, biraz çılgın sahil “Lonely Beach” olarak biliniyor. Burada yaşam yavaş ve ucuz!

Dönüşümüzü Trat Havaalanı’ndan başkente Bangkok Havayolları ile yapıyoruz. Otelden sizi lüks bir minibüs ile alıyorlar, feribotla anakaraya geçirip havalimanına kadar bırakıyorlar. (Uçak 100 USD, transfer ise 12 USD idi). Bangkok’a günde üç sefer var. Trat Havaalanı çok sempatik, tertemiz. Bekleme salonunda tüm yolculara açık büfe  zengin ikram bile var. İlk defa böyle bir uygulama gördüm. Tüm personeli güler yüzlü. Uçağa kadar elektrikli golf arabaları ile götürüyorlar.

Bir saatlik uçuşta peynirli, tatlılı, meyveli mükemmel bir ikram bile var. Zaten dünyanın en iyi bölgesel havaalanı seçilmiş!

Kanada’nın Yeşil Cenneti: Vancouver

İngiliz Kraliyet Deniz Kuvvetleri’ne çocuk denecek yaşta, 13 yaşında giren George Vancouver, ilk seferine 1772’de, 15 yaşındayken, ünlü Kaptan James Cook ile beraber çıkmış. Usta denizci Kaptan Cook’un yanında yetişen Vancouver, Nisan 1792’de Kuzey Amerika’nın batı kıyılarına gelerek Vancouver yarımadasını keşfetmiş. 

            Vancouver, Kanada’nın British Columbia eyaletinin güneybatısında yer alıyor. Bu bölge 11 bin yıl önce 1,5 kilometre kalınlığında bir buz kütlesiyle kaplıymış. Vancouver, Kanada’nın ikinci büyük liman kenti. ABD sınırına da çok yakın olan kent, çok sayıda zenginliklerle dolu. Bunların arasında orman ürünleri ve boru hatlarıyla getirilen petrol başta geliyor. Karaya derinlemesine giren fiyordları, yakın çevresindeki 1500-1800 metre yüksekliğindeki dağları, ormanları, gölleri ve ılıman iklimiyle dünyanın en güzel kentlerinden biri, Vancouver.

Ama kent merkezi gökdelen hastalığından kendini kurtaramamış. Depreme karşı önlem olarak, binanın ağırlık merkezine, çok derinlere kadar inen geniş bir beton sütun yerleştiriyorlar. Bu beton sütun üzerine inşa edilen bina, toprakla temas etmediği için, deprem sırasında sallanıyor, ama kolay kolay yıkılmıyor. Kentte son büyük deprem 1937’de yaşanmış, şiddeti 7,5.

            Vancouver, Kanada’ya bağlanmak için bir şart ileri sürmüş: “Bölgenin ürünlerini Atlantik Okyanusu kanalıyla ihraç edebilmek için, iki okyanus tren hattıyla birbirine bağlanacak.” Bu amaçla yapılmasına karar verilen Canadian Pacific Demiryolu inşaatı için, 1880’de Çin’den 17 bin işçi getirilmiş. 7840 kilometrelik demiryolu tamamlandıktan sonra, kendini yapısal ve tarihsel olarak ABD’ye daha yakın hisseden Vancouver halkı birden Kanadalı oluvermiş.

O dönemde demiryolu inşaatı için getirilen Çinliler, Vancouver’da yerleşerek çoğalmaya başlamışlar. Onların torunlarına; Hong Kong’un Çin’e bağlanmasından sonra Hong Kong’dan ayrılarak Vancouver’a yerleşen Çinliler de eklenince, Amerika’nın en kalabalık Çinli topluluğu Vancouver’da oluşmuş. Öyle ki, insan kendini inanın Çin’de sanıyor.

Hong Konglu zengin Çinliler yerleşmek için neden bu kenti seçiyorlar acaba? Bunun birkaç nedeni varmış: Vancouver’ın coğrafi yerleşim olarak Hong Kong’a benzemesi, ikisinin de uzun süre İngiliz yönetiminde kalması, 500 bin dolarlık yatırım yapan Çinlilere 5 yıl sonra Kanada vatandaşı olma hakkı tanınması ayrıca Vancouver’ın düzenli, temiz ve sakin bir şehir olması. San Francisco’dan sonra en büyük Çin mahallesi de Vancouver’da bulunuyor. Bu mahallede oturan Çinlilerin bir bölümü günümüzde bile İngilizce bilmiyor. Kanada hükümeti buna saygı gösteriyor ve “önce Kanadalı, sonra Çinli” demiyor; “Önce Çinli, sonra Kanadalı” diyor. Oysa Amerikan hükümeti, “Özgürlükler Ülkesi” Amerika’da yaşayan bir Çinlinin, “Önce Amerikalıyım” demesini istiyor!

            Vancouver, 150 parkıyla tam anlamıyla yeşil bir cennet. “Stanley Parkı” da bunlardan biri. Bin dönümlük bir alana yayılmış bu parkta, nilüfer çiçekleriyle dolu göller, hayvanat bahçeleri, akvaryumlar, minyatür tren ve özel gül bahçeleri var. İçinde 70 kilometre yol bulunan parkta, toplam alanın % 65’i doğal haliyle saklanıyor. Parkın bir alanında 15 tane kadar, her biri farklı, dimdik ve bakımlı totem direği var; üzerleri figürler ve yazılarla süslenmiş.

            Gassy Jack adında bir girişimci, ambarları kasalar dolusu viskiyle dolu buharlı gemisiyle, bir bar inşa etmek amacıyla Vancouver’a yanaşmış. Bar inşaatında kendisine yardımcı olacak herkese birer şişe viski vaadetmiş. Viskinin dopingiyle, bar 20 saat gibi kısa bir süre içinde bitmiş. Ama 25 Aralık 1886’da çıkan büyük bir yangında, evler ahşap olduğu için tüm kentle birlikte Gassy Jack’in barı da yanmış. Barın bulunduğu yerde, Gassy Jack’in anısına bir buharlı saat yapılmış. Dünyanın buharla çalışan tek saati, her 15 dakikada, hüzünlü bir “puff” sesi çıkararak o günleri anıyor. L. Saunders adlı bir saatçinin projesi olan buharlı saat 42 bin dolara mal olmuş. Daha sonra kent, tuğla ve taş kullanılarak yeniden inşa edilmiş. Yenilenen kentin evlerinin ve dükkanlarının numaralandırılmasına da Gassy Jack’in evinden başlanmış. 25 Aralık 1986’da, yani bu büyük yangının 100. yıldönümünde Gassy Jack’in, bir şarap fıçısı üstünde duran heykelini dikmişler. Çok geveze olarak tanınan Gassy Jack, fıçısının üstünden konuşmaya devam ediyor. Adliye Sarayı, stadyum, Pan-Pacific Oteli, Planetarium ve Vancouver Müzesi kentin görülmesi gereken yerleri arasında. Uzaktan, teflon tentelerle örtülü bir yapı dikkatimizi çekiyor. Burası, Expo 86 için hazırlanmış olan Kanada Pavyonuymuş. Geleceğe yelken açmış gibi bir görünen bu bina, bugün kısmen otel, kısmen kongre merkezi olarak kullanılıyormuş.

            Vancouver’ın iki adet çok ilgi çekici asma köprüsü var. Biri, “Lions Gate Bridge”. Bizim Boğaziçi köprülerinin yanında küçük kalan, boyutlarıyla çevreyi ezmeyen, göze batmayan, üç şeritli bir köprü. 1937 yılında yapılmış, dökme demirden süslemeleri bulunuyor. İkinci asma köprü Kuzey Vancouver’da. Genişliği 2 metre olan “Capilano” adlı bu köprüden taşıt geçmiyor. Ormanlar içinden, kayalar arasından köpürerek akan bir ırmağın 100 metre kadar üstünden, iki çelik halata asılı olarak duran bu köprüden insanlar geçiyor. Ama asıl ilginç yanı, köprünün sallanıyor olması!

            Vancouver Kentinin Pasifik Okyanusu tarafında büyük bir ada var: Vancouver Adası. Bu adaya geçmek üzere 2 katlı bir feribota biniyoruz. Üst kata otomobiller, alt kata otobüsler ve kamyonlar alınıyor. Feribotta, otobüsümüzün plakasına gözüm takılıyor: Tam 4 değişik plaka var! Bir anlam veremiyorum. Öyle ya, diyelim ki bir olay oldu ve “plakasını aldınız mı?” diye sordular. “Hangisini” mi diyeceğiz? Bunlardan hangisinin geçerli olduğunu soruyorum; sormaz olaydım! Tam bir saat açıklama yapılıyor: Biri havaalanına giriş izni, diğeri profesyonel çalışma izni, üçüncüsü aracın normal plakası, sonuncusu da Oregon Eyaletinde çalışma izniymiş! Feribot yola devam ediyor. Kırkdokuzuncu paralel, ABD-Kanada sınırı olarak kabul edilmiş. Bir ara ABD sularına da girmişiz. Ortalama 2,5 saat sonra Brentwood Limanı’na yanaşıyoruz.

            Vancouver Adası’nın kuzey ucuyla güney ucu arasındaki mesafe 430 kilometre. Yüzölçümü 32 bin kilometrekare, bu coğrafyanın büyük bir bölümüne el değmemiş. Kıbrıs Adası’nın iki katı yüzölçümüne sahip Vancouver Adası’ndaki ilk ziyaretimiz, 1904’te kurulan “Butchard Bahçeleri”ne. İsveç kökenli karı-koca Butchard’lar, buraya “Portland Tipi Çimento” fabrikası kurmak üzere gelmişler. Kocası, inşaat sektörü için çimento üretirken; Bayan Jennie Butchard, kocasına ait eski bir maden ocağı olan bu araziyi “çiçek bahçesi” yapmaya karar vermiş ve başarmış. Bahçesini görmeye gelen ziyaretçileri gezdirirken, bir fincan da çay ikram edermiş. Giderek, Butchard’lar ve bahçeleri bölgede büyük bir ün salmışlar. Bayan Butchard’ın ikram ettiği çaylar 18 bin fincanı bulunca, artık bu işi profesyonelliğe dökmeye karar vermişler. Karı-koca Butchard’lardan sonra çocukları, onlardan sonra da torunları işi ele almışlar. Günümüzde torunları da yaşamıyor artık. Yılda bir milyon kişinin gezdiği, darphane gibi para basan bu bahçeleri, artık yeğen Butchard’lar işletiyor. Bahçede 136 tür çiçeğin bulunduğu yazıyor bir tabelada. Kokusu hala burnumda tüten kır çiçeklerinden mi; olağanüstü güzellikteki yeşiline aşık olduğum “frisia”dan mı; yoksa kalın kırmızı kabuğu ve 90 metre boyuyla insanda hayranlık uyandıran “sekoya” ağacından mı? Hangisinden bahsedeyim bilemiyorum…

            Butchard Ailesi’ne ait çimento fabrikasında, tükenmiş taş ocağının çukurunda bir de gölet hazırlanmış. Bu gölete 20 farklı boyutta fıskiyeyi, 20 farklı yöne yerleştirmişler. Fıskiyelerden çıkan su sütunları, müzik eşliğinde uzuyor, dağılıyor ve dansöz kıvraklığıyla dönüyor, sonra da birbirine tutunamayacak hale gelen damlalar yağmur gibi gölete düşüyor. Akşamları bu su gösterisine ışık oyunları da ekleniyormuş. Eski ocağın çevresi de ağaçlar ve çiçeklerle donatılmış!

            Yağmurlu bir günde adımladığımız bu güzelliklerin ardından, Vancouver Adası’nın güney ucunda yer alan Victoria Kentine doğru otobüsle yola çıkıyoruz. Otobüsten iner inmez, karşımızda bizi davet eder gibi duran “Royal British Columbia Museum”u görüyoruz. Davete karşılık veriyor, hemen dalıyoruz. İçeride, British Columbia Bölgesinin tarih ile doğasına dair bilgiler veren oldukça ilginç panolar ve sahneler var. 1886’da kurulan müze, çağdaş teknolojiye ayak uydurmuş. Balinalar, ayılar, totemler, dönemin yelkenlileri ve fok balıklarının yanı sıra, bölgedeki altın ve gümüş madenciliğinin tarihi de gözler önüne serilmiş.

            British Columbia Eyaletinin başkenti olan Victoria, “Hudson Bay” adlı bir şirketle özdeşleşmiş. Bu şirket, 1843’te Victoria’yı merkez kabul etmiş ve uzun yıllar kenti kontrolü altında tutmuş. Anlatılanlara göre Vancouver Adası’nın yerli halkının sosyal hakları, diğer Kanada vatandaşlarına göre daha fazlaymış. Çok az vergi ödüyorlarmış, su kullanımı için herhangi bir ücret ödemiyorlarmış; üstelik çocuklarının okulu da ücretsizmiş. Darısı başımıza!

Bu bölümü Vancouver’li Ralph Gustafson’un bir şiiri ile sonlandırıyorum.

BİR PENCERE, BİR DE MASA, KUZEYDE

Maviden alacakaranlığa derken ışıklar çıkageldi.
Olup bitenler bu kadar yanıldı işte
Ta kentin üzerinde.
Kuşların, kanatlar üstünden, çığrışması değil,
Aşağılarda yaz akıp giden bir yeşillikti,
Durumu sorarsanız kaya gibi ağırbaşlı.
Biz feylesoflara gelince
İzledik
Dünyanın bir ucundan bir ucuna:
Caddeler, takların uzaklığıdır,
O kemerli boylamlar,
Geçitlerin odak yeri
Kutup gecesi.
Buzlar kapladı parkı
Bir pembe kayak yeri
Bir bando öttürüyor da öttürüyor
Sevinç içinde
Sokaklar sonsuza dek koşu tutturmuş
Kuzey de kuşlar da yükseklerde uçuyor
Onlar bizim onurumuzun yoldaşı
Ve muhteşem ülkenin dört bucağında
Işıklar yandı artık.                                                         Türkçesi: T. S. Halman

Vaha’da Yapay Bir Dünya: Sharm El Sheikh

Önceleri bir bedevi balıkçı köyü olan Sharm El Sheikh Sina Yarımadasının en güneyinde yer alıyor.  1978 yılında İsrail işgali sona erince bir sualtı cenneti olan bu yöre devletin desteklediği büyük yatırımlarla kısa zamanda bir turizm merkezine dönüşmüş. Arap Yarımadası Afrika kıtasından ayrılırken iki plaka arası okyanus suları ile dolar, zenginliklerle dolu deniz, çöl ve dağlardan bir altın üçgen oluşur. Sekiz yüz metrelik mercan duvarı boyunca 38 dalış noktası bulunuyor. Ünlü Fransız Kaptan Cousteau, Kızıl Deniz boyunca iki denizin birbirine karışmadığını tespit etmiş.

Sharm El Sheikh kısa bir zaman diliminde çektiği ziyaretçi  sayısı ile Mısır’ın ünlü piramitlerin bir rakibi olmuş. Bildiğiniz üzere Hazreti Musa Musevileri Mısır Ordusundan kaçırırken asası ile Kızıldeniz’e dokunur ve ardından deniz ikiye bölünür. Onları takip etmekte olan Mısır askeri ise denizin kapanması ile boğulur. Ancak bu kez Sharm’a asa değil yabancı sermaye dokunmuş, desteklemiş. Sharm, Arapça’da liman, sakal veya hoş anlamına geliyor. Belki de aralarında en rağbet göreni “şeyhin güzel kadını” benzetmesi!  

Sharm El Sheikh’te birçoğu ünlü zincirlerin beş yıldızlı şubeleri olan 400’e yakın otel ve 150’ de tatil köyü bulunmakta. Gezginleri bu coğrafyaya esas çeken gökkuşağının tüm renkleri ile çok zengin su altı dünyası ile bir dalış cenneti olması.

Camgöbeği berrak bir su, rengârenk balık kümeleri, deniz tabanındaki sıcak su bacaları, yarışan farklı tonlardaki mavi ile yeşil kocaman mürekkep balıkları, barakudalar, akya sürüleri, Napolyon balıkları, farklı kuşlara ev sahipliği yapan Mangrov ağaçları, kum tepeleri, egzotik deniz bitkileri, göz kamaştıran mercan kayaları ve beyaz kumlu plajlara sahip bir Sharm El Sheikh karşımda!

Her sabah her biri 25 dalgıç barındıran 80 adet konforlu tekne Kızıldeniz’e heyecanla açılıyor. En popüler dalma noktası ünlü Ras Muhammed Milli Su Altı Parkı, diğerleri ise Ras Um Sid, The Temple, Anfora Beach,  Shark Bay, the Gardens, the Tower, Jackson Reef, Ras Nasmi.

Ras Muhammed dalış bölgesindeki kırmızı, pembe, sarı ve eflatun renkli yumuşak mercanlara dünyanın başka bir yerinde rastlanmıyor. Bu renk cümbüşü içinde kelebek balıkları, orfozlar, papağan balıkları, anemon ile palyaço balıkları, mavi benekli vatozlar, kaplumbağalar ve daha niceleri korkusuz dolaşıyor.

Akıntı olan yerlerde tekne dalgıçları takip eder, ama sakin ve kıyıya yakın noktalarda tekneler tonuza bağlı, sabit kalıp dalanları bekler.

Ayrıca bu yörede tilki, dağ keçisi, yılan ve kertenkeleye de rastlanıyor. Biraz daha kuzeydeki Nabo Bölgesi 600 kilometrelik alanda ve 134 çeşit bitki çeşidine sahip dağ ile vadilere sahiplik ediyor. Ayrıca Nabo Yöresinde de oldukça zengin mercan kayaları da bulunuyor. Teknelerle dalışa gidemeyenler alt tabanı cam kaplı teknelerle gezebiliyorlar. Gerçi bu yöntemi ben hiç benimseyemedim.

Kısa Kısa Sharm El Sheikh,

  • Yarımadanın en yüksek dağı 2650 metre ile Sina Dağı, yıl boyunca Sharm El Sheikh’te sıcaklık 21–25 santigrat derece arası. Su sıcaklığı ise 18–30 santigrat derece arası değişiyor.  
  • Geçim kaynakları olan Kızıldeniz’de su altı yaşamı korunmaya çalışılıyor. Mercan ve canlı yaşama dokunmak kesinlikle yasak. Ayrıca mercanları kırmak veya denizin dışına herhangi bir şey taşımak, balık avlamak, denizi kirletmek de suç ve cezaları çok ağır.
  • Kuzey Afrika’da savaşan İngiliz askerlerine Glasgow’dan yardım getiren Thistlegorm adlı askeri ikmal gemisi Sina Yarımadası açıklarında 1941 yılının Eylül ayında Alman uçakları tarafından batırılır. Bu talihsiz gemi ilk günkü gibi denizin 30 metre derinliğinde uslu uslu yatmakta ve su altı fotoğrafçıları için harika bir tema oluşturmaktadır. İç ambarlarında bulunan askeri motosiklet,  kamyon ve mühimmatı da fotoğraflamak mümkün.
  • Türkiye ile yıldızları barışmayan dönemin Devlet Başkanı Sisi’nin güler yüzlü fotoğrafına Sharm El Sheikh sokaklarında sık sık rastlamak mümkün!
  • Bu coğrafyanın Arap kadınları plajlarda gayet cüretkâr bikinilerle boy gösteriyor.
  • Sharm El Sheikh’in Soho Meydanı,  şık bitkiler, su dansı gösterisi, buz pateni ve buz barı ile ünlü.
  • Rüzgâr sörfü için en uygun körfez, mercan kayalıkları ile bilinen Hadabah!
  • Çöl Safarisine Quad veya ATV denen dört tekerlekli motosikletlerle gerçekleşiyor. Ziyaretçilerin çok da ilgisini topluyor. Çöl tozundan korunmak için gözlük ile yüzünüzü örtecek bir poşu bağlamanız gerekiyor. Zaten araca binerken oradaki gençler 25 Mısır poundu karşılığı hemen size bir poşu takıyorlar. Yolculuk hemen hemen bir saat sürüyor. Sonunda muhteşem dağların dibinde bedevi çadırında açık bir çay içiriyorlar. Hani “çölde çay” esprisi! Bence de bu tecrübe denenmeli. Korkmayın bu motosikleti kullanmak gayet basit. Zaten bir gaz,  bir de fren var. Zaman zaman tümseklerde yerinizden fırlıyorsunuz. Ama safarinin sonunda kirpikleriniz ve saçlarınız beyazlaşıyor. Yani denizin kumu vücudunuzu henüz terk etmeden çölün kumu ile tanışıyorsunuz! 
  • Sharm aslında beş merkezden oluşuyor. Naby, Ras Nusrani, Umm Sid, Sharm El Meya ve Naomi Bay.  Ama Türklerin en fazla rağbet ettiği yöre Naomi Bay. Çift şeritli,  iki yanına dev palmiye ağaçları dikilmiş bakımlı yolları bu merkezleri bir birine bağlıyor.
  • Sharm El Sheikh aynı zamanda “Barış Şehri” olarak da anılıyor. Çünkü bir dizi barış görüşmelerine ev sahipliği yapmış. Örneğin İsrail – Gazze sınır sorunları, Arap ve İsrail savaşları gibi.
  • Sharm’da toplu taşıma araçları yok. Bol sayıda taksi ve otellerin servis minibüsleri sizi istediğiniz yere oldukça ucuza taşıyor.
  • Eski çarşının iç bedestende her türlü takı, papirüs, saat, heykel, eşarp, kumaş ve mıknatıs ile çeşit çeşit biblolar bulacaksınız. Burası Mısır Çarşısı ile Kapalı Çarşının karışımı gibi.  Ama bu coğrafyada ciddi bir pazarlığa oturmak şart.  İnanın bu pazarlık işi beni artık bu yaşta yoruyor.
  • Evet, Sharm’da her şey büyük boyutlarda, gösterişli, aslında kopya kültür adına çok para harcanmış, Hollywood, Sea World, Kahire Müzesi, üç boyutlu sinema, dev dikilitaşlar, eğlence parkları… Ama bence sonuç başarılı değil. Zaman zaman çarpık yapılaşmada dikkati çekiyor. Keşke, farklı kültürleri kopya edeceklerine ve yöreye özel ilginç mekânlar hazırlasalardı.
  • Halkı çok rahat, acele yok, zaten aşırı sıcak zaten yoruyor. Halkı güneş batınca dışarı fırlıyorlar. Televizyonlardan gelen yüksek sesli Arapça şarkılar sonunda insanı bıktırıyor.
  • Ayrıca bu yöredeki çok sayıdaki gazinolara kumar oynamak için gelenlerin sayısı da hiç de  az değil.
  • Biraz etrafı tanıyınca bu coğrafyada ucuza yaşamak mümkün. Mühim olan yerel halkın alışveriş ettiği veya yemek yediği yerleri keşfetmek.
  • Bu bölgede genellikle dolar geçiyor. Çoğu zaman dolar ile ödeyince üstüne dolar olarak getiriyorlar. 

Mısırlı şair Ahmed Zeki Ebu Sadi’nin “Yazsonu” adlı şiiri ile Sharm El Sheikh bölümünü sonlandırmak istiyorum.

Alay ediniz bakalım, kumlar alay ediniz.

Yaşamın tatlı gürütüsüyle

İşte

Biten dönemi düşün

Başladı başka bir dönem

İşte

Gözyaşlarının denizi

Zamanın hıçkırıkla kalın yazısı

Durmadan çatlayan

Yeniden başlayan bayağılığın

Zamanın kırılası elleriyle yoğurduğu

Bütün güzellikler geçicidir elbette

Durmadan başlar ölüm söylevine

Ağlar sıcak gözyaşlarını

Alay ediniz kumlar

Bu şaşkınlığımla

İşte

Oldum ben tutsağı güzelliğin

Kör bilgeliğin

ORTA AMERİKA ÜLKELERİ ARASINDA OTOBÜSLE SEYAHAT

Güney Amerika ile Kuzey Amerika’ yı birleştiren dar koridor üzerinde Panama, Kosta Rika, Nikaragua, Honduras, El Salvador, Guatemala ve Belize adlarını taşıyan 7 adet küçük ülke bulunur. Her ne kadar bu ülkelerin birbirleri arasında uçakla seyahat mümkün olsa da, çevreyi daha iyi gözlemlemek, yerel halk ile kaynaşmak için karayolu tercih etmek avantaj sağlar.

Bu ülkeler arasındaki en önemli ve işlek karayolu güzergahı meşhur Pan Amerikan karayoludur. Çoğunlukla deniz yolu ile ulaşılarak yerleşimlerin başladığı Amerika kıtasında bütün ülkeleri birbirine bağlayacak Pan Amerikan Karayolunun yapımına 1930’ larda başlanmış yıllar içinde kısmen tamamlanmıştır. Bugün sadece Panama ile Kolombiya arasında karayolu bulunmamakta olup, onun dışındaki bütün güzergah aktif ve oldukça işlektir.

Kolombiya ile Panama arasında karayolu ile ulaşım olmadığı için, Orta Amerika’ dan Güney Amerika’ ya karadan geçiş turistler için mümkün değildir. Bu nedenle yolun güneydeki son durağı Panama’ dır. Bu nedenlı bu yazımızda Panama’ dan başlayarak kuzeye doğru Meksika’ ya kadar olan rotayı anlatacağım. Bu uzun rota üzerinde çeşitli otobüs firmaları çalışır. Bunlar arasında Pan Amerikan karayolu üzerinde Panama’ dan Meksika’ nın güneyine kadar tüm ülkeleri kapsayan uzun bir ağa sahip Tica Bus’ u tercih etmenin avantajları var. Çünkü Tica Bus’ ın İngilizce dil seçeneği de bulunan internet sitesi üzerinden online bilet almak mümkün olduğu gibi, firmanın şehir merkezlerinde kendine ait terminalleri var. Bu terminallerin içinde de kendine ait basit bir oteli bulunuyor. Bu nedenle otobüs bileti ile birlikte otelden de yer ayırtabiliyorsunuz. Otelleri son derece sade olup, yiyecek içecek gibi hizmetlerinin bulunmadığı belirtmek isterim. Tek kişilik odaların geceliği 20-40 dolar, paylaşımlı odaların ise 10 dolar civarındadır.  Tica Bus dışında Kosta Rica, Nikaragua, El Salvador arasında çalışan TRANSNİCA, Guatemala, El Salvador, Honduras arasında çalışan PULLMANTUR, Güney Meksika, Belize Guatemala, El Salvador, Honduras arasında çalışan MAYANTRAVELS firmalarının otobüsleri de tercih edilebilir.

Orta Amerika ülkeleri genellikle güvensiz olarak bilinir. Fakat bu durum gidenleri korkutmasın. Çünkü bu ülkeler şu anda turizmi geliştirmeye çalışıyorlar ve turiste ihtiyaçları var. Buna rağmen bu ülkelerde, özellikle Nikaragua, El Salvador, Honduras ve Belize’ de dikkatli olunmasında yarar vardır. Geceleri sokakta yürürken turist gibi hareket edilmemesi, sırt çantası taşınmaması, büyük şehirlerde ıssız yerden uzak durulması önemlidir.

Orta Amerika ülkeleri Türk vatandaşlarından vize istememelerine karşın, sınır kapıları yol geçen hanı gibi değildir. Pasaport kontrolleri sırasında ülkeye giriş amacınız, kalacağınız yer gideceğimiz güzergaha ilişkin sorulara doğru ve mantıklı yanıtlar vermeniz gereklidir. Aksi taktirde girişiniz engellenebilir. Sınır geçişlerinde özellikle gümrük kontrollerinin biraz sıkı olduğunu gözlemledim. Sırt çantalı turiste genellikle iyi davranılmakla birlikte, gümrük memurlarının biraz meraktan biraz işi gereği çok fazla soru sorduğu da olmaktadır. Sorulan sorulara belli bir disiplin içinde cevap vermek ve sınır geçişlerinde uyulması gereken kurallara dikkat etmek gereklidir.

Bütün Orta Amerika Ülkelerinin resmi dili İspanyolca olduğu için, biraz da olsa İspanyolca bilmek işinizi oldukça kolaylaştırır. Çünkü insanlar, resmi görevliler de dahil başka dil bilmiyorlar ve dünyadaki herkesin İspanyolca bildiğini sanıyorlar.

Özellikle Tica Bus şirketinin otobüsleri olmak üzere ülkeler arasındaki yol taşıyan otobüsler geniş koltuklu ve rahat. Otobüs içinde ikram servisi, su dahil olmamakla birlikte çoğu otobüste tuvalet bulunuyor. Otobüsler gün boyu tek bir yerde mola verdiği için yanınızda su ve yiyecek bulundurmak gerekir. Zira Orta Amerika oldukça sıcak bir iklime sahiptir ve su önemli bir ihtiyaçtır.

Otobüsler genellikle sabah erken saatlerde hareket ediyor ve hava kararmadan bir sonraki ülkede gideceği yere varılabiliyor. Gece de devam eden otobüs pek mümkün değil. Bu nedenle her ülke de bir gece geçirmeden parkuru tamamlamak mümkün değildir.

 Gümrük kapılarına gelindiğinde otobüs içinde neler yapılması gerektiği İspanyolca olarak anons ediliyor. Fakat benim gibi İspanyolca bilmeyenler diğer kişileri takip etmek zorundalar. Çünkü her bir gümrük kapısının kuralları birbirinden farklı olabiliyor. Gümrük işlemlerinde otobüsten inmek mecburi olup, sıcak ve güneş altında bazen uzun süre beklemek gerekebileceğini hatırlatmak isterim.   

Güneyden Kuzeye Doğru Yol Güzergahı ve Sınır Geçişleri

Panama’ dan Kosta Rika’ ya:

Panama’ nın başkenti Panama City’ den Kosta Rika’ nın başkenti San Jose’ ye Tica Bus şirketinin otobüsü ile gidilebiliyor. Otobüs fiyatı 50-60 dolar civarındadır. Bunun dışında Panama Kosta Rika arasındaki Pan Amarikan Karayolu oldukça yoğun bir güzergah olduğu için şehirden şehre sürekli çalışan minibüsler le sınır kapısına kadar gidilip, sınır yürüyerek de geçilebilir. Doğrudan otobüsle 16-17 saat süren bu yolda konaklamadan şehirden şehre giderek bir günde varmanın imkansız olduğunu belirtmek isterim

Kosta Rica hızla gelişen bir ülke olup, diğerlerine göre iyi durumda olduğu için sınır kapısı girişinde fazlaca soru ile karşılaşıp, ülkeden çıkışınıza ilişkin belge isteyebilirler. Bunun için bu ülkeden çıkışa ilişkin bir otobüs bileti ya da uçak rezervasyonu vs. göstermek gerekebilir. Böyle bir durumla karşılaşınca ayak üstü internet üzerinde de rezervasyon işlemi yapıp görevliye gösterilebilir.

Kosta Rica Nikaragua arasındaki sınır kapısında gümrük işlerinin bitmesini bekleyenler

Kosta Rica’ dan Nikaragua’ ya:

Kosta Rica’ nın başkenti San Jose’ den Nikaragua’ nın başkenti Managua otobüsle 7 saat civarında sürer ve birden fazla otobüs seçeneği bulunabilir.  Bilet fiyatları 30 dolar civarındadır. Varış saatinin gece olması durumunda Managua’ da çanta ile karanlıkta dolaşmak pek güvenli olmayacağından otobüsün son durağına yakın bir otel bulunabilmesine dikkat etmek gerekir. Managua’ daki Tica Bus terminalinin içinde bir otel bulunmakta olup, Tica Bus tercih edilirse otelden de yer ayırtmak mümkündür. Fakat otelin oldukça vasat olduğunu ve otelde yiyecek bulunmadığı belirtmek isterim. Sınırdan geçerken otobüs 1-2 saat kadar bekletiliyor ve bütün bagajlar otobüsten indiriliyor. Herkes bagajını gümrük binasına giderek kontrol ettirdikten sonra binanın arka kapısına kadar boş olarak gelen otobüse geçiyor. Daha önceden toplanmış pasaportlar damgalanmış olarak toplu halde otobüse gelene kadar otobüsün kapıları açılmıyor.

Nikaragua geçmişte iç savaşları ile ünlüydü fakat şimdi böyle bir tehlike söz konusu değil. Yoksulluğa bağlı olarak suç oranı biraz yüksek olmasına karşın pek çok turist güvenle ülkenin pek çok yerine seyahat edebiliyor.

Nikaragua ile Honduras arasındaki Rio Guasaule Nehri

Nikaragua’ dan Honduras’ a

Managua’ dan Honduras’ ın başkenti Tegusigalpa’ ya otobüsle birkaç seçenek mevcut olmakla birlikte Tegusigalpa’ ya gece varan herhangi bir vasıta önerilmez. Otobüsle 7-8 saatte varılabildiği için genellikle otobüslerin saatleri öğleden sonra orada olacak biçimde ayarlanmıştır.  Bilet fiyatları 30 dolar civarındadır. Tica Bus’ un tercih edilmesi durumunda Tegusigalpa terminalinde vasat bir otel mevcuttur.

Nikaragua Honduras arasındaki gümrük kapısı biraz sıkışık ve kalabalık. İki ülkenin gümrük binaları arasında biraz mesafeli. Sınır kapısı Afrika’ daki sınır kapılarına benziyor ve ayak üstü döviz bozduranlardan yiyecek içecek, giyim kuşam satıcısına kadar her şey satılıyor.

Honduras’ tan El Salvador’ a:

            El Salvador diğer Orta Amerika ülkelerine göre oldukça kalabalık bir ülke. Honduras’ tan başkente San Salvador’ a yoğun bir yol güzergahından 5-6 saatte ulaşılabiliyor fazlaca otobüs seçeneği var. Fiyatlar 25-30 dolar civarındadır. Tica Bus’ u tercih edenler Tica Bus istasyonlarındaki vasat otelde otobüs bileti ile birlikte oda satın alabiliyor. Tica Bus otellerinde yiyecek bulunmamakla birlikte San Salvador’ daki otelin hemen yanında büyükçe bir restoran mevcut. Terminal şehrin merkezi bir yerinde olup, ulaşımı kolaydır.

            El Salvador’ dan Guatemala’ ya

            San Salvador’ dan Guatemala’ nın başkenti Guatemala’ nın başkenti Guatemala City’ e otobüsle 6-7 saatte ulaşılmasına karşın Guatemala’ daki trafik sorunu nedeniyle zaman zaman gecikme yaşanabiliyor. Otobüs fiyatları 30 dolar civarındadır.

San Salvador’ daki Tica Bus otobüs terminali ve oteli

Guatemala’ dan Belize’ ye

Parkurun en zor kısmı burasıdır. Çünkü Belize Orta Amerika ülkeleri arasındaki işlek yol güzergahının ve Pan Amerikan Karayolu’ nun dışında kalır. Üstelik Belize resmi dili İspanyolca olmayıp İngilizce olan, Latin Orta Amerika’ sından biraz farklıdır. Hal böyle olunca Guatemala’ nın başkentinden Belize’ ye doğrudan giden herhangi bir vasıta bulmak mümkün değil. Bunu yapmak için Guatemala’ nın en Belize sınırı’ na en yakın kenti Flores’ e otobüsle gelmeniz, Flores’ ten başka bir otobüsle Belize’ ye gitmeniz gerekecek. Bu güzergahta MAYANTRAVELS adlı otobüs firması dışında başka bir alternatif bulunmuyor. Çok güzel ve güvenli bulduğum bir ülke olan Guatemala’ nın tadını çıkarmak için kasabadan kasabaya yolcu taşıyan araçları kullanarak, akşam oldukça bulunduğunuz yerde konaklayarak Flores üzerinden Belize sınırındaki Melchor Del Monces adlı kasabaya gelip oradan sınır yürüyerek geçilebilir. Yürüyerek sınır geçişlerde otobüsle geçişlere göre fazlaca soru sorulabiliyor. Fakat bütün sorulara belli bir disiplin içinde mantıklı cevaplar verildiğinde hiçbir sorun yaşanmaz. Guatemala Belize sınır geçişinin yapıldığı büyük şehirlere uzak olan bu bölgeler oldukça sakin ve güvenli olup, yerel halk cana yakındır. Belize’ ye geçtikten sonra en yakın büyük yerleşim yerlerine 10 -15 dolar ödeyerek taksi ile ulaşmak mümkündür.

Guatemala ve Belize’ de yol kalitesi biraz düşük olup, yollar sürekli yerleşim yerlerinin içinden geçer. Böyle olunca da araçlar yavaş gitmek zorunda kalırlar. Bu nedenle yola çıkarken varış saatinin sorulması ve hava kararmadan önce konaklama yeri bulmanın mühim olduğunu hatırlatmak isterim. 

Belize’ den sonra gezgin ruhumuz Maya halkını biraz daha yakından tanımak arzusu ile günümüzdeki Mayaların ülkesi Guatemala’ ya geri döndürebileceği gibi, belirlediğiniz rotaya bağlı olarak Meksika’ ya doğru da götürebilir. Bu güzergahta Türkiye’ ye doğrudan uçağın şu an için Meksika’ dan ya da rotamızın başladığı Panama’ dan olduğunu hatırlatmak isterim.

İyi seyahatler.

Kudüs

Ey Kudüs, Peygamberleri öldürülen ve kendisine gönderileni taşlayan sen, tavuk yavrularını kanatları altına nasıl toplarsa, ben de senin çocuklarını kaç kere öyle toplamak istedim. (İncil – Matta)  
Seni unutursam, ey Kudüs Sağ elim hünerini unutsun. Eğer seni anmazsam, Eğer Kudüs’ü baş sevincimden Üstün tutmazsam Dilim damağıma yapışsın… (Mezmur 137.)  

Kudüs tüm dinlerin buluştuğu, kaynaştığı, dövüştüğü, otantik, gizli ve karışık bir “şehirdir.” Bütün dinlerin kutsal tapınağıdır. Hz. İsa burada doğmuş, yine Kudüs’ün dar, eğri büğrü sokaklarında sırtında hacı ile son kez yürümüştür. Hz. Davut, Hz. Süleyman ve Hz. Musa yine bu coğrafyada gözlerini açmıştır. Hz. Muhammed miraca bu kentte yükselmiştir. Gece gündüz ziyaretçi eksik olmayan yüzlerce insanın önünde ağladığı, dua ettiği Hz. Davut’un oğlu, hayvanlarla konuşan Hz. Süleyman’ın yaptırdığı ünlü tapınak,  ardından ikinci tapınağın batısındaki “son duvarları” yine bu şehirdedir.

Davut’un kuleleri, Mimar Sinan’ın hünerini yansıtan Şam Kapısı, Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptırdığı kale duvarları ile çeşme, altın kaplama kubbesi ile “Kubbetüssahra”, dünyanın en pahalı Musevi Mezarlığı da buradadır. Tevrat’ta müjdelenen “vaat edilen topraklar” da burası. Kur’an da Kudüs’ü kutsadı, Mekke ile Medine’den sonra İslam’ın en önemli kenti ilan etti.

Kudüs’ün tarih sahnesine çıkması Davud Peygamberin M.Ö. XX. yüzyıl dolaylarında İbrani kabilelerinin yaşadıkları bölgenin ortasındaki bu şehri krallığına başkent yapması ile başlıyor. Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı (Yahudi inancına göre) Tanrıya kurban etmeye giriştiği Moriah Tepesinde Hz. Süleyman’ın ilk tapınağı dikmesiyle şehrin önemi artıyor. M.Ö. VI. yüzyıl başında Babil hâkimiyeti sırasında Yahudilerin başkaldırması esnasında Babilliler bu tapınağı yıkıp  Yahudi toplumunun ileri gelenlerini Babil’e sürer.

M.Ö. 538’den itibaren başlayan Pers egemenliği altında onarılan mabet, tüm Yahudileri birleştiren bir kutsal yer olarak varlığını sürdürüyor. M.Ö. I. yüzyılda Roma valisi Herod döneminde, görkemli bir Musevi tapınağı, 480 metre uzunluğunda ve 280 metre genişliğinde bir alana inşa ediliyor. M.S. 70 yılında Romalı general Titus bu mabedi yerle bir ediyor ve Yahudileri İspanya’ya kadar sürüyorlar, işte bu olaydan sonra Yahudiler, yaklaşık yirmi yüzyıldır bu tağınağın ayakta kalan batı duvarı önünde “ağlıyorlar.”

Roma ve Bizans dönemlerinin ardından Müslüman   Araplar 638 yılında Kudüs’ü ele geçiriyor. İşte bu dönemde “Yeruselayim” adı zaman içinde “El Kuds”e dönüşüyor. Daha sonra “Kudüs” oluyor. Yahudilerin büyülü mabedinin yıkıntıları üzerine önce El Aksa Camii, kısa süre sonra da Kubbetüssahra inşa ediliyor.

Daha sonraları sırasıyla Haçlı, Memlûk ve nihayet 1517 yılında Yavuz Selim’le beraber Osmanlı hâkimiyeti kuruluyor. 1917 tarihindeki İngiliz kontrolüne kadar dört yüzyıl süren Osmanlı döneminde Kudüs’teki kutsal mekânlar yenileniyor.

Kudüs’te cemaatler arası tam bir denge oluşması, kimse daha fazlasını talep etmemesi barış için bir ümit. Bu hassas dengenin korunması gerekiyor. “Jerusalem” barış şehri olduğu kadar “Kudüs” (Al Kudüs) de kutsal şehir olarak yaşamak zorundadır. Ezan ve çan seslerinin birbirine karıştığı Kudüs, her üç toplumu da bağrına bastığı için üç kez daha kutsallaşıyor.

Kudüs’ün beyaz ve gri tonlar taşıyan taşlardan yapılmış daracık sokaklarında baharat kokuları, ateş topu gibi sıralanmış narlar, beyaz yaseminler, ağaçlara kol atan begovillerin, humuslu felafilli lokantaların, beyaz kıyafetli, başlarını örtmüş Arapların arasında yürüyoruz. Rengârenk kumaşların, baharatların, zeytin ağacından oyulmuş heykelciklerin ve ikonların satıldığı kemerli dükkânların girişlerinde taburelere oturan, müşteri bekleyen genç satıcılarla göz göze geliyoruz. Bedevi bir kadın, eşek büyüklüğündeki bir deve yavrusunu satmaya çabalıyor.    Önünde tam donanımlı askerlerin beklediği dev bir demir kapıya ulaşıyoruz. Sanki yeni bir sınır kapısı.

Bu kapıyı bazen sırf pasaport göstererek, bazen de istek üzerine mırıldandıkları dualarla sadece Müslümanlar aşabiliyor. Ancak hanımların kısa kollu tişört, mini etek ve şortla girmesi yasak. Ayrıca bir de kadınlar için başörtüsü gerekli. Yüz kırk dört dönüm olan bu kutsal bölge, özel bir yönetime sahip. İçinde Kubbetüssahra ile Mescid-i Aksa dışında kütüphane ile farklı Kuran kursları da bulunmakta !

Kubbetüssahra (Kutsal Kaya Mescidi)

İşte taa uzaktan bakınca sanki altın gibi parıldayan gösterişli yapı burası. M.Ö. 950 yılında inşa edilmiş olan bu yapı, Mekke ile Medine’den sonra Müslümanlar için en “kutsal yer” olarak kabul ediliyor. Sekizgen olarak yapılan camiin 52 penceresinin vitrayları da birbirinden farklı. Kubbe, mevsimleri belirten dört ana sütun ile ayları gösteren 12 sütun üzerine oturtulmuştur. Tavanda parlayan altınları, sabık Mısır Kralı Faruk hediye etmiş. İtalyan Carrare mermerleri ise ünlü İtalyan diktatör Mussolini’nin hediyesi imiş.

Caminin içinde kocaman bir kaya parçası duruyor. Söylenene göre Hz. İbrahim, oğlu İshak’ı bu taş üzerinde kurban etmek üzereymiş. Hazreti Muhammed’in ise Miraç Gecesinde Mekke’den Burak adlı bir atla buraya gelerek “Muallâk Taşı” diye anılan bu kutsal kayanın üzerinden yedi kat göğe doğru yükseldiği yazılır. Cennet taşı, peygamberimizin gitmesini istemediği için bir süre onunla göğe doğru yükselip daha sonra da “muallâkta” kalır. İşte bu yüzden de hâlâ asılı durumda bulunmaktadır. “Miraç” denen bu olay esnasında peygamberimizin taş üstünde ayak izi kalmıştır. Bu taşın altında bulunan ufacık bir mağarada, peygamber efendimizin de namaz kıldığı bu dar alanda kılınan bir namazın Allah katında 500 kat daha fazla sevabı varmış.

Kanuni Sultan Süleyman tarafından onarılmış olan bu caminin dış duvarlarındaki çiniler ve yakın dönemde Ürdün sabık Kralı Hüseyin tarafından tekrar iki ton altınla kaplanan kubbesinin çok etkileyici olduğu bir gerçek. Bugün bu yapı Kudüs’ün sembolü olarak kabul edilmektedir. Burada ufak bir hatırlatma yapmak istiyorum: Ama “Ömer Camii” ile karıştırmayın.

Mescid-i Aksa (El Aksa Camii)

Mescid-i Aksa 280 mermer sütun üzerine kurulmuş, dikdörtgen şeklinde, sade bir yapı. İlk mescit Hz. Ömer tarafından 636 yılında fethi takiben yapılmıştır. Kıble bir zamanlar buraya, Mescid-i Aksa’ya doğru iken, sonra Allah’ın peygamberimize vahyetmesiyle Mescid-i Haram’a, yani Mekke’ye doğru çevrilmiş. Haçlılar tarafından kilise olarak kullanılan El-Aksa, Selâhattin-i Eyyûbi Kudüs’ü aldıktan sonra yeniden cami olarak ibadete açılmış.

Mescid-i Aksa çok sayıda “kanlı olaya” şahit olmuş. Kral Hüseyin’in dedesi Kral Abdullah burada öldürülmüş. İsrail askerlerinin El Aksa Camii’ne yaptıkları bir kanlı baskın sırasında kullandıkları gaz bombaları, cami içinde özel bir bölümde teşhir ediliyor.

Daha sonra ilk orijinal camiin bulunduğu alt kata iniyoruz. Yerleri duvardan duvara kaplayan paha biçilmez halıların tamamı son derece ustaca örülmüş. Bedeviler, Filistinliler, Habeşler, Çinli, Hintli, Türk ve Araplar yani her ırktan namaz kılanların arasında oturup rehberimizin 20 dakika süren ve Filistinlilerin dertlerini içeren politik nutkunu dinliyoruz. Hem de yorgunluktan gözlerimiz kapanıp, başımız önümüze düşene dek!

Bir de bilim dünyasının da kabul ettiği “Kudüs Sendromu” var. Kudüs’te uzun kalınca bazı rüya ve kabuslar görüyorsunuz,  bu coğrafyayı kolay kolay terk edemiyorsunuz.

Tekrar Kudüs sokaklarındayız. Tam 16 kez el değiştiren ve yapılarında sarı taşın hâkim olduğu, her köşesi tarih kokan bu kent için “Zeytin Dağı” adlı eserinde Falih Rıfkı Atay bakın ne demiş: “Kudüs, dini olgunlaştıran bir garip tiyatrodur.”

Ağlama Duvarı (Batı Duvarı)

Gece gündüz ziyaretçisi eksilmeyen, Museviler için çok kutsal olan “Batı Duvarı”nı ya da bilinen ismiyle “Ağlama Duvarı”nı ziyaret etmeden elbette Kudüs ziyareti tamamlanamaz. Buraya girmek için ciddi bir polis kontrolünden geçildiğini hemen eklemek istiyorum.

Kadınlar ayrı bir bölümde ve başları kapalı beklerken, erkekler “kippa” denen “dua takkesi” takıyorlar. Omuzlarında ise “talleth” denen kutsal şal var.

Yahudilerin radikal ve tutucu kesimini temsil eden siyah sakallı, kulaklarının yanından doğuştan itibaren hiç kesilmeyen, çeneye doğru uzayan saç lüleli olan, kara sakallı, fötr şapkalı, ufak siyah tekkeli, uzun siyah pardösülü erkeklerin duvarın çevresinde çok daha yoğun olduğu dikkati çekiyor. Bu dinci radikal grup, İsrail nüfusunun %20’sini oluşturuyor. Askere gitmiyorlar genellikle aynı mahallede yaşıyorlar.  Onlar da kendi aralarında tekrar gruplaşmış. Bu da çorap renklerinden anlaşılıyormuş. İki radikal Yahudi, Ağlama Duvarı’na doğru ilerliyor. Adımları sıklaştıkça örgülü saçları daha bir inatla sağa sola savruluyor.

Çinlisi’nden Sudan’lısına, Konyalı’sından Güney Amerikalı’sına kadar farklı insanlar, değişik dillerde bazen mırıltı, bazense yüksek seslerle; ama kardeşçe “dua ediyor.” Eller ve alınlar duvara dayalı, gözler ise kapalı !

İsrailli şair Yehuda Amichai “Kudüs’te esen rüzgâr, dualarla düşleri de beraberinde getirir.” diyor. Bazıları hemen yakındaki kütüphanede Tevrat’tan bölümler okuyor. Gerek erkekler, gerekse kadınlar minicik kâğıtlara İbranice yazdıkları isteklerini rulo yapıp, yüz metre uzunlukta ve yirmi metre yükseklikteki Ağlama Duvarı’nın kocaman taşları arasına sıkıştırıyorlar.

On üç yaşına basan her Musevi erkek çocuğu için “Barmitsvah” denen ergenlik töreni yapılır. İşte bunlardan birine şahit oluyoruz. Tevrat’a göre genç çocuk omuzlarında kutsal şal “talleth” olmak üzere, elinde Tevrat rulolarını taşıyor. O sırada yukarı bölmeden kadınlar üstümüze şekerler fırlatıyor. Bu şekerleri kapmak için iyi bir kaleci olmak gerekiyor. Çünkü, civarda bekleşen çocuklar çevik hareketlerle hemen şekerleri topluyor.

Tüm Dinler İçin Kutsal: Zeytin Dağı

Zeytin Dağı ve karşısındaki tepelerde Hz. İsa Kudüs’e son kez bakmış ve ağlamış. Hz. Muhammed ise kutsal kayada Miraç olayını yaşamış. Yani, anlayacağınız gibi burası “tüm dinler için çok hassas” bir bölge.

Zeytin Dağı’nın Harem-i Şerif’i gören yamacı, eteklerine kadar çok yüksek fiyatlara satılan mezarlıklarla dolu. Bu mezarlıkta Hz. Muhammed’in ashabından Selmanı Farisi isimli zatın türbesi ve camii de bulunmakta. Artık bu mezarlıkta yer bulmak imkansız.

Bu mezarlar Avrupa, Amerika ve ülkemizde olduğu gibi çiçek ve yeşille bezenmemiş, sanki kentin yapısını yansıtır gibi tüm mezarlık taştan yapılmış. İnanışlarına göre mezarlık üzerine konan çiçekler kısa ömürlü olduğu için, mezar üzerine çiçek yerine uzun ömürlü olması için minik minik taşlar konuluyor.

Bu mezarlıkta yüzlerce dindar Hıristiyan, 31 Aralık 1999’u 1 Ocak 2000’e bağlayan dakikalarda gözlerini bulutlara dikerek Hz. İsa’nın dünyaya inmesini büyük bir heyecan ile beklemiş…!

Soykırım Müzesi (Yad-Vaşem)

Anılar Dağının içine oyulmuş özel mahsenlere inşa edilmiş olan bu yapı II. Dünya Savaşı sırasında hayatını kaybeden 6 milyon Musevi’nin acısını yansıtan bir “ibret müzesi”. Anılar, fotoğraflar, yazılar, vagonlar, fırınlar, yüzler hep acı dolu. Holocaust, Yahudileri hedef alan “soykırım” demek. Bu soykırımın en masum kurbanı ise “çocuklar.” Fotoğraflardaki çocuklar bitkin, yorgun, aç, hasta, ümitsiz ve ölümü bekliyor. Bu arada 1500 çocuğun adları sürekli tekrar ediyor.

Çok sayıda isimli dolu duvarların ortasında yakılmış olan sonsuzluk ateşi, tepedeki baca görevi gören açıklık ile bütünleşerek insanlık utancını göğe doğru yükseltiyor. Müzeyi terk eden herkes aynı sözcükleri tekrarlıyor: “Bu acı sakın  bir daha yaşanmasın”.

Bethelem (Ekmeğin Evi)

Hz. İsa’nın doğduğu ve son yedi gününü geçirdiği bir Arap kasabası olan ve Kudüs’ün güneyinde yer alan Betlehem bugün Filistin Devleti’ne ait. Hz. İsa’nın son yedi günü anlatan meşhur opera, “Jesus Christ Superstar” adıyla uzun yıllar Alice Cooper, Ian Gillan gibi birçok ünlü rock sanatçısının rol alması ile sahnelenmişti. Hz. Meryem’in Nagida’dan kaçarak İsa’yı dünyaya getirdiği mağara da yine Betlehem’de yer almaktadır. Mağaranın bulunduğu Nativite Kilisesi’nde gerçekleşen Noel kutlamalarını, tüm Hıristiyan dünyası televizyonlarda izlemektedir. Hz. Ömer ile Patrik Seferyanus’un bu mağarayı birlikte ziyaret ettikleri söylenir.

Hz. İsa’nın Acılar Yolu ve 14 İstasyon

Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yer olan bugünkü St. Sepulchre Kilisesi’ne kadar çarmıhı sırtlanıp ölüme yürüdüğü Via Dolorosa (Çile Yolu) boyunca düşe kalka acı içinde kendi sonuna doğru yürürken durakladığı, aralarında son kez ekmek yediği ve şarap içtiği yerlerde bulunan 14 nokta, bugün Hz. İsa’nın acısını paylaşmak isteyen Hıristiyanlarca sık sık ziyaret edilmektedir.

Haçlı seferlerinin gerekçesi olmuş Roma Katolik, Yunan Ortodoks, Ermeni, Suriye Ortodoks, Etiyopya Ortodoks bölümleri olan, ince ve güzel süslemeleri ile gözleri kamaştıran ve Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği yerde kurulan Sepulchre Kilisesi’nde (Kutsal Naaş, göğe çıkış veya Kıyamet Kilisesi) Hz. İsa’nın yatırıldığı musalla taşı ile mezarı bulunmaktadır. Bu kutsal kilisede yer alan cemaatlerden hiçbiri, diğerinden habersiz bir çivi bile çakamıyor. Farklı yaklaşımları olan Süryani, Ermeni, Rum, Katolik ve Ortodoksların gün boyunca süren ayinleri, burada çok hoş bir ahenk ile özgün bir atmosfer yaratıyor. Bu kilisenin anahtarı Osmanlı’dan beri bir Türk aileye emanet edilmiş. Cemaatler arası didişme bu şekilde önlenmiş.

Bir gazetede her gün Musevilerin cimriliğiyle ilgili fıkralar yayımlanmaya başlamıştı. Birkaç gün sonra uzun boylu bir adam gazetenin yazı işleri müdürünün karşısına dikildi:

  • Yeter artık! Her Allahın günü yayımladığınız Musevi cimriliğini anlatan fıkralarınızdan bıktım, usandım.
  • Siz Yahudisiniz galiba?
  • Evet öyleyim. Bu yüzden de fıkralarınız kanıma dokunuyor. Eğer onları yayımlamaya devam ederseniz, bundan böyle ben de otobüste sizin gazeteyi satın alanların yanına oturmayacak ve tek satırınızı bile okumayacağım.

Bu güzel fıkradan sonra dönüşe geçiyoruz. Havaalanında El-Al’ın genç görevlilerinin ahret soruları başlıyor:

  • Çantanızı hiç yalnız bıraktınız mı?
  • İsrail’de tanıdığın var mı?
  • Pasaportunda niye Zaire, Surinam ve Madagaskar gibi ülkelerin (onlara göre bunlar tuhaf ülkeler) mühürleri var? Ben de hemen yanıtlıyorum: “Genç hanım, bana adresinizi verin, bundan sonra yeni bir coğrafyaya uçmadan önce size yazıp izin isteyeyim!..”

Bu işkence bitince cebimde kalan son “şekel” (İsrail’in para birimi) ile aldığım bardağın etrafına çikolata sürülmüş soğuk kahvemi yudumlarken, yanımda oturan Musevi çocuğuna dikkatle bakıyorum. Bakalım gelecek günler İsrail’de hangi olaylara gebe!..

Portekiz Sanki Akdeniz’in bir Adası

            Avrupa’nın Atlas Okyanusu’ndaki iskelesi Lizbon’u görünce; deniziyle, işportacıları, dilencileri, balık ekmek satıcıları, hatta gürültülü karmaşasıyla “İşte bizim İstanbul”, dedim. İnsanların cana yakınlığı ve ilgisi de eklenince, düşüncemde haklı olduğumu anladım. Trafikteki düzenlilikleri, eski yapılara saygıyla yaklaşımlarını bir kenara koymak gerekiyor elbette

            Portekiz, bildiğiniz gibi bir zamanlar dünyadaki ülkelerin en güçlü ve en zenginleri arasında yer alıyordu. Bugün İberya Yarımadası’nda, coğrafî olarak bağlı olduğu İspanya ile duygusal bir biçimde sırt sırta yaşıyor. Evet, tek komşusu “İspanya”. Her hâlde böylesi daha emniyetli. Portekiz’in tam karşı yönünde Avrupa’nın ucu olan Türkiye’nin de tek komşusu olsaydı, terör ile mücadelede daha etkili olurdu şüphesiz.

            Portekiz, Avrupa’nın en batısında ufukta yüzen bir ada gibi. Sanki efsanevî Atlantis’ten geriye kalmış bir toprak parçası. Akdeniz’e kıyısı yok; ama, kıyıları bir Akdeniz adasını andırıyor. ve iklimi istikrarlı. Üşütmüyor ve aşırı bunaltmıyor!

Portekiz’in Denizaşırı İnsanları,

            Portekizliler, İspanyolların aksine, çekildikleri ülkelerde gözyaşı ve kan bırakmamışlar, güzel anılarla ayrılmışlar. Madagaskar, Goa (Hindistan), Timor Adaları, Angola, Yeşilburun Adaları (Cape-Verde), Mozambik ve Gine – Besao. Maderia Adası, Hong Kong yakınındaki Macao ve koca bir Brezilya! Böylece Portekizce halen Dünya’nın en fazla konuşulan yedinci lisanı, ortalama 200 milyon kişi bu lisanı konuşuyor.

            Avrupa’nın hiçbir kentinde Lizbon’daki gibi kahverengi, siyah ve sarı insanlar bir arada göremezsiniz. Gerçi son yıllarda bu sömürgelerden gelen akın biraz azalmış veya azaltılmış; ama, bugün sayılarının 2 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Bunlara “retornados” diyorlar. Portekiz retornados’u yedirip içirmek için milyarlar harcamış; bazı yıllarda devlet bütçesinin %11’ine ulaşıyormuş bu. İnsanları barakalarda yatırmışlar, boş evlere yerleştirmişler, hatta başka çare kalmayınca lüks otellerde bile konaklatmışlar. Evet, aylarca, Ritz’de ve Avenida Palace’da kamp kuranlar bile olmuş. Onlara düşük faizli, uzun vadeli krediler verilmiş, yardım toplanılmış, kamu sektöründe kadro açığı olduğunda onlar tercih edilmiş.

            Elbette Portekizlilerin “retornadoslara” karşı çıkanları yok değil. Bakın emekli bir subay bu konuda ne diyor; aslında abartmış!

            “Beni rahatsız eden derilerinin rengi değil –ırkçı değilim ben-, kültürleri. Çalışmak istemiyorlar, çöp yiyorlar, ne bulurlarsa çalıyorlar, hastalık taşıyorlar, güvenilir bir kaynaktan öğrendiğime göre bazıları küçük çocuk bile yiyormuş. Bizim başımız daha çook derde girecek onlarla.”

            ve sonra bir itirafta bulunuyor:

            “Sömürgen olursa böyle olur. Eskiden ülkeye altın getirirlerdi, şimdi ise suçlu getiriyorlar. Eh, insan bir dünya imparatorluğundan kolay kolay kurtulamaz.”

            Bir ziyaretimde Lizbon sokaklarında  yürürken bir siyahi kişiyi dört polis yakalayıp, cebindeki bıçağı çıkardılar; genç bağırdı, çırpındı, küfür etti  ve sonra her istikametten gelen polis arabalarından birine bindirip uzaklaştırdılar. Sahiden daha çok başı derde girecek Portekiz’in bu deniz aşırı retornadosları ile!

 

Portekiz ve Güreş Yarışları

            Lizbon, İspanya’nın Endülüs Bölgesi’ndeki Sevilla Kenti ile beraber Boğa Güreşleri’nin merkezlerinden birisi aynı zamanda. İspanya’da olduğu gibi boğa ile matador aynı hizada değil. Boğanın boynuzları özel bir kumaşla kapatılıyor. Böylece boğa, matadora veya ata bir zarar veremiyor. Atın üzerindeki matador da kılıçlarını boğanın üst kısmına saplıyor ama onu öldürmüyor! Tek amacı kızdırmak. Portekizliler, İspanyollar gibi kan görmek, kan içmek istemiyor. Boğaya öldürücü darbe indiren matador, meslekten hemen ihraç ediliyor.

Fado : Dinmez Acıya Duyulan Özlem

            Portekiz’de müzik deyince akla gelen, “Fado”. XIX. yüzyılda ortaya çıkan bir halk müziği türü. Kaynağı belli değil; ama, 1822’de Lizbon salonlarında sık sık duyulmaya başlamış. Kimine göre kökeni Brezilya, kimine göre ise Afrika! Bazıları ise fado’nun  gemilerde aylar süren seferlerde hayat bulmuş.

Oniki telli Portekiz gitarı ve klasik gitarla ifade edilen Fado acıyı katmerli hâle getiren bir müzik. Sanki acı çekmekten duyulan bir hazzı dile seslendiriyor… Umutsuz ve karşılıksız aşkın, hüznün, ızdırabın, ümitsizliğin, ihanetin, kıskançlığın, kaderin, Lizbon halkının acılarının müziği, yani bir çeşit ağıt “Fado”. Bizim arabeskimize karşılık olarak geliyor diye düşünüyorum! Karaderili Brezilyalıların Lundum’undan çıkmış olabileceği düşünülürse de, içli bir sızlanmayı andıran “fado” sözcüğünün kökü tam olarak bilinmiyor. “Alın yazısı” anlamına gelen “fatum”dan geldiği de öne sürülüyor ki, oldukça akla yatkın. Güçlü ama yumuşak bir sesle söyleniyor. Ağır tempolu, ağlamaklı ve hüzünlendirici olduğu için, anlamını bilmeyen biz gezginler açısından “sıkıcı” olabiliyor. 79 yaşında iken 2000 yılında gözlerini yuman efsanevî fado şarkıcısı “Emelia Rodrigues” fakir bir ailenin kızı olarak çocukluk yıllarında. Lizbon’un Alfama Mahallesinde bir ufak fado barından yola çıkarak tüm dünyaya kendini ayakta alkışlattı. Kasetleri ve CD’leri halen müzik evlerinde satılan Emelia’nın ölümünden sonra baba evi müze haline getirildi.

Biraz da Tarihçe !

            Eski çağlarda İber kabilelerinin yaşadığı bölge, Augustus döneminde bir Roma eyaleti olmuş. V. ve VI. yüzyıllarda Vandalların, Vizigotların işgaline uğramış… Yıl 711; bu kez işgal eden Araplar. 1139’da Castillalılarla yaptığı savaşı kazanan Portekiz Kontu I. Alponso Henriques, “Portekizliler Kralı” unvanını almış.

            1497 yılına kadar Müslüman Araplar bu topraklarda egemenliklerini sürdürmüşler.

            600 yıl Endülüs’ün Arap egemenliği altında yaşamışlar; ama, Arap kültürünü reddetmemişler. Almedia gibi ne kadar “Al” içeren sözcük varsa Arapça’dan kalmış. Ama, bizdeki ikide bir değişen sokak isimleri gibi bunları değiştirmeyi hiç düşünmemişler. Bu çeşitlilik kültürlerine renk katmışlar.

Portekiz’in en cesur ve en öncü olduğu parlak bir dönem var bildiğiniz gibi. Iber yarımadasının kösesine sıkışmış olan Portekiz denizci yakışıklı Prensleri Dom Henrique sayesinde tüm dünyaya açılmışlar ve Brezilya’dan gelen altınlarla XVII.yüzyılda en parlak devirlerini yaşamışlar. Bir şovalye olan Prens Henrique çizgi dışı yaşamını erkek arkadaşlarla manastırda geçirmiş ayrıca hiç evlenmemiş! İlk denizcilik okulunu açarak haritacılık, navigasyon tekniklerini zamanın en önemli coğrafyacılarını, matematikçilerini ve deniz bilim adamlarını toplayarak geliştiren ve “Karavela” denen Portekiz’in ünlü kusursuz yelkenlilerini tersanelerde inşa ettiren hep o! Keşif konularında tam bir öncüymüşler o zamanlar. Dünyanın %60’ını Portekizli denizciler ilk olarak ulaşmış. Küçük bir örnek: Avustralya’ya Kaptan Cook’tan 200 yıl önce ayak basmışlar!..

1415’te, 200 gemi denize açılmışlar. Önce Kuzey Afrika kıyılarından başlayan geziler, sonra Fildişi sahilleri ve Kongo deltasına kadar uzanmış. Ünlü kâşif Vasco de Gama ilk olarak Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498’de Hindistan’da Goa bölgesine ulaşmış. Ünlü kâşifleri Macellan da 1522’de ilk kez dünyanın çevresini dolaştı. Ancak Macellan İspanyol kralının yardımı ile denizlere açıldığı için Portekiz’de adı pek anılmıyor!

XV. yüzyıl boyunca, Brezilya (1500), Çin (1514 veya 1517) ve Japonya (1542)’ya ulaşılmış. Portekiz Kralı I.Manuel Kristof Kolomb’un Hindistan’ı bulmak için yaptığı projeyi geri çevirdi. Çünkü Hindistan’ın batıda değil de doğuda yer aldığını geliştirdikleri teknikleri sayesinde biliyorlardı.  Daha önce keşfedilen Yeşil Burun (Capo Verde) ve Azor Adaları, Portekizlilere Kolomb’dan önce New Foundland ve Brezilya yollarını açmış!

Bu keşiflerin zorunluluklar sonucu doğduğu tarihsel bir gerçek… Nüfus artması, karadan genişleyebilme olanaksızlığı, hammadde gereksinimi, Uzak Doğu ticaretini elinde tutan Müslümanların bu güçlerini kırmak için Hindistan’a doğru bir deniz yolu bulma istekleri en önde gelen nedenler. Bunların yanında Portekiz’in üçüncü dünya ülkelerinin lideri olma isteği de var elbette.

Bir müzenin duvarında diktatörlük döneminde hazırlanan, bir harita dikkatimi çekti. Tek bir ülke kalın çizgilerle belirgince çizilmiş: “Portekiz”, bir ada olarak. Yanında, tüm kıt’aya serpiştirilmiş birçok ada görünüyor. Bunlar, Portekiz’in deniz aşırı eyaletleri. Bu hayalî takımadaların en uç noktası Ukrayna’ya kadar ulaşıyor. Prenses Rattazi yüzyıl önce seyahatnamesinde “Nedendir bilmiyorum; ama, bu ufak ülkeye karşı büyük sempati duyuyorum. Tüm dünya onun uyukladığını söylese de o kendini ezdirmiyor”, diye yazmış. Portekiz’in tarihi oldukça yoğun ve kanlı olaylar ve gelişmelerle dolu.

Lâfı fazla uzatmadan 1930’lu yıllara ulaşmak istiyorum.

Papaz mektebinden yetişmiş Salazar, önce maliye bakanı olur ve ekonomiyi düzeltir ve barışı sağlar. Arkadan 1931’de başbakan olur. Yeni bir anayasa ile de diktatörlük kurar. Kırk sekiz yıl süren diktatörlüğü sırasında Salazar, kendi ifadesi ile “3F” formülünü uygular, yani Portekiz halkının dikkatini üç şeye çeker: Fado, futbol ve fatıma (kilise). (Belki Salazar bir 20 yıl daha yaşasaydı bu formül “4F” olurdu. Buna Formula otomobil yarışları da eklenirdi.) Belki üçü de “F” harfi ile başlamıyor; ama, ülkemiz için de böyle bir formül var kanımca: Futbol, kökten dincilik, arabesk müziği ve kutu aç – kutu kapat, yemek yap, yarış, birileri ile evlen televizyon programları. Birileri dikkati hep başka bir yere çekmek istiyor. Ne dersiniz?..

Portekiz’in deniz aşırı sömürgeleri Angola ve Mozambik’i elde tutma adına Salazar döneminde Portekiz’in bütçesinden büyük harcamalar yapıldı. Salazar’dan sonra birde başbakan Carvallho dönemi var. Daha sonra “Marques de Pompal” olarak anılan Sert tutumu ile anılan Carvallho din ve siyaseti ayırmak için manastırları kapattırdı. Ama deprem sonrası Lizbon’u dama tahtası gibi ızgara planlı geniş yollarla tekrar inşa ettirdi. 25 Nisan 1974 askeri ihtilal sonrası Brezilya’ya sürgün edilen diktatör Carvallho’yu bugün taktir edenlerin sayısı da az değil.

1910 yılında ülkesini terk eden son Kral II.Manuel 1974 sonrası ülkesine döndü, bugün kraliyet ailesi Portekiz sosyetesinde ve basınında el üstünde tutuluyor.

Mr. Yüzde Beş, Gülbenkyan ve Ülkemiz Adına Kaçan bir Fırsat!

            Bir de Gülbenkyan var tabiî. Türkiye’den uzaklaşmak zorunda kalınca Portekiz’e gidip yerleşmiş. Hem de öyle yerleşmiş ki, hemen her önemli semtte onun adıyla karşılaşıyoruz.

            Bir dönemler “Bay yüzde beş” ile nam salmış bu ünlü işadamı, 1869 yılında İstanbul’da zengin bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yirmi iki yaşında Bakü’yü ziyaret edip ardından da gezi anılarını yazdığını belirtelim hemen. Sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından kendisine petrol sahalarını, bilhassa Mezopotamya Bölgesini inceleme görevi verilmiş. Osmanlı İmparatorluğu bu arazileri kaybetse de Bay Gülbenkyan %5 hissesini korumuş. Karşılaştığı bazı vergi sorunlarından belkide “varlık vergisinden” sonra Portekiz’e yerleşmiş, 1955 yılında burada ölmüş.

            Bir vakıf kurup, Lizbon’da olağanüstü bir müze oluşturmuş Bay Gülbenkyan. Altı bin adet eser toplamış. İznik çinileri, eski Mısır, Çin ve Mezopotamya sanatlarının bir sentezi, Rembrandt, Monet, çağdaş Portekiz sanatı, duvardan duvara eksiksiz panolar, çömlekler, dokumalar, kilim ve halılar. Hepsinin altında da bir “Türkiye” yazısı. Müzenin arkasında yer alan modern heykellerle bezenmiş o güzelim parkta huzur içinde gezinirken, “Biz Gülbenkyan’ı ülkemizde istemeyerek bütün bu imkânları kaçırdık mı?”, diye bir soru geçti içimin daha derinliklerinden!

            Gülbenkyan Vakfı bugün Portekiz’de sağlık, müzik ve kültür hizmetlerini büyük bir başarı ile yürütüyor.

Birde Lord Byron var

            Nedense, Türk düşmanı olarak tanınan Lord Byron’da Portekiz’le de sık anılıyor. Bu İngiliz şair, geçen yüzyılın başlarında Lizbon yakınlarındaki Sintra köyünde bir ev satın almış. İngilizler akın akın bu evi görmeye geliyorlar. Artık o yörenin köylüleri de evlerinde ne kadar eski eşya varsa “Byron kullanmıştı”, diye İngilizlere satmaya çalışıyorlar. Lord Byron’un bir şiirini anmadan geçmek olmaz:

            Gezinmeyeceğiz artık hiç demek

            Sabahlara kadar eskisi gibi,

            Hâlâ seveceğim dese de yürek

            Ve hâlâ donatsa da ay gökleri.

            Çünkü kılıç yaşıyor çok kınından

            Yıpranıyor göğüs ruhun elinde,

            Yürek de nefes almalı bir zaman

            Ve durup dinlemeli sevgi bile.

            Gece, sevgililer için olsa da

            Tan ağırsa da ah nasıl da erken,

            Gezinmeyeceğiz artık bir daha

            Ay ışığı göklerden süzülürken.

                (Türkçesi: ŞavkarAltınel)