ROMA’DA GEZİLECEK YERLER

EBEDİ ŞEHİR ROMA

Roma kentinin kuruluşuyla ilgili yaygın bir söylence vardır; bilirsiniz. Hani, Romulus ile Remus ikiz kardeştir. Babaları kimine göre belli değildir, kimileri de Mars olduğunu ileri sürer. Efsaneye göre babasız olmaları akla daha yatkın. Çünkü, muhtemelen anneleri bu durumdan utanıp yavrularını Tiber Nehri’ne bırakır. Çocukları bir dişi kurt emzirir, büyütür. Daha sonra Romulus kardeşini öldürüp Roma Kentini kurar.

Efsane bu… İster inanın, ister inanmayın. Ama, İtalya’nın başkenti  Roma kentinin kesin bir doğum tarihi var dersem, bilmeyenler mutlaka şaşırır. İsa’dan önce 753 yılının 21 Nisanında kurulmuş Roma. Aranızdan “Peki, saatini de söyleyiversinler bari…” diyenler olacaksa, boşuna heveslenmesinler. Sordum; bilmiyorlar. Ama, günü kesin: 21 Nisan, Milattan Önce 753!..

Bir de Neron’u var Roma’nın, bildiğiniz gibi. M.S. 54-68 yılları arasında 14 yıl Roma İmparatorluğu yapmış. Neron; şair, müzisyen ya da ressam olmayı çok istermiş. Roma’yı yakıp karşısında lir çalarak seyretmesi, sanatçı olamayıp, yalnızca imparator olarak kalmasından mı kaynaklanmıştı acaba? “Deli” olduğu da söyleniyor; ama sanat delisi olduğu kesin. Öz annesini ve karısı Octevia’yı öldürtmesi konusunda ise bir yorum yapamıyorum !

İtalya’nın başkenti Roma, yatay bir kent; su ve toprak arasına uzanmış. Bu nedenle fantastik düşler görmek için ideal. Goethe şöyle diyor: “Diyebilirim ki, aslında ben insanın ne oldu­ğunu yalnız Roma’da öğrendim. Duygularımın mutluluğuna, bu mutluluğun yüceliğine burada ulaştım.” Roma, o müthiş geçmişin, Akdeniz insanının sıcaklığı ile birleşmesi sonucu meydana gelmiş. Roma’da Rönesans ve Barok dönemin tüm sanatçılarının izleri var. Yunan sanatı korunmuş. Dor ve İyon mimarîsi de göze çarpıyor.

Ünlü rejisör Frederico Fellini’nin Roma’sında meşin ceketli gençler, motosikletliler, iri göğüslü kadınlar, papyonlu, zayıf, şık adamlar ve bol rengarenk çiçekli kırlar vardır.

Roma, başka dillerde  hep sevgiyle, hep sevecen deyimlerle anılıyor. “Ebedi şehir” ya da “Sonsuza dek yaşanacak şehir” diyorlar Roma’ya. Bu yüzden olsa gerek, “Her yol Roma’ya çıkar.” atasözü bütün dünyada hemen herkes tarafından bilinip kullanılmakta.

Roma da İstanbul gibi yedi tepe üstüne kurulmuş. Birçok Avrupa kenti gibi o da bir akarsuyu, Tiber Irmağı’nı koynunda besliyor. Antik çağda Roma, gemilerin yanaştığı bir limanmış. Yüzyıllar bu ırmağın yatağını kumla doldurduğundan, bugün sadece kayıklar Akdeniz’den Roma’ya kadar ulaşabiliyor.

Romalılar yemek yemeyi bir “keyfe” dönüştürmüşler. Her öğle, her akşam iki-üç saat sofrada oturabiliyorlar. (Tam da bana göre!.. Çünkü, ben on dakikada oldukça az yer, içer, acele kalkarım.) O yüzden de Romalılar her zaman tatilde gibiler. Zaten pek çalışkan oldukları da söylenemez. Her köşede bir pizzacı var. Acaba, şu İtalyanlar pizzadan başka bir şey yemezler mi, diye sormak geliyor içimden!.. İşte bu tavırları nedeniyle korona virüsünü başta pek önemsemediler !

Roma’da en çok hoşuma giden şey, kentin mimarî açıdan korunmuş olması. Bozmamışlar bu güzel kenti. “Bravo” demek geliyor içimden. Dış cephelere hele hiç dokunulmamış. Hatta badanaya bile izin yok… O yüzden kent karanlık bir görüntü içinde; ama tarih birebir korunmuş!

Roma’nın ünlü dondurmasını da elbette tattık. Dondurmacılık, sanayiye dönüşmüş burada. Romalıların bir başka ilginç yanları da demokratik özgürlüklerinin alabildiğine düşkün olması. (Örneğin, seks yıldızı Cicciolina bile milletvekili olabildi.) Öte yandan aile bağları da çok gelişmiş. Aile, her şey demek onlar için. Örneğin bir uzun masa etrafında saatlerce süren yemek sohbetleri.

Burada insanlar sadece demokrasiye değil, “insanlık değerlerine” de  önem veriyorlar. Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir televizyon röportajında anlatıyor: “İtalya’da kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarımızı içiyoruz. İçeri giren müşterilerden biri, barmene “due caffee, uno sospeso” (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgâhın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kâğıt asıyor. Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: “due caffee e un sospeso” (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen yine bir küçük kâğıt daha asıyor tezgâhın üstündeki çiviye… Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor. Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene “un caffee sospeso” (askıdan bir kahve) dedi ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgâhın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi!”

İtalya’nın başkenti Roma’da tüm yollar “Üç Yol”a çıkar. Yani Latince ismi “Trivium”. Bugün Roma’ya gelen her turistin ziyaret ettiği “Trevi Çeşmesi”, adını işte kelimelerden alıyor. Kimine göre “Aşk Çeşmesi”, kimine göre “Şans”, kimine göre  ise “Dilek” çeşmesi “La Dolce Vita” filmi ile Anita Ekberg’i ölümsüzleştiren Trevi’yi ziyaret edip dilekte bulunmayan yok gibi. Siz arkanızı dönüp paranızı çeşmeye atın ki, uyanık İtalyanlar mıknatıslı çubukları ile onları toplayabilsinler!

Aşk Çeşmesi-Trevi Çeşmesi

Colosseum, dünyaca bilinen en ünlü “Roma Yapıtı”. Adının tam olarak nereden geldiği bilinmiyor. İmparatorlar Vespasianus ile Titus, Romalılara neşeli dakikalar geçirtmek için yaptırmışlar burayı. M.S. 70-80 yılları arasında yapılan elips biçimindeki Colosseum, o zamanlar tamamen mermerle kaplıymış. Döner mekanizmaya sahip dört katlı olağanüstü güzel bir sahnesi var.

Tiyatronun yanı sıra Colosseum sirk gösterilerine ve spor yarışmalarına da elverişli. Aynı zamanda ilk Hristiyanların zalimce cezalandırıldığı yer. Bugün stadyumlar arenanın yerini aldı. Hani insanların içinden kötülükler haykırdığı mekanlar.  Arena döşemesinin altında gladyatörlerin soyunma ve antrenman odaları, vahşî hayvanlar için kafesler var. Ancak, kötü kanalizasyon şebekesi, metro ve trenlerin sarsıntısı, hayvan yemlerine karışmış tohumlarda yeşeren 420 çeşit egzotik bitkinin kökleri gibi etkenlerle Collosseum, acaba yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya mı? “Gladyatör” fimini seyredenler bu harika ortamı hatırlayabilirler. Hristiyanlığı ilk kabul eden ve İstanbul’u kuran İmparator Konstantin, buranın plânını öyle güzel yapmış ki, koca arena bir­ kaç dakika içinde boşaltılabiliyor.

Bir başka ilginç yapıt da Vinculis’deki St. Peter Kilisesi’nin içindeki Michelangelo’nun ünlü Musa Heykeli. Dünyaca ünlü bu yapıtta, neredeyse dönemin tüm heykellerinin gücünü, enerjisini görebiliyorsunuz.

Musa Heykeli-St. Peter Kilisesi

İspanyol Merdivenleri aslında bir çeşit açık hava sahnesi. Herkes orada… Ziyaretçiler, sokak göstericileri, yankesiciler, müzisyenler, şemsiye satıcıları, sokak ressamları ve romanlar… Burada yaşayıp ölen ünlü İngiliz Şair Keats’in evi bugün bir müze. Adını İspanyol Elçiliği’nden alan 137 basamaklı merdivenlerin yapılış tarihi 1720. İşin ilginç yanı, bu ünlü basamakları yaptıran ise Fransız Büyükelçisi.

Gece ise Novana Meydanı’na şöyle bir uzanın… Ziyaretçilerin karikatürlerini ve portrelerini çizen sanatçıların hoş armonisine,  tişört satan bir Afrikalı, usta bir pandomimci, gözde kişi falcı veya bir dans grubu katılacaktır.

Roma’nın tam merkezinde, herkesin hiç değilse adını bildiği ünlü Venedik Meydanı yer alıyor. Hemen yanında da Venedik Sarayı. 1594-1797 yılları arasında Venedik Cumhuriyeti’ne ait olduğu için bu ad verilmiş. Talihsiz bir bina; çünkü Mussolini, devleti buradan yönetmiş. Meydana bakan balkondan, tiyatro oyuncusu edasıyla nutuklar verirmiş. Daha sonra burayı yıkmak istemişler. Hatta yıkma kararı neredeyse meclisten çıkıyormuş ki, son anda Antik Roma’nın üstünde yükselen bu yapıya dokunmama fikri hâkim gelmiş !

Colosseum’u merkez alırsak, kuzeyde genellikle varlıklıların oturduğu Parioli, doğu kesimde Tiburtino diye anılan işçi mahalleleri ve batı kesimde Aurelio’yu sayabili­riz.

Roma yaşlı olmasına yaşlı; ama zarif, şık ve güzel bir hanımefendi gibi ziyaretçileri her zaman bekliyor.

Vatikan

Roma’dan söz edip Vatikan’ı atlarsanız, Papa tarafından aforoz edilir misiniz, edilmez misiniz bilemem; ama “tarih affetmez” gibime geliyor.

Evet, Vatikan devlet içinde devletten de öte; kent için­ de devlet!.. Dört yüz kırk dönümlük arazi içinde, bizim Gülhane Parkı kadar bir yer. Devletin başkanı Papa, hepimizin bildiği gibi Katolik Hristiyan âleminin başkanı. Vatikan’ın bir bölümü surla çevrili. Vatikan’ın San Piyetro Alanı ile İtalya’yı ayıran sınır, yalnızca yerdeki “sarı çizgi.” Dünyanın belki de en kolay geçilen sınırı bu. Toplam bin kişinin yaşadığı bu minik ülke­de vergi yok! Buradakilerin, sadece yedi yüz kadar Vatikan vatandaşı. Her sabah 3 bin kadar İtalyan çalışmaya geliyor Vatikan’a.

Papa’nın, yüzü gülmeyen güya tarafsız İsviçreli muhafızları, pek askere benzemiyor. Hepsi de Michelangelo’nun tablosundan fırlamış gibiler, renk ve biçim şöleni yaşatıyorlar izleyenlere.

II. Beyazıt, Cem Sultan’dan o zamanki Papa’nın yardımıyla kurtulmuştu. Sonra Fatih Sultan Mehmet’e Papa’nın yazdığı ünlü mektup var. Hani Fatih’i önce Hristiyan, sonra da dünyanın egemeni olmaya çağıran mektup.

Son yakın ilişkimiz, hatırlayın Mehmet Ali Ağca ile gerçekleşti. Ağca, San Piyetro Alanı’nda vuruverdi Papa’yı. Ancak, daha sonra Papa, Ağca’yı bağışladı ve ülkesine, yani Türkiye’ye gitmesi için izin verdi.

San Piyetro, İsa çarmıha geril­dikten sonra Roma’ya gelip Hristiyanlığı yaymaya çalışan ünlü bir din adamı. Onun ölümü de Neron’un elinden olmuş. Neron’un gladyatörleri ile vahşî hayvanlarının boğuştuğu yer, eskiden bu alandaymış. Papa, buraya San Piyetro’nun anısına kiliseyi sonradan yaptırmış. San Piyetro Kilisesi’nin yapımı 296 yıl sürmüş (1503-1799). Mimar Bramente kötü malzeme kullanmakla suçlanmış; ama yapımda en az yarım düzine mimarın görev aldığını da unutmamak gerekir. En ünlüsü de kubbenin projesini çizen Michelangelo.

Kilise plânı bir Latin haçı ve 60 bin kişiyi barındırabiliyor. Bu kilise sanki bir tablo, heykel galerisi, bir altın ve gümüş sergi alanı! Girişte yine Michelangelo’nun ünlü heykeli Pieta (Şefkat) yer alıyor. XVI. yüzyıla ait heykelde İsa’nın, annesi Meryem’in kolunda ölümü tasvir edilmiş. Meryem Ana genç kız gibi heykelde. Eh, o kadar olacak, ne de olsa kendisi “bakire!”.. Kilisenin en ilginç heykellerinden biri de Raffaello’nun ünlü “The Transfiguration”u…

Vatikan ziyaretinize mutlaka üç saat daha ekleyip müze ile sizi Michelangelo’ın dünyasının derinliğine çekecek olan Sistina Şapelini görün derim. Hiç pişman olmazsınız.

Kiliseyi kuşatan San Piyetro Alanı ise, kilise bittikten sonra Bernini tarafından yapılmış. Bu avlunun etrafında 284 adet taş kolon, kolonların üstünde 140 kutsal kişinin heykeli var.

Papalar, belirli günlerde kilisenin balkonuna çıkar, yüzyıllardır bu avluyu dolduran halkı selamlar ve birkaç parmak hareketi ile onları günahlarından arındırıverirler !

Bakın Güven Turan “Görülen Kentler” adlı eserinde Roma’yı nasıl anlatıyor !

ROMA

1928 baskısı bir Baedeker’le

indin Roma’ya…

Bir otomobil seni aldı

hava meydanından

Sabaudia’ya götürdü

güneye

İki gün sonra

girdin Roma’ya…

Roma Ladrona”

Pict’lerin rüzgarlı dağlarından

İberia sınırlarına

yakıcı Nubia’dan

Germenia içlerine

başka neydi Roma

“Roma Ladrona”

Ha çok tanrılı imparatorluk

ha İsa adına çizilen sınırlar

bunca şatafat

talan döküntüsü

Bir buçuk gün

dolaştın sabahtan akşama:

Müzeler, saray eskileri,

kiliseler,

heykeller, freskler,

çeşmeler…

Yürüdün.

Hep yürüdün

Eski ahşap kapılara dokundun.

Yüzyıllık nemi eline sindi

ara sokakların.

Alanlar. Bitmek bilmez merdivenler

Akşamları

Via Merulana’daki

oteline döndün: Amalfi.

Karşındaki pembe-beyaz

barok apartmanın saçaklarında

ışıkların incelmesine

Üstünde göğün laciverte

Dönüşmesine baktın

Hırçınlaşan kırlangıç seslerini dinledin.

Piazza dell’ Esquilino’da

kaldırımlara yayılmış

bir kafede

sandviç ve kahve

Santa Maria Maggiore’ye

karşı:

İlk görüşte neden sevmediğin Roma’yı

Mazaretler mi sıralıyorsun

“Corpus Mundi’nin ruhu kalmamış” diye

yazıyorsun defterine

Vatikan haftasonu tatilinde.

Vila Borghese tadil ediliyor.

Vila Guilana kapalı.

Yanlış günler seçtin,

iki günlük ziyarette.

Üstelik düşmüyordu

İstanbul telefonları.