Kültürlerin Harmanlandığı Ülke: Bolivya

Merhaba Bolivya !

Merhaba Bolviya’nın Başkenti La Paz !

Bolivya La-Paz

Ülkenin adı, İspanyollara karşı verilen bağımsızlık mücadelesinin önderi Simon Bolivar’dan geliyor… Rüzgara açık, soğuk ve yüksek bir bölge olmasına rağmen, ülke nüfusunun dörtte üçü, “Altiplano” denen bölgede yaşıyor. Başta başkent La Paz ve Oruro olmak üzere, Bolivya’nın bütün büyük kentleri bu bölgede kurulmuş. Hatta ülkenin en gelişmiş ve en kalabalık kentleri Altiplano’da olduğu için, Bolivya’ya, “Yüksek Plato Cumhuriyeti” anlamına gelen “Republica del Altiplano” da denir…

            Bolivya halkının çoğunluğunu İnkaların soyundan gelen Aymaras, Guaranis ve Quechuas gibi yerli topluluklar oluşturuyor ve toplam nüfusun sadece yarısı Bolivya’nın resmi dili olan İspanyolcayı konuşuyor. Kısacası, Bolivya’da gerçek kültürleri ile yerli halkı bulmak mümkün. Yerliler el sanatlarında oldukça ustalar. Bolivya’da, kokain yapımında kullanılan koka yapraklarının satışı serbest idi. Yerliler, bu yaprakları açlığa, yüksekliğe ve soğuğa dayanmak için çiğniyorlar. Ülke nüfusunun % 95’ten fazlası Katolik, ama Altiplano’daki yerli topluluklar arasında Kolomb öncesi panteist dinin bazı özellikleri bugün bile sürmekte. Yerliler günümüzde de güneş tanrısı “Paçakama” ile onun karısı ve yer tanrıçası “Paçamama”ya inanıyorlar. Günümüzde de yer tanrısı Paçamama’nın kendilerini sel, zelzele gibi felaketlerden koruması için aile evinin yanına bezden yapılmış bir “lama fetişi” gömüyor.    

Bolivya kültürü büyük ölçüde Akdeniz kültürlerinin, yerli kültürleriyle harmanlanmasından oluşuyor. Son 200 yıl içinde müzik ve dansta ifade bulan folklor, canlı bir gelişme göstermiş. Dinsel kutlamalarda, yerlilerin geleneksel putperest ayinleriyle İspanyol gelenekleri dans ve müzik aracılığıyla harmanlanmış… Ayinlerde kullanılan giysiler, yerli halkın Avrupalılara bakışını simgeliyor. Örneğin “Pallapalla” dansı, Avrupalı istilacıları karikatürize ederken; “Waka-tokoris” dansı, boğa güreşlerini eleştiriyor; “Morenada” dansı ise Afrika’dan köle olarak getiren beyazlarla bir bakıma alay ediyor.

     Kuruluşundan bugüne kadar, Bolivya’da siyasal yaşam sık sık kesintiye uğramış. Çok sayıda darbe, 80 cumhurbaşkanı ve 11 değişik anayasa görmüş. 1952’de Bolivya’da, Meksika ve Küba’daki gibi büyük bir devrim yapılmış. Toprak yeniden dağıtılmış, madenler millileştirilmiş, ordunun gücü azaltılmış… Ama üst düzey yöneticiler ve zenginler bu değişikliklerden yine  hiç etkilenmemiş. İşte o sıralarda, yani 1966 yılında, Ernesto Che Guevara, bu ülkede eylemlere başlamak için küçük bir grupla Bolivya’ya gelmiş. Ancak halktan fazla destek görememiş. Basından öğrendiğim kadarıyla, Bolivyalı “küçük askerler” Che’yi vurmakla kalmamışlar, bir hayli de işkence yaparak öldürmüşlerdi. Che’nin ölümünün 30. yılında yaklaşık 8 bin kişinin yaşadığı Bolivya’nın sakin bir kasabası olan Santa Cruz yakınlarında Vellagrande kasabasının La Higueroköyünde törenler düzenlenmese adını tüm dünyaya duyuramazdı.

Che'nin yakalanışı

Evlerinin duvarlarını Che’nin portresi ve “Che yaşıyor” sloganıyla kaplayan Vellagrande sakinleri, ziyaretçilere 4 dolar karşılığında brifing bile veriyorlar. Antik Sucre Kentinden başlayıp La Higuero köyünde sona eren “Che’nin izinde” teması ile özel turlar bile düzenleniyor.

Dünyanın En yüksek Başkenti: La Paz

            Bolivya’nın başkenti La Paz, Güney Amerika’nın güneşe en yakın kenti olmasının yanı sıra dünyanın “en yüksek başkenti” ünvanına da sahip. Yükseklik nedeniyle kente gelen ziyaretçiler oldukça zorlanıyorlar. Bu “yükselti hastalığı”, La Paz’da kaldığımız iki gün boyunca benim de yakamı bırakmadı, her anımı zehir etti. İlaçlar, doktor, oksijen tüpü, oksijen yastığı hiçbiri işe yaramadı… Bütün bunların üzerine bir de, La Paz’da görev yaparken yükselti hastalığından ölen diplomatların gömüldüğü bir “Büyükelçiler Mezarlığı” olduğunu öğrendim. Doğru mu bilemem !

Deniz seviyesinden yükseklik, Bolivya’nın başkentinin bir bölümünde 4000 metreye yakın, diğer bölümünde ise 3200 metre kadar. Yani, aradaki fark yaklaşık bir kilometre! Bu yüzden, sıcaklık ve bitki örtüsünde olduğu kadar, ekonomi ile toplumsal etkinliklerde de büyük farklılıklar görülüyor. Düşük gelirli ailelerin yaşadığı mahalleler ile sanayi bölgesi yüksek kesimlerde iken orta halli ailelerin yerleşim bölgeleri ise daha alçak olan kesimde yer alıyor. Yani, La Paz, hem “aşağılar”, hem de “yukarılar” kenti. Ancak, “yukarıdakiler”in sayısı “aşağıdakiler”den çok daha fazla !

La Paz’ın dar ve dik sokakları, her zaman ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Bu dar sokaklarda dolaşırken görecekleriniz, Güney Amerika’da olduğunuzu size her an hatırlatacak. Özellikle de rengarenk giysili And Dağları Yerlileri… La Paz’ın sokaklarında rengarenk giysili birçok satıcı kadın göze çarpıyor. “Çolita Aymaras” denen bu kadınlar, sokağın bir köşesine açtıkları tezgahlarının başında günde 12 saat satış yapıyorlar. Hepsinin başında birer melon şapka var. Bu şapkalar onlar için vazgeçilmez bir “aksesuar!”

La Paz'ın dik sokakları

1548 yılında İspanyollar Bolivya’nın başkenti La Paz yakınlarında altın bulunca, bu kenti basit bir yerleşim merkezi olarak kurmuşlar. Evlerde soba ve baca olmadığından, gecenin soğuğunda Bolivyalılar, 3-4 battaniye altında uyuyor olmalı…

Murillo Meydanı, Bolivya’nın başkenti La Paz’ın merkezi. Bu meydana adını veren Pedro Domingo Murillo, Bolivya’nın bir savaş kahramanı. Bu meydanda, dev boyutlarda modern bir katedral ile meclis ve hükümet binaları bulunuyor. Bolivya’nın başkenti La Paz’ın nabzı ise San Francisco Meydanı’nda atıyor. Bu meydanda yer alan, geç barok dönemde yapılmış büyük bir yapı olan San Francisco Kilisesi’nin, tepesi küre şeklinde olan ilginç bir kulesi var… Kentin hemen yanıbaşında yerli mezarlığı bulunuyor. Öğleden sonra bu mezarlığa giderseniz sizi ilginç bir manzara bekliyorolacak. Bolivya başkentiLa Paz civarında, doğa hayli ilginç etkileyici görünümler sunuyor. Özellikle “Valla de Luna” (Ay Vadisi) ve Sivri Kayalar görülmeye değer… Ayrıca, kentin arka planındaki 6462 metre yüksekliğindeki “Illimani Doruğu” ve “Cordillera Real’in” karlı tepeleri  Bolivya’nın başkenti La Paz’a ayrı bir güzellik veriyor…

Şimdilik veda ediyoruz sana Bolivya…

Bolivya’nın tanınmış şairi Petro Shimose’ye kulak verelim.

VADILERDE NOKTÜRN

Sevda yeşerir
ve çiy
boşalır
bir şarkı gibi

Ay
çınlar
ekmek
ve orkideler

Sessizlik
ve senin
soluk alıp verişin
nazlı nazlı karlaşan
bir kömürdür,
ışıltılı
biçimler doğar
senin uçuşundan.

Rosario
güldür
gül değildir.
Zamanın
yaptığı
güzdür.

(Türkçesi: Adnan Özer)

Su Yolu ile VOLGA “Rus Geldi Aşka, Rus’un Aşkı Başka”

Bu yazımda dört gün süren ve ikinci kez tekrarladığım Volga Nehri gezisinin iki büyük kent Moskova ve St. Petersburg dışındaki bölümünü size aktaracağım. Gemideki yaşam ve her gün uğranılan kasabalar… Bakarsınız sizde gidersiniz !

            Artık gezimiz “motor” diyor! Yola çıkıyoruz! Yemekten sonra kaptanımız Juri bizler için kokteyl veriyor. Böylece geminin çalışanlarını tek tek tanıyoruz. “İyi ve sağlıklı bir yolculuk” için kadehler kalkıyor. Önce Neva nehrinde 71 kilometre gidiyoruz. Gece 23:30’da Avrupa’nın en büyük gölü “Ladoga” gölüne giriyoruz. Burada karşımıza bir kale çıkıyor, “Schusselburg”. İsveç ile Rusların uğruna çarpıştığı önemli bir askeri konumda. Sonuçta Büyük Pedro 1702’de burayı alarak bu uzun savaşa bir nokta koyuyor. Göl tam 18 bin kilometrekare. Derinliği ise  230 metreyi buluyor.  Otuz nehir tarafından besleniyor ama sadece  tek nehir suyunu boşaltıyor Baltık’a.  O da “Neva.”

            Kışın bütün göl ve nehirler donuyor. Gölden başka Baltık somonu olmak üzere çok sayıda balık yaşıyor. Ama en şaşırtıcı tür Ladoga Fok Balığı.

            Daha sonra Svir Nehrine giriyoruz. Burası bir sürgün bölgesi,  zengin ve gür ormanlarla kaplı. Svir nehri Avrupa’nın iki önemli gölü arasında akıyor; Onega ve Ladoga! Nehrin üzerinde bir elektrik santrali var.

Mandrogy Yeşil, Sevimli ve Ufak

            Etraf yeşil,  hemde nasıl yeşil… Çam ormanları ile kaplı. Şanslıyız. daha önceki turda her gün yağmur yağmış… İlk durağımız Mandrogy! Ufak bir köy…

            Mandrogy’de çok sayıda gemi ile karşılaşıyoruz. Aslında turistik bir yerleşim.  Ama başarmışlar, bir panayır alanı oluşmuş.  Birbirinden hoş ahşap tipik binalar dizilmiş. Biri de  “votka müzesi”… İçi şişe şişe votka ile dolu. Bir evde sanatçılar çalışıyor. Matuşka, seramik ve ahşap  tablolar yapılıyor.  Dokuma tezgahları kurulmuş. Yine tipik bir binada gümüş kaplı bardaklarla geleneksel çay ile pastalar tadılıyor. Kendini soğuk suya atanlarda yok değil! Koca bir çadır içinde şişler ile duman içinde “shashlik” pişiyor. Uzun ahşap masalara oturuyoruz. Votka ve bira paralı. Ama şarap ve çay ücretsiz. Patates, kabak, fasulye ve şiş geliyor. arkadan da tatlılar… Sonra bir sal ile “masallar ülkesine” geçiyoruz. Puşkin’in romanlarından fırlamış kahramanların heykelleri, sülün, tavşan, ayı, fare, gelincik gibi hayvanlarla zenginleşmiş bir alanda  geziliyor. Ne de olsa tüm hayvancıklar modern bir hapishanedeler, aslında  çok üzücü… Elle döndürülen telin çektiği sal bizi tekrar bir sahile geçiriyor. Volga turu için gemimiz kalkıyor! Şimdi bir “tatbikat” var. Alarm sonrası herkes başarı ile can yeleğini takıp odasının önünde diziliyor. Bir folklor konseri, akşam yemeği ve sakin güzel bir havada sohbet ve şarkılar! Bir gün daha bitiyor. ama havanın kararması gece 23:00’ı buluyor.

Günlerden Perşembe, 21 Temmuz 2005,  Kizhi Adasındayız

            Bu sabah erken kalkıyoruz. Onego Gölünde yol alıyoruz. Avrupa’nın ikinci büyük gölü. 10 bin kilometrekare. Derinliği ortalama 30 metre. Onego Gölünü 50 nehir ve bin adet dere beslerken sadece Svir Nehri onu Ladoga Gölüne bağlıyor. Gölde tam 1300 ada bulunmakta. Kırk çeşit balık ve 200 kuş türü barındırmakta. Kahvaltı sonrası  yürüyerek Kizhi Adası turu var.

            Yunan kökenli Laseruz 600 yıl önce çok tanrılı dinlerin (Şamanizm) hakim olduğu bu bölgede kendi elleri ile bir kulübe inşa edip herhangi bir ısıtma sistemi hatta yer döşemesi bile olmayan bu kilisede tek başına yaşamaya başlar. Ortodoks mezhebi bu bölgede onun sayesinde hızla yayılır. Laseruz 105 yaşında hayata gözlerini yumunca Ortodoks Kilisesi onu hizmetlerinden dolayı “aziz” ilan eder.

            Finlerle sık sık savaşların meydana geldiği Batlık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği yerde 1714 yılında bölge halkının katkısı ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte dünya miras listesine alınmıştır. Bu güzel kilise bölgedeki çiftçilerin katkıları ile çam ağaçlarından, çivi kullanmadan 75 marangoz tarafından (4) yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiş. Görüntüsü harika !

            Daha sonra da bir çan kulesi ilave edilmiş. “Pogos” denen bu kompleks bir duvarla çevrilmiş ve dini amaçların dışında sosyal ve kültürel bir görevi de yerine getirmiş. Tüm bölge halkının toplandığı bir mekan olmuş. Çatılar ve kubbeler suyu ve karı tutmasın diye meyilli ve kolay işlenen  balık pulları gibi akkavaktan (apsen) imal edilmiş. Kubbe ışığa göre renk değiştirmekte !

            1951 yılında Kizhi adası “açık müze haline” çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli Bölgesi’ne has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

            Sıcaklığın kışın -30 °C’ye kadar düştüğü bu gölgede yaşam da elbette epey zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan “şilte”. Evlerde ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgahları, beşikler, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar bulunmakta. Kalabalık aile fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalardı. Tabii en itibarlı yer “misafir odası” idi. Bu gölgenin tek ulaşım aracı olan ve sert rüzgarlarda devrilmeyen büyük sandal, kızaklar, atlar için boyundurluklar, ketenin işlenmesi hep ahırın üstündeki “atölyede” gerçekleşirdi. O dönemde mum ve kandil pahalı olduğu için çam çırası ile aydınlatma sağlanırdı. Toplanan buğday evden uzakta bulunan ambarda saklanırdı. Göl kenarındaki “sauna” ise hem banyo hem de sağlıklı olmak amacı ile kullanılmış. Sauna sonrası kara yada soğuk göle atlanırdı.

            Kizhi Adasında kendisine has kır çiçeklerinin yanında, yılan popülasyonu oldukça fazla. Kışın uyuyan, bir metre uzunluğundaki yılanlar eğer sokarlarsa hemen şişiyorsunuz, alerjisi olanlar hariç yılanlar öldürücü değillermiş !

            Volga Nehri boyunca ilerliyoruz. Masmavi gökyüzü, ahşap tek katlı sevimli evler, köprüler, çam ve kayın ormanları, göller, balık tutanlar, aniden ağaçlar arasından fırlayan soğan kubbeli kiliseler, sahilde gezinenler, bisikletliler. Nehrin iki yakasındaki ağaçlar öyle güzel renkler almış ki kendimizi Volga boyunca empresyonist bir tablo içinde hissediyoruz. Bir ahşap değirmen gördüm. Rüzgar ne yöne eserse, kanatları o yöne doğru dönüyor !

            Her yer dümdüz, tepe yok, dağ yok. Yol boyunca gemiler birbirini hiç  geçmiyor.  Bu gezilerde çok uzun görev yapan genç ve yakışıklı  rehber sonunda sıkılmış ve isyan etmiş. “dışarı çık ikona, içeri gir kokona” bıktım, vatanıma  dönüyorum demiş!

Gezimizin Adı: “Volga” Biraz Tanıyalım mı? Efsane Nehir Ana Volga !

            “Ah Volga! Vatanım benim seni benim kadar seven var mı?” N.A. Nekrasou

            Rusya’nın en büyük nehri, halkın sevgilisi, Moskova’nın Valday Yaylası buzul yatağında doğan  Volga 3700 kilometre gibi uzun bir yol kat ederek Hazar Denizi’ne dökülür. Güzeller güzeli Volga geçtiği her yere “bereket” getirmiş, tarihte bir çok olaya tanıklık etmiş, balıklara, kuşlara, vahşi hayvanlara yuvalık etmiş. “Volga” Rusya’nın tam  kendisidir. Bugün ise kanalları su ile dolduruyor, yükseklerden dökülürken santraller de enerji elde ediyor,  tüm çevresinin su ihtiyacını karşılıyor, üzerinde büyük tonajlı gemilerin yüzmesine izin veriyor. Rusya’nın kalbini 5 kıtaya bağlıyor. Kısacası “Volga Nehri” artık insanoğlunun emrine ve boyunduruğuna girdi. Volga beklediğimiz gibi “mavi” değil. Suyu paslı ya da çamurlu gibi “kızıl renkte” akıyor. Ama yol boyunca bu suda keyifle yüzenleri gördük.

            Kanallar, nehirler ve göller ile yola devam! Rusça dil dersi, dans dersi, yemekler, fıkra, dans derken zaman akıyor. Grubun hanımları hamarat! Ülkeler yetenek  gecesine hazırlanıyor!

Sıra Goritsky’de!

            Hava güzel, geminin etrafında 6-7 tur atmak hoş oluyor. Orta Rusya’nın kuzeyinde göller bölgesinde bir çok endemik bir çok bitki içeren Milli Park içerisinde yer alan Goritsy ahşap evleri, sevimli adaları ile hemen dikkatimizi çekiyor. Goritsy’den 7 kilometre uzaktaki dev Kirillo Belozonskiy Manastırı büyük bir zenginlik yaşamış. 1397 yılında Moskova’dan yola çıkan Papaz Kiril 600 kilometre yürüdükten sonra buraya ahşap bir kilise kurmuş. Hızla gelişen manastır sonunda çevresindeki iki sıra duvarı,  200 papaz ve 500 çalışanı ile 2 bin köylüyü tarlalarda çalıştıran bir derebeyliği haline gelmiş. Çarların gözdesi olan manastır bir çok imtiyaz elde etmiş. Yakınında bulunan Kızlar Manastırına çarlar sevmedikleri kız kardeşlerini, hala ve teyzelerini sürgüne göndermiş. Korkunç Ivan burada bir eşini boğdurmuş. Kazandıkları para ve mücevherleri koymak için hazine dairesi bile inşa etmişler.

Lehler 6 sene boyunca kuşattıkları manastırı ele geçiremezler. Büyük Katerina bu “devlet içinde devlet” olan derebeyliğine bir “dur” der. Arazilerini geri alır. Sadece 30 papaza müsaade eder. Bolçevik ihtilali sonrası 1924 yılında manastır tamamen kapanır. Müzesinde çok değerli ikonalar, kurucu Papaz Kiril’in kıyafetlerini, manastır içerisindeki kiliselerin inşaatında kullanılan yapı elemanlarını, masum atlar için hazırlanan ucu sivri tuzakları, freskoları, manastırın çanlarını top yapmak için buradan alan Çar Büyük Petro’nun bir portresini, rüzgar gülünü, kutsal üçleme figürlerini (baba, oğul ve kutsal ruh) kısa bir zamanda gezip tekrar sevgili gemimize bindik.

            Aslında Volga Nehri boyunca uğradığımız yerleri içimize sindiremiyoruz. Korulukta yürümek, sokak aralarını keşfetmek, ufak bir köy kahvesinde oturmak, köylülerle sohbet etmek ve yöresel müziklerini dinlemek isterdik. Ama inanın buna hiç vakit yok!

Uglich’deyiz !

            Uglich Rusya’nın önemli bir şehri, hatta bir dönem Moskova ile yarışmış. Hava güneşli… Bizi geleneksel “ekmek ve tuz” ikramı, popüler Rus melodileri ile hatta Türkçe şarkılarla karşılıyorlar. Sıra sıra tenteler altında satıcılar… Neler yok ki… Matuşkalar, dantelli gömlekler, çakılar, çakmaklar, sepetler, tabakalar, kitaplar.

            Grubumuz küçüldükçe küçüldü ve sonuçta katedralde 6-7 kişi kaldı. Yani herkes alışverişi seçti. Uglich sevimli, yeşil, su ile bütünleşmiş, sanki bir tablo gibi.

            Yan yana olan “Değişim(transfiguration) Katedrali” ile “Prens Dimitri Kiliselerini” kısa bir süre içinde geziyoruz. Korkunç Ivan’ın yedinci eşinden olan akıl hastası oğlu Dimitri ve annesi buraya sürgüne gönderilmiş. Böylece,  Korkunç Ivan’ın kardeşi Boris Godunov ülkenin başına geçmiş olur. Bir akşam üstü kiliseden çıkan sekiz yaşındaki prens boynundaki kolyesini gösterdiği iki yabancı tarafından gırtlağı kesilerek öldürülür. Yıl 1591 olaya şahit olan bir papaz çanları çalarak tüm Uglich halkını olay yerine toplar ve sonuçta bu iki yabancı linç edilerek öldürülür. Olayı incelemek için Moskova’dan gelen heyet prensin intihar ettiği kararına vararak linç olayından dolayı Uglich halkından (200) kişiyi öldürtür. Suçlu bulunan Uglich halkı toplatılarak bu arada nedense günahkar ilan edilen “çan” dahil (2000) kişi Sibirya’ya sürgüne gönderilir.  Sonra Dimitri’nin öldürüldüğü yere bir kilise yapılır. Kilise’de “beyaz” masumiyeti, “kırmızı” ise kanı göstermektedir.  Ama bu olaydan sonra da Polonya ve Moğol istilası dahil Moskova yönetiminin başına bin bir dert gelir.

            Hem kilise hem de katedralde elbette yine sıra sıra ikonalar ve freksler  var. Uglich Sanat Okulunun favori rengi “kahverengi”. Biliyor musunuz ikonalarda imza olmaz, ayıptır. Katedralde koroyu dinleyip alışveriş cennetine doğru  dağılıyoruz.

            Bu akşam geminin seferde olduğu son gece! Ülkeler yarışıyor. Aslında sadece biz, İsrailliler ve Almanlar var. Üsküdar’ı başarı ile söylüyoruz. Çayda Çıra’nın müziğini beceremedik! Ama yine de birinci olduk! Tebrikler…

Kaptan bizlere  iki şişe içki armağan ediyor.

            Gece kaptanın Volga Nehri gezisinin veda-gala yemeği vardı. Havyarlı, votkalı bir ziyafet!

Ve gezinin sonu artık!

Kültürlerin İç İçe Geçtiği Bir Kavşak: Azerbaycan

Taberî tarihinde “Tapınım yapılan ateşin en büyüğü burada olduğundan, bu bölgeye Azerbaycan denilmiştir.” diye yazıyor. Ama bu adın, Büyük İskender’e katılan General Atropates’ten geldiği de diğer bir kanı. Ancak, adı nereden gelirse gelsin, kültürlerin iç içe geçtiği bir kavşak konumunda olan Azerbaycan, adını çelik kuleli petrol kuyuları ve uzun yıllardır devam eden Ermeni sorunu ile tüm dünyaya duyurdu.

Azerbaycan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Azerîlerin Hazar Türkleri ya da XI. yüzyılda Selçuklu Oğuzları ile bölgeye göç eden Türklerin soyundan olduğu söyleniyor. Yüzölçümü 5 bin 500 kilometre kare olan Nahçıvan toprakları, Türkiye-İran sınırını çizen Aras Irmağı’nın doğusuna ve kuzeyine uzanmakta. Ekonomisi petrol ve doğalgaz dışında tarıma dayalı olan bu coğrafyada halı sanayisinin gereksinimini karşılamak için koyun besiciliği de yapılıyor. Azerbaycan’da dokunan rengârenk kilimler ve halılar, Anadolu halkıyla Azerîlerin aynı kökten geldiklerinin belki de en güzel kanıtı. Tezgâh başına oturan Azerî kadınlarının ellerine yaktıkları kınanın kokusu bile Anadolu’dan duyulabilir. İlmeği atan eller, deseni dokuyan kollar, aynı coşkuyla sarılıyor ipe, aynı hüznü dokuyor; sevgisini, hasretliğini de katarak ilmeklere.

Dünyanın en büyük iç denizi olan Hazar’da avlanan mersin balığı yumurtasından elde edilen sarı ve siyah havyar, dünyanın en değerli havyarlarından sayılıyor. “Maalesef” diye hemen ekliyorum hemen.  

Kuşkusuz Azerbaycan’ın en büyük zenginliği “petrol”. Topraklarında petrol bulunan pek çok ülke gibi Azerbaycan’da da petrol hem büyük bir şans, hem de  bir sorun. Başta Amerika ve Rusya Federasyonu olmak üzere daha pek çok ülkenin gözü hep Azerî petrolünde kalmış. Hem ham petrolü çıkarmak, hem işlemek, hem de taşınmasında pay sahibi olmak için adeta birbirleriyle yarıştılar.

İpek Yolu üstünde Kafkas Dağları eteğinde bulunan Bakü, tarihinin her dönemin­de petrolle iç içe yaşamış bir ülke. Dinî bir misyonu olan petrol, ilk kez Marko Polo ile Avrupa’nın ilgisini çekmiş. Petrolün savaşlarda ne kadar büyük bir silâh olabileceğini keşfeden Avrupalı derebeyleri, kişisel otoritelerini güçlendirmek için kullanmışlar onu. Bugün bildiğiniz gibi kozmetik sanayiinden yol yapımına, plâstikten yakıta kadar yüzlerce değişik kullanımı var petrol ürünlerinin.

Bu topraklar Güneybatı Asya’nın bir zamanlar en büyük dini olan Zerdüştlük’e ev sahipliği yapmış. Bakü’nün 30 kilometre dışındaki Ateş Tapınağı (Surakhani)  da o günlerin görkemini en iyi biçimde yansıtan yapılardan biri. Bildiğiniz gibi Zerdüşt tapınaklarında ateş hiç sönmez. Ateşgah’da 26 oda bulunmakta her odada ateşe bakarak ibadet yapılıp inzivaya çekilinirmiş.

Komünist yönetim döneminde kuzey yolundaki bir ilçeye Nasoslu (Pompalı) denirken, şimdi adı Tağıyev yani Takioğlu. Bu petrolün ilk sahiplerinden birinin adı.  Zeynelabidin Tağıyev kentin modernleşmesinde çok katkıda bulunmuş, yurtdışından mimarlar getirmiş. Ar Adasında neft taşları su üstü kenti gezilebilir. Devrim öncesinin petrol zenginlerinin konaklarında bugün Azerbaycan Petrol Şirketi faaliyet gösteriyor. Azerbeycan dünyanın en eski petrol ihracatçısıdır. Dünyada ilk petrol sondajı 1847 yılında Abşeron’da gerçekleşmiştir. Ayrıca petrolü çok kalitelidir.

Azerbaycan’ın özgürlük sembolü bir Gence Beyi olan Cevat Han. XIX. yüzyılda Rus ordularına karşı umutsuzca ama onuruyla direnerek Gence’nin burçları üzerinde oğluyla birlikte ölmüş Cevat Han. Bu savunmanın Azerbaycan tarihinde önemli bir yeri var. Bizdeki İnce Memed, Köroğlu gibi bir halk kahramanı olan, zenginden alıp fakire veren Gatır Memet’in bile heykeli var; ancak Cevat Han unutulmuş nedense.

Bakü, Rüzgârlar Şehri

Bir millet, iki devlet olarak andığımız dost Azerbaycan’ın başkenti Bakü, Hazar Denizi’nin batı kıyısında Abşeron Yarımadası’nın güneyinde, Bakü Körfezi’nin oluşturduğu geniş yayın üzerinde yer alıyor.

1920’lerde Bakü’nün çekirdeği durumunda olan,  çevresi surlarla çevrilmiş “Eski Şehir”, (İçeri Şeheri) eski binaları ve labirenti andıran dar sokakları, sürpriz meydanları,  halıcıları ile ilginç bir görünüm sergiliyor.  Kirli sarı Bakü taşından eski yapılar arasında bugün müze olarak kullanılan ve XI. yüzyıldan kalma Şirvanşahlar Sarayı, Kale Cami ve minaresi sayılabilir.  UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan eski şehir (köhne şehir) kervansarayları, Mescitleri,  Kırık Kulesi (Sining Gali) ile Bakü’ye gelen tüm ziyaretçilerin dikkatini çekiyor. Kız Kulesi (Kız Kalası) 27 metre yüksekliğinde ve 150 basamakla üstüne çıkmak mümkün. Elbette bu kalenin acıklı bir efsanesi de var.

IX. yüzyıl zengini Şirvan Hanlığı’nın sarayında, Divanhane, Şah Cami ve Şark Kapısı bulunuyor. Özellikle burayı gezmenizi öneririm. Ticaret, tarım, neft ve tuz ticareti ile zengin olan Şirvan Hanlığı’na XIII. yüzyılda Moğollar yerle bir etmiş. Minyatür Kitap Müzesi ile 62 ülkeden 4250 minyatür kitabı barındırıyor. Aralarında atamızı anlatan kitaplar da yer alıyor.

Bakü’nün tepelik bir noktasında devlet mezarlığında (Şehitler Hıyabanı), Türk Şehitliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı bir cami de bulunmakta.  1918 yılında Ermeniler tüm Azerbaycan’da ayaklanır sonuçta 30 bin Azeri öldürülür. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa kumandasında Türk Kafkas Ordusu Azerilere destek için buraya yollanır ve neticede isyan bastırılır. Ama bugün devlet mezarlığında yatan bine yakın Türk genci de hayatını kaybeder. Ayrıca 1990’da Ruslara karşı ayaklanan Azeri gençlerinden 200’ü Sovyetlerin Kızıl Ordu askerlerince vurulur. 1992 yılında Karabağ’da Ermenilerle savaşta hayatını kaybeden Azeriler de bu mezarlıkta yatmaktadır.

Geceleri bu tepe ışıl ışıl olmakta, alev kulelerinden (flame towers) sanki dev bir meşalenin göğe yükselişini simgeleyen renkler, renkler içine girmekte. Mor,  kırmızı, kirli sarı birbirine karışmakta ve zevkli olarak aydınlatılmış dönme dolabı, kristal bahçesi,  dev bayrak direği ile çağdaş bir “masal kent” doğmakta.

Bakülüler, kentlerinin gece ışıklarını teras ve parklardan her akşam gururla seyretmekte ! 

Kısa kısa Azerbaycan ve Bakü

  • Bakü’de çok sayıda Türk firması faaliyet göstermekte ve neticede 15 bine yakın Türkün bu coğrafyaya yerleştiği biliniyor.
  • Bakü halkı yazın akşamüstü olup güneş etkisini kaybedince kendini sokağa atıyor. Bakü rüzgârı (Kuleği) kurtarıcı oluyor. Şık giyinip gezip tozmaktan zevk alıyorlar. Çok lüks ve pahalı araçlar da dikkati çekiyor.
  • Azerbaycan çok sayıda kapalı iklim türünü barındırıyor. On bir iklim çeşidinin dokuzuna sahip olduğunu okudum. Elbette bu iklim çeşitliliği beraberinde bitki çeşitliliğini de getiriyor. Çay dâhil çok sayıda farklı tarım ürünü bu coğrafyada yetişiyor.
  • İki katlı,  Londra’dakine benzer kırmızı otobüsle Bakü’yü 45 dakika içinde turlayabilirsiniz. Ayrıca kulaklıkla İngilizce izahat da veriliyor. Ücreti de 20 USD idi.
  • 007 James Bond filmlerinden biri olan “A World is not Enough” Bakü’de çekilmiş.
  • Dünyanın ikinci uzun bayrak direği (160 metre) Bakü sahiline 2010 yılında dikilmiş. Bayrağı boyutları (70 metre x 37 metre). 
  • Ünlü Bakü televizyon kulesi ise 310 metresi beton, 110 metresi de metal olmak üzere tam 420 metre.
  • Azeri bayrağındaki yeşil İslam’ı,  mavi ve kırmızı ise medeniyet ve ateşi simgeliyor.
  • Genelde sigara kullanımı yaygın Ancak hanımların sigara içmesi bugün bile bu coğrafyada  hoş karşılanmıyor.
  • Geniş bir arazi içinde kiralanan Türk Büyükelçiliği’ninulu önderimiz Atatürk’ün heykeli de bulunuyor. Ayrıca ortası ağaçlıklı Bakü’nün önemli bir bulvarının ismi de “Atatürk”.
  • Londra’daki o meşhur siyah sevimli taksilerin benzerleri Bakü’de mor renkli. Devlet kontrolünde olan ve “patlıcan” olarak anılan bu taksilerde ücret taksimetre ile sınırlı. Şoför ile mikrofon kanalı ile görüşüyorsunuz. Mercedes lükstaksiler ise pazarlığa açık.
  • Sovyetler döneminde inşa edilen Bakü metrosu, hem ucuz, hem rahat,  hem de epey hızlı.
  • Azerbaycan’da Türk dizileri, filmleri ve klipleri çok izlendiği için Türkiye Türkçe’sini rahatça anlıyorlar.
  • Ayrıca yüzlerde Türk çizgileri ile Türk gözleri ile karşılaşıyorsunuz. Size hiç yabancı gelmiyor.
  • Azeri kültürü bizden hiç de farklı değil. Zaten çok sayıda Türk lokanta zinciri burada şube açmış.
  • Masalara taze kismin yaprağı, reyhan,  dereotu, maydanoz gibi yeşillikler ile gül şerbeti konuluyor. Genellikle çayı tek başına servis etmiyorlar. Yanında reçel, çikolata ve şekerleme getiriyorlar. Böylece ücreti de 7 Manatı buluyordu.
  • Eğer yemyeşil doğanın içinde yol alıp Quba kasabasına kadar uzanırsanız dünyada İsrail toprakları dışında tamamı Musevi olan tek kasabası Kırmızı Krasnaya (Krasnaya Sloboda) köyünü ziyaret edebilirsiniz. Hz. Süleyman tapınağının yıkılması ile bir Musevi aşiretinin buraya MÖ. 772’de yerleştiği sayılıyor. On üç adet Sinagog’tan bugün üçü aktif. Sovyet döneminde tamamı kapanmış. Özellikle kapı ve çatı süslemeleri dikkati çekiyor.
  • Nevruz, Azerbaycan’da da 21 Mart tarihinde büyük coşku ile kutlanır.
  • Azeri parası “Manat” hemen hemen Amerikan Doları ile aynı değerde idi.
  • Sahildeki Park Bulvar Bakü’nün en popüler AVM’si. Özellikle hava çok sıcaksa buraya sığınabilirsiniz. Hazar Gölü manzaralı bir kahvede çikolatalı çayınızı yudumlayabilirsiniz.
  • Ünlü Azeri piyanist bariton Müslim Muhammedoğlu’nu dinlemenizi öneririm.
  • Azerilerin dünya çapında başarıları da unutulmaz. İşte dünya satranç şampiyonu Kasparov, piyanist Aziza Mustafa Zadeh, ayrıca uluslararası alanda ismini duyurmuş sinemacıları da var.
  • Bakü’de adım başı kuaför, parfüm dükkânı güzellik salonu ve oto yıkama istasyonuna rastlamak mümkün
  • Işıl ışıl modern Haydar Aliyev Havaalanı’nda doğrusu sizi hiç bekletmiyorlar, zorluk da çıkarmıyorlar. On beş pasaport gişesi birlikte açık oluyor. Kısa zamanda yorulmadan kendinizi dışarıda buluyorsunuz. 
  • Yetmiş sene Sovyet yönetiminde kalan Azeriler, tiyatro, resim, şiir ve müzikle her an iç içeler.
  • Bakü’nün sosyal yaşamında operanın özel bir yeri vardır. Şah İsmail, Ferhat ile Şirin, Köroğlu operalarını seyretmek mümkün. Ünlü Azeri besteci Üzeyir Hacibeyov’un sahnelediği Leyla ile Mecnun’u da listenize ekleyelim.
  • Gobustan Bakü’ye 65 kilometre uzaklıkta.  Buranın özelliği milattan önce XII. yüzyıldan kalan “kaya resimlerinin” varlığı. Ayrıca bu yöredeki soğuk çamur volkanları tedavi ve masaj için kullanılıyor.
  • Sovyetler döneminde kolhozlar açılmış, bunlar bir çeşit kooperatif imiş. Bazılarının nüfusu üç bine kadar ulaşmış. Üzüm, buğday, arpa ve daha birçok ürün ekiliyormuş. Kolhozların okulu, misafirhanesi, hatta diskoteği bile varmış.
  • Azerbeycan, ABD ve İsviçre’den önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren, dünyanın ilk Müslüman ülkesidir. 
  • Bu coğrafyada düğünlere çok önem veriliyor, damat düğün için vallahi bir servet harcıyor.  Mobilya ve ev fiyatları da çok yüksek.
  • Bin yıllık bir geçmişi olduğu söylenen Azerî Edebiyatı için kurulmuş olan Nizami Müzesi gezmeniz önerilir. Avlusundaki en haşmetli heykel Azerilerin Mevlana’sı olarak bilinen Nizami Gencevi’ye ait. Bunun dışında müzede Fuzuli ve Nesimi gibi yazarların toplam 6 adet heykeli bulunuyor.
  • Uluslararası Muğam Merkezi ( Geleneksel Azeri müzik Müzesi) ile katlanmış bir halı şeklindeki  Halı Müzesini sahil boyunca bulacaksınız. 
  • Cumhur EI Yazmaları Müzesi’nde, 12 bin adet çok değerli el yazması eserden sadece 120 tanesi sergileniyor. Türkiye’deki müzeleri gezdiğimde hep depolardaki binlerce eserin sergilenmeyişine üzülürdüm. Oysa Cumhur El Yazmaları Müzesi’nin depolarında, bizim İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin deposunda bulunanlar kadar eser beklemekte. Buluyorsunuz, çıkarıyorsunuz ya da derliyorsunuz; ama sergilemek için gerekli olan donanımlara sahip olamıyorsunuz !

Bakü’yü ziyaret eden Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya kulak verelim:

Bakü’nün 70 bin adım doğusundayız,

Dağlar kocaman omuzlarına alır kocaman bir sazı.

Güneşin çölleşen susuzluğuna uzanırken

Gerçek üstü güzelliği karanlığın doğarken bir daha

Parlar kayalar üzerinde 25 bin yıllık bir kazı.

Bakü’ye tekrar ziyaret etme zamanı geldi dedim. Bakü Yunus Emre Kültür Merkezi’nde sohbet toplantısı gerçekleştirmek üzere THY Bakü uçağına biniyoruz. Uçakta genç Azeri işadamı ile tesadüfen tanışıyoruz, adı Vugar Z. Abbassov (Cahan Şirketler Grubu’nun CEO’su idi.) Kendisine Bakü Havalimanı’ndan otelimize nasıl gidebileceğimizi sordum. İnanın hepsi bu kadar. Sonuçta bize üç gün, üç gece sahibi olduğu “Days Hotel’de” misafir etti. Eminim hiçbir Türk işadamı beni tanısa bile böyle bir jest yapmazdı !

Oğuz Türk dili grubuna dâhil Azeri Türkçesi aslında 1960’lı yılların Yeşilçam Türkçesini hatırlatıyor. Bazen ise insana bir şiir gibi geliyor. Elbette Rusça ve Farsçadan kelimeler almış. Azerbaycan bize en yakın dili konuşan ülke. Ahıska Türklerini de unutmayalım.  Ama bazen komik bazen düşündüren farklılıklar var. Q harfi  (K) olarak okunuyor, X ise (H) olarak okunuyor.

Düşmek                           İnmek

Sümüklü et                      Kemikli et

Kapıcı                      Kaleci

Kravat                   Yatak

Çayı bardakla istemeyin, bardağın argo anlamı “kötü.”

Sigara içilmez, su değil ki diyorlar. Gömleğim kirlenmişti havaalanında görevli bana “gömleğin batık” diye seslendi !

Azerî, yurduna ve toprağına düşkündür. Süleyman Rüstem’in Toprak isimli şiiri ile Azerbaycan’a veda edelim mi ?

“Yüreğimde gezdirirem doğma anam toprağı,

Babalardan yadigârdır her gülşeni, her bağı.

Ben toprakda yaranmışam, toprak benden yaranıp,

Bana vatan yaranıp.

Milyon-milyon muhabbetler yatır toprak altında.

Bir Tiyatro Sahnesi Estonya

Estonya tarih boyunca Danimarka, İsveç, Almanya ve Sovyetler denetimine girmiş, çok da sıkıntı çekmiş, Eston halkı bir dönem Nazi Almanyası ile Rusya arasında kalıp her ikisine de yaranamamıştır. Estonya XIII. yüzyıla kadar pagan bir topluluğu barındırıyordu. Bu düz coğrafyanın ahalisi Avrupalıdır, kuzeylidir, sakindir ve çalışkandır. Saman sarısı saçlı rehberimiz Helen ülkesinin halkını şöyle tanımlıyor. ”Sayımız az ama ruhumuz birdir.” Estonya’nın romantik şairi Gustav Suiti ise “Avrupalı olun ama Estonyalı kalın.” demiş.

     Danimarkalı anlamına gelen başkent Tallinn müzeleri, binaları ile XV. yüzyılın bir masalıdır. Ortaçağ’ın mimarî harikasıdır ve bu alanda ancak Prag’la yarışır. Tallinn aslında bir tiyatro sahnesidir. Zaten tüm bu özelliklerinden dolayı 1997 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.

     Bol şekerli Vana Tallinn Likörü ulusal içkileri. Bu içki, kahve ya da şampanya ile birlikte ikram ediliyor. Saku Birası ve Saaremaa Adası’nda yapılan, yüksek derecede alkol içeren Saare Birası ve tatlı Hoogvein’i (Baharatlı Sıcak Şarap) bu coğrafyaya özgü.

     Estonya ile Finlandiya tarih boyunca birbirine çok yakın olmuşlar. Bir kez lisanları Türkçe ve Macarca gibi Ural-Altay dil ailesine mensup. Onun için birbirlerini anlamakta zorlanmıyorlar.

     Tallinn ile Helsinki arasında çalışan sayısız feribot ile gemi, bu iki başkent arasındaki 80 kilometre mesafeyi bir saate kadar indirdi. Ayrıca, helikopter servisleri bile başladı. Finliler, kendi ülkelerinde çok pahalı olan alkole kavuşmak için Tallinn’e gelip kasalarla bira ile dönerken, Fin iş adamları da Estonya’ya sürekli yatırım yapıyorlar. Kısacası, büyük ağabey Finlandiya, her zaman kardeşi Estonya’nın yanında.

Bir Hansa Şehri: Tallinn

     Tallinn’e yaklaşırken, meyve bahçeleri içinde ahşap, sevimli evlerin önünden geçiyoruz. Bir İstanbullu olarak, insan imreniyor doğrusu. Yeşile saygı var. Ağaçlar kürdan gibi muntazam. Sanırım bunlar huş ağaçları.

     Toompea, Yukarı Şehir’e verilen ad. Buraya kısa ve uzun bacak sokaklarından çıkılır. Rusların devam ettiği ikonları ve 11 çanlı kulesi ile ünlü Ortodoks Alexander Nevsky Katedrali, Estonya Parlamentosu’nun toplandığı Toompea Şatosu, 1233 yılında tamamlanan Lüteryan Meryem Ana Katedrali (Toomkiriv) ve Estonya Bayrağı’nın dalgalandığı Hermann Kulesi, St. Olaus Kilisesi, Estonya Güzel Sanatlar Müzesi hepsi bu tepenin üstünde.

     Tallinn, şarap mahzenleri, ufak oteller, lokantalar ve kahvelerle dolu. “Old Hansa” adlı üç katlı mekanda, 1200’lü yıllarda olduğu gibi anasonlu ekmekle birlikte, yine anasonlu ve baharatlı şarabı tadıp, millî kıyafetlerle gezen alımlı güzel hanım garsonlara şöyle bir göz atabilirsiniz.

     Tallinn, 1284 yılında Alman iş adamlarının birliği Hansa’nın önemli bir merkezi olmuş. Ancak, yukarı şehirde bulunan, şövalyelerle araları iyice bozulmuş. Sonuçta iki şehir arasına 3 kilometre uzunluğunda, 45 adet kulesi bulunan koca bir şehir duvarı örülmüş ve böylece yeni bir kale-şehir oluşmuş.

     1718-1736 yılları arasında ünlü Rus Çarı Büyük Petro’nun zaman zaman bizzat başında durarak yaptırdığı barok tarzı Kadriorg Sarayı, aynı isimle anılan fıskiyeleri, ilginç bitki örtüsü, ahşap villalar, çeşme, heykel ve kamelyaları ile ünlü bir park içinde yer alıyor. Bu sarayın mimarı İtalyan Nicolo Michetti imiş. Sarayın arkasında yer alan küçük köşklerden biri, bugün Petro Müzesi olarak hizmet ediyor. Bir dönem cumhurbaşkanlığı konutu olarak da kullanılan saray günümüzde ise  bir resim galerisi.

     Uzun yıllar işgal altında yaşayan Estonya Halkı, özgürlük özlemlerini her beş yılda bir tekrarlanan Tallinn Şarkı Festivali’nde dile getirmişler. İlk festival 1869 yılında gerçekleşmiş. Estonya’nın her köşesinden, hatta yurt dışından millî kıyafetleri ile koşup gelen Estonlar, festival boyunca ülke bütünlüğünü, geleneklerini ve birbirlerine olan bağlılıklarını, kadın, erkek, çocuk ve karma koroların ağzından, özgün müzikleriyle tüm dünyaya ilan etmişler.

     Örneğin, 1975 yılındaki festivale 973 topluluk katılmış. Sahnede yer alan Eston sanatçı sayısının 36 bin olduğu bu festivali seyredenlerin sayısı da 200 bine ulaşmış. Bu festival, “işgale” karşı bir protesto olarak kabul görmüş ve ülkenin her köşesinden büyük bir katılım olmuş. 1991 yılında Sovyetler’den kopmalarında bu başkaldırı çok etkili olmuş. Festivalin fotoğraflarını gösterdiler, görüntü muhteşem idi.

     “Rocco Al Mare” ise bir açık hava müzesi. Ülkenin farklı coğrafyalarından buraya taşınan geleneksel evler, yel değirmenleri, ahşap kiliseler ve el sanatları bu parkta sergileniyor.

     Tallinn’de hemen hemen herkesin bildiği eski bir öykü var. “İhtiyar Adamın Efsanesi”:

     Kentin yakınındaki Ülemiste Gölü’nde yaşayan bir ihtiyar, giderek büyüyen Tallinn’den rahatsız olmaktadır. Her sonbaharda, koyu karanlık gecelerin birinde gölden çıkıp kentin kapılarına gelir ve sorar: “Kent tamamlandı mı , yoksa hâlâ inşa edecek bir şeyler var mı?” Herkes bilir ki yanıt mutlaka “var” olmalıdır. Birisi kaza ile kentin tamamlandığını söylerse boz adam gölün sularını kente salacak ve onu tüm sakinleriyle birlikte su altında bırakacaktır.

Kısa Kısa Estonya

  • Estonya müzik ile iç içe yaşayan bir ülke. Arno Pört Estonya’nın ünlü çağdaş bestecisi.
  • Ruslar Protestan ve Katolik Estonları Ortodoks yapmak için arazi teklif etmişler. 20 aile bu kapsamda o zamanlar Ruslara ait olan Kars’ın Karacaören Kasabası’na yollanmış. Orada hâlen Estonca konuşan 2 nine bulunuyormuş.
  • Estonya’da estetik kavramının özel bir önemi vardır. Daima bu coğrafyada estetik kaygısı hissedilir.
  • Martsipa Tuba” olarak anılan badem ezmesi bu yörede çok sevilir. Gıda boyaları ile şekillendirilir. İnsan birer bibloyu andıran bu kurabiyeleri yemeye kıyamaz.
  • Estonya, festivalleri ile de ünlüdür. Festivallerde balta atılır, 360 derece dönen salıncaklara binilir, en kısa zamanda en çok bira içme rekorları kırılır.
  • Tallinn Büyükelçimiz’in sahil yolunda yemyeşil geniş arazi içindeki Rezidans Binası devletimizce satın alınmış.
  • Bu ülke Avro kullanıyor ancak Letonya’da kesinlikle Avro kabul etmiyorlar.
  • Bu coğrafyada yazın Beyaz Geceleri yaşamak olası.
  • Estonya ile Letonya sürekli bir rekabet içinde. Efsaneleri bile aynı. İkisi de şükran gününde süslü noel ağacı geleneğini ilk olarak kendilerinin uyguladığını söylüyor.
  • İnsanları genelde soğuk, tepkisiz ve asık suratlı. Ancak içki içince neşeleniyorlar.
  • Estonya Bayrağı’nı ilk kez üniversite öğrencileri projelendirmiş. Mavi, kader ve sadakatin aynı zamanda doğada denizlerin, gökyüzü ve suyun rengidir. Siyah ülke insanının geçmişte çektiği acıları simgeler. Beyaz ise aydınlanma ve bilgiyi temsil etmekte.
  • Dubrovnik ile beraber dünyanın ilk eczanesi Tallinn’de ve hâlen kapıları hastalara açık.
  • Katolik Hristiyanların Haçlı Seferleri dolayısıyla kılıçlarla gelip halkı zorlaması hiç hoş karşılanmadı. Onun için İsveçlilerin anlayışlı ve yumuşak tutumu sonucu halk Protestan olmayı seçti.
  • Eski şehrin dar ve parke taşlı sokaklarında dolaştıkça burasını daha çok seviyorsunuz.
  • Eski şehirde beyaz gövdeli çan kulesi ile XIII. yüzyıl yapımı St. Nicholas Kilisesi’nin içinde ünlü Alman ressam Bernt Notkeim’in bir dönem çok işlenen ölüm temalı “Ölüm Dansı” tablosu bulunuyor.
  • Kutsal Ruh Kilisesi’nin (Puhavaima Kinik) duvarındaki saat 1684 yılından beri çalışmakta.
  • Daima hareketli pazarın kurulduğu Belediye Meydanı (Raekosa Plate) 800 yıldır pek çok idam, konser ve noel kutlamasına şahitlik etti.
  • Kulenin üstündeki bir rüzgar gülü olan yaşlı Toomas 1530 yılından beri bu kenti koruyor.
  • Eski şehri çeviren surlar 4 kilometre uzunluğunda, 16 metre yüksekliğinde! 46 sur kulesinden bugün sadece 26 adedi ayakta kalmış. Surların üstüne çıkıp şöyle bir tur atmanızı öneririm. Eski şehirde binaların hemen hemen tamamının üst katları birer depodur. Baltık Denizi donunca mallar burada saklanırmış.
  • St. Olaviste Kilisesi’nin kulesi bir dönem Baltıkların en yüksek yapısı imiş.
  • Kentin birçok müzesi var ama Tallinn’in 800 yıllık tarihini bize en iyi aktaran bence “Şehir Müzesi”. İşkence aletlerinden yağlı boya tablolara, oyuncak bebeklere kadar birçok ilginçliklerle karşılaşacaksınız.
  • Eski şehirde büyük bir bölümü lokanta veya dükkânların çığırtkanı olan geleneksel rengârenk giysili gençlere rastlarsınız. Elinde kemanı veya akordeonu ile küçük bir kız, tüylü şapkası, siyah fileli çorabı ile saman saçlı yaşlıca bir hanım, Ortaçağ kıyafeti ile yakışıklı sarışın bir delikanlı gibi…

Baştan Başa Java Adası

Kirli yüzlü beton yığınları ile kaplanmış, 10 milyonluk kozmopolit başkent Jakarta’yı geride bırakıp oldukça yoğun bir trafik içinde Java Adasına doğru yola koyuluyoruz. Java tam 211 yanardağa ev sahipliği yapıyor. Yol uzadıkça uzuyor, trafik çok yoğun Maalesef denizi, koyları, kumu, dalgaları kısacası sahili göremiyoruz. Belki de bu sayede sahiller betonlaşmamıştır. Tüm yerleşim bu dar yol boyunca.

Doğayı kendisine konu seçen onlarca bez afişlerdeki sigara reklâmları sayesinde Endonezya dünyanın en fazla sigara içen ülkeleri arasına girdi.  Yollarda şehirlerarası otobüslerde bile sigara içmek bu dönemde serbest idi. Herhalde artık yasaklanmıştır.

Yol üstündeki Garud Kenti, şekerlemesi ile ünlü imiş. Elbette birlikte tadıyoruz. Yumuşak, çok şekerli ve farklı. Gezgin her tadı denemeli.

Borabudur: Bir Efsaneye Doğru

            Beyaz otobüsümüzün tekerlekleri tekrar dönüyor. Her yerleşim merkezinin girişinde ve çıkışında ellerinde balık ağları ile birileri cami inşası için yardım topluyor. Yüz milyon nüfuslu Java adasında ne insan,  ne ev,  ne de trafik çilesi bitiyor.

Dünyanın sekizinci harikası olarak anılan Borobudur’a dört saatlik yolumuz var. Çaliendro Krallığı tarafından kutsal bir Buda Mabedi olarak yapılan, on katlı, toplam 1460 ilginç rölyefi bulunan Borabudur’un inşasında 2 milyon blok volkanik taş kullanılmış. Her mayıs ayının 26. günü dolunay gecesinde burada geniş katılım ile Budist törenler yapılmakta.

Buda’nın felsefesini oluştururken altında uzun bir süre meditasyon yaptığı için kutsal kabul edilen Bodhi Ağacının arkasında yükselen 3000 metrelik aktif Murabi Yanardağının sisler içindeki zirvesi cidden çok etkileyici idi.

            Volkanlardan yayılan lâvlar ile depremlerden zarar gören Borobudur, UNESCO’nun yardımı ile uzun bir restorasyon çalışması geçirmiş ve 25 milyon dolarlık bir harcama ile 1995’te kapılarını tekrar ziyaretçilerine açabilmiş.

            Nirvana’ya ulaşılan en üst katta, stupalar içinde yer alan 504 Buda heykelinden bugün ancak 72 adet kalmış. Budizm’de “yedi” sayısı önemlidir; çünkü aydınlamış Buda doğduktan yedi dakika sonra tam yedi adım atmıştır,  her adımı ile toprakta lotüsler yeşermiş. İnsan, evrimini “yedi” kademede tamamlar,  yedide  ise kendi ile bütünleşir. Doğru enerji kullanılırsa  sekiz ve dokuzuncu katlarda ise  evren ve tanrı ile bütünleşir. Borabudur’da da aslında yedi kat var. Son üç kat ise Nirvana yolculuğunun ara kademelerini oluşturmakta.

Sultanı ile Gençlere Yönelik Bir Kent: Yokjakarta

            Java Adasının ortasında yer alan Yokjakarta’da bizi bir motosiklet ordusu karşıladı. Üniversite öğrencisi sayısı fazla olan şehir, aynı zamanda bir “sultanlık.” Endonezya’da “Dafrah İstimewa” olarak bilinen otonom bölge sayısı üç: Jakarta şehri, Sumatra Adasının kuzeyinde radikal İslâm “Uche” ve modern Yokjakarta Sultanlıkları.

            Hint ve Müslüman karışımı bir mimarînin hâkim olduğu, yeşili bol Yokjakarta kentinin, yüksek ve çirkin beton yığınları ile siluetinin bozulmasına izin verilmemiş. Binalarda sık sık karşılaştığımız “Mata Hari” sözcüğü ile bizi ister istemez Greta Garbo ile Jeanne Monreo’nun canlandırdığı Hollânda kökenli güzel ve esrarengiz dansöz casusu hatırlatıyor.

Sultanın Sarayında Plastik Süzgeçler de  Sergileniyor !

            1976 yılında Hollanda denetiminde kurulan Yogya Sultanlığı’nın  onuncu nesil olan Hamengkubuwana’nın asil renk kabul edilen “sarı” boyalı sarayını geziyoruz.

            Müze haline dönüşen sarayının bir bölümünde de yaşayan sultan ve ailesi, müzeye giriş ücretlerinden iyi bir gelir elde ediyor olmalı.

            Avlunun kumlu zemininde gezinirken makyaj masasını, tahtırevanları, 13 yıl Hollanda’da eğitim gören, ahçılık hobisi olan baba IX. Hamengkubuwana’ya ait plastik tel süzgeç ve kaşık gibi mutfak gereçlerini, madalyaları, fotoğrafları ve giysileri görüyoruz.

Prambanan: Bir Hindu Tapınakları Topluluğu,

            İnsanlar güneşe, ateşe, dağlara, gökyüzüne, atalarına ve hayvanlara taptılar. Sonra dinler ortaya çıktı. Elbette inanışların ortak yönleri çok. Bize Prambanan’ı gezdiren esprili rehberimiz Eddy’e göre Budizm ve Hinduizm arasında öyle fazla fark yok. Aslında her ikisine göre de bu hayatta yaşanan acılar ve ikinci yaşama hazırlık vardır.

Yarısı su ile dolu olan bir bardağa bakan Budist “Niye sadece yarısı boş.” diye üzülürken, bir Hristiyan veya Musevî “Yarısı dolu.” diye şükreder. Belki de karıştırdım, tersi de olabilir ! Ama, din her şeyden önce bir “felsefedir” ve yoruma daima açıktır.

            Hindu felsefesi o denli karışık ki, tüm rölyefleri yorumlamak çok zor. Değişen cinsiyetler (ruhun cinsiyeti olmaz) ve farklı reklenasyonlar, bizim kafamızı iyice karıştırıyor. Bir odada bilge tanrısı fil başlı Ganaş ile etrafında farelerini, bir başka karanlık odada ise hörgüçlü kutsal Zebu’yu görüyoruz.

Yogyakarta – Bromo Arasında 13 Saatlik Bir Yolculuk

            Gezimizin en uzun yolculuğu bizi bekliyor. Orta Java’dan Doğu Java’ya uzanan 13 saatlik bir yolculuk! Ama gezi arkadaşlarıma güvenmekteyim.

            Yol boyunca şekerleme çeşitleri başta olmak üzere her türlü yiyecek maddesini tadıyoruz. Gezginiz, tadacağız, öğreneceğiz. Satın aldığımız şekerleme çeşitleri ile inanın bir büfe kurulabilirdi.

Kültür ve gençlik şehri, temiz “Soho”dan geçiyoruz. Devlet bazı kentlere başarılarından dolayı madalya ve plâketler vermiş ve bunlar şehrin meydanında sergileniyor. Böyle bir ödüllendirmenin Türkiye’de de olmasını teklif ettim. Bir ara uygulandı da !

Çok uzun süren ezan sesleri, başlarında kasklarla motosiklet üzerinde yolculuk eden korkusuz Javalı aileler, zaman zaman toprağı yanık ama verimli bir arazi, “Sante” denilen çöp şişlerden yükselen dumanlar, meraklı bakışlar, süzülen gözler, kemikli yüzlü ve dalgalı siyah saçlı bir kadın, sağlıklı ve neşeli görünen futbolcu forması giymiş bir genç, Java tablosunun renkli aktörlerini oluşturuyor.

İçinde süs balıkları bulunan yapay bir göl üstüne kurulmuş yuvarlak masaları ve farklı mimarîsi ile ilgi çeken Adung zincirinin iki lokalinde kısa molalar veriyoruz.

            Nihayet Bromo Millî Parkı içindeki otelimize akşam saat 21.00 gibi ulaşıyoruz. Sabah 03.30’da kalkacağımız için doğruca yataklarımıza yöneliyoruz!

Bromo Yanardağı Sanki Ay Yüzeyi !

            Sabah saat 04.00’te volkana doğru ciplerle yola çıkıyoruz. Biz hariç herkes ceket, atkı ve hatta şapkalarıyla gelmiş. Elbette üşüyoruz. Neyse, otelde ceket, atkı ve şapka kiralıyorlar. Zirveye geldiğimizde güneşin doğuşunu bekleyen mahşerî bir kalabalık ile karşılaşıyoruz. Plâtformdan manzaraya bakmak için inanın tek kişilik bile yer yok. Güneş İstanbul’da da çok güzel doğuyor; ama zaman zaman dumanları eksik olmayan yanardağın sabahın ilk ışıklarıyla görüntüsü acaba sahiden etkileyici mi ? Güneş her yerde aynı şekilde batmaz mı ? Önemli olan kimin daha iyi pazarlaması !  Dağ çiçeklerinden yapılmış buketler satılıyor. Bunları kraterin içine atmak bir gelenekmiş.

            Güneş doğunca tekrar ciplere binip “Kum Denizi”nde konvoy hâlinde ilerleyip bir Hindu tapınağının önünde duruyoruz. Kratere ulaşmak için önce Java ponisinin sırtında 10 dakika kadar bir yolculuk yapıp, daha sonra da 150 basamak tırmanmanız gerekiyor. Toz duman içinde altımızda çile dolduran bu hayvanı acıyarak, zaman zaman onu severek cesaretlendirip, basamaklara ulaşıyoruz. Ben yanında yürümeyi tercih ediyorum.

            Artık otelde kahvaltı etme, tekrar yola koyulma zamanı. Kakao ve kahve plântasyonları ile birlikte Kalibaru Kasabasının Java’daki son durağı olan tren istasyonu binasının karşısındaki “Margo Utomo” adlı otelde yarasa başta çeşit çeşit tropikal hayvan ve bitki türleri arasında geceliyoruz. Gece acayip kafeslerinin kapılarını korka korka açıyoruz. Aaa ! Sabah hepsi tekrar kafeslerine girmiş iyi mi ? 

Gariplik ve Sürpriz Adası: Bali

Bazı coğrafyalarda makaleye başlık ararken insan zorlanır.  Ama, Bali’ye verilen o kadar fazla sıfat var ki!… Tebessüm adası, zümrüt ada, kutsanmış ada, cennet adası, balayı cenneti, çiçek adası, barış adası, ölümün şenliğe döndüğü ada, ritim adası ve güney denizi rüyası, ilk aklıma gelenler. 

Bali; altın kumlu plâjları, volkanları, pirinç taraçaları, başlarının üzerinde meyve taşıyan kadınları, tropikal ormanları, şölenleri, mini tapınakları ve deniz sporları ile sürekli gündemde kalan bir ada. Her köşede tapınak veya tanrı heykellerini, meyve, süs, renkli kumaş ve çiçeklerle zevkli bir bahçeye dönüştürüyorlar.  

Bali: Tanrıların Bahçesi 

Bali, sanki doğumdan ölüme dek dinsel bir ritim içine girmiş. Balililer için güzel adaları, her şeyleridir. Bunu onlara sağlayan tanrılarına saygı ve şükran borçları vardır. Bu yüzden hayatları Vişnu, Brahma ve Şiva ile buluşmak için tapınakları çevresinde geçer. Ağaçlar da kutsaldır; çünkü ağaçlar,  yağmur ile toprak tanrılarının aşkından doğmuştur.  

Bali Hinduizmi’ne göre iyi ve kötü arasında daima bir denge kurmak gerekir. Doğal sistemi kendi hâline bırakırsak denge hemen bozulur. O zaman kayalar düşer, denizler yükselir, lâvlar akar ve soğuk nesneler hızla ısınır ! 

Tapınak kapıları simetriktir. Çünkü kapılar negatif ve pozitif güçler arasında kozmik bir denge kurar. Sol kötüdür, sağ ise iyidir. Siyah ile beyaz, zayıf ile kuvvetli, temiz ile kirli hep bir “denge” içinde olmalıdır. İyi ruhlar dağlarda, kötü ruhlar ise denizlerde barınır. Kötü ruhlar sadece dinî yılbaşında denizin derinliklerinden yeryüzüne doğru yükselir.  

Bu yemyeşil tropik cennette nerede ise adım başı bir tapınakla karşılaşıyorsunuz. Bütün tapınaklar insan ile tanrının buluştuğu yerdir. Zaten her evin ve işyerinin minik bir tapınağı bulunur. Ayrıca köylerde ve kutsal yerlere kurulu özel mabetler de vardır. Tapınaklarda bir ayinle karşılaşmak, Bali’de olağan bir durum. Ancak, ayinin hangi köyde ve ne zaman gerçekleştiği ise tam bir “sürpriz.” Yola düşün; bir anda bir dinsel tören karşınıza çıkıyor. Bu törenler rengârenk çiçekler, yerel müzikler ve danslarla bir şenliğe dönüyor. Tapınakların girişinde koruyucu tanrılar, dört bir yanında ise nöbetçi aslanlar bekliyor.  

Bali’de Ölüm Şenliğe Dönüşür 

Bali halkı için hayat, kısa bir ömürle sınırlı değil. Dünyaya gelmelerinin, yaşamalarının, çalışmalarının, danslarının ve ibadetlerinin bir tek amacı var: “Dünyaya daha iyi bir konumda, dönmek.” Onlara göre hayat, sürekli tekrarlanan ölüm ve yeniden doğuşlarla sonsuza kadar devam eder. Sadece ruhu dünyaya taşıyan kirli ve geçici bir kabuk olan vücut yok olmuştur. Bu nedenle de en yakınlarının ölümü bile onları üzmüyor. Aksine şarkılarla ve danslarla kıyasıya eğlenebilmek için birer vesile oluyor.  

Bali Hindu dininde ölen kişinin ruhunun yeni bir beden araması ve serbest kalması için, bedeni yakılmalıdır. Cenaze töreninin ölen kişiye lâyık yapılması da çok önemli ayrıca köyün prestijinin göstergesidir. Böyle bir cenaze töreninin maliyeti çok yüksektir. Bu yüzden ceset önce geçici olarak gömülür, cenaze hazırlıkları tamamlanınca köyden 5-10 ölü bir araya getirilip, görsel olarak ilginç manzaralara sahne olan “cenaze töreni” Bali takvimine göre uygun bir tarihte başlar.  

Yakınlarını kaybeden aile, büyük emek ve işçilik gerektiren, bambu ağacından beyaz bir bezle kaplanan bir kule yaptırır. Tanrılara sunulacak olan değişik çiçek, yaprak, yiyecek kombinasyonlarından yüzlerce sepet hazırlanır. Bali takvimine göre en uygun gün geldiğinde, köyün zilleri ve gongları ile vurmalı çalgılar orkestrası töreni başlatır. Genç erkeklerden oluşan kalabalık tarafından taşınan beyaz bez torbadaki ölü kemikleri ve hayvan şeklindeki tabutlar, bir gece kalacakları kulübeye yerleştirilir. Ardından yiyecekler, kumaşlar, çiçekler, pişmiş ördek, keçi ve domuzlar, kısacası ölülerin ihtiyaç duyacağı her şey tabutlara yerleştirilir.  

Ertesi gün tabutlar odunların üstüne konur ve gazyağının yardımıyla bir anda ortalığı alev ve duman sarar. Hazırlığı aylarca süren cenaze töreni bir anda “kül olmuştur.”  

En Büyük ve En Kutsal Bali Tapınağı: Besakih 

Besakih, XI. yüzyılda bin metre yükseklikteki kutsal Agung Dağı’nın güneybatı yamacında geniş bir alana, 17 küçük ve 3 ana yapıdan oluşan bir kompleks olarak kurulmuş ve daha sonra genişlemiş. Birçok önemli ayin burada yapılıyor. Ancak, tapınak içinde peşinizi bırakmayan ısrarcı satıcılar, tapınağın o mistik ve sessiz havasını bir anda yok ediyor. Ama, yine de onlardan kaçıp zirveye kadar çıkmanızı ve oradan muhteşem manzarayı seyretmenizi öneririm.  

Bali Dilinde “Sanatçı” diye bir Sözcük Yoktur ! 

Bali dilinde “sanatçı” diye bir sözcük yoktur. Çünkü, ada halkının tamamı doğuştan zaten “sanatçıdır.” Otantik mimarîsi bile tüm alçakgönüllülüğüne karşın, tek kelime ile göz kamaştırıcı. Süslemeyi tam bir sanat hâline getirmişler. Özel günlerde her biri sanat eseri olan rengârenk kumaşlarla örtünüyorlar. Her köy bir sanat dalını benimsemiş, öğrenmiş, babadan oğula, kalfa-usta anlayışı ile aktarmış ve geçimini de böyle sağlamış. 

Örneğin, “Celuk”; altın ve gümüş işlemeciliğinde usta olmuş. “Batungulan”, taşlardan bir senfoni; “Ubud” ise resimde bir ekol yaratmış. Mas; siyah sert abanoz, güzel kokulu sandal, açık renkli kestane ağacını işleyerek ahşap oymacılığında harikalar yaratıyor… Ve diğerleri; şemsiyeler, maskeler, uçurtmalar, yastıklar, yorganlar, kemik oymacılığı, çömlekler ve hasırlar…  

Bali’de “Tüm köylüler sanatçı, tüm sanatçılar da köylüdür.” derler. Hele hele bir köy var ki, dükkânları tamamen çeşit çeşit, renk renk farklı malzemelerden yapılmış kedi heykelleri ile dolu. Halkı da sessiz mi sessiz, namuslu mu namuslu. Biz güzel huylu köyün bu davranışlarını, “kedi” sevgilerine bağladık.  

Bali’de kedi tapınaklarının da olduğunu hemen ekleyeyim !

Kecak Dansı ve Erkekler Korusu ! 

Bali’de dans, tanrılara hoş görünmek ve onları çağırmak adına dinin bir parçası. Dekor ve maskelerle pantomim sanatını da kullanan bir şölen. Kecak Dansı da aralarında en tanınmış olanı. Gösteri boyunca 50 kişilik erkekler korosu “cak cak cak” sesleri ile düetler yaparak, deniz dalgaları gibi sağa sola sallanarak, zaman zaman ayağa kalkarak anlatılanlara eşlik ediyorlar.  

En sonunda, atı andıran hareketlerle Balili bir genç, kor hâlindeki Hindistan cevizleri arasına dalıyor ve onları bir öfke ile dağıtıyor.  

Resimde Ubud Ekolü 

Ubud halkı, çok sayıda ziyaretçiye rağmen bugüne dek yörenin huzurunu ve özelliğini korumayı başarmış. Mc Donald’s kurulmasına karşı çıkarak bu ünlü Amerikan zincirinin globalleşme adına yöresel havayı bozmasına izin verilmemiş. Doğa içine gömülmüş bungalovlarda kalarak, sayısız ufak dükkânı gezerek, ünlü Caffe Lotus’ta nilüferlerle dolu gölün gerisinde ada gibi yükselen tapınağı karşınıza alarak yöresel tatları deneyebilirsiniz.  

Ubud, resimde kendi ekolünü yaratmış. Bu ekolün yeni temsilcilerini yetiştiren büyük bir sanat okuluna da sahip. Burada yapılan eserler dünyanın farklı yörelerindeki sanat galerilerinde sergilenmekte.  

Unicode

Maymun Ormanı’nı, Kıtamani Bölgesinde Batur Yanardağı’nı ve gölünü, en geniş halk tapınağı Besakih’i, sanatçılar yolu’nu ve Ubud köyünü, kediler diyarını, pirinç taraçalarını, iki ada üzerine kurulmuş lüks otellerin bulunduğu kumsalında deniz sporları yapılan Nusa Dua’yı, daha sakin ve sevimli kalabilmiş Sanur’u, Keçak dansını, cenaze ve mabet törenini, ahşap taş oymacılığını, eski bir kraliyet sarayı olan Denpasar Müzesi’nde altın batikleri, tekstil örneklerini, çanakları, taş heykelleri, maskeleri, gölge tiyatrosu kuklalarını, tanrı figür ile resimleri ve geniş bir alanda yer alan Bali Art Festivali kapsamındaki Analung Klâsik Dans grubunu izliyebildik. 

Tüm Bali’yi tanımak dört günde mümkün değildi elbette; ama zamanı iyi değerlendirdik.  

Yorgun olarak odama girdim, kendimi geniş odanın geniş yatağına attım. Gözlerimi kapadığımda acaba belleğimde Bali’den geriye neler kalmıştı?  

Göğün açık mavisi, denizin beyaz dalgası, rengârenk sörf tahtaları, pirinç taraçalarının açık yeşili, zambağın beyazı, sayısız irili ufaklı mabet, üçgen şapkalı şirin ördek çobanları, nilüfer havuzları, aşk çiçeği kutsal lotus, çam ağacı gibi kat kat yükselen tapınak kuleleri, kısa ve kıvrık kuyruklu, uzun suratlı kediler, tütsünün esrarlı kokusu, tarlalarda kuşları korkutan renk renk uçurtmalar, Bali’nin kendine has siyah çatılı, ilginç mimarîsi ve bana “çok yakışıklısın” diyen ikinci el kitap satan dükkânın sevimli buruşuk suratlı sahibesi ! 

Amsterdam: Kanalların Şehri

 Hemen hemen 20 yıl önceydi, sabahın üçünde Atatürk Hava Limanı C Terminali’nde buluşuyoruz. Terminalde hangi uçağın nereye ne zaman kalkacağını gösteren bir tabelâ bile yok! Bekliyorsunuz… Anonsu duyarsanız binersiniz, yoksa uçak kalkmış olur. Kırk dakika kadar ufak (!) bir gecikme ile uçağımıza alıyorlar bizi. Uğultu ve dualar arasından havalanıyor uçağımız. Verilen yemek ise tam bir felâket! Zaten uçağa binerken hosteslerin konuşmasına şahit oldum. “Ekmeğimiz ve yemeğimiz yetmiyor; ama boş ver, bir kısmına koymayız.”

            Dünyanın en modern hava alanlarından biri olarak kabul edilen Schipholl’de güç bela toplanıp bir araya geliyoruz. Kendimizi rahat ve büyük bir otobüse atıyoruz. Herkes yorgun ve uykusuz! Bu yüzden şehir turu verimsiz geçiyor. Üstelik şoförümüz de tecrübesiz. (Her hâlde yılbaşı günü ancak böylesini bulabildiler.)

Anna Frank’ın Penceresinden Amsterdam

            Amsterdam veya Hollânda deyince acaba size neyi çağrıştırıyor ? İstiyorsanız aklıma gelenleri şöyle bir sıralayayım: Peyniri, tahta ayakkabıları, lâleleri, hiç bitmeyen renkli geceleri ve çılgın seks hayatı, nostaljik kafeleri, Van Gogh Müzesi, antikaları, yel değirmenleri, yollardaki bisikletleri, su kanalları, tüccarların yaptırmış olduğu bitişik nizam, hepsi dar ve uzun, sivri çatılı, beş katlı binaları, laterna çalan süslü arabaları, çiçek bahçeleri, Heineken Bira Fabrikası, “Kırmızı Işık” sokağı ile camlı bölmelerden güzelliklerini sergileyen hayat kadınları, elmas kesme atölyeleri, Anne Frank’ın acılarla dolu evi, Rembrandt’ın ışık oyunları ile ünlenmiş tabloları !

            Yedi yüz yıl önce küçücük bir balıkçı köyü olan Amsterdam, daha o zamanlar var oluşunun ve zenginliğinin “suya” bağlı olduğunun bilincindeydi.

            Amsterdam her şeyden önce bir su kentidir, bu kenti önce su yoluyla tanımak gerekir. Tarih, su ve kum görünümünde bir ferahlık ve sakinlik duygusu yaşanır bu kentte. Çünkü, toprağı “kum”dur. XVII. yüzyılın en zengin kentlerinden biri olan Amsterdam, mimarî açıdan gurur duyacağı “kanallar ve köprüler” kenti oldu. Şehrin dört bir yanına örümcek ağı gibi yayılan kanallar, hem ulaşımı sağlar, hem de ortama güzellik katar. Sekiz yüze yakın köprünün bulunduğu kent, beş yüz ahşap kazık üzerine kurulmuş. Köprülerin en ünlüsü ise Amstel Nehri üzerindeki Slender Köprüsü’dür. Geceleri bu köprüler yüzlerce minik lâmba ile aydınlatılıyor ve yayılan ışıklar kenti, geceleri ise  bir düşler ülkesine dönüştürüyor.

            Singel Kanalı üzerinde yer alan yedi numaralı ev, Amsterdam’ın ve hatta dünyanın “en dar” evi olarak ilgi çekmektedir. Bu evin bütün genişliği, yalnızca bir sokak kapısı kadardır.

            Yine aynı Singel Kanalı boyunca, bir zamanlar içeriye yalnızca kanal tarafından girilebilen, özellikle sarhoşların hapsedildiği bir zindan ve aynı kanal üzerinde 295 numarada ise ünlü Yab Yum Genelevi bulunmaktadır.

            Evet, Amsterdam’da zaman adeta kilitlenmiş, durmuş. Evlerin cephesi son derece dar. Eve eşya sokabilmek için çatılara konan makaralardan istifade ediliyor.  

            Amsterdam’ı tanımanın en hoş yolu bir “kanal turu” yapmaktır. Kanal turu için önerilecek en iyi zaman ise güneşin (eğer güneşli bir günse) yavaş yavaş batmaya başladığı saatlerdir. Şehrin üzerine düşen sarılı, turunculu, kırmızılı renk armonisi, kanal gezisini daha da büyüleyici yapacaktır. Kimi binaların Mexico City’de olduğu gibi gözle görülür şekilde eğildiğini görebilirsiniz. Şehrin su üstüne kurulmasının bir sonucu bu! Evet, su kenarındaki bu evlerin birçoğu, yılların yorgunluğu sanırım, bastonundan güç alan ihtiyarlar gibi güçsüzce yanındaki binaya dayanmış ve yeşil kanalın gölgeli suları içinde yıpranmış çehrelerinin görüntüsünü seyrediyor. Evet, kısaca Amsterdam’da her şey yüzüyor!

            Amsterdam’da kanallar arasına adeta sıkışmış daracık yollarda yürüyerek kaybolmak gerekir. Kaybolmanın o sonsuz zevkini mutlaka tatmalısınız. Karşınıza tarihî bir köprü, sivri, kırmızı damlı, zengin bezemeli saçak silmeleri ile eski bir bina veya bisikletli bir Amsterdamlı çıkacaktır. Bu arada, demir kepenkli her evin penceresinin çiçeklerle donatıldığını ve dantel perdelerin hiç kapanmadığını da fark edeceksiniz.

            Amsterdam’ın ev kapıları da ilginçtir! İki yandan kapıyı kuşatan simetrik merdivenler daha çok zenginliğin, yandan ve tek yönlü olarak kapıya ulaşan merdivenler ise yoksulluğun sembolü…Zemin kat giriş kapıları, çoğu kez müstakil olduğundan, bu kapılar çeşitli minyatür ve vitraylarla süslü küçük cam bölümlerinden oluşmuş.

            Amsterdam’da dolaşırken hiç acele etmeyin. Kırmızı fenerlerin aydınlattığı, arzuların çiçek açtığı, perdeleri açık vitrinlerde bedenlerini sergileyen yarı çıplak güzellerini ve kanallara demir atmış tembel tekneleri şöyle doyasıya seyredin. Evet, acele etmeyin Amsterdam’da. Sarı, yeşil ve kırmızı tramvayların durak camlarına yansıyan bulanık görüntülerini de seyredin, kanalların sessizce akan çamurlu suyunu da !

Amsterdam, para kazanmayı da bilir. Hatta çok iyi bilir. Dünyanın en eski “Menkul Kıymetler Borsası” da buradadır!

            Bugün ortalama 300 bin Türk’e ev sahipliği yapan Hollânda, “Lâle” ile de hatırlanır. Osmanlı’da döneminde bir döneme adını veren lâle soğanlarının ülkemizden cu coğrafyaya getirilerek üretildiği,  bu topraklarda ise  çok iyi sonuç verdiği bilinir. Lâle soğanlarına yapılan aşılama ile yeni yeni türler elde edilmiş ve günümüzde lâle çeşidi 600’e kadar ulaşmış. Siyah. mor, kırmızı, sarı ve beyaz lâleler… Aalsmer Çiçek Mezatı’nda her gün ortalama 11 milyon çiçekle bir milyon saksı bitkisinin satıldığını söylesem, bu ülke insanlarının çiçeğe verdiği değerle çiçek sevgisi hakkında bilgi vermiş olurum. 

            Amstel adındaki köyde, nehir taşmalarını ve selleri önlemek amacıyla bugünkü Dam Meydanı’na yapılan baraj (Dam), köyün adının “Amstelredamme” olarak anılmasını sağlamış. İşte size “Amsterdam” isminin doğuşu!..

            1602 yılının başlarında, kentin geleceğini Hollânda Doğu Hindistan Şirketi şekillendirmiş. Endonezya ve Uzak Doğu’daki hazinelerini buraya taşımışlar. Bu kanallar şebekesi, kentin büyük ve yaygın bir liman kenti olmasını sağlamış. İpekler, baharatlar ve Çin porselenleri makara yardımı ile doğrudan mağaza ve tüccarların evlerine boşaltılırmış.

            Kanal boyunca palamar uzatmış, kaptan köşkünün penceresinden kıpkırmızı sardunyalar fışkıran tekneleri göreceksiniz. Başından kıçına dek uzanan ipe asılmış rengârenk çamaşırlar, soğuk Amsterdam rüzgârında sallanıp dururlar. Kış aylarında ise, kaptan köşkünden dışarı uzatılan soba borusundan cılız ve beyaz bir duman, Amsterdam’ın temiz semalarına doğru yükselir…

            Jacop Van Campen tarafından yapılan Kraliyet Sarayı’nın fotoğrafları da, Amsterdam’ı gezen turistlerin albümlerinde önemli bir yer tutar. Riksmuseum, arduvaz çatılı, güçlü bir yapı. İçinde 250 odası olan müzede, bir milyona yakın sanat yapıtı yer alıyor. Bu ünlü müzenin yüksek tavanlı galerilerinde tabloları, heykelleri, porselenleri, gümüşleri, duvar kilimlerini hayranlıkla seyredebilirsiniz. Müzenin en önemli odasının numarası: “224.” Çünkü, bu odada Rembrandt’ın “Gece Nöbeti” isimli tablosu yer alıyor. Tablo, bir milis bölüğünün dev bir resmi. Bir muhafız tüfeğini dolduruyor, biri sancak dikiyor, bir diğeri ise davul çalıyor, diğerleri de uygun adım yürümeye hazırlanıyor. Rembrandt’ın ışık ve gölge ile yarattığı o gizemli hava, hareketlere gerçekçi bir görünüm veriyor. Risksmuseum’un yakınında yer alan Van Gogh Müzesini de mutlaka “gezin”derim. Hollânda’nın, hatta dünyanın en ünlü ressamlarından olan Van Gogh’un en büyük koleksiyonu burada. Odalarda karanlık peysajları, izlemciliğin ve noktacılık sanatının başarılı örnekleri sergileniyor. Hayatta olduğu süre zarfında maalesef sadece bir tablo satabilen Van Gogh, 1500’ün üzerinde yapıt bırakmış.

            Eğer bir Cumartesi günü Amsterdam’da bulunuyorsanız, Albert Cuypstraat Caddesi boyunca kurulan “Kent Pazarını” gezmeyi sakın ihmal etmeyin derim. Ne ararsanız var orada; peynir çeşitleri, sebzeler, deri ceketler, kasetler, saatler, parfümler. Hele hava güzelse, ilginç fotoğralar da çekebilirsiniz.

            Hayvan sever bir hanım vardı Amsterdam’da, adı: Hanriette Van Weelde. Sahip olduğu iki mavnada, sahipsiz, istenmeyen, hasta kedilere bakıyordu. Yüze yakın şanslı kedi mavnalarda gün boyunca tembel tembel güneşlenip oynarken ve yeni sahiplerini bekliyor. Burayı gezen kedi sever ziyaretçilerinin bağışları da oldukça büyük bir yekûn tutuyor!

            “Dul Kadınlar Sitesi”nde ise XVI. yüzyıldan beri sadece “yalnız” kadınlar oturmakta. Bu mahallede bulunan eski bir kilisenin çanı, ortaçağdan bu yana hiç üşenmeden bu erkeksiz kadınları kiliseye davet ediyor.

            Amsterdam’a gelip de Anna Frank’ın Penceresi’nden bu kente bakmadan ayrılmak olur mu hiç? Genç Anna’in, kendi ailesi ile diğer bir Musevî aileyi Nazilerden sakladığı kitaplığın arkasında bulunan daracık pencereli ve tutuklanma korkusuyla içinde iki koca sene geçirilen küçücük bu mekânı göreceksiniz. Sonuçta, Naziler onları bulmuş ve sürükleye sürükleye akla gelmedik işkencelerin uygulandığı kamplardan birine götürmüş. Anne’in yatak odasının duvarları, onun o dönemde dergilerden kestiği solmuş resimlerle dolu. Anne, 1945 yılında Bergen-Belsen’deki toplama kampında tifüs yüzünden hayata veda etmiş. Ama, azimli kişiliğini ölümsüzleştiren, kaygılarını, insan sevgisini ve yakalanma korkusunu anlattığı günlüğü babası tarafından yayımlandıktan sonra, bütün dünyada büyük bir ilgi görmüş sonuçta bu eser 55 dile çevrildi.

            Genç Anne Frank, o daracık odada, kentin geleneksel mimarîsini yansıtan Werterkerk Kilisesi’nin çanları ile uyanıyormuş. Amsterdam’ın en sevilen ve popüler kilisesi olan Westerkerk, aynı zamanda Rembrandt’ın mezarını da içinde bulunduruyor. Hollânda Kraliçesi Beatrix de 1966 yılında, bu kilisede evlenmiş.

            Amsterdam, alışılmışın ötesinde bir kent. Siz, onun kalıplara uymasını beklemeyin! Bir an bohem yüzünü, bir an kuzey kentlerinin soğuk havasını, bir an ise çılgın yüzünü size gösterecektir. Kanal hafifçe kıvrılırken, bankta oturup güneşlenen iki yaşlı hanım kısık sesle belki de birbirlerine yemek tarifi veriyorlardır. Hemen yakınlarındaki iki hoş delikanlı, el ele yürüyor. Pazulu bir tekne sahibi ise, dümenin kromajlarını kim bilir kaçıncı kez parlatıyordur. Lüksemburg Kalesi’nin önünde Amsterdamlı gençler gönüllerince sohbet edip, tembelliğin tadını çıkarıyorlar. Bir çift siyah ördek ise, teknenin dalgasından rahatsız olup, hızla kanat çırpıp uzaklaşıyor. Dar bir evin dış cephesindeki deniz tanrısı Neptün’ün heykeli ise kızgın bir ifade ile bu ördeklere bakıyor.

            Evet, Amsterdam’da her şey serbest, gördüğünüz, yaşadığınız hiçbir şey sizi şaşırtmasın…

Panama: Bir Geçiş Ülkesi

Biz gezginler, sabah mahmurluğu ile yeni bir geziye başlamak üzere  artık mazi olan Yeşilköy Atatürk Havaalanı’nda buluşuyoruz. Ülkemizde, gezmeye gönül vermiş ve bunu gerçekleştiren kişilerin sayısı yine de sınırlı.  Gönül arzu ediyor ki, bu sayı hızla artsın; çünkü gezgin bilgisini, görgüsünü devamlı artıran kişidir, bu yüzden gezgin hoşgörülüdür, gezgin samimidir, gezgin ekosistemi korumaya gayret eder, gezgin yaratıcı, problem çözücü ve barışçıldır!

            Bazı sözcükler beraberinde “mutluluk” getiriyor, bazıları ise “duygu yüklü” oluyor. Bazı sözcükler ise bir anda sizi doğru bir başka mekâna götürür. Çocuk, kadın, erkek, genç, cesaret, korku, deniz, otobüs terminali, havaalanı, güneş, karanlık, samimiyet, ikiyüzlülük, bulut, seven, sevilen, bir melodi, giden, saat, gülen, ağlayan gibi…

            Uçakta beni anons ediyorlar. Meğer yanımda oturan havalı ve vazifeşinas bir hanım, çantamı görmüş, sahipsiz olduğunu sanmış ve uçak yetkililerine teslim etmiş. İçinde bomba olduğunu düşünmüş olmalı.

Evet, Panama’dayız. Bu ülke Fransa’dan yedi kat küçük ve “S” harfi şeklinde, Kolombiya’dan, Amerikalılar tarafından yapay olarak koparılmış,  kanalı ve şapkası ile ünlü.

            Rehberimiz Simon, yaşlı mı yaşlı. Adını hemen koyuyoruz; Hacivat! 70 yaşında, dul ve çok sayıda çocuk, torun ve  hatta torun çocuğu sahibi!

            Panama, Kuzey ve Güney Amerika Batı ile Doğu ve Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasında bir köprü. Bine yakın kuş çeşidine ev sahipliği yapıyor. İki yüz yirmi çeşit memeli, 1200 çeşit orkide ile 354 çeşit sürüngen; flora ve fauna zengini bu ufak ülkede yaşamını sürdürme gayretinde. Ayrıca Panama, büyük mavi kelebeği ile de ünlü !

Panama Tarihinden Kesitler !

            İsterseniz, bu ilginç ülkenin tarihçesine şöyle bir göz atalım:

Yıl 1501-1502: Rodrigo de Bastides, Portobelo’ya; Kristof Kolomb ise Panama’nın kuzey sahillerine ayak basar.

Yıl 1519: Pedro Arias Dávila, Pasifik Okyanusu kıyısında Panama Şehrini kurar.

Yıl 1533: Panama, altın tüccarları için çok önemli bir geçit coğrafyası olur.

Yıl 1671: Ünlü İngiliz korsan Henry Morgan, eski Panama şehrini yerle bir eder. Köleleri, kadınları ve tüm altınları 200 katıra yükleyip beraberinde götürür.

Yıl 1821: Panama, İspanya Krallığı’ndan ayrılıp Simon Bolivar liderliğinde kurulan Büyük Kolombiya Devleti’ne katılır.

Yıl 1903:  Bolivar,  San Martin ve O’Higgins’in Orta ve Güney Amerika’da estirdikleri bağımsızlık rüzgârından etkilenen Panama, Kolombiya’dan ayrılıp bağımsız bir devlet olur. Bu arada Panama Amerika himayesine girer, böylece kanalın inşası Amerikalılarca  tekrar başlatılır.

Yıl 1914: Kanal en sonunda  tamamlanır.

Yıl 1984 – 1989: Ülke artık dikta rejimi kuran General Noriega’nın yönetimindedir.

Yıl 1989: Devlet Başkanı Noriega, Amerikan askerleri tarafından kaçırılır,  ABD’de yargılanır. Miami’de, uyuşturucu kaçakçılığı suçundan tam 40 yıl hapse mahkûm olur.

Yıl 1994: Anlaşma gereği Panama Kanalı’nın yönetimi ve geliri tamamen Panama Cumhuriyeti’ne devredilir. Amerikan askerleri ise  bu bölgeden çekilir.

            Tarihini kısaca böyle özetleyebileceğimiz Panama’da, Maya ve İnkalardan etkilendiği kabul edilen yedi yerli kabile bulunuyor: Bribri, Bugle, Embera, Kuna, Ngobe, Teribe ve Wounaan. Hepsi de eski geleneklerine sahip çıkan, doğa ile dost,  barış yanlısı kabileler…

            Unesco, Panama’da Portobelo Kenti’ni, Darien ve La Amistad Millî Parkları ile Panama Kenti’nin eski şehrini, İnsanlık Kültürel Mirası olarak kabul eder.

            1900’lü yıllarda Panama Kanalı’nın inşaatı sırasında, Afrika ve Karayipler’den getirilen zenci işçiler ile İspanyol ve Portekiz kökenli halkın karışımı sonucu oluşan “melezler” (Mestizo), bugün toplam nüfusun %70’ini oluşturuyorlar. Halkın %85’i Vatikan’a bağlı Katolik.

             Panama’nın para birimi “Balboa”, Amerikan Doları ile aynı değerde ve nedense Balboa kağıt para olarak basılmıyor,  bu coğrafyada Amerikan Doları da kullanılıyor.

            Panama ekonomisinin önemli girdilerini Panama Kanalı Geçiş Ücretleri, Hong Kong’dan sonra ticaret hacmi olarak ikinci sırada olduğu açıklanan Colon Serbest Bölgesi gelirleri ile turizm sektörü oluşturuyor. Ayrıca balıkçılık, muz, kahve, şeker ile “maun” ağacının kıymetli kerestesi ve bakır cevheri, Panama’nın ihraç ettiği diğer ürünler.

            Bir de Panama Devleti oldukça düşük bir vergi karşılığında bandırasını kiraladığı gemilerden önemli bir kazanç sağlıyor. Bazı Panama Bandıralı tankerlerin İstanbul Boğazı’nda zaman zaman tehlikeler yarattığını hatırlıyor olmalısınız: “Panama bandıralı bir petrol tankeriyle bir Rus şilebinin çarpışması sonucu gibi” Dileriz bu türlü haberleri bir daha duymayız.

            Turizm Sektörünü canlandırmak için, Panama büyük bir gayret içinde. Hâlâ eski gelenek ve göreneklerini koruyan Kuna Yerlileri’nin yaşadığı San Blas Adaları, bakir Bocas Takımadaları ile flora ve faunası zengin olan yağmur ormanları, Panama’nın bu alanda en önemli “kozları”.

Panama Kanalı ile Tanınır

Panama Kanalı’nın uzun, ilginç ve hatta oldukça acıklı bir öyküsü var. Kristof Kolomb öncesi bile, Panama, iki önemli okyanus arası geçit yeri olarak zaten kullanılıyordu. “Altına Hücum” yıllarındaki Kaliforniya’ya çabuk ve emniyetli varma isteği, Panama’nın önemini iyice artırır. Önce kara yolu, sonra tren yolu ile binlerce maceraperest sonuçta 77 kilometrelik iki okyanus arasındaki mesafeyi geçmek zorunda kalmıştır.

1880 yılında, Süveyş Kanalı’nı başarı ile tamamlayan Fransız Ferdinand de Lesseps, Panama Kanalı’nın inşasına girişir. Bu amaçla, Fransızlara hisse senetleri satılır. Ancak, sıtma ve sarı humma, 22 bin işçinin ölümüne neden olur. Ayrıca Mısır’da kumda çalışmaya alışan Fransız mühendislerin, sert granit ortamında ilerlemeleri teknik yönden de yetersiz kalmaktadır. Sonuçta, tam 20 yıl uğraşı sonrası  Fransızlar bu sevdadan vazgeçerler.

1903 yılında Panama’nın Kolombiya’dan ayrılması sonrasında ABD ile Panama arasında, kanal inşası için yeni bir anlaşma imzalanır, ABD 40 milyon dolar sermaye ile inşaatı devralır. Öncelikle  de sıtma ile mücadeleyi başlatır. Altı bin işçinin yaşamına mal olacak on yıllık çalışmadan sonra, Panama Kanalı en sonunda hizmete açılır. Tarih 15 Ağustos 1914’tür.

Fransa’nın Panama’da uğradığı bu başarısızlık, dünya siyaset literatüründe “Panama Olayı” adıyla geçti. Fransa’da III. Cumhuriyet döneminde, 1881’de Ferdinand de Lesseps tarafından kurulan Panama Kanalı Şirketi, kötü yönetim yüzünden 1989 yılında iflas edince, yöneticiler hakkında çok sayıda  dava açılır. Bu davalar, Fransa’da hükümetin düşmesine bile neden olur. Lesseps beş yıl hapse mahkûm olur ama daha sonra affedilir.

Yetmiş yedi kilometre uzunluğundaki dar bir kanalın bir bölümü, zengin ekolojisi ile tanınan Gatun Gölü’nden geçer. Gatun Gölü, Atlantik ve Pasifik Okyanuslarından 28 metre daha yüksektir. Bu yüzden, gemiler bu yüksekliğe Pedro Miguel, Miraflores ve Gatun Kapıları ile yükseltilip, daha sonra da tekrar eski seviyey indiriliyor. Tabii ki, geçen her gemi için bir miktar göl suyu okyanuslara akıtılmış oluyor ve gölün suyu azalmış oluyor..

Günde ortalama 35 geminin, tonajına ve taşıdığı yüke bağlı olarak en az 33 bin dolar ödeyip, dört ila altı arası zincirli lokomotif ile çekilerek, sekiz-on saatlik bir sürede bir okyanustan diğerine ulaşması sağlanıyor. Dizi dizi ağaçların arasından sanki  nazire yapar gibi bir geminin bacası nazlı nazlı süzülüyor. Milyonlarca gemi bu kanalı kullandı.

            Göle su sağlamak için yapılan Gatun Barajı’na rağmen, gölün suyunun azalması bir türlü önlenemiyor. Göle tuzlu su basılamıyor. Eğer basılırsa ekolojik bir felaket yaşanabilir çünkü. Atlantik ve Pasifik Okyanuslarının birleşmesi, her iki denizin ekosisteminde balıkların %60’ının ölümüne neden olabilir. Bunun gerekçesi de çok basit: İki okyanusun balıkları birbirini öldürür.

            Panama Kanalı’nın bugünün şartlarına uyum sağlaması için yeniden geniş bir kanal açılmasına başlanıldı.

            Panama ziyaretimize, elbette önce Miraflores’e gidip gemilerin kademeli olarak havuzlarda indirilip çıkarılmalarını ikinci kattaki tribünlerden izleyerek başlamanızı öneririm.

Çiçek Adası Taboga !

            “Çiçek Adası” olarak anılan Taboga Adası’na gitmek üzere motora doluşuyoruz. Bir saat süren yolculuk sonunda, bir dönem korsanların kullandığı katkısız mavi gökyüzü eşliğinde bu güzel adaya varıyoruz. Ünlü aktör Errol Flynn’ın korsan filmlerini çektiği, ressam Paul Gauguin’in bir süre soluklandığı, Francisco Pizarro’nun Peru’yu keşif seferini başlattığı Taboga Adası, sevimli ve ufak evleri ile işte karşımızda. Kapıdan zor bırakmalarına rağmen Taboga Oteli’nin güzel bahçesinde şöyle bir tur atıyoruz. Zamanımız kısıtlı. Motorla dönerken, kanalı geçmek üzere sıra bekleyen gemilerin ve cüzamlılar için inşa edilen Lepra Adası’ndaki Hastahanenin yanından geçiyoruz.

 

Başkent Panama City

            Fransızların kanal inşasına başladıkları sırada yerleştikleri ve Fransız elçiliğinin de bulunduğu Fransız Meydanı, bugün Panama Şehrinin bence en ilginç, tarihî bir köşesini oluşturmuş. Koloni döneminin bir veya iki katlı, çiçekli balkonlara sahip Panama’sının dar sokaklarında şöyle bir tur atıyoruz. Meydanda, rendelenmiş buzun üzerine farklı şerbetler dökülerek yapılan “şişirtme”yi tadarken, başarısızlıkla sonuçlanan kanal inşasında görev yapan Fransızların büstlerine bakakalıyorum.

            Zaman zaman, karşımıza “Amerika Köprüsü” ve yüksek binaları ile yeni ve modern Panama City’nin etkileyici görüntüsü çıkıyor. Koloni dönemi Panama’sında, Metropolitan Katedrali’ni, Millî Tiyatro’yu, altın sancaklı San Jose Kilisesi ile lüks Paitilla Semti’ni ve Atlapa Kongre Sarayı’nı gezebilirsiniz.

            Palacio de Laas Garzas (Kahramanlar Sarayı) olarak anılan beyaz renkli neo-klasik bina, devlet başkanının ofisi olarak kullanılıyor. Girişinde güzel bir çeşme var, çeşmenin başında turnalar oynaşıyor. Sarayın önünde dolaşıyor, kapıdaki görevlilerle fotoğraf çektiriyoruz. Türkiye’de olsa, bizi Devlet Başkanı konutunn yanına bile yaklaştırmazlar.    “Kanal Müzesi” de bize daha önce kısaca anlattığım Panama Kanalı’nın uzun ve acıklı hikâyesini baştan sona kadar resim, maket ve filmlerle anlatıyor ayrıca canlandırıyor.

            Eski şehirde büyük bir faaliyet vardı. Binalar yenileniyor, yollar Arnavut kaldırımına dönüşüyor. Başkentte üç adanın birbirine bir yol ile bağlaması sonucu zevkli ve yeşil örtülü bir gezi alanı oluşturulmuş. Bu yol üstüne rengârenk bir bina yapılıyordu. Burası “Ekoloji Müzesi” olacakmış. Üç yüz hektar alan içinde 15 bin bitki türünü barındıran, Amerikalıların kurdukları Summit Garden, doğrusu, biz gezginlere öyle pek enteresan gelmedi. Burası, ufak bir hayvanat bahçesi, çocuk parkı ve piknik sahalarından oluşmuş. Panama City’de ayrıca Sobernia Ulusal Parkı ile Metropolitano Parkı da var.

Atlantik Kıyısındayız !

            Boyd – Roosevelt Karayolu olarak anılan Atlantik – Pasifik arası 80 kilometrelik yolu, kanal boyunca katediyoruz. Önce, Gatun Kanalı’nın Atlantik Kıyısındaki kapılarını geziyoruz. Colon’a varınca rehberimiz Hacivat bizi korkutuyor: “İnmeyin, öldürürler”… Çünkü buranın halkının çok yoksul ve saldırgan olduğu söyleniyor. Biz de o kadar korkak olsak, böyle maceralı ve farklı bir seyahate çıkmazdık. Antalya’da bir tatil köyüne demir atıp magazin sayfalarını okuyup kertenkele gibi kuma uzanırdık!

Colon’da, gösterişli villaların yanında, her hâli ile perişan durumda ahşap evler ve fakir insanlar da vardı. Oysa ki, Colon Serbest Bölgesi’nde her yıl milyonlarca dolar para dönüyor. Montaj, paketleme, şişeleme ve depolama işlemlerine uygun olan Colon Serbest Bölgesi, Orta ve Güney Amerika pazarı için seçkin bir merkez konumunda. Ancak, günlerden cumartesi olduğu için her yer kapalıydı. Colon’da sadece 200 Müslüman olmasına rağmen büyükçe bir cami inşa edilmiş. Colon civarında korsanlardan korunmak amacı ile inşa edilmiş San Lorenzo Kalesi’nin topları ile sur kalıntıları bulunmakta.

            Unutmadan bu kentte yaşadığım bir festival anımı anlatayım. Tüm Panamalıların Balboa Caddesi’ne dolduğu bir festival gecesi, sağda ve solda orkestralar çalıyor, mahşerî kalabalık durmuş, seyrediyor ve biz o kalabalığı zorlukla yarmaya çalışıyoruz. Bir ara yol üzerindeki bir cebe giriyoruz ama buradan çıkış yok, mahsur kalıyoruz. Önümüzde sosis pişirilen bir ocak kurulmuş. Boğulmak da var işin içinde!

            O gece, kimliğim yanımda olmadığı için, karakolda noktalanıyor. Sevgili arkadaşlarım, zorla çıktığımız o daracık kapının öbür yanında, yarım saat beni bekliyorlar. Hatta büyük bir başarı ile orkestrayı susturup beni anons ettirebiliyorlar. Oysa ben o sırada uzaklarda bir karakolda kan ter içinde dert anlatmakla meşgulüm.

            Son gece yemeğimiz, Mi Puebleto adlı sevimli bir mahallenin ufak lokantasının ikinci katındaki balkonunda veriliyor. Ertesi sabahın erken saatlerinde de, İngiliz korsan Henry Morgan’ın 1671’de yakıp yıktığı Panama’nın ilk yerleşim merkezine geçiyoruz. İspanyolların 1519 yılında La Vieja adı ile bir balıkçı köyü olarak kurduğu ve altın ticareti yüzünden kısa zamanda gelişen bu başkent, Peru, Şili ve Kaliforniya merkezli altın ticaretinin kavşak noktası olarak korsanların iştahını kabartmış, sonu malum! O günden kalan en etkileyici eser ise katedralin çan kulesi!

            Copa Hava Yolları ile Kosta Rika’nın başkenti San Jose’ye uçarken, Panama’dan geriye kalan anıları bir bir düşünüyorum. İlk sırada elbette Panama Kanalı, Colon’un bir tarafta zengin villaları, Manhattan’ı aratmayan gökdelenleri ile tezat olan yoksulluk kokan evleri ve çocukları, Panama City’nin gözü tırmalayan gökdelenleri, kiliseleri, heykelleri, parklarla süslü çiçekli cici meydanları, homurdanan otobüsleri, üstüne hindistan cevizi ağacı gölgesi düşen bembeyaz sahilleri, mavi ve yeşile boyanmış Bodego’ları, ilginç kıyafet ve gelenekleri ile Kuna Yerlileri, sular çekilince kumsalında biriken korkunç çöp yığınları. İşte Panama!..

Ve bir de Panama söyleyişi:

“Düşmana ihtiyaç vardır, öldürmek için.”

 

Bocas Takımadaları’nın tadını çıkartıyoruz !

            Karayipler’de Kosta Rika sınırına yakın Isla Colon Adası’nda bulunan Bocas del Toro aslında sessiz, doğal, yüksek binalara teslim olmayan hoş bir sayfiye kasabası. Ufak ve sempatik. Civarındaki adaları motorla gezerek keşfetmek, yunuslarla birlikte yüzmek, bisikletle turlamak mümkün. Adalarda toplanan çöpler gemi ile getirilip kamyonlara katı atık sahasına götürülüyor. Katiyen denize atılmıyor. Buranın tek geçim kaynağı “turizm”. Bunun bilincindeler.

            Bentel İlkokulu’nda sınıfa girip çocuklarla sohbet ediyorum. Ahşap iskeleler üzerine kurulu teraslarda limonlu bir çay içmek bile çok zevkli.

Kısa Kısa Panama

  • Bugünkü Panama’da iki kutup var. Küçük bir Amerika’da yaşayan zengin kesim ve varoşlarda yaşam mücadelesi veren yerli halk.
  • Yerli halk Kuzey ve Güney Amerika kıtalarını 800 kilometrelik bir köprü ile bağlayan Panama’da 11 Ulusal Park ve 24 adette koruma alanı bulunuyor.
  • Bir filmde birlikte oynadığımız Acun Ilıcalı’nın bir yapımı olan halkı uyutan “Survivor, Kızlar ve Erkekler” yarışması Panama’nın aslında kurak olan Contadora Adası’nda çekilmiş.
  • Panama’da 9 farklı yerli özerk bölgesi (Comarcas) bulunuyor. Bocas del Toro, Cocle, Colon, Chiriqui, Darien, Herrera, Los Santos, Panama ve Veraguai.
  • Panama’da Çinliler ticarette söz sahibi.
  • Aktör ve salsa üstadı Ruben Blades belki de diktatör Manuel Noriega’dan sonra en ünlü Panamalı. Bir ara da  devlet başkanlığına adaylığını koymuş.
  • Panama’nın önceki  Türkiye Fahri Başkonsolosu Hatice Güleç Türkiye Gezginler Kulübü’nün üyesi ve çok faal bir hanımefendi. Panama ile Türkiye arasında vizelerin kaldırılması için büyük gayret sarf etti ve Panama Üniversitesi bünyesinde Anadolu Kültür Merkezi’ni kurmayı başardı.
  • Panama Baquete Kenti’nde 1840 yılında Teksaslı bir maceraperest Panamonte Oteli’ni kurdu. Bu otel zamanla çok ünlü oldu. Charles Lindbergh, Kuzey Kutbu Kaşifi Amiral Byrd, ABD Başkanı Roosevelt, İran Şahı ve ünlü yönetmen Ingrid Bergman bu otelde geceledi.
  • Panama’nın 365 adadan oluşan San Blas Takım Adaları’nda turkuaz renkli deniz ve bembeyaz kumsal ile özdeşleşen Kuna Yerlileri yaşar.
  • Panama – Kolombiya sınırına yakın coğrafyada ilginç bir kabile olan Kunalar’ın 49 farklı yerleşimi vardır.
  • Özel bir statüye sahip bu köylere giriş ancak şefin iznine bağlıdır. Bu köylerde sigara ve içki yasaktır. Kunalar hâlen geleneklerini koruyarak otantik yaşarlar. Kuna yerlilerinin giysileri özellikle dikkat çeker. Koldan dirseğe kadar bacaktan ise ayak bileğine doğru renkli boncuklar sıralanır. Başlarında kırmızı bandana vardır.
  • Güneşe ve suya karşı çok dayanıklı ve şık kemik renginde Panama Şapkaları W. Churchill, T. Roosevelt, Al Capone, Orson Welles, Gary Cooper, Tom Wolfe tarafından sık sık kullanıldı. Aslında bu şapkalar Ekvatorda imal edildi. Ancak Panama Kanalı’nda çalışan işçilerce kullanıldığı için dünya ”Panama Şapkası” olarak bildi. Altın arayıcıları ve tarla işçileri bu şapkaları başından çıkartmadı.
  • Eğer hepsi birbirine benzeyen modern AVM’leri seviyorsanız Panama City’de “Mall Multiplaza Pacific” sizi bekliyor.
  • Amerikalıların bir dönem yerleştiği binalar bugün Panama yetkililerince devlet daireleri olarak değerlendirilmiş.
  • Eğer başkentte makul bir fiyata öğlenleyin açık büfe yemek bulmak isterseniz, faaliyetine devam ediyorsa Nicos’a gidin.
  • Panama’nın ulusal yemeği Sanchoco Çorbasıdır. İri parçalı tavuk, yam, soğan, sarımsak, kişniş, kekik, karabiberden oluşan bol parçalı bu çorba pilav ve çeşitli baharatlarla servis edilir. Ayrıca Latin ülkelerinin çoğunda karşılaştığımız Ceviche de Panama’ya has bir lezzetle yapılır ve geleneksel yemekleri arasında hatırı sayılır bir yeri vardır. Plantain denilen, Panama’da bol bulunan yeşil büyük muz haşlanarak sunulur.
  • Siyah kumaş üzerine kuş, çiçek, kelebek desenleri uygulanarak çanta, yastı kılıfı, masa örtüsü ve bluzlar yapılır. Bunlara  bu coğrafyada “molas” denir.
  • Bitkisel fildişi olarak bilinen ve tropikal yağmur ormanında bulunan iri tohumlardan, elde oyularak yapılan heykelcikler ise  taquars olarak isimleniyor.

Yetmiş Dilin Konuşulduğu Ülke: Filipinler

Güneş, ufukta ağır ağır denizin sularına gömülürken, dev uçağımız, denizin üzerine serpiştirilmiş gibi duran sayısız adalardan birinin üzerine doğru süzülmeye başlıyor.

Asya’nın tek Katolik ülkesi olan Filipinler, bu kıtaya bağlı, 300 bin kilometre kareyi bulan 7 bin 100 dolayında ada ve adacık üzerine kurulu bir ülke. İnce, uzun bir yer kaplıyor dünya haritasında. Zira adaların konumu bu şekilde. Adalar içinde en büyüğü başkent Manila’nın da üzerinde bulunduğu 108 bin kilometrekarelik Luzon. Diğer iki önemli ada grubu Visayas ve Mindanao. Luzon ve Müslümanların çoğunlukta olduğu Mindanao toplam nüfusun 2/3’ünü barındırıyor. Adalar volkanik. Ülkenin adı, diktatör Ferdinand Marcos ve karısı Imelda’nın dillere destan yaşamları ile sık sık dünya basınında gündeme gelmişti. 1973 Anayasası ile birlikte ABD’den örnek alınan baş­kanlık sistemine son verilmiş. Parlamentoya dayalı bir sistem kurulmuş; ama Başkan Marcos 1972-1982 yılları arasında tam bir diktatör olmuş. Ne kabine kurulmuş, ne başbakan seçtirilmiş. Üstelik 1976’da da anayasada yapılan değişikliklerle Marcos’un gücüne güç katılmış.

1986’da Marcos’un devrilmesinden sonra bu kez vurulan eşi Ninay Aquino yerine geçen Başkan Bayan Aquino’nun yürekli tutumuyla dikkatleri üzerine çekti. Yeni bir anayasa hazırlandı ve başkanlık sistemi yeniden benimsendi. Ancak, sık sık iç savaşlar patlak verdiğinden, ülkedeki istikrarsızlık devam ediyor. Filipin tarihi de zaten baskı, ayaklanma ve savaşlarla dopdolu. Üç yüz otuz üç yıl süren İspanyol egemenliğine karşı yürütülen şerefli bağımsızlık mücadelesi, tarihe Filipinler Devrimi olarak geçmiş. 1898 yılında bağımsızlığını kazanıyor. Daha sonra 44 yıl Amerikalılar ve 4 yıl Japonlar bu coğrafyada kalıyor.

Birdenbire söze Marcos’la başladım, bağışlayın; ama Filipinler’i anlamak için bu çok gerekli. Aslında Filipin­ler’de siyaset hep kadınların elinde… İpek hışırtıları arasında attıkları her adımda, saçlarının her telinden topuklarına kadar parfüm kokusu saçan kadınların… Filipinler’in demir kelebeği İmelda Marcos, o efsane kadınların son temsilcisi; diktatör kocası ile birlikte terk ettiği ülkesine bir tanrıça olarak döndü. Filipinler’in seçkin ve zengin kesiminden destek görmezken, Manila çöplüklerinde boğaz tokluğuna çalışan kadınlar arka çıktı İmelda’ya. Belki de kendilerini çocukluğu yokluk ve sefalet içinde geçen İmelda Marcos’la özdeşleştirdikleri için!.. Yıl 2012, Imelda Marcos’un oğlu ve gelini hâlen meclis üyesi. İki yıl önce vefat eden Bayan Aquino’nun bu kez oğlu Noy Noy devlet başkanı, Bayan Aquino’nun eşi ve devlet başkanının babası Ninoy’un vurulduğu 21 Ağustos Filipinler’de resmi tatil.

Filipinler 7 bin 100 adadan oluşuyor dedim ya, peki bu adalarda hangi dillerin konuşulduğunu biliyor musunuz? Sorum, lafın gelişi… Bilinmesi biraz güç çünkü. Nedenini anlatayım: Yaklaşık 70-75 tane farklı dil ve lehçe konuşuluyor bu adaların yerlileri arasında. “Filipin Dilleri” deniyor bunlara. Polonezya dil ailesinin Endonezya koluna bağlı hepsi de. Yine de Filipinler’de iki resmî dil var: Biri İngilizce, öteki Filipino. Filipino dili, Malezya kökenli Tagal dilinin gelişmesiyle ortaya çıkmış.

Metro Manila

Metro Manila’nın nüfusu 18 milyonu bulduğu söyleniyor çünkü Filipinler’de pek nüfus sayımı yapılmıyor. Manila hem eski ve kirli hem de yeni ve zengindir.

Kentin en zengin ailelerinin yaşadığı bölge ise Ayala Bulvarı. Burada evlerin hemen hepsi İspanyollar tarafından inşa edilmiş ve birer mimari harikası. Muhteşem bahçeleri ve yüzme havuzları var. Sokaklar ve bahçeler mango, ananas, Hindistan cevizi ve muz ağaçlarıyla dolu. Burası Manila’nın Beverly Hills’i. Tüm evler yüksek duvarların arkasında saklanmış ve sıkı bir koruma altında.

Manila’ya ayak basın yeter… Uçaktan iner inmez, taksi şoförlerinin hücumuna uğruyorsunuz önce. Tabii uyanık olup, onlara yüz vermemeniz gerekiyor. Yakındaki bir taksi durağından taksiye binmek, en akla yatkın olanı. Manila’da Mabini ve Del Pilar Caddeleri’ni görmeden geçemezsiniz. Çünkü dünyaca ünlü bir eğlence merkezi burası. Mabini ile Del Pilar İspanyollara karşı direnen birer Filipinli ulusal kahraman.

Geniş bir düzlüğe yayılmış olan kalabalık caddeleri, dev boyutlu kültür merkezi, eski şehir duvarları, ilginç gece yaşantısı ile zengin çelişkiler sunan bir başkent Manila. Oldukça hareketli bir ticari merkez olması dışında, zengin tarihi de dikkat çekiyor. Eski ile yeninin ilginç bir armonisi yaşanıyor Manila’da! Şehrin can damarı Makati. Burası aynı zamanda gökdelenleri ile ekonomik dinamizmi yakalamış iş ve alışveriş merkezi. Makati’de 56 bin iş yeri, 84 otel ve 3255 lokanta bulunuyor. Gündüz nüfusu 3,7 milyonu bulan Makati’de gece nüfusu ise sadece 450 bin.

Filipinler ayrıca bir “Seks Cenneti”. Turistler ülkenin bu yönüyle de çok yakından ilgili. Uzak Doğu’da seks turizmi, başta Tayland olmak üzere birçok ülkede yaygın. Ama buranın özel bir yeri var. Çünkü bu sektörde daha çok çocuklar kullanılıyor. Manila limanının arkasında “Kırmızı Işık Mahallesi” Ermita var. Çok çocuklu, fakir Filipinli ailelerde geçimin ailenin genç ve güzel kız veya oğlan çocuklarınca sağlanması artık “doğal” olmuş. Ermita bu yüzden birer seks işçisi olan küçük fahişeler ve batılı yaşlı erkeklerle dolu.

Ülkede örgütlenmiş “Çocukları Koruma Konseyi” harıl harıl çalışıyor; hem halkı, hem turistleri uyarmak için çeşitli yayınlar yapıyor; ama yine de başarılı oldukları söylenemez. Bu başarısızlıkta, bu işleri yapan, örgütleyen mafyanın olduğu kadar, ülkenin ekonomik ve sosyal koşullarının da payı var. Zaten Filipinler’deki seks skandallarını ­ -ve dramlarını- inceleyen yabancı uzmanlar da özellikle bu son neden üzerinde duruyorlar ve ülkede sefalet oldukça bu sorunun kökünden çözümlenemeyeceğini söylüyorlar. Onlara göre, Filipinler’in koyu Katolik bir ülke olmasına rağmen günaha bu kadar kaymasının asıl nedeni “ekonomik”. Birçok anne-baba “ihtiyaç”tan dolayı feda ediyor çocuklarını.

Sembolü bir “Manda” olan Manila kentinin civarındaki kasabalara çeşitli geziler yaparak farklı zevkler tadabilirsiniz. Dünyada bir eşi olmayan “Bambu Örgü”yü görmek istiyorsanız Las Pinas kasabasındaki kiliseye gitmeniz gerekiyor. Ya da sönmüş bir volkan krateri ilginizi çekerse, Alaminos kasabasını tavsiye ederim.

Filipinler’de en yaygın taşıma aracı, kendilerine özgü “Jeepney” denilen taşıt. Bu coğrafyada ulaşım sıcak, dumanlı ve kalabalık. Bir çeşit dolmuş ve bizim bildiğimiz cipin daha uzunu. Taşıttaki yolcular aslında diz dize oturuyor. En çarpıcı özelliği ise Jeepney’lerin aşırı süslenmiş olması. Bazılarının pencerelerinde tığla örülmüş perdeler var. Her biri sanki birer sanat eseri. Önlerinde at heykelleri, ejderha resimleri bulunuyor. Antenler şoförün çocuk sayısını, ayna ve far sayısı şoförün kendine güvenini ve yakışıklılığını, at sayısı ise yine şoförün medenî durumunu gösterirmiş. Jeepney’de bir at heykeli varsa şoför evli, iki at heykeli varsa hem evli, hem de bir metresi var; ama hiç at yoksa o zaman arabaya binen bayanlar için durum tehlikeli demektir. Çünkü şoför her türlü ilişkiye hazır demektir. Filipinler halkı zorluk ve fakirlikle boğuşurken yine de geleceğe ümitle bakıyor.

Bohol Adası, Tarsier ve Çikolata Tepeleri:

            Bohol’un sayfiye adası olduğunu havaalanında bile belli ediyor. Filipinler farklı ulaşım araçları oluşturmakta doğrusu çok başarılı. Manila’daki Jeepney’den sonra burada da üç tekerlekli bisikletler var. Yeşili cömert sunan bir yolda ilerliyoruz. Yol boyunca gördüğümüz evler gelir düzeyinin düşük olduğunu gösteriyor. Toprak bir yoldan otelimiz Bohol Bee Farm’a varıyoruz. Sahiden farklı bir ortam. Serada naylon üzerinde yetiştirilen bitkiler, kovanlarda şişman arılar, müşterisi bol organik yiyecek satan koca bir dükkân, akşamüstü çekilmiş bir deniz, sahilde böcek toplayan yerli halk. (Ancak Balı nedense acı.)  Odalar tatil köyü havasında hazırlanmış. Kahvaltıda sunulanlar  bizim damak tadımıza uymuyor. Çim çayı dışında çay tanımıyorlar.

            Evet, Orta Visayas Bölgesi’nde yer alan oval şeklindeki Bohol Adası 3300 kilometrekare yüzölçümü ile Filipinler’in onuncu büyük adası. Dağlık iç bölgelerin tam ortasında büyük bir ovası var.

            Bohol Adası’nın 27 köyü çevresinde 72 adası ve tek büyük kenti var. O da başkenti Tagbilaran. Plaj, deniz, kum için gelip kumlarda tüm gün kertenkele gibi yatanları hariç tutarsanız bizim gibi “gerçekten” görmeye gelen hakiki gezginlerin Filipinler’de en çok ziyaret ettikleri ada “Bohol”. Bohol’un en iyi plajı beyaz kumu ile ünlü “Bohol Beach”. Ancak giriş ücretli (400 peso) bu ödediğiniz para ile de öğlen balık yiyorsunuz.

            Adada yavaş yavaş Türkiye’de olduğu gibi ateşböcekleri kayboluyor. Özellikle sivrisinekleri yok etmek için sıkılan zehirler aslında tüm ekolojik dengeyi bozuyor. Yine de Bohol nispeten doğal güzelliklerini ve ekosistemini koruyor.

            Daha önce motosikletlerin arka camlarına “çıplak kadın fotoğrafları” yapıştırılırmış. 1997’de bu adanın Katolik valisi gelen tepkiler yüzünden bu uygulamayı yasaklamış. Şu anda yasa gereği hepsinin camlarında İncil’den cümleler var. Bir kaçını okudum: “Lord is my Saviour.”, “Give for the Glory of God.”, “God will make a way for me.”

            İspanyollar’dan kalan bir köprü üstünden esas adaya ayak basıyoruz. Başkent Tagbilaran’ın ana caddesinden geçip gururlu Tarsierler’i görmeye gidiyoruz. Tarsier kimilerine göre dünyanın en küçük maymun türü. 20 – 25 yıl yaşıyorlar. Olgun bir insanın elinden büyük değiller. Ancak gerçek şu ki onların da hızla nesilleri tükeniyor.  Böcek, solucan, kertenkele yiyorlar ve ancak geceleri hareketli oluyorlar. Altı ay hamilelik döneminden sonra sadece bir yavru yapıyorlar. Uysal oldukları için hem yırtıcı hayvanlar hem de meraklı insanlardan çok çekmişler. Katiyen kafese ve eve kapatılamıyorlar. Tutsak tutulurlarsa ya kafalarını duvara vurup ya da aç kalarak intihar ediyorlar. Prens Charles’ın desteği ile oluşturulan 7,4 hektarlık bir alanda korunuyorlar. Ancak insanların dokunması ve eksik besleme nedeni ile yine de aralarında ölenler oluyor. Yerli halkın “Mago” dediği tarsierlerin gözleri beyinlerinden büyüktür. Spielberg’ün ünlü E.T. filmine ilham kaynağı olan Tarsierler genelde yalnız yaşıyor. Sadece çiftleşme döneminde erkek, dişinin bölgesine ziyaret ediyor. Onları çok çok sevdik. Zaten bu adanın sembolü olmuşlar. Tişörtlerde, anahtarlıklarda, magnetlerde, şapkalarda, tablolarda hep “tarsierler” var.

            Bu kez istikamet Carmen Çikolata Tepeleri. Önce Tik ağaçlarından oluşan suni bir ormandan geçiyoruz. Yol tavuk bağırsağı gibi virajlı (Bu terimi ilk kez duydum). Yağmur ormanları etkileyici bir manzara sunuyor. Yol kenarına park etmiş olan 10 adet lüks Porche araba bizi şaşırttı. Bu adada bu arabayı satın alan zenginler acaba nerede oturuyor?

            Bir tepeciğin üzerine kurulan platformdan Çikolata Tepelerine bakıyoruz. Hepsi aynı jeolojik deformasyon süresinde oluşmuş. Harry Potter filminde sık sık gösterilen eş 1268 Kalker Tepecik. Yükseklikleri 30-120 metre arası, çevreleri ise 40 metre kadar. Otlar kuruyunca kahverengi bir renge bürünüyorlar. Üstü ağaçla kaplı olan tepeler bu gruba dahil değil.  O yüzden bu adada görev yapan bir Amerikalı öğretmen bunları “Çikolata Tepe” olarak adlandırmış. Sanki bu tepeler bir sepet yumurtayı da andırıyor. Bu tepelerin oluşumu hakkında 2 hatta 3 efsane var. Aruga adlı iyi huylu bir dev köyün en güzel kızına aşık olur. Kız aslında nişanlıdır. Bir gün bu dev  kızı derede yıkanırken onu yakından görmek amacı ile avucunun içine alıp kaldırır. O sırada kız heyecandan ölür. Dev Aruga çok üzülür ve ağlamaya başlar. İşte tüm bu tepeler aslında onun gözyaşlarıdır. İkinci efsaneye göre iki dev kavgaya tutuşur ve birbirlerine çamurdan yapılmış toplar fırlatırlar. İşte size tepeciklerin meydana gelişi.

            Bohol Denizi’ne dolan Loboc Nehri üzerinde müzikli yemeğimiz sahiden zevkliydi. Zaten Loboc müziğin başkenti kabul edilir ve şarkı söylemeden Loboc Nehri’nde karşıdan karşıya geçilmezmiş. Bir ara bir iskeleye yaklaşıyoruz. Gotozon ve Loctop Spring köylüleri bize pembe kıyafetleri ile iki harika gösteri sunuyorlar. Zaten Loboc Çocuk Korosu Avrupa’da birçok ödül kazanmış. Bu kez sıra Kelebek Çiftliğinde. Atilla Atasoy’dan bir özdeyiş: “Her erkek bir kelebektir.”

            Bu arada iki de köye uğruyoruz. Köyler her cins hayvan dolu. Domuzlar, inekler, keçiler, kediler, köpekler, sıkıca ipe bağlı dövüş horozları. Fırsat bulunca ipleri kesip horozları serbest bırakıyorum. Zavallılar kaçamıyorlar. Bir kumar olan horoz dövüşünde 75-100 horoz kapıştırılıyormuş. Elbette horozların bazıları kavga sonunda ölüyor veya yaralanıyor Bazen de hayvanların ayaklarına jilet bağlıyorlar. Bu nasıl bir eğlencedir ki?

            Bohol Eyaleti Valisi Avukat Edgar M. Chatto ile sabah erkenden görüşüyorum. Sempatik biri. Valiyi Filipinler’de halk seçiyor. Bohol Adası’ndaki madencilik faaliyetleri, turizm politikası ve çevre konuşuluyor.

Cebu Adası Acaba Niye Meşhur?

            Supercat diye anılan deniz otobüsü ile 2 saat yolculukla Bohol’dan ünlü Cebu Adası’na geçiyoruz. Casiano Country Mall’un arkasındaki Montebello Villa Oteli’ne yerleşip daha sonra Cebu Kentini tanımak için yola çıkıyoruz.

            Cebu birbirine yakın 9 ilçesi ve  4500 kilometrekarelik yüzölçüme sahip uzun bir ada.  Civarında 167 adacık var. Cebu City adanın en geniş yerine kurulmuş. Ada kuzeyden güneye 300 kilometre. Adanın %70’i dağlık. 3,5 milyon insan adanın geri kalan %30’una yerleşmiş.

            Nüfusun %20’si Çinli, Çinliler genellikle varlıklı. Buraya İspanyollar Manila’dan bile önce yerleşmişler. Cebu City tam 3000 yıllık bir yerleşim. Aslında Cebu City bir liman, bir endüstri ve ticaret kenti, bence bu kent hiç de öyle güzel değil. Fazla beton yığını. Niye Cebu City “Güneyin Kraliçesi” olarak isimlendirilir bilmiyorum. Adada bakır madenciliği, gemi inşası, demir-çelik, balıkçılık ve turizm geliri var.

            Başta Koreliler olmak üzere turistler herhalde ucuz diye burayı tercih ediyor olmalı. Ayrıca burada 3 ay İngilizce kursuna gidiyorlarmış. Cebu aslında  önemli bir eğlence ve kumar merkezi. Filipinler’de genç kızlar da yaşlı bir yabancı ile evlenmeye ve ona bu coğrafyada ev aldırmaya can atıyorlar. Yabancılar tapu sahibi olamadığı için ev hanımının üstüne yapılıyor. Bey ölünce de hanımı mirasa konmuş oluyor. Resmi lisan İngilizce yanında yerel bir lisanları da var. “Cebinoa.”

            Taksilerin üzerinde mavi bir lamba var. Şoför bir saldırıya uğrarsa bu lambayı yakıyor. Hemen diğer taksi şoförleri ve polis olaya müdahale ediyor. Tehlikedeki aracın yolunu kesiyorlar. Bunu İstanbul’da da uygulayabilir miyiz? Cebu’da trafik pek de iç açıcı değil.

            Önce Portofino Halk Plajı’na gidiyoruz. Hiçbirimizin hoşuna gitmiyor. Kalabalık ve hiç de temiz değil. Hemen buradan çıkıyoruz. Turistik Mactan Adası’nda yolumuza devam ediyoruz. 1521 yılında Macellan’ın öldürüldüğü yer,  bugün Macellan heykeli, anıt taş ve adına dikilen abide ile şekillenmiş. Macellan’ın vücudu parçalara ayrılıp adanın farklı yerlerine dağıtılmış. Daha sonra Maribayo Blue Water Resort’u tanımak istiyoruz. Elbette çok daha lüks ve seçici bir tesis. Ama ücreti de yüksek. Yemek dahil bir günlük giriş ücreti 18 bin peso.

            Ertesi gün adadaki ilk durağımız Tao Tapınağı. Taoizmin kurucusu Lao-Tzu hani “Balık verirsen o kişiyi bir gün doyurursun ama balık tutmayı öğretirsen hayatını değiştirirsin.” diyen zat.  Tao Felsefesi, Hinduizm ve Budizm’e oldukça yakın. Bu mabed sahiden etkileyici. Zengin Çinlilerin bağışları ile inşa edilmiş. Mabedin yönetimini üstlenen vakıf izlediğimiz kadarıyla yararlı çalışmalar yapıyor. Tüm merdivenler 7 basamaklı. (7 x 7 = 49) 49 gün insan ruhunun yeni bir bedene ulaştığı süre olarak kabul ediliyor.

            Pani-Ani eski pazar yeri. Bugün bu meydanın ortasına metalden dev bir heykel dikilmiş. Her yüzünde Cebu Tarihi ile ilgili başka bir olay anlatılmış. Tabii başrolde Macellan ve şef Lapu Lapu.

            Filipinler ilk kilisesi Minore del Santo Nino’nun içine giriyoruz. Ancak o kadar fazla kilise gördük ki… Ardından Macellan’ın haçının bulunduğu Metropolitan Katedrali’ni ziyaret ediyoruz. Macellan 1521 yılında buraya haçını dikerek yerlileri vaftiz edip, Hristiyan yapmış. Ama yavaş yavaş ellerindekileri kaybettiğini fark eden zeki yerli lider kasten Macellan’ı kandırıp Hristiyan olmak istiyor diye Mactan Adası’nda beyazlardan nefret eden savaşçı Opon Kabilesi Şefi Lapu Lapu’nun yanına götürür. Sonuçta beyazların hayatlarına girdiği için kızgın olan Lapu Lapu da Macellan’ı hemen öldürür. Macellan’ın adamları dünya turuna devam eder.      

            Fort San Pedro, İspanyollar’ın Filipinler’de ilk yerleşim merkezi. Macellan’ın başına gelenlerden 40 yıl aradan sonra buraya gelen İspanyollar kendilerini korumak için hemen ahşaptan ufak bir kale inşa etmiş. Sevimli bir yer. İçinde Ylang Ylang çiçekleri açıyor.

Kısa Kısa Filipinler:

  • Filipinler Endonezya’dan sonra dünyanın ikinci büyük takımada ülkesi.
  • Filipinlerin ulusal kuşu “Filipin Kartalı” ülkenin güneybatısındaki ülkenin ikinci büyük kenti Davao’daki özel bir merkezde koruma altında tutuluyor. Dünyanın en güçlü ve büyük kuşu olarak bilinen bu hayvanları öldürmenin cezası 12 yıl hapis.
  • Bohol Adası’ndaki Taluksangay Köyü yakınlarında yaşayan Bajoeller “Deniz Çingeneleri” olarak tanınır. Sadece tayfun ve siklon dönemlerinde yakın koylara sığınıp tüm teknelerini birbirine bağlayıp ortak bir yaşam mücadelesine girerler. Denizden çıkarttıkları agar yosununu özellikle Japonya’ya ihraç ederler.
  • 2012 yılı Ağustos ayında Manila’da Muson Yağmurları’nın yol açtığı sel ve taşkınlarda 20 bin kişi evini terk ett ve 53 kişi öldü. Eğitime ara verildi. Bazı mahallelere elektrik verilemedi. 2,5 milyon kişi bu taşkınlardan etkilendi. Günlerce evine gidemeyenler oldu. Özellikle kanalizasyon ve katı atık sisteminin yeterli olmaması bu doğal afetleri etkiliyor.
  • Mindoro Filipinler’in turizm ve su sporları ile ün yapan bir adası. Dünyanın en ucuz dalış merkezi olarak biliniyor. Palmiye ve muz ağaçları ile çevrili adada 24 dalış okulu var. Adanın tüm koyları “banca” adı verilen teknelerle gezilebilir.
  • Filipinler’de 800 kadar orkide yetişiyor.
  • Güleryüzleri, İngilizceleri, nezaketleri ile olumlu bir puan alan ev hizmetlerinde çalışan Filipinli hanımların sayısı Türkiye’de de epey fazla. Unutmayın 11 milyon Filipinli, Filipin dışında çalışıyor ve yaşıyor.
  • Filipinler büyük bir Pazar olmasına rağmen Türk işadamları bu coğrafyada aktif değil. THY’nın Manil’ya uçması iki ülke arasında ticaretin artması için olumlu bir adım olabilir. Filipinler’de çoğu öğrenci olan 250 kadar Türk yaşıyor. Türkiye’nin buraya ihracatının 2/3’ünü un oluşturuyor. Yakında bir de un fabrikası kurulacak. Paşabahçe ürünlerini de Manila dükkânlarının vitrinlerinde görmek mümkün.
  • Sadece Manila’da bazıları yüksek okul olmak üzere 2 bine yakın yüksek eğitim kurumu var.
  • “Dünyanın Sekizinci Harikası” veya “Cennetin Merdivenleri” olarak adlandırılan Luzon Adası’nın Benau (Ifugao Kasabası) civarında olan pirinç tarlaları 2000 yıl önce sarp kayaların çıplak ellerle, ilkel aletlerle kesilip dere yataklarından taşınan taşlarla örülerek yapılmıştır. Pirinç tarlarının boylarının uzunluklarını toplarsak Ekvator Çizgisin’nin yarısına eşit oluyormuş. Teraslarda suyun akışı doğal olarak sağlanmakta.
  • Dağlık yörede bulunun yazlık başkent Baguiyo kentinde her yıl şubat ayının 3. haftası çiçek festivali gerçekleşir. Yaklaşık 500 bin kişi bu rengârenk çiçekleri seyretmek için buraya koşturur.
  • Filipinler dünyanın bir numaralı afet bölgesidir. Tayfunlar, depremler, volkanik püskürmeler, seller, taşkınlar, heyelanlar bu coğrafyada hiç eksik olmaz.
  • Filipinler bayrağında maki eşitliği, kırmızı cesareti, beyaz saflığı, üç yıldız üç takımadasını, sekiz ok ise İspanyollar’a karşı ayaklanmayı başlayan ilk sekiz eyaleti simgeliyor.
  • Filipinler dünyada yılbaşının en gürültülü kutlandığı yer olarak ün yapmış.
  • Filipinler’de halk eğlenceyi pek seviyor. Birahaneler, gazinolar, kafeteryalar ve dans salonları ağzına kadar dolu. Buralara giremeyenler doğruca parklara koşuyor. Erkekler kısa kollu, nakışlı, şık spor gömlekler giyerken kadınlar ise çok parlak renklerde dekolte, ince elbiseleri tercih ediyorlar. Müzik ve dans ise, halkın asla vazgeçemeyeceği bir ihtiyaç Filipinler’de.
  • Bu coğrafyada “Maganda”, “Güzel” demek. Farklı meyve, yoğurt ve sütle karıştırılarak hazırlanan meyve suları çok çok lezzetli ve ucuz. Sigara tüm kapalı mekanlarda yasak, bazı adalarda sokaklarda bile tütün kullanmak yasak ediliyor.
  • Filipinlilerin millî kahramanı Dr. Jose Rizal tahsilini Avrupa’da yapan zengin bir ailenin oğludur. Tıp tahsili dışında mühendislik okumuş ve yirmi lisan bildiği iddia ediliyor. Bağımsızlık ücadelesine yazıları ile destek verdiği için İspanyollarca kurşuna dizilmeden önce kendini hapishanede ziyaret eden kızkardeşine gizlice verdiği “Adio mi ultimo adios” adlı Filipin halkına veda mektubu çok ünlüdür.
  • Ünlü ABD’li General Mc. Arthur’un şöhreti Manila Otel ile bütünleşmişti. Japon istilasında buradan ayrılan general savaş sonunda bir kahraman olarak yine Filipinler’e dönmüştür.
  • Bu takımadalar ülkesinde benim gençlik yıllarımın İngilizce parçaları hâlen popüler. Örneğin “A Man Without Love”, “Delilah” gibi.
  • Kurban ve Şeker Bayramları’nda Filipinler’de birer gün resmi tatil ilan edilmiş. Oysa ki Müslüman oranı sadece %6.
  • Filipinler’e varınca havaalanından bir yerel cep telefonu hattı alın. Çok pratik. İadesi yok ve ucuz. Herhangi bir dükkândan 100 pesoya bir kart alıp yükletiyorsunuz.
  • Filipinler güzeli ve sinema yıldızı Ruffa Gutierrez Yılmaz Bektaş isimli bir Türk işadamı ile evlenmiş ama sonra ayrılmışlar. Bu sayede Türkiye burada tanıtılmış. Bu hanım çok çok meşhur ve hâlen sürekli film çeviriyormuş.
  • Her ocak ayının üçüncü pazarı Cebu’da Sinulog Festivali tüm renkleri ile kutlanıyor.
  • Filipinler’de çok sayıda sokak kedisi var. Bazılarının kuyrukları genetik olarak kısa ve kıvrılmış. Genelde açlar. Hatta bir tanesinin bir gözü yeşil bir gözü mavi idi. Veterinerler kedi ile köpekleri binanın önünde tozlu bir ortamda kısırlaştırıyorlardı.
  • Filipin Mutfağını’nın en önemli tabakları pansit ile adubu. Pansit çok ince noodle ağırlıklı iken Adubu’da domuz eti ve pirinç bulunuyor.
  • Filipinler’de askerlik hizmeti yok. Sadece okullarda üç hafta Millî Savunma dalında bir uygulama yapılıyor. Nasıl olsa ABD Filipinleri kanadının altına almış.
  • Bu coğrafyada da karşınıza Çin Mafyası çıkıyor.
  • Filipinliler sabah erkenden işlerinin başında oluyor. Sabah saat 4’te sokaklarda yoğun bir trafik dikkati çekiyor.
  • Eğer amacınız plaj, deniz ve sualtı sporları ise Borocoy Adası size göre.
  • Filipinliler güleryüzlü, kolay kolay kızmıyorlar gülümsüyorlar ama gülmeleri sizin söylediklerinizi yapacakları anlamına gelmez.
  • Bu adalar ülkesinde kendi annesi, babası ve öğretmeni dahil kimse bir çocuğa vurmaz. Vurursa cezası 6 ay hapis. Elbette bu da bir çelişki.
  • Filipinler’de 3 adet başarılı Türk okulu var. İkisi Manila biri ise Mindanao Adası’ndaki Zomboanga’da. Zomboanga’daki okulun çok geniş bir kampüsü var. Ayrıca Filipin – Türk Ticaret Odası ve Pasifik Dialog Vakfı da çok faal.
  • Viva Mall içinde yer alan inci-mercan çarşısı ile üst katındaki 2. el cep teleonlarının satıldığı bölümü gezin. İnciler sahiden ucuz.

KARAYİPLER, 5 ADA BİRLİKTE

St. Lucia, Bir Rüzgâr Üstü Adası,

Kristof Kolomb 1492 – 1504 yılları arasında bu bölgeye dört defa ziyaret etti ama St. Lucia’yı görüp de isimlendirdiği kesin değil. Belki de Sayın Kolomb bu coğrafyada arka arkaya çok ada olduğu için artık isim bulmaktan sıkılmıştır. Kritik konumu dolayısıyla St. Lucia hep maceracıların dikkatini çekmiştir. Karayip adalarına ilk yerleşenler Arawaklar ve daha sonra da Karayip yerlileri olmuş. Tahta bacak (Jamb de Bois) lakabı ile anılan ünlü korsan François Le Clerc XVI. yüzyılda kuzeydeki bugün milli park ilan edilen Pigeon Adasından gözetleyip gelen giden gemilere saldırmış. Fakat cengaver Karayip yerlileri buraya yerleşmek isteyen Avrupalılara karşı uzun süre direnirler. Ancak 1650 yılında beyazlar adada duruma tamamen hâkim olur. Şekerkamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere Afrika’dan köleler getirilir. Zaten bugün bile nüfusun büyük bölümünü bu kölelerin torunları oluşturuyor. St. Lucia Adası,  İngiliz ve Fransızlar arasında tam 20 kez el değiştirir. Evet, tam 20 kez. En sonunda 1814 yılında İngilizlere geçer.

Ada dağlık tepeliktir ve ağaçlar denize kadar uzanır. İç kesimlerinin büyük bölümleri geçit vermeyen yağmur ormanları ile kaplıdır.

UNESCO Doğa Mirası kabul edilen Büyük Piton  (738 metre) ve Küçük Piton (696 metre) St. Lucia’nın en dikkati çeken coğrafi özelliğidir. Bu dağlar aşınmış lav kubbeleri sekiz nadir bitki türü ile bölgeye has beş kuş türünü barındırır. Sahilde bulunan oteller nefes kesici Piton manzaraları sunmakta! Qualibou Volkanı da en son 1766 yılında öfkelenip çevresine lav püskürtmüştür.

Başkent Castries adanın kuzeybatısında dar ve yılan gibi kıvrılan bir koyun içinde yer alır ve maalesef büyük çapta betonlaşmış, 1790 ile 1948 yangınlarından ve 1980 yılında yaşadığı Allen Kasırgasından sonra başkent kimliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Soufriére kasabası Fransız döneminin başkenti ve sömürge mimarisinin en iyi örneğidir. Halk İngilizce, Fransızca ve Afrikan lisanlarının karışımı kabul edilen Patois Dilini kullanır. Her mayıs ayında St. Lucia Jazz Festivali ile bir kez daha şenlenir. Rodney Körfezi’nin hemen kuzeyindeki Gros Adası bozulmamış bir Karayip köyüdür. Cuma geceleri Gros Adası’nda gerçekleşen Piton birası ve yerel romun çılgınca tüketildiği sokak partileri gençleri bekliyor.

İzimi sürseniz

Yokluğa varırsanız

Nereden geldiğim meçhul

Nereye giderim bilinmez

Kendime arıyorum

Dünyanın eğri yolunda

(H. Yurttaş, 1946)

St. Lucia’da kaybolmak üzere dolaşıyorum, aslında Kuzey Amerikalı emekliler için bir cennet. Sıcak, ucuz, trafik sorunu yok. Rom çeken yerli çocuk çakır keyif, balık etinde, kardeşi ise kömür karası gözleri ile dikkatle bana bakıyor. St. Lucia çamur banyoları, muz plantasyonları, katalaman turları, çılgın saçları ile rastaları, şelaleri, yağmur ormanları, palmiye süslü plajları, elli kadar lüks oteli, Raggee müziği, Rodney koyundaki şık lokantası, Latille şelale ve bahçeleri, kükürt pınarları ile eminim hoşunuza gidecektir. Fransız Kralı XIII.  Louis’in Devaux ailesine hediye ettiği,  çılgın çiçek ve meyveleri ile dikkati çeken hüzünlü bir müziğin eşlik ettiği Diamond Botanik Bahçesi de bu coğrafyayı ziyaret edenlerce görülmelidir.

Daha güneyde, içinde bir tarihi plantasyon dönemi yapısı barındıran Balenbouche Çiftliği bulunur. Burada XVIII. yüzyıldan kalan değirmenin paslı kalıntılarını heybetli bir incir ağacı gövde ve kökleri ile güzelce örtünce ilginç bir manzara oluşmuş. Ağacın adı “Boğan incir”. Sahiden de sanki bu enkazı incir ağacı iyice sarmış ve adeta boğmuş.

Muz, ada mutfağında önemli bir yer tutuyor. Muz salatası veya kaynamış yeşil muzu deneyin.

St. Lucia Adası Nobel ödüllü Sir Arthur Lewis ile yine Nobel kazanan şair Derek Walcott ile daima iftihar eder.   

St. Lucia’nın tek olan kitabevine giren bir genç görevliye sorar,

—Sizde “kadınlara karşı zafer kazanan erkek” isimli kitap var mı?

Satıcı, eliyle az ötedeki rafı işaret eder;

—Var efendim, karşıda masal kitapları bölümünde

St. Kitts ile Nevis

Avrupalıların ilk yerleştiği adalardan biri olan St. Kitts, İngilizlerden bağımsızlığını ancak 1983 yılında kazanmış.

Turkuaz renkli dalgalı denizi, volkanik verimli arazisi, tatlı ama kuvvetli meltemi, golf sahaları, ziyaretçiler için hazırlanmış özel gezi treni, salsa-kalipso ağırlıklı müzik festivalleri, sık sık rastlanan kasırgaları, telaşsız yavaş ritmi, Brimstone Tepesi, Amerikalı öğrencilere yönelik açılmış üç adet tıp fakültesi, Liamulga Dağı’nda yürüyüş rotaları ve çeşitli su sporları ile son yıllarda ismini duyurdu.

Eskiden tek geliri olan şeker kamışı yerini adım adım turizme bıraktı. Komşu adası Nevis, üzerinden ayrılmayan bulutu nedeni ile “şapkalı ada” olarak anılıyor.

Bu ufak ada ülkesinin en önemli yerleşim merkezi olan Basseterre,   1627 yılında kurulup 1727 yılında ise başkent oldu. O da diğer adaların karşılaştığı yangın, sel ve kasırgalardan nasibini aldı. Başkentte ufak müzesini, Clay Villa Plantation House’un sevimli bahçesini ve kentin tek katedralini gezebilir, ufak bir kahvesinde yerli halkla sohbet edebilirsiniz. Başta Ovalle Plajında olmak üzere 19 adet dalış merkezi bulunuyor. Hatta 1995 tarihli bir batık da meraklı dalgıçların gözdesi.

Adaya daha ucuza evlenmek ve katamaran ile ada etrafında dolaşmak için gelenlerin sayısı az değil! Şarkı söyleyen, gitar çalan, dans eden cıvıl cıvıl hatunun evlenmeye niyeti yok gibi. Gözlerinin içi gülüyor. Yanakları gamzeli, balık etinde, kirpikleri perde gibi. Kiraz dudaklı, kepçe kulaklı, şuh. Ama üslubu sert ve acımasız. Bu kadın evlenmemeli diyorum.

Brimstone Milli Parkı içinde yer alan Brimstone Kalesi 1999 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alındı. Köle ticaretinin tüm acıları ile yaşandığı bu adalarda İngiliz, Fransız, Hollanda, İspanyol ve Portekizliler sürekli hâkimiyetleri ele almak için savaşmış. St. Kitts adasında 1671 yılında inşa edilen Fort Charles’in 26 topu adeta da ateşlemeye hazır bekliyor.

St. Nevis’te yaşayan küçük Paul büyükannesine sorar,

—Büyükanne senin gözlüklerin her şeyi büyütüyormuş, doğru mu?

—Evet yavrum!

—Büyükanne ne olur, tabağıma tatlımı koyarken gözlüklerini çıkar.

Baharat Kokulu Ada, Grenada

Eğer vize engelini aşarsanız ya da Grenada diğer Karayip ada ülkeleri gibi  günün birinde Türk pasaportlarına vizeyi kaldırırsa,  bu ilginç baharat adasını ziyaret etmenizi öneririm.

Grenada, Doğu Karayip Adalar grubuna dâhildir.  Bu coğrafyaya Hindistan sanarak arka arkaya dört sefer gerçekleştiren Kristof Kolomb 1498 yılında Grenada’yı sadece denizden görüp “Conception Adası” olarak isimlendirmiş.

Sonraki tarihi gelişmeleri özetlersek!

Yıl 1650: Fransızlar adayı ele geçirip kısa zamanda şeker üretim merkezi haline dönüştürmüşler.

1763:        Versailles Antlaşması ile ada İngiliz yönetimine geçmiş. Zaten Karayip adalarını ele geçirmek için sürekli İngiliz ile Fransızlar arasında büyük bir mücadele yaşanmış. Bu muhaberelerin izleri bugün Port Louis, Port George, Port Frederick, Fort Matthew gibi kaleler ve yanlarına dizili toplarla Grenada’da takip etmek mümkün.

1974:        Bağımsız bir ülke artık Grenada.

1979:        Bir darbe ile Marksist bir yönetim başa geçer ve adanın yeni yönetimi politik olarak Küba’ya yaklaşır.

1983:        Elbette bu durum ABD ve ABD dostu komşu ada ülkelerinin hiç hoşuna gitmez. Yeni bir darbe ile Marksist yönetim devrilir.

Yıl 2004:  Eylül ayında Ivan Kasırgası adada çok ciddi bir hasara neden olur. Evlerin yüzde 90’ını tahrip eden kasırga, ayrıca hapishane duvarlarında açtığı delikler ile tüm mahkûmların kaçmasına neden olmuş.

Batıl inançlar bu yörede bugün bile etkilidir! Örneğin öğleden sonra denize girilmesi, temizlik ile ütü gibi ev işleri yapmak, Pazar günleri ise toprakla uğraşmak uğursuzluk sayılıyor.

Grenada envai tür baharat kokar! Havada hep baharat vardır. Dünya “muskat” üretiminin üçte biri burada gerçekleşir. Ayrıca biber, karanfil, vanilya, tarçın, kakao yetişir. Dünyada kilometrekare başına en fazla baharat yetiştiren ülkedir.

Grenada’da batıklara dalınır, organik ve yüzde 70 kakao içeren acı çikolata yenir, bembeyaz kumlu plajlarında güneşlenilir, gizli kalmış kokulu baharat ağaçlı koyları tek tek keşfedilir, baharat çarşısı gezilir, Grand-Etang Gölü etrafında şöyle bir dolaşılır, bu arada iguana, opassum ve uzun kuyruklu Mona maymunları ile tanışabilirsiniz. Gece tarihi Fort Matthew barında oturulur, River Antoine Rom damıtma tesisleri ile Annandale şelaleleri ziyaret edilir, doğu sahilinde ise Grenville kentinin ilginç yerel pazarı gezilir ve bu arada bol bol fotoğraf çekilir.

İngilizce konuşan ve ahalisinin büyük çoğunluğu siyah olan Grenada’da geceleri vanilya ve baharat kokusu eşliğinde böcek ve kurbağaların inanılmaz senfonisini dinlemek ayrı bir zevktir.

Adada 50’ye yakın plaj var. Ama bence aralarında en popüleri ve en kalabalığı, bir koy içinde yer alan Grand Anse Plajı. Satıcıları, masaj yatakları,  koşuşan çocukları, su sporları, palmiye ağaçları ile burası daima hareketli. Etrafınızda fazla insan görmeden, kendinizi dinleyeceğiniz sessiz bir deniz kenarı arıyorsanız Morne Rouge, Pink Gin, Lavera gibi plajları da deneyebilirsiniz.

Her yıl Ağustos’un ikinci hafta sonu Grenada Festivali’ni tüm coşkusu ile yaşar. Adalara has teneke orkestraları, kalipso müziği eşliğinde dansla renklenen festival esnasında şeytan kılığında etrafta dolaşan adalılar dikkati çeker.

St. George Tıp Fakültesi dünyaca ünlüdür. Otuz sekiz yıl içinde çoğu Kuzey Amerika’da çalışan 14 bin doktor mezun eden bu fakültenin şöhreti tüm ABD’yi sarmış. Miami’den Grenada’ya uçarken tıp öğrencileri okullarına dönüyorlardı. Vallahi uçakta en az 10 köpek, bir o kadar da sepetlerde kedi vardı. Acaba neler olacak diye 3,5 saatlik uçuş sırasında diken üzerinde idim. Ha, bu arada koca koca köpekler ve kediler sahibelerinin yanında ve kucağında oturuyorlardı. İnanın çıt çıkmadı. Hepsi uslu uslu seyahat etti, pasaport kontrolü sonrası doğru evlerine gittiler.

Fransızların “Port George” adı ile kurduğu Grenada’nın başkenti St. George, sempatik limanı ve pastel renkli binalar, kırmızı kiremitli çatıları ile tipik sömürge mimarisi ile belki de Karayip’lerin en güzel ve tipik başkenti.

Dar sokaklarda dizilmiş rengârenk evleri, 1818 yılında inşa edilen gotik kiliseye doğru tırmanan dik yolları, XVIII. yüzyıl Anglikan Kilisesi, Carenage diye anılan sahil şeridi, Market Square’de açılan baharat çarşısı, rengârenk ilginç resimlerle süslenmiş duvarları, taşkın nehirleri, şirin köyleri, sokaklarda uzun örgülü saçları ile oturan yerli Bob Marley’leri ile eminim ilginizi çekecek! Bir sokak kahvesinde oturup etrafta olup bitenleri inceliyorum. Önümden orta uzun boylu, yeşil pantolonlu, topukların üstünde yükselen, düzgün bacakları ile bakımlı ve alımlı bir zenci kadın geçiyor.

Bir de ufak müzesi var adanın. Richmond tepesinde,  1791 yılında tamamlanan Fort Frederick’ten limanı ve başkenti seyredip fotoğraflayabilirsiniz. Bu tepede kakao toplayan bir bey beni ve gezi arkadaşım Hüseyin Şen’i evine çağırdı ve durup dururken Tayyip Bey’i sordu,  Şaşırdık.

Adada hayat yavaş, aceleye hiç gerek yok! Suç oranı çok düşük. Zaten Grenada’da silah bulundurmak toptan yasak. Grenada bölgesinde ekonomik yönden en zor durumda ülkelerden ama dost canlısı ve çok misafirperverler.

Grenada’da,  EC (Eastern Carribean Dolar) kullanılıyor. Bu adaların ortak parası. Dominika, St. Lucia, St. Kitts, Antigua, St. Vincent’de aynı para geçerli.

Havaalanın ismi Grenadalı siyasetçi Maurice Bishop adını taşıyor. Maurice Bishop 1979’da kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirerek 1983’e kadar Devrimci Halk Hükümeti lideri olarak ülkeyi yönetti.

Adanın bayrağındaki kırmızı mertliği, sarı bilgeliği ve sıcaklığı, yeşil ise ekolojiyi simgeliyor.

Grenada’ya nasıl vize alınır?

Grenada adası şu anda tüm Türk vatandaşlarından vize istiyor. Vizenin orijinalini uçak şirketi yetkililerine göstermezseniz Grenada uçağına binemiyorsunuz bile.

     Grenada Dışişleri Bakanlığı’na resmi müracaat edip bir form doldurunca bir süre sonra vize e-posta ile ücretsiz geliyor! Biz e-posta ile ulaşan vizenin renkli çıkışını yanımıza aldık ama American Airlines yetkilileri bizi uçağa almadı! Efendim ya sahteyse.

     Uçağa binmenize izin verilirse şirket o yolcuyu getirdiği için o ülkeye 2000 Dolar ceza ödemek zorunda kalırmış.

     Bizde olduğu gibi telefonla Grenada pasaport yetkililerine ulaşıp,  vizenin geçerliliği konusunda onay alırlarsa, işte o zaman uçağa bindiriyorlar.  Ama havaalanında esas vizeyi pasaporta vurduklarında 40 Dolar bir ücret ödeniyor.

Ufacık Bir Ada Ama Yarısı Fransa, Yarısı Hollanda: St. Martin

St. Martin veya Hollandalılar için St. Maarteen iki ülke tarafından paylaşılan dünyanın en küçük adası olarak tanınıyor. Nehir yok, ada oldukça kıraç ama yeşil çatıları ile mimari bu coğrafyada göze tırmalamayan bir uyum sağlanmış, siluet bozulmamış. Adanın güneyi Hollanda ile İspanyollar arasında tam 80 yıl paylaşılamamış. Sonuçta, İspanyollar bu sevdadan vazgeçmiş. Fort Hill Kalesi ise 1801 – 1849 arası, İngiliz, Hollanda ve Fransızlar arasında tam 16 defa el değiştirmiş. Neticede, 23 Mart 1648 tarihinde Fransa ile Hollanda adayı ikiye bölme kararı alır. Biri Fransız, biri ise Hollandalı iki temsilci seçilir ve zıt istikametlere yürürler, işte sınır böyle oluşur. Söylentilere göre Fransız şarap içtiği için daha hızlı hareket etmiş,  hatta koşmuş bile onun için de Fransız bölümü daha büyük. 2007 yılında St. Maarten Hollanda’dan resmen ayrıldı. Şu anda bağımsız.

St. Martin, Dominica Adası gibi doğası ya da ekoturizmi ile fazla ilgi çekmiyor. Ama çıplaklar kampı, 365 lokantası, baykuş ile mavi morpho gibi özel türleri barındıran Galiano plajındaki kelebekler vadisi,  bronz tenleri okşayan ılık ve tatlı rüzgarı, çok sayıda yat limanları,  eşsiz plajları,  gazinoları, Hollanda bölümünde tamamen vergiden muaf dükkanları ile ağırlığı Amerikalı olmak üzere yılda bir milyon turisti buraya çekiyor. Fransız bölümünde ufak bir havaalanı olsa da uluslararası büyük “Prenses JulianaHavaalanı Hollanda kısmında ve bu adaya ayak basmak için Shenghen vizesi şart. Yol arkadaşım Hüseyin Şen’i izbandut gibi kadın polis geri çevirdi. Kadıncağız kapılardan ancak yan yan geçebiliyordu. Bu konuda,  hiç şakaları yok, aynı uçakla Hüseyin’i St. Kitts’e geri yolladılar. Elbette ikimiz de çok sıkıntılı iki gün geçirdik.

Havaalanına bitişik yol kenarında dar, taşlı, kötü bir plaj var ama doğrusu çok da ilgi görüyor. Çünkü uçaklar bu plajın üstünden havaalanına iniyor. Adeta uçakların rüzgârını ve gölgesini hissediyorsunuz. Herkes elinde birer fotoğraf makinesi ile uçakları bekliyor.

Anguilla, Saba ve St. Eustatius gibi komşu adalara uçak ve motorlarla ulaşmak mümkün. St. Martin yılda 22 gün fırtına ile karşılaşıyor. Her an bir kasırgaya hazırlıklı olmaları gerekiyor.  Hollanda Bölümü aslında daha hareketli. Başkent Philipsburg’da tam 14 gazino açılmış. Hollanda kısmında Amerikan doları geçerli. Passanggrahan Oteli Hollanda kraliçelerine ev sahipliği yapmış. St. Maarteen’i kraliçenin atadığı bir vali ile ada konseyi yönetiyor. Dar sokaklarında dizi dizi elmas, saat, likör, sigara, elektronik aletler ve mücevher dükkânları yer alıyor. Neticede 500 civarında lüks dükkân sizi bekliyor. Karayipler’de tamamen gümrüksüz alışveriş yapılan tek adres imiş. 1973 yılında yenilenen tarihi adliye binası da görülmeğe değer.

Sahildeki barbekü partileri ateş dansları ile şenlenir.

Kristof Kolomb 11 Kasım 1493’te keşfettiği bu adaya aziz Martin anısına “St. Martin” demiş de yerli halk Arawaklardan çekindiği için risk alıp adaya çıkamamış.

Adada minibüslerle gerçekleşen bir çeşit dolmuş sistemi kurulmuş. Tüm adayı bu minibüslerle her seferinde mesafeye bağlı olarak 1,5 veya 2 dolar ödeyerek gezebilirsiniz. Zaten adada Avro ile dolar eşit kabul ediliyor. Ama bu coğrafyada zaman zaman ciddi bir trafik sorunu yaşanıyor. Fransa ile Hollanda bölümleri arasındaki sınır sadece yol kenarına yerleştirilen sembolik bir sınır taşından ibaret. Fransız bölümünün başkenti Marigot. Fransız tarafında oturup, Avrupa Birliği vatandaşı olanların oyları ile belediye başkanı seçiliyor. Kuzeyde Fransız bölümü ise Avro kullanıyor.

Marigotun renkli bir “Pazar Yeri” var. Pazarlar hep ilginç ve çok hoş fotoğraf kareleri sunar.  Fransız mutfağının leziz örneklerini şık lokantalarda tadabilirsiniz. Adanın ünlü bir de ressamı var,  Roland Richardson, tuvale yansıttığı olağanüstü renkleri ile tanınan ressam “fırça ile bir kez darbe yapılır, onun üzerinde rötüş yapmak doğaya aykırıdır” diyor.

Benim otelim Anse Marcel koyundaydı. Burası anayollardan epey uzak. Çok dik tırmanan bir yol sonrası ulaşılan doğal ve özel bir koy. Burada sadece oteller ve bazı lokantalar var. Bölge yerleşime henüz açılmamış. Onun için burada tam bir gün geçirmekten zevk aldım. Bir çok su sporunu da imkân sağlanıyor.

Karayip Adalarının büyük bölümünü gezmiş oldum. Ortak paydaları şöyle özetlenebilir.

  • Adalara şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere Afrika’dan köleler getirilmiş. Adaların nüfusunu bugün ağırlıklı olarak onlar oluşturuyor.
  • Her bir ada, senelerce İngiliz, Fransız, İspanyol ve Hollandalılar arasında sık sık el değiştirmiş.
  • Su altı dalışları ve batıkları ile Karayip adaları ilgi çekiyor.
  • Yangın, sel ve tayfun ile sık sık başları derde giriyor.
  • Başkentlerinde pek ilginç olmayan ufak birer müzeleri var.
  • Çok sayıda yat limanı ve sıra sıra plajları bulunuyor.  
  • Adalarda botanik bahçeleri kurmuşlar.
  • Meraklıllarına tüm adalar trekking imkanı da sunuyorlar.   

Merdivenleri severim, hani soluk soluğa inilen, farklı katlarda farklı sürprizlere, karanlık köşelere, havuzlu avlulara ve büyülü şadırvanlara ulaşan merdivenleri severim. Aslında Karayiplerde de her ada sizi aynı merdivenler gibi farklı sürprizlere ulaştırıyor.   

Dominika, Dominik Cumhuriyeti Değil


Yüzde yetmişi balta girmemiş ormanlardan oluşan Dominika sahiden tüm komşu adalardan çok “farklı”. Antillerin en dağlık adasıdır, bu yüzden de fazla yağmur çeker. Burada doğa azgın ve arsız. Sanki ada kendisi büyük bir botanik bahçe. Neredeyse baston dikerseniz filizleniyor. Hatta bu volkanik adada kontrol altına alınmazsa çalılar ve ağaçlar kısa zamanda ilerleyip yolları kapatıyor.
Dominika aslında bazı komşu adalar gibi kitle turizmine açılmak istemiyor. Koca koca oteller, otoyollar, butikler, diskolar, devasa alışveriş merkezleri ve ışıl ışıl gazinoları arzulamıyor. Bhutan ve Palau gibi meraklılarına butik ve özel olmak istiyor.
Dominika’nın, muz tarlaları, koyu yeşil girintili- çıkıntılı ve sarp gizemli dağları, dağları saran sis bulutları, geçit vermeyen ormanları, güneşlenen rengarenk iguanaları, azgın şelaleleri, kaynayan gölleri, iki yüz çeşit ağacı, sürekli bizlere seslenen cırcır böcekleri, 360 akarsu ile 365 şelalesi, virajlı dar yolları, kıyılarında kırılan bembeyaz köpüklü dalgaları, mangrov ile bakkam ağaçlarının kalın kökleri, ön cepheleri resimli balkonlu tahta binaları, endemik papağanları, mavi çoraplı kız öğrencileri, tembel tembel sokakta yatan rastafaryanları var.
Önce Fransa, sonra İngiltere, daha sonra da her ikisinin yönetiminde kalan Dominika, 1903 yılında çekik gözlü, Filipinlileri andıran cengâver Karayip yerlilerini koruma altına almak için onlara satmamaları kaydı ile 1500 hektarlık özel bir toprak tahsis etmiş, böylece de Kaligano Köyü kurulmuş. Amaç yerli halkın dans, lisan, kültür ve geleneklerini korumak. O günlerde sayıları 100 civarına düşen Karayip yerlilerinin sayısı bugün 8 farklı köyde 3 bin kişiyi aşmış. Ama maalesef bu tip koruma bölgelerinde yerliler bol alkol tüketiliyor ve binaların önlerinde tembel tembel oturan mutsuz insan portrelerine rastlanıyor. Bugün Karayip yerlileri tarım, ahşap işleri, balıkçılık ve sepet örerek geçiniyorlar.
Yol arkadaşım, meslektaşım Hüseyin Şen Bey ile engelli bir şoför ile 50 dolara anlaşarak Trafalgar Şelalerine gitmek üzere yola koyuluyoruz. Yolda şoför her ziyaret için sürekli ek para istemeye başlıyor. Biz o zaman bu 50 doları niye ödüyoruz diye soruyorum. Kızıyor, arabayı deli gibi kullanmaya başlıyor. Tehdit ediyor, şelalenin girişindeki görevliler araya giriyor, sonunda anlaşıyoruz.
Şirin bir köy evinin terasında muz kızartması, ekmek ağacı meyvesi ile yerel pilav içeren bir öğlen yemeği yiyoruz. Trafalgar Şelalesi iki koldan oluşuyor. Burada soğuk ve sıcak su birleşiyor. Kayaları aşıp şelalenin ağzına kadar ulaşmak için çizme ve özel kıyafetlerle ön hazırlık gerekiyor.
Kristof Kolomb, 3 Kasım 1493 tarihinde bu cennet adayı “Dies Dominica” (Latince “pazar günü” demek) olarak isimlendirmiş. Belki de o gün günlerden Pazar idi. İspanya kraliçesi kendisine “Dominika adası neye benziyor?” diye sorunca Kolomb, bir kâğıdı avucuna alıp buruşturur ve “işte böyle” der. Kristof Kolomb bugün yine Karayip Adalarını ziyaret etse herhalde aralarında sadece Dominika’yı tanırdı. Diğerleri ise hızla betonlaştı.
XVII yüzyılda Fransızlar adayı ele geçirir, 1763 Paris Anlaşması ile Dominika bu kez rakipleri İngilizlere geçer. Ama 1782 yılında Saintes’te İngiliz ve Fransızlar arasında yeni bir savaş daha yaşanır. Nihayet 1978’de Dominika bağımsızlığını ilan eder. Adada zehirli yılan, akrep yok, suç da yok. Bois Bande ağacının kabuğunu Rom’a yatırıp afrodizyak hazırlıyorlar. Ekmek ağaçları ise şeker kamışı tarlalarında çalıştırdıkları köleleri beslemek için bu coğrafyaya ekilmiş.
Üst üste beş kasırgadan (sonuncu Ağustos 2015, biz ayrıldıktan 3 gün sonra) nasibini alan Dominika’nın karşısında Martinik Adası yer alıyor.
Adanın batı kıyısındaki kutu kutu renkli evleri ile başkent Roseau’da saat 17’de hayat duruyor. Dükkânlar ve kepenkler sıra ile kapanıyor. Herkes hızla minibüslere dolup köylerdeki evlerine koşuyor. Başkent Roseau’nun bir yanı dağ manzarası, önünde Karayip denizi, diğer yanında dev ağaçları ve çim sahası ile bir botanik bahçesi uzanıyor. Bu sorunsuz huzur ortamında elbette insanlar uzun ömürlü olur. Dominica’lı Ma Pampo 2013 yılında tam 128 yaşında iken ölmüş.
Dominika göklere uzandığı kadar suların dibine de uzanır. Laudat Köyünün 4 kilometre ötesinde “Freshwater Lake” gölü civarında başrollerini Keira Knightley, Orlando Bloom ve Johnny Depp’in oynadığı “Karayip Korsanları” adlı ünlü film çekilmiş. Aslında adada herkesin bu filmden bir anısı var. Şoförümüz en samimi Knightley’i bulmuş. Johnny Depp ise sürekli telefonla konuşuyormuş.
Havaalanı yolunda yer alan Emerald Pool’a yüzmeye gidiyoruz. Orman içinde 15 dakika kadar yürüyünce karşımıza şelale ile önünde berrak sulu havuzu çıkıyor. Taşların üstünden yürüyüp suya ilk girişi oldukça zor. Ama sonrası çok zevkli, başınıza dökülen coşkulu su size sürekli doğal masaj yapıyor. Hibiscus çiçeğinden yapılan lezzetli suyu içiyoruz. Önümüzden sıçan-domuz yavrusu karışımı kemirgen bir hayvancık koşarak geçiyor. Burada buhar püskürten küçük delik ve sıcak su kaynaklar bulunuyor.
Miami’den kalkan Cruise ile adaları birkaç saatliğine ziyaret eden yaşlı – obez Amerikalılarla dolu yolcu gemilerinde normal olarak 20 kişilik morg varmış. Ama çoğu zaman bu morg bile yetmezmiş. Çünkü hava değişikliği, bol ve bedava yemek ve görevli gençlerle çılgınca dansa heyecan da eklenince yolculuk sırasında gemide ölen yaşlı Amerikalıların sayısı hızla artıyormuş.

Ziyanı yok, sendele düş, şu geçitten uzaklaş!
Atacağın her adımla menzile koş, yaklaş.
Yürü, yürü, yarı yolda kalma, “ haydi” derim,
(M. Emin Yurdakul)

Domenikalı çift, evlenmek için kiliseye gelirler. Evlilik aktini yapacak olan papaz geline dönerek,

—Maalesef sizi evlendirmeyeceğim, damat ayakta duramayacak kadar sarhoş.
Gelin hemen yanıtlar,
—Muhterem peder, ayıkken kiliseye getiremiyorum ki!