Moğolistan Hakkında Temel Bilgiler

Mavi Gökler Ülkesi: Moğolistan

Bu coğrafyaya dört defa gittim. Her seferinde Moğolistan’ın önüne yerleştirdiğim sıfatların sayısı arttı, çeşitlendi: Çölde kaybolan ulus – mavi gökleri kucaklayıp bozkırın ve çalıların şarkısını söyleyen çadır kültürü – insansız, uçsuz, sınırsız, çitsiz, bucaksız, ağaçsız, sonsuz bulutların, kıvırcık koyunların diyarı – suyu çekilmiş bakir deniz – ebedi göğün altında homurdanan bozkır – bitmeyen yalnızlık – yeryüzünü kaplamaya çalışan gökyüzü – dikenli otları yalayan rüzgârın efsanesi…

Moğolistan tren yolculuğu

Moğolistan’a trenle gideceğimizi öğrenince, hani derler ya, “nostalji” ile doldu içim. Çocukluğumun o upuzun mutluluk anlarını hep trenlerde yaşadım gibi gelir bana. Banliyö trenlerinden söz etmiyorum elbette. Onların “tren karikatürleri” olduğunu düşünürüm nedense !

Benim trenlerim, ağır ağır hareket edip, buharların arasında kara dumanı tüte tüte süzülüp gidenler oldu her zaman. Bazen köylerin, kasabaların, bazen de ovaların, dağların görüntüsünü usul usul yerleştirirdi belleğime. Her seferinde de kara dumanın gölgesi bir süs gibi yansırdı ovalara, dağlara ve kasabalara.

Henüz on yaşındaydım. Sömestr tatilimi halamlarda geçirmem için ailem beni trenle İstanbul’dan Kayseri’ye göndermişti. Ne hoştu !

Yolculuk yapmayı bana sevdiren trenler olmuştur desem, özellikle kendi yaş grubumun beni anlayacağını biliyorum. Neyse… O çocukluk yıllarım, o trenlere binip gittiler çoktan. Bizse, İrkutsk Garı’ndayız şimdi.

Bizi Moğolistan’a götürecek tren, perondaki yerini alınca hemen kompartımanlarımıza yerleşiyoruz. Oda arkadaşım, genç bir Ukraynalı; adı, “Saşa”. Halbuki aslında ben yalnız kalmak istiyordum. Hiç tanımadığım biriyle aynı kompartımanı paylaşmak zorunda kaldığım için biraz bozuldum elbette. Saşa da dikkatle beni süzüp durdu. Her hâlde, o da benim gibi “Bu da kim yahu?” diyordu içinden. Saşa’nın ayaklarında ve kollarında yaralar vardı. Yaraların üzerine de renk renk ilâçlar sürülmüştü. Merak edip sordum; bisikletten düştüğünü söyledi. Annesi ve babası da yandaki kompartımanda kalıyormuş. Yolculuğun ilerleyen saatlerinde, Saşa’nın bana çok yardımcı olacağını henüz bilmiyordum elbette.

            Oldukça dakik olan trenimiz, saatte 80 kilometrelik hızla ilerliyor. Bir süre sonra, Baykal Gölü boyunca gitmeye başlıyoruz. Daha sonra da, Moğol kökenli insanların yaşadığı Buryat Cumhuriyeti’nin topraklarına giriyoruz. Hatta trenimiz başkent Ulan sadece Ude’de 20 dakika duruyor.

Trenin içi ise bir âlem. Moğol olduklarını sandığım birtakım insanlar, ellerinde paketlerle sağa sola koşuşturuyorlar. Bazı eşyalarını da nedense bizim kompartımana koymak istiyorlar. Ben buna karşı çıkınca, dev yapılı bir Moğol, iri elleriyle beni kaldırıp bir köşeye atıveriyor. Sonuçta Saşa, iki paket kaşar peyniriyle 10 adet boyama kitabını bırakmalarına izin veriyor. Trende şöyle ön taraflara doğru bir ilerleyeyim diyorum. Meğer sınırdaki gümrük kontrolüne hazırlık için aynı cins malları kompartımanlara dağıtıyorlarmış. Bazı kompartımanlar dükkân gibi, tıka basa eşya dolu!

            Trenin durduğu her istasyonda, peron, bir “çarşı” havasına bürünüyor. Birtakım insanlar, ellerinde değişik eşyalarla trenin içinde dolaşıp duruyorlar. Neler satılmıyor ki? Briket kömürüne benzeyen çaylar, biralar, elmalar, kekler, börekler, çörekler, hazır yemekler, Türk seccadeleri, kızılcıklar, böğürtlenler ve ceketler…

            Her şey iyi güzel de, sınırlarda çok bekletiyorlar. Çağ dışı ve gereksiz bir uygulama; bu anlayışla bence turizm gelişemez! Moğol sınırı ise başka bir âlem. Tren görevlileri ve polisler de dâhil, herkeste bir hareket; bütün eşyalar bir sağ tarafa, bir sol tarafa atılıyor, her yerden irili ufaklı paketler çıkıyor.

 Hatta yere serilen halılar ve kompartımanda gördüğümüz yatak üstü ipek halılar da kaçakçılara aitmiş. Sınırdan geçtikten sonra onlar da toplanınca, tren kompartımanları bomboş kalıyor!

Ulan Batur Bir Göçebe Başkent

1778 yılında kurulmuş olan Moğolistan’ın başkenti Ulan Bator’un geniş caddelerinde ve alanlarında, Marksist rejimin izleri hâlen göze çarpıyor. Kentin adı, Halha dilinde “Kızıl Kahraman” anlamına geliyor. Başkent Ulan Bator’un deniz seviyesinden yüksekliği 1350 metre. Dört dağın çevrelediği kentte, yazın sıcaklık 30 dereceye yükselirken, kışın eksi 30 dereceye kadar düşebiliyor. Ulan Bator, Pekin ile St. Petersburg arasındaki “Çay Yolu” üzerinde yer aldığı için, kurulduğu yıllarda, önemli bir ticarî merkez durumundaydı !

Ulan Bator’da, öğle yemeğinden sonra hemen şehir turuna çıkıyoruz. Bu arada migren ağrılarım tutuyor. Hem de öyle bir tutuyor ki, bir daha bırakmaya pek niyetli görünmüyor. Bu durumda yürümem olanaksız, ama ruhumda “gezginlik” var ya, şehir turunu kaçırmak istemiyorum. “Hem, migrenim de gezmiş ve geçmiş olur” diye düşünerek, sürüne sürüne de olsa Moğolistan’ın başkentini arşınlıyorum.

Türkiye Gezginler Kulübü Üyeleri Moğolistan'Da

 Doğa Tarihi Müzesi, “dinozorları” ile ilgi çekiyor. Gobi Çölü’nün, tarih öncesinde yüzlerce çeşit dev yaratığın ve dinozorun ana yurdu olduğu biliniyor. Dünyada bir benzeri daha bulunmayan dinozor ve tireks yumurtaları ile karşı karşıyayız. Aklıma hemen Spielberg’in ünlü filmi “Jurassic Park”ı geliyor. Acaba, gerçekten de bu yumurtalar sayesinde günün birinde dinozorlar tekrar yaşatılabilir mi? Yumurtadan yeni çıkmış bir dinozor fosili, müzenin “eşsiz parçalarından” biri. Moğolistan’da, dinozor yumurtalarının açık artırmayla satıldığını da belirteyim bu arada.

Müzenin salonlarından biri de “Göktürkler”e ayrılmış. Bu salonda, çadırlar ve at koşumlarının yanı sıra, Türk sanat tarihinin ilk heykellerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz, “Balbal” adlı bir erkek heykeli de sergileniyor.1924 yılında açılan üç katlı müzenin vitrinlerinde jeoloji, coğrafya, flora, fauna, paleontoloji ve antropoloji dallarında eserler sergileniyor.

Dünya’nın en büyük Buda heykeli burada! Aslında aynı yerde dev bir oturan Buda heykeli varmış. Ruslar bunu Moskova’ya götürüp eritip silah yapmışlar. Buda heykeli 26 metre yükseklikte yani neredeyse 9 katlı ev gibi. Vitrinlere dizilmiş 10 bin adet giydirilmiş taş Buda heykelciği “Amutayus” bulunuyor.

            Millî Müze’den sonra, sırada bir Gardor Budist Manastırı var. Bilindiği gibi, Budizm’in “Sarı” tarikatının merkezi Tibet. Tibet’ten gelen “lâma”lar, Moğolistan’da da etkili olmuşlar. Moğolistan’ın millî kahramanı Rusların desteklediği Sukhbaatar, Budist lâma yönetimine son vermiş. Sukhbaatar, 1923 yılında ölünce, Moğolistan Halk Cumhuriyeti ilân edilmiş ve arkadaşı General Çöybalsan başa geçmiş. Çöybalsan, 1923-1954 yılları arasında, 31 yıl süren diktatörlük dönemi boyunca, Stalinci bir politika izlemiş. İşte bu yıllar içinde, 700 Budist tapınağının yıkıldığı ve yüzlerce Budist rahibin öldürüldüğü söyleniyor. Bizim gezdiğimiz de, bu dönemden geriye kalan nadir manastırlardan biri. Mimarî açıdan, Tibet manastırlarının aynısı. Burada da kendi ekseni etrafında dönen dua dolapları ve Buda heykelleri var.

            Moğol gençleri arasında maalesef yabancı hayranlığı hızla yaygınlaşıyor. Saçları boyalı, kulaklar küpeli… Sekiz yüze yakın bar ve disko da bunun bir göstergesi. Kara pazarda eldivenden merdivene her şeyi bulabilirsiniz. Ama bu Pazarda iki yüz adet yankesici de sizi bekliyor !

            Sukhbaatar Meydanı’nı neo-klasik binalar çevrelemiş. Opera, parlemento, postane, borsa binası, bankalar ve Bilge Kağan’ın hazinesinin bulunduğu Tarih Müzesi. Moğolistan’ın nüfusunun üçte birinin yaşadığı başkentte hava kirliliği de var.

            Moğolistan’ın başkenti Ulan Batur’da her geçen gün Türkiye’nin adı fazla geçiyor. Ankara Caddesi, Atatürk İlköğretim Okulu, Moğol Türk Dostluk Parkı.  

İlk Türk Tarihi: Orhun Yazıtları

            1300 yıl önce yazılmış olan “Orhun Yazıtları,” Türk dilinin bilinen en eski yazılı belgeleri sayılıyor. “Türk” adının geçtiği ilk Türkçe metinler olan “Orhun Yazıtları”, ilk Türk devletinin kuruluşu ve yönetimiyle ilgili bilgileri de içeriyor. Türk töre, askerlik ve uygarlığı ile kültürünün en eski belgeleri olması nedeniyle, edebiyat açısından da büyük önem taşıyor. Türk yazı dilinin akıcı bir örneğini oluşturan bu yazıtlar, 15 yıl önce Türkçenin o dönemdeki gelişmişlik düzeyini göstermesi bakımından da oldukça önemli. Orhun Yazıtları, Göktürk Alfabesi kullanılarak yazılmış. İlk kez 1893 yılında, Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen, yazıtlar üzerinde ciddî deşifre çalışmaları yapmış ve “tengri” (tanrı), “Türk” ve “Kültigin” kelimelerini okumuş.

Orhun Yazıtları

Göktürk alfabesinde, 4’ü sesli olmak üzere, 38 harf bulunuyor. Gobi Çölü’nün 8 ayrı yerinde bulunan yazıtlar içinde en kapsamlıları, Vezir Tonyukuk (Ulan Bator’a 54 kilometre uzaklıkta) ve Kültigin ve Bilge Kağan Han (Orhun’da, Karakurum’a 46 kilometre uzaklıkta) adına dikilmiş olanlar. Ayrıca daha birçok yazıtın toprak üstüne çıkarılmayı beklediği de biliniyor.

            Beşinci yüzyılda, Orhun Irmağı kıyısında Göktürklere ait büyük bir Türk kenti varmış. Bölgeye gelen Çinliler bu kalıntıları bulunca, tarihe büyük bir saygı gösterip korumaya almışlar, hatta bunların “Türk Yazıtları” olduğunu belirten Çince bir yazı da eklemişler. Bu yazıtlar, 15 yıl önce tarihî eser kaçakçılarına davetiye çıkarırcasına kendi kaderine terk edilmişti. Türklerin ilk yazılı belgelerini koruyan bir bekçi ya da görevli yoktu! Öyle ki, eğer isteseydik yanımıza birkaç parça alıp rahatlıkla Türkiye’ye getirebilirdik, çünkü yazıtların yakınında herhangi bir kontrol birimi ve yerleşim merkezi de yok! En yakındaki Moğol çadırı, kilometrelerce uzakta idi.

            Finlilerin önce sahip çıktığı Göktürk Yazıtlarında Kül Tekin yazıtını kardeşi Bilge Kağan yazdırdı (732). “Kardeşim Kül Tekin öldü, görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi. Tanrı lütfettiği ve benim de talihim olduğu için kağan olarak tahta çıktım. Yoksul ve fakir halkı bir araya getirdim. Yoksul halkı zengin ettim, az olan halkı çoğalttım”. Bilge Kağan yazıtını ise oğlu Tengri Kağan hazırladı (736). “Ey Türk, Oğuz beyleri ve halkı işitin. Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe Türk halkı devletini ve yasalarını kim yıkıp bozabilir ki?”. Türk hakanlarının halka bu şekilde hesap vermesi Atatürkümüz’e kadar ulaşmıştı. İşte Nutuk, işte Gençliğe Hitabe’si. Karakurum’u Orhun anıtlarına bağlayan Bilge Kağan yolunu Türk Devleti sahiplendi.

Yola devam ediyoruz. Manzara hep aynı. Otlak, koyun, keçi, inek ve atlardan oluşan bir kompozisyon içinde, toprak yolda, dağ, bayır, çayır, çimen demeden ilerliyoruz. Bu hayvanları, ilkbaharda kendi hâllerine bırakıyorlarmış. Hepsinin sahipleri var, ama onlarla ilgilenmiyorlar. Sadece, sütsüz kalmamak için çadırlarının civarında tuttukları birkaç inek dışında tüm hayvanlar serbestçe dolaşıyor. Özellikle atlar, sürüler hâlinde, özgürlüğün simgesi sıfatı ile dolaşıyorlar. Moğollar, zaman zaman, daha iyi otlaklar bulmak için çadırlarını toplayıp göç ediyorlarmış. Elde ettikleri süt, kaymak ve kımızı değerlendiremiyorlar. Çiftlik anlayışı yok. Kış için ahırları da yok. Ayrıca kışın süt elde etmeleri çok zor. Oysaki bol sütten peynir elde etmek mümkün !

Moğol ailelerinde, çocuk sayısının fazlalığı dikkatimi çekiyor. Hatta uğradığımız bir çadırda 10 çocuklu bir aile görüyoruz. Moğollar çocuklarının evliliklerine karışmıyorlarmış; aile baskısı ya da görücü usulü yok. Kız ve erkek, tanışıp sevişerek evleniyormuş.

Doğu Türkistan’da kızarak şahit olduğum, insanların sık sık yere tükürmeleri ve sümkürmeleri, ne yazık ki Moğolistan’da da yaygın.

            Bir ara bir ata biniyorum. İki yanımda da birer atlı çocuk var. Her hâlde at, benim merhametli ve yabancı olduğumu anladı; beni dinlemiyor, keyfine göre hareket ediyor. Kamçıyı kullanmak gerektiğini biliyorum ama, hangi amaçla olursa olsun, bir hayvana vurmak bana ters geliyor. Sonuçta, çocukların denetiminde, zevksiz bir at gezintisi oluyor.

            Yol uzun. Çekirgeler ve atmacalar da zaman zaman bize eşlik ediyorlar.

            Yolculuğumuz sürüyor. Bir aile tarafından kurulmuş küçük bir Budist tapınağı olan “Orgont Manastırı”nı ziyaret edebilmek için yolumuzu uzatıyor sonuçta bu küçük “aile manastırı”na ulaşıyoruz. Ailenin büyük annesi, kumaş üzerine Buda’nın yaşantısını anlatan figürler çiziyor. Oradan ayrıldıktan sonra, yorgun argın, Bayangobi’deki çadırlara varıyoruz.

Atların Özgürlüğü

            Göçer bir halk olan Moğollar için, “at” çok önemli. At, Orta Asya kültürünün de en önemli temsilcilerinden biri. Küçük başlı, kısa kulaklı iklim şartlarına dayanıklı Moğol atları bu coğrafyaya hâkim. Göçerlerin bozkırlara egemen olmalarının temelinde, atlara olan yakınlıkları var. Çocuklar iki yaşında ata biner. Tarihleri boyunca özgürlüklerini, evlerini, güçlerini hep at sırtında taşımışlar. Atlarla kaderlerini paylaşmışlar, destanlar yazmışlar. M.Ö. ikinci bin yıl boyunca, Rusya’nın güneyinde evcilleştirildikten sonra, atların hızları ve dayanma güçleri, bozkır göçerleri tarafından son sınırına kadar zorlanmış. Günlük yaşamın vazgeçilmez unsuru olan atlar, sürülerin denetlenmesinde, ulaşımda ve avcılıkta önemli bir rol oynuyorlar.

            At, bu coğrafyanın insandan sonra en gözde canlısı desem, boş lâf etmiş olmam. Söz gelimi, Rus şair Boris Slutski’nin dizeleri o kadar güzeldir ki, “Okyanusta Atlar” şiirini okuduğunda duygulanmadan edemez insan:

Atlar da bilir yüzmesini atlar,

Ama güzel yüzemez fazla uzağa gidemezler.

‘Slava’ gemisini unutmayın kardeşler

Ve unutmayın ki Rusça’da ‘şeref’e ‘slava’ derler.

İsmiyle övünür bu gemi ve ilerler

Baş eğdirir koca koca okyanuslara.

Tam bin tane at vardır sintinesinde

Ve gece gündüz bir telâş atların kişnemesinde.

Bin at dört bin at nalı eder,

Ama at nalı, denizde uğur getirmez derler!

Ve gün gelir geminin dibi delinir.

Uzakta göz alabildiğine uzakta kara görünür.

BRÜKSEL’DE GEZİLECEK YERLER

AVRUPA’NIN YÖNETİM MERKEZİ: BRÜKSEL

Brüksel, sadece Belçika Krallığı’nın başkenti ve Brabant eyaletinin merkezi değil, aynı zamanda Avrupa’nın da yönetim merkezi, hatta kalbi. Nasıl olmasın ki? Son yıllarda sürekli Türkiye’nin gündeminde yer alan, katılmak istediğimiz ama  bir türlü kabul edilmediğimiz, sadece şöyle arada sırada kapısından bakabildiğimiz Avrupa Birliği’nin (AB) ve ayrıca üyesi olduğumuz NATO’nun yönetim merkezi bu kentte bulunuyor. Sonra Brüksel Avrupa’da her yere o kadar yakın ki…

            Başkent Brüksel’de ilk ilgimi çeken, her yerde karşıma çıkan, insanı şaşırtacak kadar bol yeşil alan. Nereye baksam yeşillik! Meğer bu kentte kişi başına 40 metrekare yeşil alan düşüyormuş ve bu rakamla Avrupa’da ilk sırayı, dünyada ise Washington’dan sonra ikinci sırayı alıyormuş. Kral II. Leopold‘un yüzlerce hektar alanı, çalışan insanların temiz hava alması için ağaçlandırması sayesinde bugünkü noktaya gelinmiş. “Bravo” bu krala. Bütün bunları görünce aklıma ister istemez yaşadığım kent geliyor: İstanbul. Mezarlıklar ve askeri bölgeler dışında yeşil alanı kalmayan ve kişi başına 3 metrekare nefes alınabilecek betonsuz alanı bulunan talihsiz İstanbul’umu düşününce içim bir kez daha “cız” ediyor. Yol boyunca sıralanan süs ağaçlarını “yeşil alan” kabul etmiyoruz, onlar sadece göze hitap ediyor. Neyse, “yeşil bir İstanbul” umudumuzu daha fazla kaybetmeden tekrar Brüksel’e dönelim.

Brüksel Düğün

            Ortaçağdan bu yana sürekli gelişen ve zenginleşen Brüksel, Belçika’nın tarihini ve kültürünü ev ev, sokak sokak içinde barındırıyor. Kentteki binalar bunun sonuçta bir göstergesi.

İki bölgeden oluşan Belçika’nın başkentinin merkezi “İç Brüksel” olarak anılıyor. Grand Place (Büyük Meydan) birinci bölgede yer alıyor. Boyutları 110 x 68 metre olan bu dikdörtgen meydan, aynı zamanda eski kentin de merkezi. Bu meydandaki en önemli ve etkileyici yapıt, şüphesiz gotik tarzda inşa edilmiş Belediye Binası. Yapımına 1402 yılında başlanmış olan bu binanın hemen karşısında ise Kral Evi var. 1873 ve 1895 yılları arasında büyük bir restorasyon gören Kral Evi’nin içinde bir de “tarih müzesi” bulunuyor.

Grand Place

Bu ünlü alan, gündüzleri çeşitli çiçeklerden oluşmuş göz alıcı bir renk cümbüşü görünümünde. Kentin çiçek pazarı her sabah burada kuruluyor. Geceleri ise bu meydanda kahve yudumlarken keyifle ses ve ışık gösterilerini izleyebilirsiniz. Grand Place’i çevreleyen Le Cornet (Denizciler Evi), La Maison des Boulangers (Fırıncılar Evi), La Taupe (Terziler Evi) ve Victor Hugo‘nun 1852 yılında oturduğu La Pigeon (Ressamlar Evi) gibi değişik esnaf sendikalarına ait evlerin heykelli ve altın yaldızlı cepheleri bu alanın güzelliğini daha da artırıyor. Etuve Caddesi’nde yer alan, 1919’da Jerome Duguesnoy tarafından yapılmış “Manneken-Pis” adlı çeşmeyi görmeden Brüksel’i terketmeyin lütfen. Hatta hatırlayacaksınız, çeşmenin üzerinde bulunan bronzdan yapılmış “çişini yapan çocuk” heykeli bu kentin simgesi olmuş.

Başkent Brüksel’in Grand Place yakınlarında çok sayıda lokanta ve barlarıyla ünlü dar sokaklar var. Bu bölgeye “Ilot Sacre” deniyor. Geceleri oldukça hareketli olan bu sokaklar bizim Çiçek Pasajı’nı ve İstiklal Caddesi’ni kesen sokakları anımsattı bana. Avrupa’nın en eski pasajı da Brüksel’de bulunuyormuş. “Galeries Saint Hubert” adlı, 212 metre uzunluğunda, 8 metre genişliğinde ve 18 metre yüksekliğindeki bu pasajı yine Kral I. Leopold inşa ettirmiş.

            Yapımına 1266 yılında başlanan ve ortaçağ mimarisinin bütün özelliklerini yansıtan Saint Michel Katedrali bir başka önemli yapıt. Ayrıca The Royal Place, (Kraliyet Sarayı), Palais de Justice (Adliye Sarayı), 1935 yılında Uluslararası fuar için kurulan Heysel Kompleksi, yapımına 1782 yılında başlanan Laeken Sarayı, Çin Pavyonu ve Japon Kulesi (Pagoda), İstanbul’daki Pera Palas’ı andıran Hotel Metropol Brüksel’de görülmesi gereken yerlerden bazıları.

Heysel Kompleksi 1935 yılında kurulurken aynı yıl Planetarium da (rasathane) açılmış. 1958 yılında Dünya Fuarı için genişletilmiş ve sekiz atomlu demir kristalini simgeleyen, 2200 ton ağırlığında, 110 metre yüksekliğinde alüminyumdan bir molekül modeli yapılmış. Adı “Atomium”. Her gün pek çok ziyaretçi, kulenin hızlı asansörleriyle içinde bir de lokanta bulunan “son küreye” kadar çıkıyor. Bu sekiz atomlu model aynı zamanda Belçika’nın sekiz eyaletini temsil ediyor. Gerçi zaman zaman Valonlar ve Kuzeydeki Flamanların kültür ve fikir ayrılığı yüzünden Belçika’nın bölünmesi de gündeme gelmedi değil. Heysel’de ayrıca dünyanın en büyük sinema kompleksi ile Ortak Pazar üyesi ülkelerde bulunan yöresel yapıların minyatürlerinin yer aldığı “Mini Europe” adlı bir park da bulunuyor.

            Belçikalı ünlü şair Charles Van Leberque “Gizemli Yolculuğumdan” başlıklı şiiri ile bize Brüksel’den sesleniyor.

            Yaptığım o gizemli yolculuktan

            Tek bir görüntü kaldı senden bana,

Ve bir de bir şarkı hepsi bu kadar:

Güller getirip eşiğine sunmuyorum sana,

Çünkü dokunmadım dünyanın varlıklarına,

Onlar da yaşamayı seviyorlar.

            Başkent Brüksel’in her yeri buram buram “tarih” kokuyor. Kentte görülmeye değer, yukarıda saydıklarımın dışında daha o kadar çok tarihi bina var ki: 1664 yılında barok üslubunda yapılmış Notre Dame de Bon Secours Kilisesi; kent merkezindeki 1819 tarihli neoklasik bir bina olan Royal de la Monnaie Tiyatrosu; Gotik, Norman ve Rönesans üsluplarının izlerini taşıyan Saint Catherine’s Kilisesi; 1801 yılında yapılan Belçika finans dünyasının buluşma yeri Bourse (Borsa) Binası bunlardan bazıları. Sözün kısası, Brüksel öylesine ilginç ve görülmeye değer bir yer ki… Tarihi doku biliyorsunuz en güzel adım adım yürüyerek gezilir ve içinize sindirilir. Eğer yolunuz Belçika’nın başkenti Brüksel’e düşerse, inanın bana hak vereceksiniz…

Haydi bir fıkra ile bitirelim:

Tıknaz hasta görünümlü bir adam Brüksel’deki büyük bir müzikholün müdürünün odasına girdi.

  • Size büyük bir numara teklif etmeye geldim. Aileme büyük gelir garanti ederseniz, seyircinin önünde intihar ederim.

Müdür

  • Bu husus beni endişelendiriyor
  • Neden
  • Ya seyirciler numarayı çok beğenir de bir daha tekrarlamanızı isterlerse !