Kutsal Ada ya da Hindistan’ın Göz Yaşı: Sri Lanka

Sri Lanka ya da İngiliz sömürge dönemi adıyla “Seylan” denince, aklınıza ne gelir? Mis kokulu çay ve göz alabildiğine uzanan, zümrüt yeşili çay tarlaları, değil mi?

Sri Lanka hakkındaki yazılara ve makalelere bir göz atıyorum. Meğer ne kadar çok sıfatı varmış: Mucizeler Diyarı, öteki cennet, safirin anavatanı, kutsal ada, uğurlu topraklar ülkesi, doğunun incisi… Sonra Marco Polo’ya göre “dünyanın en güzel adası” ve İbn-i Batuta’ya göre de “hayran kalınacak topraklar”.

Yeşilin her tonu, çoğunlukla birbirine benzeyen küçük sokak köpekleri, tütün çiğneyen yaşlılar, yılan oynatan sakallı bir yaşlı, rengarenk süslemeli kamyonlar, siyah suratlı maket maymunları, çeşit çeşit baharatlar, koni kokusu yayılan küçük lokantalar, çay ve baharat bahçeleri, aynı su birikintisinde hayvanlarıyla beraber yıkanan köylüler, ıslak peştamallarıyla turistlere gülümseyen genç kızlar, sütlü çay içen gençler, bellerini açıkta bırakan ve adına “sari” dedikleri yöresel giysileri içinde kadınlar, “tuk tuk” denen triportörler. İşte Sri Lanka’dan bazı manzaralar.

Etnik huzursuzluğun pençesindeki yeşil Seylan ya da yeni adıyla Sri Lanka, Sinhali saygıdeğer ada dilinde “pırıl pırıl parıldayan ülke” anlamına geliyor. MÖ VI. yüzyılda, ada halkının çoğunluğunu Hindistan’dan göç eden ve MS 267’de Budist olan Sinhaliler oluşturuyor. Hindistan’ın güneyinde bulunan Tamil Nadu eyaletinden gelen Tamiller ise ufak bir azınlıkta.

Ada, tarih boyunca işgalcilerin; Portekizli, Hollândalı ve İngilizlerin akınına uğramış.Uzun yıllar İngiltere’ye bağlı bir sömürge olarak kalmış,. XIX. yüzyılda alevlenen milliyetçilik hareketleri sonucu, Hindistan’ın paralelinde, 1947 yılında, herhangi bir savaşa girmeden “Commonwealth” teşkilâtı (İngiliz Uluslar Topluluğu) içinde kalmak şartıyla bağımsız devlet olmuş.

Budizm, bundan tam 2539 yıl önce, Hindistan’dan gelmiş Sri Lanka’ya. Kral Ashoka’nın gönderdiği yedi rahip ve oğlu Mahinda, zamanla bütün ülkeye yayılmış ve birçok manastır açılmış. Günümüzde, 4 binden fazla manastır ve binlerce Budist rahip var, Sri Lanka’da. Budanın doğduğu, Nirvana’ya ulaştığı ve olduğu dolunay günlerinde, bütün rahipler meditasyon yapmak için toplanırlar. Bazı Budist tapınaklarında Hinduizm etkileri görülse de, Hinduizm’de önemli bir unsur olan dans ve müzik, Budizm’de yoktur.

Bugün, Sri Lanka halkının tamamının, Budist rahiplere saygı gösterdiği söylenemez. Halkın bir kısmı, “Biz çalışıyoruz, onlar ise bizim sırtımızdan geçiniyor” diyerek rahiplere tepki gösteriyor.

Sri Lanka’nın kuzeyinde, asırlardır apayrı bir toplum olarak yaşayan ve ada nüfusunun %14’ünü oluşturan Hindu kökenli Tamillerin, Budist Sinhali milliyetçiliğinden rahatsız olacakları önceden belliydi. Hemen hemen tüm çay üretimini kendileri yaptıkları hâlde az kazanan ve devamlı ikinci sınıf insan muamelesi gören Tamillerin teröre yönelmesi önlenemedi. Ülkenin kuzeyinde bulunan önemli Tamil kenti Jaffra’nın Sri Lanka ordusunun kontrolüne geçmesiyle birlikte, ülkenin daha tenha olan batı ve orta kısımlarına dağılan Tamil kaplanları, mücadelelerini bugün de sürdürüyorlar. Bu iç savaşta 30 bin kişi hayatını kaybetti. Tamil gerillaları, zaman zaman gerçekleştirdikleri büyük suikastlerle dünya gündemine geliyor.

MÖ I. yüzyılda, o dönemin başkenti Anuradhapura’da yaşayan Kral Walagambahu, Hindistan’dan gelen Tamillere yenilince çareyi kaçmakta bulur. Hatta yakalanmamak için eşlerinden birini yolda bırakmak zorunda kalır ve Tamil prenslerinden biri, bu güzel kraliçe ile evlenir. Tamillere yakalanmadan Dambulla’ya varmayı başaran kral, bugünkü kaya tapınağının olduğu Dambulla’da tam 14 yıl saklanır. Burada güçlenip yeni bir ordu toplar ve tekrar başkent Anuradhapura’ya dönerek Tamil prenslerini yener. Onun döneminde başlayan, biri büyük 5 mağara ve toplam 2 bin metrekare alan üzerindeki Buda heykel ve süslemelerinin yapımı, İngiliz dönemine kadar devam eder. Her kral, yeni eklemeler yaptırır. Kayaya oyularak yapılmış, 14 metre uzunluğundaki, yatan Buda heykelinin yanı sıra; tuğla, kil, kaya ve kireç taşından yapılmış 150’ye yakın heykel bulunuyor, kaya tapınağında.

Mağaraların ana giriş kapısının yanında sarı renkte dev bir oturan Buda heykeli dikilmiş. Kıvırcık saç bilgeliği, uzun kulak asaleti ve yarı açıkgöz ise iç dünya ile dış dünya arasındaki dengeyi ifade ediyor. Sri Lanka Budizm’i Tibet Budizm’inden epey farklı. Tibet’te olduğu gibi dua ritüellerine burada rastlanmıyor.

Sri Lanka’daki ikinci günümüze kültürel üçgenin diğer bir ayağı olan Sigiriya kentindeki “Kaya Sarayı” ile başlıyoruz.  Kral Kasiappa tarafından MS V. yüzyılda yaptırılan “Aslan Kayası”, ormanın içinde 200 metre yükselmiş volkanik granit kütle içinde bulunan mağaralardaki 500 adet bin yıllık çıplak ve giyinik kadın figürlerinden ve tepenin üstündeki kraliyet kalıntılarından ibaret. Tepenin zirvesine, dev bir aslanın iki pençesi arasından geçerek yükselen yol boyunca gidildiği için buraya “Aslan Boğazı” denilmiş. Burayı yaptıran Kral Dhatsena’nın iki oğlu varmış. Büyük oğlu Kassapa bir hayat kadınından olduğu için, babası onun tahta geçmesini hiç istemezmiş ve onu öldürtmeye karar vermiş. Fakat oğlu bunu öğrenmiş ve daha önce harekete geçip babasını öldürterek, yaptırmış olduğu rezervuarın dibine gömdürmüş.

Bir sonraki durağımız Baharat Bahçesi. Hepimize, türlü yağlar ve esanslar ile acele ve ayaküstü bir masaj uygulanıyor. Bahçede Hint cevizi, bir ağacın çiçeği olan karanfil, koni, hamamotu, marihuana, kokain yapımında kullanılan koka bitkisi, kakao, kakule, tarçın, zerdeçal, aloavera kaktüsü suyu, vanilya, yeşil- kırmızı- beyaz ve karabiber ve daha birçok bitki ve şifalı otu bir arada görmek mümkün. Bizi gezdiren Sri Lankalı genç, “Bakın bu baş ağrısına iyi gelir; bunları kaynatıp içerseniz kendinizi genç ve dinamik hissedersiniz” gibi “doğal ilâç” tarifleri veriyor. Sandal ağacı yağı, kulak ağrısına iyi gelen tarçın yağı, vücuttaki kılları döken hamamotu, güneş kremi olarak da kullanılan aloavera suyu, tabii enerji veren, zayıflatan, romatizmaya iyi gelen farklı karışımlar.

Nihayet, Sri Lanka’nın en önemli kentlerinden ve turizm merkezlerinden biri olan Kandy’ye giriyoruz. Kandy, turistlerin çok sevdikleri bir kent. XVI. yüzyılın sonundan XIX. yüzyılın başına kadar Sri Lanka’nın başkenti olan Kandy, Budizm’in önemli hac merkezlerinden biri. İngilizler zamanında, insanlar ve filler kullanılarak yapılmış kocaman bir göl, tepelerde kocaman malikâneler, pahalı oldukları hemen belli olan özel kız okulları, tenis kortlarında Amerikalı hocalardan tenis öğrenmeye çalışan Sri Lankalı zengin ve şımarık kızlar. İşte Kandy!

Kandy’de ilk ziyaretimiz, Sri Lanka’nın en önemli Budist tapınağı olan Dalada Maligawa’ya. Tapınağın önünde olağanüstü önlemler alınmış. İçeri girene kadar defalarca kontrolden geçiyoruz, çünkü 1998 yılının Ocak ayında, Tamil gerillaları, bir kamyona yükledikleri büyük bir bombayı tapınağın önünde patlatmışlar ve tapınak büyük ölçüde hasar görmüş.

 XV. yüzyılda yapılan ve birçok Budist törene tanık olan bu tapınağın en büyük özelliği, Buda’nın dişinin burada saklanması. Buda’nın dişi, iç içe konmuş 6 adet altın kutu içinde saklanıyormuş. Ama ziyaretçilere göstermiyorlar.

Kandy kentinin merkezinde bir saat mola verdikten sonra bir çay fabrikasına gidiyoruz. Ne de olsa, “Seylan çayı” dünyaca ünlü. Yol üzerinde şelâleler, hem çamaşır yıkayan hem de kendileri yıkanan kadınlar göze çarpıyor. Dar orman yollarından geçerek çay yetiştirilen bölgeye varıyoruz.

Çay yararlı mı, zararlı mı? Tıp uzmanları, bu konuyu yıllardır tartışırlar. “İçerdiği kafein uyarıcıdır” denir, “limonlu ve açık çay, hazmı kolaylaştırır” denir, “demir emilişini engellediği için kansızlık yapar” denir ve bunun gibi daha birçok yarar ve zararlarından bahsedilir. Ama ne olursa olsun, dünyanın her tarafında sevilir. Serin ve yumuşak iklimden hoşlanan bir bitki olan çay, Sri Lanka için büyük öneme sahip.

Kısa Kısa Sri Lanka

  • Sri Lanka’da 26 Aralık 2004 tarihinde deprem sonrası oluşan tsunami dalgaları nedeni ile aralarında Türklerin de bulunduğu ortalama 25 bin kişi hayatını kaybetti. Sahilleri % 75’i zarar gördü. Ülke büyük bir darbe yedi. Maddi zarar bir milyar doları buldu. Sri Lanka hükümeti yaraları sarmakta çok pasif kaldı. Neden sonra yeni bir yasa ile sahillerde yapılaşma yasaklandı.
  • Ülkenin özellikle orta ve kuzey bölgelerindeki yolları çok dar ve bozuk. Bunun bir nedeni de “sosyalist” bir düşünce ile düşmanın ülkenin iç kısımlarına ilerlemesini engellemekmiş.
  • Çok tehlikeli bir zehir olan kanero bitkisinin tohumları özellikle hamile kalan kızların sığındığı bir intihar şekli. Sri Lanka’nın kırsal kesiminde yetişen kanero sayesinde Sri Lanka dünyada intihar oranının en yüksek olduğu ülkelerin arasına katıldı. Hükümetin bu bitkinin ekimini engellemek için yaptığı çalışmalar da pek sonuç vermedi.
  • “Arak” denen hindistancevizinden yapılan rakıyı meraklılarına hediye olarak götürebilirsiniz. Zencefil birası (ginger beer) alkolsüz, tadı çok farklı ve sağlığa yararlı, deneyin. Ben hep onu içtim.
  • Sri Lanka’nın yedi adet dünya miras listesinde yer alan kültür ve doğa varlığı var. Bunlar (kabul ediliş tarihi ile): Polonnaruva Antik Şehri (1982), Sıgiriya Antik Şehri (1982), Anuradhapura Kutsal Şehri (1982), Galle Eski Şehri ve Kalesi (1988), Kandy Kutsal Kenti (1988), Sinharaja Milli Parkı (1988) ve Dambulla Altın Tapınağı (1991).
  • Sri Lanka’da en popüler spor “kriket”. Bu alışkanlığı İngilizlerin adada bıraktığı bir gelenek olarak düşünmek gerekir ve bu ufak ülke krikette bayağı da iddialı. Hindistan ile devamlı yarışıyor.
  • Eğer yeterli zamanınız olursa zor da olsa Adam’ın Tepesine 2200 merdiveni tırmanarak çıkın. Adam dağının 2243 metredeki zirvesinde 80-90 santimetre boyunda, insan ayağı şeklinde bir iz bulunan büyük bir kayaç hemen hemen her din için kutsal bir adak yeri olmuş. Müslümanlara Adam tepesini Hz. Âdem cennetten kovulunca dünyaya ilk ayak bastığı yer olarak, Budistler Buda’nın, Hindular ise Şiva’nın ayak izi olarak kabul eder.
  • Sokaklarda aç ve bitkin yatan ve birbirinin benzeri çok sayıda köpek insanı üzüyor. Birçoğu da uyuz veya yara içinde. Ancak bizde olduğu gibi belediye yetkililerince vurulmuyorlar.
  • Bu arada şehir içi ulaşımı genellikle tuk-tuklar sağlıyor.
  • Yollardaki tabelalarda hem Sinhali dili hem de Tamil dili birlikte kullanılıyor. Ama önemli kavşaklarda İngilizce de yer alıyor.
  • Her okulda zorunlu olarak bir Buda heykeli ve dua köşesi olduğunu düşünürsek Sri Lanka’nın laikliğinden şüphe etmek gerekmez mi?
  • Derneğimizin Sri Lanka temsilcisiydi, hoştu, hareketliydi, sırt çantası ile gezerdi, Sri Lanka üzerine iki kitap hazırladı. Hikkaduwa’da sahilde bir pansiyonu vardı. Tsunamide yıkıldı, üzüldü. Evcan Demirtaş’ı genç yaşta kanserden kaybettik, seviyoruz ve anıyoruz.
  • Sri Lanka mutfağı genelde baharatlı! Korili pilav, patlıcan, patates, fasulye, kabuklu pirinç, kırmızı mercimek ve meyveler arasında ise mango, kırmızı ve yeşil muz, çok iri jak fruit ilk sırada yer alıyor.
  • Sri Lanka’da 250 bin balıkçı bulunuyor. Birçoğu tsunami sırasında hayatını kaybetti ve tekneleri parçalandı. Gel-gitler ile çekilen okyanus sularına dikilen uzun çubuklar üzerine bir cambaz gibi çıkan balıkçılar su çekilince mercan kayalığındaki lezzetli balıkları avlıyorlar.
  • Sri Lanka’ya has su monitörü, Komor ejderhasını andıran uzun dilli tuhaf bir sürüngen. Ağzı ve dili zehirli. Akrep gibi zehirli böcekleri yakaladığı için yerli halk onları evlerinin önünde özel besliyor.
  • Meğer nelere malikmiş bu hindistancevizi. Her santimetrekaresini kullanıyorlar. Baştan suyu içiliyor, kabuk içindeki beyaz kısmı rende yapılıp suyla karıştırılıyor ve elde edilen sütünden yağ yapılıyor. Meyvesinden ise alkol. Gelelim kabuğuna; çeşitli basit ev aletleri kullanılarak liflerinden kilim, süpürge, ip, halat ve çanta yapılıyor. Yapraklarından ise çatılar örülüyor.

BOMBALARIN ARDINDAN; VİETNAM

Hiç bitmeyecekmiş gibi pirinç tarlaları; uçsuz bucaksız… Binbir anlam ve kaygı yüklü yüzler, ama her şeye rağmen gülen gözler… Ve Ho Şi Minh, kısaca Vietnam’ın “Ho Amca”sı… Ho, 1942-1944 yılları arasındaki tutukluluk günleri sırasında yazdığı şiirlerinden birinde halkının mücadelesini pirinçle özdeştirmiş: “Pirinç acıdan kıvranır durur havanda / Sonra geçer acısı, süt gibi ak olur / İnsanlarımız da havandaki pirinç gibi / Yumruğu yiye yiye adama benzer / Kan ağlaya ağlaya temiz pak olur”

            1972 yılında Başkan Nixon’un emri ile üzerine 40 bin ton bomba yağdı Hanoi’nin. Vietnam denilince hep savaş ve sonuçta Amerikalıların yenilgisi akla gelir. Bir de, Holywood’un bir türlü vazgeçemediği çok sayıda Vietnam filmi: Good Morning Vietnam, Ölüm Tarlaları, Geyik Avcısı, Apocalypse How, Platoon, Full Metal Jacket, Hamburger Hill, Dien Bies Phu, Rambo bilmem kaç (!) ve daha neler neler… Ama, nedense bu filmlerde Amerika’nın Vietnam’a saldırması, eşit güçlere sahip iki ülkenin savaşıymış gibi gösterilir genellikle. Bu tür filmlerde, örneğin “Rambo”da, Viet-Kong gerillalarının, kahraman (!) Amerikan askerlerine kahkahalar atarak yaptıkları işkenceler nedeniyle, filmi izleyenlerin bir bölümü “Ne kadar acımasız yahu şu Vietnamlılar” gibisinden bir çiğ düşünceye -anlık olsa bile- kapılmışlardır mutlaka. Ama Vietnamlıların, bu güleryüzlü halkın ilk savaşı değildi bu savaş… Sonuçta, savaşla ve hürriyet özlemiyle yoğurulmuş bir halkın esareti kabul edemeyeceğini geç te olsa anladı Amerika…

            Kennedy döneminde, 1961 yılında Vietnam’a yollanmaya başlayan askerlerin sayısı 1963’de 17 bin olmuştu. Komünizmin dünyayı ele geçireceğine inanan Johnson yönetimi de en gelişmiş silahları ile savaşı sürdürdü, Nixon’da öyle. 1974 yılına kadar Amerikalılar 70 bin ölü, bir o kadar da ruhsal ve bedensel yaralı verdikten sonra çekildiler. Oysa ki Vietnamlılar o kadar canayakın, sessiz ve iyi niyetli insanlar ki; “nasıl oldu da savaştılar” diye düşünmeden edemiyorum. Bu savaşta 700 bin Vietnamlı askerin yanı sıra 4 milyon sivil de hayatını kaybetti. 

MÖ 200 – MS 938 yılları arasında, yani bin yıldan fazla Çin egemenliğinde kaldı Vietnam. Her fırsatta Çinlilere karşı savaştılar. Sonra bağımsız Vietnam krallıkları birbiri ile savaştı. 1850’li yıllarda Fransızlar gelip yerleşti. Ünlü liderleri Ho Şi Minh (1890-1969) önderliğinde Fransızlara karşı savaş sürerken, 1954 yılında Cenevre antlaşması ile Vietnam, “Kuzey Vietnam” ve “Güney Vietnam” olarak ikiye bölündü. Daha sonra Amerikalıların müdahalesi ve son olarak ta 1979-1989 arasında Kamboçya’da Kızıl Khmerler ile savaştılar. Vietnam’ın “Atatürk”ü diyebileceğimiz Ho Şi Minh ise, ne yazık ki ideali olan “Birleşmiş Vietnam”ı göremeden, 1969 yılında öldü. 

Ho Şi Minh’in Mezarı: Hanoi

            Hanoi; küçük çan kuleli, geniş basamaklı sekileri olan, kolonyal tarzı, yıkık dökük evleri ve büyük ağaçların gölgelediği caddeleri ile bir taşra kasabasının sade inceliğini taşıyor. İlk dikkatimi çeken, sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar koni şeklinde şapkalar veya “Bo Doi” türü kasketleri ile kadın erkek, yaşlı genç herkesin bisiklet veya motosiklet üstünde yollara dökülmesiydi. Bir de bisikletten yapılma çek-çekler var. Tüm yaşantı dışarıda, kaldırımların üstünde. Meyve satıcıları, tombalacılar, berberler, lokantalar, sohbetler hepsi kaldırımlarda.

            Öğleden sonra şehir turuna çıkıyorum. İlk durağım “Literature Temple Van Mieu” (Edebiyat Mabedi). Belki burayı Vietnam’ın ilk üniversitesi olarak kabul edebiliriz. 1070 yılında inşa edilen bu kompleks, Vietnam mimarisinin en güzel örneklerinden biri. Burada, Konfüçyüs’ün önderliğinde kıymetli bilim adamları yetişmiş ve Konfüçyüs’ü “10 bin neslin hocası” olarak kabul ediyorlar.

            Ahşap bir köprü ile geçilen küçük bir ada üzerindeki, XVIII. yüzyıla ait “Ngoc Son Mabedi”ni geziyorum. Burada dev bir efsanevi kaplumbağanın kabuğunu görmek mümkün. Cennet İmparatoru, Le Thai To’ya Çinlileri memleketinden uzaklaştırması için sihirli bir kılıç verir. Zaferle sonuçlanan savaştan sonra bir gün, dev bir su kaplumbağası Le’nin elinden kılıcı kapıp gölün derinliklerinde kaybolur. O zamandan beri bu göl “Ho Hoan Kiem” (Yerine Giden Kılıç) olarak anılır. Yani, savaştan sonra, kaplumbağa aracılığıyla kılıç cennete iade edilmiş oluyor.

            Vietnamlılar, milli kahramanları “Ho Şi Minh”i halen çok seviyorlar. Lenin, Stalin ve Mao’dan sonra Ho Şi Minh’in de cesedi mumyalanarak ziyarete açılmış. Mozolesi, büyüklüğünün yanı sıra, sakinliği ile de etkileyici bir meydan olan “Ba Dinh Meydanı”nda. Bizleri ikişerli sıra yapıyorlar ve askeri bir düzende uygun adım yürüyoruz Ho Şi Minh’e doğru. Fransızlar, 1882’de Hanoi’ye geldiklerinde bazı tapınakları yıkmaktan çekinmemişler. Ba Tien Pagoda, katedrale yol yapmak için yıkılmış. Bao An Pagoda ‘nın yerine ise postane kurulmuş. Ho Şi Minh, 1945’te kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye bu konuda şu yorumu yapmış: “Fransa acayip bir memlekettir. İnsanı hayran bırakacak fikirlerin ocağıdır, ama Fransızlar yolculuğa çıkınca bu fikirleri yanlarında götürmezler”. Ho Şi Minh’in anıt mezarından çıkınca kendimi güzel bir parkta buldum. Daha sonra yürüyerek “Hanoi Botanik Bahçesi”ne. Ho Şi Minh’in bambudan yapılmış sade evini gezdim. Bu ünlü lider 1958-1969 yılları arasında bu evde yaşamış. Hemen yanındaki tek sütunlu mabet ise nilüferlerle kaplı bir gölün üstünde. Onun yanında ise, büyük bir bina içinde “Ho Şi Minh Müzesi” bulunuyor.

            Amerika, Vietnam’a, Hiroşima’ya attığı atom bombasının 450 katını boşalttı. Saygon’daki savaş müzesini gezdikten sonra insanın insanlığından utanmaması, inanın mümkün değil. Saygon’da küçük bir kız elimi tutuyor, sonra gömleğime yapışıp beni takip ediyor. Önce ilk doğal tepkim ile kızıyorum, ama gözlerimin içine öyle bir bakıyor ki, hayır bakmıyor, adeta yılların acısı okunan gözleriyle insanı donduruyor; sanki büyükbabasının gözleriyle bakıyor… Buradaki çocuklar çok çok güzel. Evlatlık olarak, niçin özellikle Vietnamlı çocukların tercih edildiğini şimdi daha iyi anlıyorum…

Bir Savaş Kenti: Saygon (Ho Şi Minh)

            Saygon’a uçmak üzere hava alanına gidiyorum. Vietnam Hava Yolları’nın bir şakası olsa gerek: İki saat rötar. Ama o da ne! Saygon hava alanında meyve satılıyor, hem de kilo ile. Çok ilginç, hayatımda ilk kez bir hava alanında meyve satıldığını görüyorum.

            Saygon’da da trafik yoğun, tabii yine motosiklet, bisiklet ağırlıklı, ancak bu kez arabalar da var. En azından Hanoi’den daha fazla motorlu taşıt var. Motosikletlerin korkunç gürültüsü ve egzoz dumanları arasında, aralarından karşıya geçmek büyük bir marifet. Neyse, hemen şehir turuna başlıyorum. İlk durak: “The War Remnants Museum”, kısacası “Savaş Müzesi”. Bence “Utanç Müzesi” demek daha doğru. Girişte bir camekanın içinde dört adet Amerikan savaş madalyası duruyordu. Bunlar, Vietnam’da kahramanca (!) savaşan Çavuş William Bravo’nundu. 1990 yılında madalyalarını Vietnam hükümetine gönderen Çavuş Bravo, Vietnam halkından şu cümle ile özür diliyordu: “To the People of United Vietnam, I was wrong, I am sorry” (Birleşik Vietnam Halkına; hatalıydım, üzgünüm !)…

            Saygon 40 yıl önceki Fransız kentlerini andırıyor. Ağaçlar kente tropikal bir görünüm veriyor. Geniş bahçeler, büyük meydanlar, havuzlar, sarı koloni evleri, yükselmekte olan iş merkezleri ve oteller… “Rex Oteli”nin Saygon’un tarihçesinde önemli bir yeri var. Burada Amerikalı subaylar karargah kurmuşlar. Bu otelin içinde acele bir tur atıyorum. Saygon’un ünlü bir diğer binası da eski “Amerikan Elçiliği”. Hani Vietnam’la ilgili tüm filmlerde vardır, üstüne helikopterler inip kalkar. Bu bina, şu anda tekrar Amerikan konsolosluğu olarak açılacağı günleri bekliyor.

            Ertesi sabah yine yollardayım. Yine binlerce bisiklet ve motosiklet sel gibi akıp gidiyor. Ancak şiddetli bir yağmur sırasında trafik bir süre açılıyor. Motosikletteki genç kızların hemen hepsinin ellerinde, dirseklerine kadar uzanan rengarenk eldivenler vardı. Yüzlerine ise sadece gözlerini ortada bırakan bez maskeler örtmüşlerdi. Ben sıcağa ve hava kirliliğine karşı bir önlem sandım, ama değilmiş. Burada beyaz tenli kızlara rağbet edildiği için kollarının ve yüzlerinin esmerleşmesini önlemeye çalışıyorlarmış.

            Tertemiz formalar içinde, bisiklet üstünde kız ve erkek öğrenciler görüyorum. İlk okul öğrencilerinin kıyafeti beyaz gömlek ve lacivert pantolondan oluşuyor. Yakalarına da bir kırmızı kurdele bağlıyorlar. Lise öğrencileri ise tamamen beyaz giyiniyor. Öğretime özel bir önem veriliyor, okuma yazma oranı % 95. Kaldırıma oturmuş meyve satanlar, köşedeki piyango satıcısı, hatta taksi şoförleri, beklerken hep kitap okuyorlar. Bir de ülkemizi düşünün; acaba kaç kişi kitap okuyor? Otobüste, vapurda, durakta, kısacası her yerde çevreme şöyle bir bakıyorumda; sonuç, içler acısı… Vietnamlılar, özellikle Victor Hugo’ya hayranlar. Aziz Nesin de bu ülkede çok iyi tanınıyor. Zaten Türkiye’ye “Aziz Nesin’in Ülkesi” diyorlar. Vietnam alfabesi Latin harflerinden oluşuyor. XII. yüzyıldan beri Uzakdoğu’da Latin alfabesi kullanan nadir ülkelerden biri. Elbette bizler için büyük kolaylık. En azından sokak ve şehir tabelalarını okuyabiliyorum.

            Saygon Nehri’nin iki yanı da kazıklar üstüne kurulu evlerle kaplıydı. Saygon’dan uzaklaştıkça doğa güzelleşiyor, yeşilin her tonu görünüyor. Yolun iki tarafında göz alabildiğine uzanan pirinç tarlaları ise bir başka yeşil. Dev palmiyeler, muz ağaçları, hatta dragon fruit (ejder Meyvesi; dışı kırmızı, içi de siyah puanlı beyaz renkte yerel bir meyve) ağaçları… Yol kenarına, kurutulmak üzere pirinç, mısır ve kahve serilmiş. Nedense, herkes evini yolun üstüne inşa etmiş. Evlerin cepheleri çok dar. Arazi kıymetli anlaşılan. Motorsikletler, bisikletler, mandalar, kağnı arabaları, ördek sürüleri hep aynı yolda. Vietnam için yol kıyısı, bir çeşit yaşam biçimi.

            Tay Ninh kentinde “Kaodaizm” tapınağında bir ayin seyretmeye gidiyorum. 1928 yılında “Cao Dai” tarafından ortaya konan bu dinin bugün 3 milyona yakın müridi var. Tüm dinleri sentezleyen “Cao Dai” her dinin kendisine göre iyi taraflarını kabul etmiş. Bilhassa 4 dinden daha fazla etkilenmiş. Bunlar Budizm, Taoizm, Katolik ve Konfüçyüs felsefesi. 1932 yılında bu etkileyici mabedi tamamlanan Dai dininde, “tek göz” bir sembol olarak kullanılmış; kalbin, hayatın ve ibadetin yolu olan “tek göz”. Günde 4 defa ibadet ediyorlar. Törenlerde kadın da erkeğin yanında yer alıyor. Kaodistlerin beş ana prensibi var:”Kimseyi öldürme, yalan söyleme, hırsızlık yapma, tek kadınla ol ve alkollü içki içme.” Törenleri ise gerçekten etkileyici. Gayet muntazam, disiplinli bir şekilde, mabet içinde, kadınlar bir yana erkekler bir yana olmak üzere sağlı sollu diziliyorlar. Sanki namaz kılar gibi oturuyorlar ve ilahi bir şarkı eşliğinde bir çeşit meditasyona başlıyorlar.

            Öğleden sonraki hedefim, ünlü “Cu Chi Tünelleri”. Saygon’a 70 kilometre uzaklıkta bulunan bu tüneller, aynı zamanda kuzeydeki Viet-Kong gerillalarının kalesiymiş. Yüksek ağaçların neredeyse geçit vermediği uçsuz bucaksız bir orman içinde yer alıyor. Tünellerin yapımı 20 yıl sürmüş, uzunluğu ise 200 kilometre. Ho Şi Minh rozetli, boynu kırmızı mendilli, çakı gibi bir delikanlının peşinden ormana daldık. Yürüdük de yürüdük… Yerde bir delik, biraz ileride bir başka delik. Bu delikler tünellerin girişleri ve çıkışları. Yalnız elle ve kazmayla kazılmış kilometrelerce uzunluğunda ve ormanın altında 3 kat oluşturan tüneller… Her 3 katta da yer, zemin, duvarlar, tavan  hep toprak. Birinci kat 3 metre, ikincisi 6-7 metre, üçüncüsü 8-10 metre derinliğinde. Tüneller genişleyip toplantı odası, hastane, yatakhane ve mutfak oluyor, iyice daralıp gizli geçit oluyor, daha da daralıp havalandırma borusu oluyor. Labirent gibi, tam bitti derken, yukarıya, aşağıya ya da bir köşenin arkasından başka yöne uzanan yeni tünellere açılıyor… Kimi geçitlerden geçebilmek için eller ve dizler üzerinde ilerlemek gerekiyor. Sanki bir örümcek ağı gibi yayılmışlar. İşte 10 yıl boyunca Viet-Kong gerillaları ormanın çevresinde, Saygon’un civarındaki, tüm Güney Vietnam’daki Amerikan üslerine buradan direnmiş. Gerillalara yardım ediyorlar diye köyleri bombalanan, yakılan köylüler de burada saklanmış. Amerikalılar elbette ki bu tünellerin varlığını biliyorlarmış. Hatta köpeklerine bile aratmışlar, içlerine kimyasal bombalar atmışlar. İçeriye de girmişler ama içerideki bubi tuzakları, mayınlar ve daralan tüneller nedeniyle başa çıkamamışlar. Tünellerin daralan kısımlarından Viet-Kong gerillaları zorlanmadan geçerken, iri yarı Amerikan askerleri sıkışıp kalıyorlarmış…

Vietnam’dan Notlar:

     Vietnam doğa güzelliği ile Tayland, Malezya ya da Filipinler ile rekabet edecek durumda. Vietnam’ın birbirinden güzel 3bin adası var. Ancak bunlardan 1600 tanesinin adı var. İşte bu tanrı vergisi güzel doğadan yararlanarak yepyeni bir Vietnam yaratmanın mümkün olduğunu düşünen aydınlar, “önce turizm” diyorlar. “Ha Long Bay” adı ile bilinen bu ada ve adacıkların her türlü turisti çekecek kadar büyüleyici olduğunu bilenler, işe buradan başlamak gerektiğine inanıyorlar. Eski imparatorluğun başkenti “Hue” ise “parfüm kokulu” nehrin kıyısında, bütün eski ihtişamını koruyarak, Nguyen Hanedanı’nın parlak kültürünü halen muhafaza ediyor. Nguyen Hanedanı’nın son imparatoru “Bao Dai”, 30 Ağustos 1945’de Viet-Minh güçlerine tacını ve kılıcını burada teslim etmiş.

     Vietnamlılar, turizm patlamasının aynı zamanda günlük yaşam ve yerel kültürler arasındaki bağı da iyice koparacağını hissediyorlar.

     Vietnam’ın milli içkisi “Yılanlı Votka”. İspirto tadındaki bu içki ikram edildiğinde, insan ne yapacağını şaşıyor.           Karşılaştığım ve tanıdığım her Vietnamlının başlıca ortak özellikleri: Sonsuz dışa dönüklük, yabancılara, tanımadıkları insanlara büyük ilgi, her an yardıma hazır, hep davetkar ve mükemmel bir ev sahipliği, hep güler yüzlü olmaları, genç kızların ve kadınların güzelliği, şarkı söyler gibi konuşmaları, incecik bedenlerini, uzun boylarını, başlarını hep dimdik tutmaları ve soylu tavırları.

Dokuzyüz Yıllık Bir Kent Graz

Öyle Graz’ın içinden araçla geçmekle veya ana meydanda bir mola vererek bir kenti çözemeyiz, sadece orada “bulunmuş” oluruz. “Ben Graz’ı içime sindirerek tanımalıyım” diyorum. Bu da orada en az iki gece kalmak, caddelerinde ve ara sokaklarında aşağı – yukarı yürümekle olur.

Sağolsun, Kazım Yılmaz ve kardeşi Şafak ve Özkan beni Salzburg’tan araçları ile   adım adım betonlara gömülen İstanbul’da özlemini duyduğum pastoral dağ ve orman manzaraları arasında Graz’a götürüyorlar.

Türk ve Afrikalıların ağırlıklı olduğu Albert Scheizengasse’de oldukça hesaplı iki odalı bir ev tuttum. Evet ev aslında dökülüyor, kapısı bile zor kapanıyor !  Ne olacak, satın alacak değilim ki  ! Bu semtte bol sayıda Türk mağazası ve bilhassa nedense her  köşede bir berber dükkanı bulunuyor. Hemen kendimi dışarı atıyorum.

Kapısında “Kapadokya” yazılı bir  kahveye girip içeride oturanları inceliyorum. Yan masadaki adamın hafif kamburlaşmış sırtı içten titremelerle sarsılıyor gibi. Siyah ceketinin altından çizgi inceleğindeki sağlıksız bedeni belli ki yılların yorgunluğunu taşıyor. Belki de 20 yıl önce Avusturya’ya Anadolu’nun ücra bir köyünden çalışmaya gelmiş. Yanındaki genç adamın alnında biriken ter damlacıkları kahvenin ortasında sallanan ışığın altında bazen parlıyor,  sonra da birden gölgeleniyor.

Kendimi kahveden dışarı atıyorum. Ufuktaki dağların eşsiz manzarası, kırmızı parıltılı ve  eğimli çatıları, dantel gibi işlenmiş binaları, dünyada eşi olmayan bir caz fakültesi, Akdeniz sıcaklığını hissettiren cana yakın halkı, tertemiz havası, genç nüfusu ile Graz’ı Osmanlı iki defa,  1529 ve 1532 yıllarında ele geçirmiş. O yüzden kentte uzun süre “Osmanlı Korkusu” yaşanmış. Kendilerini korumak için kaleler, gizli geçitler,  tüneller ve cephanelikler hazırlamışlar.

1797 yılında bu kez Steirmark Eyaletinin başkenti Graz’ı kenti Napolyon ele geçirmiş. Yani Fransızların eline geçmiş.  İkinci Dünya Savaşı sonunda ise önce Ruslar  sonra da İngilizler 10 yıl bu coğrafyayı kontrol ediyor. Bütün bu istilalara rağmen Graz Avrupanın tarihsel kimliğini en çok koruyan kentlerinden birisi.

Alplerin güneyindeki Graz ile kucaklaşan Mur Nehrinin Graz’ın sınırlarındaki uzunluğu tam 16 kilometre ve üzerine 15 köprü inşa edilmiş.

Graz’da ilk ve kesinlikle yapılması gereken herhalde Schlossberg Şatosuna çıkmak olmalı. Tepe sadece 475 metre. Oraya ulaşmak için dört alternatifiniz var. Birincisi ve en ucuzu kendinize güveniyorsanız 260 basamağı tırmanmak. İkincisi ücreti  1,5 Avro olan asansörü kullanmak. Üçüncü ise madenci trenine benzeyen bir araçla 8,5 Avro karşılığında dağın içinden geçerek farklı bir tecrübe yaşamak. Bu arada bir de  finüküler de var !  

Tepede X. yüzyılda yapılmış bir kale dışında, 1560 yılında tamamlanan akrebi yelkovanından daha  uzun tuhaf bir tarihi “saat kulesi” bulunuyor. Ama Graz manzarası eşliğinde buradaki kahvede bir sütlü kahve içmek sahiden de hoş !

Avusturya’nın ikinci büyük şehri olan Graz’ın katedrali (1438 – 1468) III. Frederick tarafından yaptırılan gotik bir yapı ama yenilenirken nedense barok üslubuna geçilmiş. Katedral içindeki bir duvar resminde Graz’ın yaşadığı üç felaket resmedilmiş. Osmanlı istilaları, veba ve çekirge baskını. Doğrusu bu tabloyu aradım ama bulamadım !

Graz Katedrali’nin bitişiğindeki II. Ferdinand’ın Barok sitilinde mozolesi bulunuyor. Torunu II. Leopold bu yapıyı yıllar sonra tamamlamış.

Graz Şehir Parkı (Stadtpark) aslında çok sayıda  heykeli ile bir “heykel sergisi.” Şehrin güneyinde bulunan park 7 hektarlık bir yeşil alanı kaplıyor. Bu park içindeki tarihi “Cafe Promeneda’da” bir pasta eşliğinde çay içmeye ne dersiniz ? Ama burası her an oldukça kalabalık bir mekan !

Mur Nehri üzerinde tamamen parlak bir metalden istridyeyi hatta biraz da yumurtayı andıran 47 metre uzunluğunda yapay bir ada yapmışlar. İçinden yürüyerek karşı sahile geçiyorsunuz. Ama bana sorarsanız pek “anlamsız” ve “işlevsiz.”

2013 yılı Avrupa Kültür başkenti olmaları nedeniyle Graz’ın “modern yüzü” diye tuhaf bir bina daha  inşa etmişler. Vallahi dışarıdan ahtapot koluna veya koyu mavi zepline benziyor. Bu dost canlısı uzaylı bina güya sanatla halkı buluşturacakmış. Ama içeri giriş 10 avro ile başlıyor. Bence sanatı sırf paralılara sunuyor. İçinde doğal tarih müzesi, çeşitli sergiler ve devlet kütüphanesi bulunuyor.

  • Gottfried Haver adlı varlıklı bir tüccar 1884 yılında satın aldığı evinin çatısına bir de  saat kulesi inşa ettirmiş. Günde üç defa, saat 11, 15 ve 18’de saatin çalması ile yerel kıyafetli bir çift figürü çıkıp dans ediyor !
  • Graz’ın Opera Binası bir  sezonda 500’e yakın, opera, müzikal, operet ve bale gösterisine ev sahipliği yapıyor. Neo-barok mimarisine sahip bina XIX. yüzyılda tamamlanmış ve gayet şık salonu  1330 seyirci kapasiteli!
  • Barok Eggenberg Sarayı muhteşem parkın içindeki bir peri sarayı sanki. Tam 12 kapısı ile 365  de penceresi var. Bahçesi de görülmeye değer !  
  • Graz’da kendinizi sık sık Haupt Plaza’da bulacaksınız. Burası eski kentin “tam merkezi”. Kıvrılan dar sokaklar, şiirsel rengarenk evler, romantik avlular birbirini takip ediyor. Barok, rönesans ve gotik üslupları bir güzel harmanlanmış. Meydanda sosis satıcıları boy gösteriyor. Tüm sosyal içerikli gösteriler burada yapılıyor !
  • Landhaushof,   yani XVI. yüzyıl Steirmark Eyalet Parlemantosu da bu meydanda.  Bu binada ayrıca Osmanlıya karşı savunma için hazırlanan Styrian Cephaneliği bulunuyor.

Kısa Kısa Graz

  • Graz’ın 6 üniversitesinde 40 bin öğrenci eğitim alıyor. Bu bakımdan genç bir kent !
  • Bu kentin % 40’ı yeşil alan olarak korunuyor !
  • Civarında, kayak, bisiklet, trekking, dağcılık, rafting, dağcılık gibi sporlar sizi bekliyor !
  • Güney Styria Yöresinin şarapları meşhur. Ayrıca Lippizaner At Çiftliğini de ziyaret edebilirsiniz !
  • Graz başkent Viyana’ya trenle sadece 2,5 saat. Aslında Graz,  Salzburg ve Innsburg’un bir üçgenin üç  köşesi !
  • Graz Eski Şehir 2003 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış.
  • Bir zamanlar Mur Nehri’nin bir yakasında zengin ve asiller, diğer yakasında ise fakir ve suçlular yaşarmış. Mur Nehri Orta Steier Ormanlarından doğuyor.
  • THY haftada 4 defa Graz’a uçuyor. Ne de olsa bu kentte  Türkler de yaşıyor.
  • Graz’ın en hareketli sokağı Herrengasse.
  • Sporgasse de Graz’ın trafiğe kapalı sokağı !
  • Graz Sokaklarında gezerken camdam eli sarkan bir yeniçeri görebilirsiniz. Hikayesi şöyle: Graz’ı kuşatan Osmanlı ordusunun subayları yemek yerken yakınlarına bir bomba düşmüş. Komutan’ın yemeği de pencereden dışarı fırlamış. Bir asker yemeği yakalamak isterken pencereden aşağıya kaymış ama palası boruya takılınca öyle asılı kalmış !

Değerli Graz Başkonsolosum Berkan Pazarcı’ya katkılarından dolayı teşekkür ederim.

Yoksul Gülümsemeler Diyarı: Laos

“Seyahat etmek, hayal gücümüzü gerçeklerle dengeler ve bazı şeylerin nasıl olabileceklerini düşünmek yerine, onları oldukları gibi görmemizi sağlar.”

                                                                                                             Samuel Johnson

            Biz Türkler, yüzyıllar öncesinde gitmedik yer bırakmamışız, kaç kıtaya uzanmışız, sadece “fethetmişiz” fakat “keşfedememişiz” nedense. Bugüne kadar değişik amaçlarla gezdiğim ülkelerde ilgimi çeken ne lüks oteller, alışveriş merkezleri, restoranlar, ne de şık mağazalar oldu. Bence seyahat; Roma’da, Paris’te şık mağazalardan alışveriş etmek veya Kanarya Adaları’ndaki bir otelin havuzbaşında keyif çatmak değildir. Gezgin olmanın kuralları vardır. Seyahat; Yemen’de bir kahvede sohbet etmek, Kalküta’nın ara sokaklarında amaçsız dolaşmak, alacakaranlık bir meydanda oturmak ve bundan zevk almaktır. İyi bir gezgin hiçbir tadı, hiçbir kokuyu kaçırmak istemez. Bir sokağın alışılmadık eğimi, bir evin penceresinden sarkan renk renk çamaşırlar, bir portakal ağacı, toprağın rengi, yaprağın yeşili, bir çocuğun gülüşü, çeşmeden su dolduran genç bir kızın ciddiyeti gibi ayrıntılar gezgin için önemlidir… Gezdiğim beş farklı kıtadaki yüzlerce ülkenin insanlarıyla birçok şey paylaştım. Aynı trene, aynı otobüse bindim, lokantalarında ve kafelerinde aynı masalara oturdum, birlikte televizyon seyrettim, yaşayışlarına kısa süreli de olsa ortak oldum ve birçok dost edindim. Bu süreçte gördüğüm değişik uygarlıkların ve kültürlerin bende bıraktığı izleri değişik şekillerde diğer insanlarla paylaşmaya çalıştım. İşte bu yazı da paylaşma isteğimin bir sonucudur. Çünkü paylaşım da benim için gezmek gibi bir tutkudur. Her kentin, her insanın, her kasabanın, her köyün, her tarlanın, her hayvanın türdeşlerinden oldukça farklı özellikleri var. İnsan bu özellikleri, bir başka deyişle kendi dar dünyası dışında kalan her şeyi ne derece ayrımsayıp duyumsarsa, o derece kendine yakınlaşıyor, kendini anlaması ve tanıması kolaylaşıyor. Her zaman kafamdaki “iyi gezgin” kimliğini doğrulayacak unsurlarda aradım gezmenin tadını. Zaten bu tad değil midir insanı oradan oraya sürükleyen; gezmeyi, değişik kültürler ve insanlar tanımayı bir tutku haline dönüştüren…

            Laos’a doğru uçarken, bir taraftan da bu ülkeyi ne kadar az tanıdığımı düşünüyordum. Laos’un dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olduğunu biliyordum. Fakat diğer özellikleri?.. Her seyahatten önce yaptığım gibi, önceden bir takım araştırmalar yaptığım zaman öğrendim “Laos”un, Lao dilinde “bin filin ülkesi” anlamına geldiğini. Ülkenin resmi adı ise “Laos Demokratik Halk Cumhuriyeti”. Bunun Lao dilinde söylenişi ise adeta tekerleme gibi: “Sathalanalat Paxathipatai Paxaxon Lao”…   

            Laos; Çin, Vietnam, Kamboçya, Tayland ve Burma ile komşu olduğu için Hindiçin yarımadasında önemli bir stratejik konuma sahip. Fakat savunmayı zorlaştıran coğrafyası ve ülke içindeki parçalanmalardan doğan zayıflık nedeniyle, her zaman komşularına bağımlı kalmış… Laos’da resmi dil “Lao dili” ama kentlerdeki seçkin tabaka içinde Fransızca, İngilizce ve Vietnam dili de yaygın olarak konuşuluyor. Çin, Vietnam ve Tayland’a yoğun göçler, iç karışıklıklar ve yüksek ölüm oranı gibi etkenler doğal nüfus artışını yavaşlatmış. Bu nedenle, devrimden sonraki yeni yönetim, nüfus artışını özendirme yönünde politikalar benimsemiş.

            Laos, önceleri Kamboçya ve Siyam’a bağlı iken, 1353 yılında bağımsız bir krallık oldu ve bu krallık 1795 yılında Fransa’nın himayesine girdi. 1945 yılında Japonlar, Hindiçin’deki Fransız işgaline son verdiler. Laos, 1946 yılında özerkliğe, 1949 yılında da bağımsızlığına kavuştu. Fakat bağımsızlığına kavuştuktan sonra iç çatışmalar yoğunlaştı.   

            Laos’un kültürel yaşamı, büyük ölçüde din ve geleneklere dayanıyor. Laos’a XIV. yüzyılda giren “Theravada Budacılığı”, Hinduizmle karışarak Laos kültürünün temellerini oluşturmuş. Mabedlerde bulunan heykellerin, oymaların ve rölyeflerin ana teması, Budizm ve Hinduizm kökenli efsanelerdir. Danslar ve oyunlar da Hindu destanlarından alınmadır. Bu danslarda oyuncuların hepsi erkektir. Kadın rollerini de genç delikanlılar oynar.

Bir Irmak Limanı: Vientiane

            Uçak, başkent Vientiane’nin hava alanına indiği zaman, benim “uzakdoğu iyimserliği” adını verdiğim gülümsemeleriyle ve sevimlilikleriyle insana güvenilirlik duygusu yansıtan insanlar tarafından karşılanıyoruz. Ülkelerinin içinde bulunduğu kötü duruma ve bunca yoksulluğa rağmen, Uzakdoğu’nun bir çok ülkesinde olduğu gibi, yüzleri gülebiliyor. Bu gülen yüzlerde her şeye rağmen, inadına bir umut göze çarpıyor.

            Vientiane, sırtını Mekong Nehrine dayamış, Tayland sınırına da bayağı yakın. Öyle ki, Mekong Nehri üzerinde yeni açılan bir köprüyle Tayland’a geçmek mümkün. Bu nehir Tibet yaylalarından doğup, Çin’i baştan başa katediyor. Çinliler bu ünlü Mekong Nehri’ne “Song-Çu” diyorlar, yani “Dokuz Ejderha”. Çin’den sonra Laos, Kamboçya ve Vietnam’ı dolaşıp güney ucunda kollara ayrılarak Güney Çin Denizi’ne dökülen Mekong Nehri, Laos’un zaten yetersiz olan ulaşım sisteminde de önemli bir yere sahiptir. Çünkü ırmak taşımacılığında, kuzey-güney doğrultusundaki ana ticaret yolunu oluşturur.

            Vientiane’nin tüm eski anıtları, maalesef savaşlar sırasında yıkılmış. Biri hariç: Wat Sisaket. Bu yapı, 1818 yılında, Tayland tarzında yapılmış. Pazartesi günü tüm mabetler kapalı olduğundan dolayı, bize sağlanan özel bir izinle burayı gezebildik. İçinde toplam 9 bin adet, irili ufaklı Buda heykeli var. Bir kısmı duvarın içine gömülmüş raflarda duruyor. Bazıları bronz, bazıları taş, bazıları da tahtadan yapılmış. Oturan Budalar, ayakta Budalar; her yerde Buda ve onun unutulmaz siması… Hemen hemen bütün tapınaklarda bulunan yılan tasvirleri ise suyun iyiliksever özünü ve kral vekilini temsil ediyor. Mabedin civarında da rahiplerin evleri var.

            Daha sonraki durak ise bir Budist müzesi olan “Haw Pha Kaew”. Eskiden kraliyet mabediymiş. Çok ilginç ama, dışarıda duran heykellerin başlıkları teker teker kılıçla kesilmiş. Sebebini öğrenince daha da şaşırıyorum: Heykellerin içinde kıymetli taşlar var mı diye meğer kesip bakmışlar… Ayakkabı çıkarmak zorunluluğu olduğu için müze kısmına herkes girmiyor, zaten içinde de fazla bir şey yok. Bir zamanlar burada bulunan “Zümrüt Buda” da artık Bangkok’ta. Ancak hakiki Zümrüt Buda’nın yerini kimse bilmiyor.

            Laos’ta Budizmin sembolü sayılan bir anıt var: “Pha That Luang”. Aynı zamanda Laos’un en önemli mabedi. Uzaktan oldukça görkemli görünüyor. Altın sarısına boyanmış damı da bu görkemi perçinliyor. Yapımına 1566 yılında başlanmış. Yine Pazartesi günleri tüm tapınaklar kapalı olduğu için bu mabedi gezemedim. Ama, içinde 45 metre boyunda bir Stupa bulunduğunu öğrendim. Ekim ayının ortasında, Laos’un tüm kentlerinden gelen rahiplerin de katılımıyla, burada “That Luang” adlı büyük bir festival düzenleniyormuş: 

            Her açıdan başkente bakıldığında dikkatimizi çeken Patuxai (Zafer Anıtı) 1969 – 1975 yılları arasında yapılmış ve Paris’teki Zafer Anıtı’na benzetilmiş. Bu anıtı inşa ederken Amerikalıların hava alanı inşaatı için verdikleri çimentoyu kullanmışlar. Eğer 192 basamağı tırmanıp en tepeye çıkarsanız, başkent Vientiane’nin her yerini, hatta Tayland tarafını kuş bakışı seyretmeniz mümkün. Fakat anıtın içi bir Hitchcock filmine set olabilecek kadar ürkütücü, pis ve karanlık.

            Daha sonra Ban Nong Buathong adlı bir Laos köyünü geziyoruz. Tüm köy dokuma tezgahlarının başında. İpekten örtüler dokuyorlar. Nehir ile köy bütünleşmiş. Yaşam oldukça doğal, teknolojiden uzak, rahat ve basit. Laos’un bir çok yerinde -bu köyde olduğu gibi- sık sık kadınların ve erkeklerin ön dişlerinin siyah olduğunu gördüm ve bir anlam veremedim. Sonradan öğrendim ki, nedeni “betol cevizi” yaprağı çiğnemeleriymiş. Önce tükürükleri kırmızılaşıyor, daha sonra da dişleri siyah oluyormuş. Köyde çok sayıda tüyleri yolunmuş horoz dikkatimi çekiyor. Bunlar Tayland’da olduğu gibi dövüşçü horozlarmış. Köyden sonra, uzunca bir yol teperek Laos ormanlarına dalıyoruz. Yol dar ve ilerlemek zor. Ormana giriyoruz ama yürümemiz gereken patika su birikintileriyle dolu. Geri dönüp Mekong Nehri önünde küçük bir mola veriyoruz. Geçtiği bütün topraklara hayat veren Mekong Nehri, acelesi varmışçasına hızlı akıyor. 

            Ve günün sonu… Akşam yemeği yerel bir lokantada ve çok monoton Laos müziğinin eşliğinde. Ama yemekler çok güzel. Belki yedi çeşit yemek, bir tepsinin içindeki küçük tabaklarda sunuluyor. İlk kez karşılaştığım ve oldukça hoşuma giden bu uygulama, geleneksel Laos tarzıymış… Bütün yerel lokantalar böyle değil tabii ki; “keşke buraya gelmeseydik de, zeytin-ekmek yeseydik” dedirten lokantalar da var. Bu tür bir “yerel” lokantada bir akşam yemeğinde bulunmuştuk. Her ne kadar “Uzakdoğu iyimserliği”nden bahsetmiş olsam da, kötü bir komedi filmine malzeme oluşturacak olaylar yaşadık bu lokantada gezi arkadaşlarımla. Garsonlar aksimi aksi; sanki görevleri o lokantaya gelenlere hizmet etmek değilmiş gibi davranıyorlardı. Çünkü, “kör tuttuğunu öper” düşüncesini benimsemiş bu garsonlar, toplam bir buçuk dolar eden iki bardak biraya on beş dolar istediler, yani normal fiyatın on katı. Bizim ülkemizde yok mu sanki bunlar? Ama dünyanın neresinde olursa olsun insan sinirleniyor. Bunlara itiraz ettiğimizde de, bu duruma düşen her garsonun yapacağı gibi “yavuz hırsız” rolünü benimsediler. Bütün bunlar olup biterken ben masaya gelen meyveleri gezi arkadaşlarıma dağıtıyordum. Birden bizim garson meyveleri önümüzden toplamaya başladı, ama bu arada meyvesini soyup yiyen arkadaşlarımız da vardı, artık gerisini siz düşünün… Tabii ki, Laos’u bu olayla anmak yerine, Laos’un ve Budizmin sembolü olmuş Pha That Luang tapınağı ve güler yüzlü insanları ile anmayı tercih ediyorum…

            Yazımın başlarında da belirttiğim gibi, Laos dünyanın en yoksul ülkelerinden biri. Aslında sadece Laos’ta değil, bütün Hindiçin ülkelerinde, insanı zamanın durduğuna inandıran bir devinimsizliğin ve insanın bu düşünceye kapılmasında oldukça etkili olan mistisizmin yanı sıra ürpertici bir yoksulluk da göze çarpıyor. Örneğin Mekong Irmağı kenarında kurulmuş yüzen köylerin yüzen evleri… Bu yüzen köylerde; okul, kahve, köy lokantası, bakkal, manav, köy meydanı hep suyun üzerinde. Her evin önünde yere, göl dibine saplanmış birkaç bambu çubuğun üzerine ahşap ve toprak teraslar kurulmuş. Bu teraslarda hayvan ve bitki yetiştiriyorlar ve her evin damında balık kurutuyorlar. Yüzen, tek katlı ahşap yapılardan oluşan köy evleri, kıyıdan fazla uzaklaşmasınlar diye iki kenarlarından, iki bambu çubukla gölün dibine bağlanmış. Yağışlar başladığında ise köy yine yer değiştiriyor ve gölün başka bir kıyısına yerleşiyor… Yüzen köylerde kiralayacağınız bir kayıkla “şimdiki zamanın ötesine doğru ” bir yolculuk yapabilirsiniz. Kayığınız ilerledikçe, yüzünü yıkayan, dişlerini fırçalayan, yemek pişiren, sebze yıkayan köy halkı, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle size el sallayacaktır. Ama bunları tüm gerçekliğiyle görmek istiyorsanız elinizi biraz çabuk tutmalısınız. Ne yazık ki, Bangkok’taki “yüzen çarşı” gibi, yıllar sonra bu yüzen köyler de turistlerle dolacak ve mistik ve yöresel özelliklerini kaybecek. Köylerin bu sıra dışı yaşantısına ilk bakışta üzülüyorum. Ama yine de, doğayla iç içe sürdürdükleri bu kirlenmemiş, kirletilmemiş sade yaşantılarıyla belki de bizden çok daha mutlulardır, diye düşünmeden edemiyorum. Buralarda insanı en çok çocuklar etkiliyor. Kendilerinin kullandıkları bambu kayıklarla okuldan eve dönen, ama yolda ayrı bir kayıkta bulunan bakkal amcaya uğramayı da ihmal etmeyen çocuklar… Ve bu çocukların yüzlerindeki, gözlerindeki tanıdık ifadeler. Bu öyle bir ifade ki, bazen gözlerinize dikilmiş bir çift minik göz, tüm sevimliliğine rağmen sizi bulunduğunuz noktada sendeletebilir ve yoğun bir suçluluk duygusuna kapılmanızı sağlayabilir. Örneğin, Vietnam’da, bir ekmek parası koparabilmek için birden elimi tutan ve gömleğime yapışıp beni takip eden küçük bir kızın “donduran” bakışlarla bakan çekik gözlerinde karşılaştığım ifade bana hiç yabancı gelmemişti. Çünkü Beyoğlu’nda gelen geçene kağıt mendil satmaya çalışan ve pek azımızın gözlerine bakabildiği çocukların gözlerinde de aynı ifade vardı…

POLİNEZYA BİR CENNET Mİ?

Herhalde Polinezya’nın yani cenup denizlerinin merkezi Tahiti demek pek hatalı olmaz. Fransız Polinezyası Markiz, Bora Bora, Tuamuto, Sosyete ve Markiz Adalarını da barındırılan 4 bin kilometrekare içinde 118 ada ve mercan resifinden oluşuyor. Polinezya zaten “bol olan adalar” anlamına geliyor. Nüfusu ise sadece 225 bin civarındadır. Beyaz insanın buraya gelmesi ile birlikte bulaşıcı hastalıklar yerli halkı, gemilerden inen fareler ise eko sistemi hızla tahrip etmiş. Kuşların yumurtasını midesine indiren fareler bir çok türün yok olmasına neden oldu. Oysa ki, Fransız filosuna ait iki gemi Nisan 1768’de Tahiti açıklarında demirleyince yüzlerinde tebessüm eksik olmayan yerli kızlar kaptan Louis A. de Bougainville’i tropikal meyve dolu sepetleri ile karşılamışlardı. Kaptan o gün seyir defterine şu cümleyi yazmıştı. “Sanki cennete ayak basmış gibiyim. İnanılmaz bir konukseverlikle karşılanıyoruz. Tüm adaya mutluluktan kaynaklanan bir huzur ve sevinç hakim”. Oysa kendisinden bir yıl önce buraya gelen İngiliz denizci Samuel Walls iki bin yerli ile savaşmak zorunda kalmıştı. Yani Tahitinin yerli halkı garip beyazları ilkel silahlarla yenemeyeceklerini anladıklarından artık farklı bir strateji uyguluyorlardı.

            Arkadan 1768’de tabii Kaptan Cook’da bu adalara uğradı. 1940 yılında artık bu adalar Fransa’nın deniz aşırı toprağı idi. 1962 yılında Fransız donanması bu cennet adaya yerleşti. Arkadan nükleer silah denemeleri başlatıldı, bu güzelim adalarda. 1966 yılında tüm dünyadan gelen tepkiler sonucu Fransızlar bu denemeleri durdurdu ve Tahitiye Fransa 2006 yılına dek her yıl yüklü bir tazminat ödedi. Bu para sayesinde adalar refaha ulaştı. İthal maldan %40 oranında vergi alınması burayı dünyanın “en pahalı” ülkelerinden biri yaptı. Bir barda içkisiz bir meyve kokteylinin hediyesi tam 10 dolar. Evet, “dünyadaki cennet” Tahitinin başkenti Papeete Fransız askerlerinin, denizcilerin ve turistlerin hücumuna uğrayınca, yavaş yavaş bozuldu, özelliklerini yitirdi ve bahtsız şişman insanların yaşadığı, trafiği berbat, bir beton yığını haline geldi.

            Papeete’de tarihi ve gösterişli bir bina olan “belediye sarayı” ve ilginç bir katedralinin dışında muhakkak yerel pazarını adımlayın. İşte o zaman belki tropikal bir adada bulunduğunuzu hatırlarsınız. Markiz adasının sulu ve yumuşak limonları, hindistan yağı ile adanın sembolü tiare çiçeği özü içeren sıvılar, el oyması heykeller, çeşit çeşit balıklar, sepetler, deniz kabukları, sedefli ve siyah incili takılar, Çin yemekleri, çiçekten taç hazırlayan yerli kızlar, çeşit çeşit muz, domates, papaya benim gözüme ilk ilişenler oldu. Fransız harp gemilerinden izinli çıkan zil zurna sarhoş bahriyeliler, para düşkünü kadınların tuzaklarına düşerler burada. Sabah şafak sökerken cepleri boş, boyunları bükük rıhtımda yürüyerek gemilerine dönerler.

            Bu adada tüm ticaret Çinlilerin elinde. Hangi dükkâna girseniz karşınıza bir Çinli çıkıyor. Boşuna dememişler “Tahiti’de Fransız parayı verir, Çinli kazanır ve Tahitili ise harcar” diye! Tahitinin yerli halkını para ve ticaret hırsı hemen hemen hiç yok! O sadece hindistan cevizinden “kopra” hazırlar. Lagünde balığını yakalar, çok sevdiği yerli Hinona birasını veya şarabını yudumlar. İşte biz “sadece güzel anları yakalarız” diyen bir Polinezyalı genç ve hoş  bir hanımdan size farklı  bir yemek tarifi.

            “Önce balığı kare şeklinde kesin, deniz suyuna batırın ve süzün. Yirmi dakika limon suyunda bekletin. İçine sarımsak, zencefil, soğan, biber, domates, tuz ve hindistan cevizi sütü ekleyin. Karıştırın, afiyet olsun”.

            Paul Gaugin Tahiti ile bire bir özdeşleşmiş. Her yerde ya bir baskı tablosuna ya da ismine rastlıyoruz. Kendi kulağını kesen bu çılgın ressam 1895–1901 yıllarını Tahiti’de, 1901–1903 yıllarını ise aynı bölgedeki Markiz adalarında geçirmiş. Paul Gaguin’in müzesini zorda olsa buluyoruz.  Yaşantısını adım adım anlatmışlar, ancak herhangi bir orijinal tablosu yok.

            Ama Fransız Polinezyası boşuna isim yapmamıştır. Aslında hiç bir şey “tesadüf” değildir!. Tabii Polinezya sadece Tahiti ve Papeteden ibaret değil.  Bu adaların size sunacağı çok şey vardır. Esmer kumlu plajlar, ıssız sahiller, verimli vadiler, bol ve temiz nehirler, ormanın kuskunluğu, mercan ve zengin balık türleri, renkli çiçekleri, mavi ve yeşilin ahengi, denize ulaşan ahşap köprüler, kara ile deniz sınırındaki küçük bungalovlar, resifler, lagün içindeki sevimli motular, çatısı saman ve çalı ile örtülü evler, yani adacıklar, palmiye ile hindistan cevizi ağaçları, pareolu yerel şişman hanımlar, sahilde onarılan tekneler, yassı çakıl taşlı sahiller, ılgınlar, özel gül bahçeleri, birbirine sarılan bronz renkli bir çift, bir kamyonetin arkasında oturan ufak yerli bir kız öğrenci.

            Bunların hepsi bir mozaiğin parçalarıdır ve sonuç hoştur. Tahiti adasında kuzeyden güneye yolculuk ettiğimiz “safari” diye adlandırılan tura katılıyoruz. Hepimiz özel bir aracın aracın arkasına doluşuyoruz. Bir de jipte Şipi adına hiperaktif bir Fransız çocuk bulunuyor. Sapsarı ve çilli. Maşallah “Tarzan” gibi. Sürekli aracın demirlerinde sallanıyor. Adanın volkanik dağları asırlar boyunca yavaş yavaş batıyor ve belki de günün birinde Bora Bora gibi mercan resifleri arasında sadece alçak bir adacık kalacak. Tabii bol su, beraberinde etrafına canlılık getirmiş. Her köşeden yeşil fışkırıyor. Kauçuk ağaçları, dünyanın en eski bitkisi eğrelti otu çeşitleri, kamışlar, dağ çilekleri, bambular ve daha tanımadığımız nice bitki ve çiçekler sıralanmış. Yağmur yağınca bir anda nehrin suyu beş kat artıyormuş. Tabii bu arada bazalt kayalar yüzlerce şelale oluşturuyor. Sularını zaman zaman 100 metreden akıtıyorlar. Bu bölgeye yılda 8-10 metre yağış düşüyormuş. Bazı zirveler, taa vadilere kadar koyu lacivert gölgelerini fırlatıyorlar. Yerde eflatun bir halı gibi serili çiçekler ile kırmızı renk çiçeklerin goncalarında, yapraklarda, yerlilerin kumaşlarında, pareolarda, yani her yerde sizi selamlıyor.

Tek eksik “hayvan dünyası”. Ne kuş var ne de böcek. Tabii akrep, yılan, timsah, sülük de yok. Ufak termik santrallerle Tahiti’nin enerji ihtiyacının %30’u sağlanıyor. Geri kalan enerji ise ithal petrolle çalışan termik santralden temin ediliyor. Bu da elektriği bu topraklarda çok pahalı yapıyor.

            Safari devam ediyor, Bazen bir suyu aşıyoruz, bazen tozlu yolda zıplıyoruz. Safari sırasında jipte ayakta durmak ayrı bir zevk. Bir ara çok sayıda tavuk ve horoz jipimizi ısrarla kovalıyor. Aynı sadık köpekler gibi. Meğer rehberimiz Rodriguez onları her gelişinde bol  pirinç ile besliyormuş. Bu arada bahçelerdeki siyah domuz yavruları, ördekler ve civcivler şaşkınlık ve telaşla kümeslerine dönüyorlar.

            Bu gece kendine has tahtadan yapılmış sanki oyuncağa benzeyen belediye otobüsü ile Faa’daki Intercontinental oteline gidiyoruz. Tahiti’nin dans ve şarkı gösterisini izleyeceğiz. Şık ve pahalı bir otel! Show, etnik müziği, güzel vücutlu narin dansçıları ve ilginç rengârenk kıyafetleri ile hoşumuza gitti. Sadece süresi kısa idi.

Fransız Polinezyasının bayrağındaki kırmızı beyaz balonlar kızgın güneşten kırmızıya yüz tutan üzüm tanelerini andırıyor. Üzüm taneleri kırmızı mor ışıklarla bütünleşiyor. Bir kez daha güneş rüyaların beldesi Polinezya semalarında batıyor.

Hepimiz bir feribot ile Tahiti’nin komşu Moorea adasına hareket ediyoruz. Bir saat sonra yeni bir “Polinezya yıldızı” olarak ünlenen bu adaya derin bir koydan ilerleyerek varılıyor. Bu sahili gören ünlü kâşif James Cook’da çok heyecanlanmıştı. Her gün iki ada arasında çalışan onlarca feribotun deniz, kum, yeşil ve güneş hasreti ile Moore’a taşıdığı yüzlerce insan adanın ne denli revaçta olduğunun bir çeşit delili.

            Harika plajları, mavi ve al pembe nilüferlerin açtığı havuzları, esrarlı dağları, gizli vadileri, lagünleri, ananas, vanilya ve muz tarlaları, tik ağaçları, ilginç faunası, pansiyonları ve meraları ile çevresi 60 kilometre olan Moorea adası bölgenin yeni bir turizm cenneti.

            Biz oraya vardığımızda tüm dükkânlar ard arda kapanmaya başladı. Ne bir motosiklet ne bir araba kiralayabildik. Hayat bir anda sona erdi. Neyse çok çok şişman bir ailenin kamyonetinin arkasında, adanın güneyindeki Paopao’ya kadar gidebildik. Amacımız dağlara çıkıp ananas, muz ve vanilya tarlalarını resimlemek. Yürüyoruz. Bir futbol maçı oynanıyor. Oldukça kalabalık. Bence seyredenler için bir vakit kaybı. Yürümeye devam! Ama hava kararmak üzere! Son feribota yetişmek zorundayız. Bu kez kimse bizi aracına almıyor. Elli yaşında iki herifi ne yapacaklar ki! Sonunda lüks bir cip duruyor. Arkaya oturuyoruz. Güzel ve genç hanımla sohbet ediyoruz. Moorea adasında bir golf sahası kurma izni almak için 10 yıl uğraşmışlar ve sonunda başarmışlar. Tabii golf sahaları ve eko sistem bozuluyor. Güzelim ağaçlar kesiliyor. Çim için kullanılacak suni gübrede yeraltı sularını kirletecek!

            Kocama dikkatli bakın “ünlüdür” diyor,  genç hanım birden!

            Meğer ünlü aktör Michael Keaton imiş. Hani iki filmde batman’i oynamıştı. Son filmi olan  “işkolik” ise bu sene Türkiye’de gösterildi. Mr. Keaton’nun aklına Türkiye deyince Midnight Express filmi ve birde boğaz geliyor. Oliver Stone’nunda arkadaşı imiş. Türkiye’ye davet ettim! Şu Midnight Express bir türlü yakamızı bırakamadı.

            Yollarını uzatıp bizi limana kadar bıraktılar. Onunla bir fotoğraf bile çektirmedik! Hiç aklımıza gelmedi, sonra üzüldük.  Keyifli bir yolculuk ile dev bir feribot bizi tekrar Papaete’ye götürüyor! Sahil şeridi bu gece sanki daha hareketli. Meydandaki sahnede dört kişilik grup şarkı söylüyor. Dışarıda kurulmuş seyyar lokantalardan Çin yemeklerinin ağır kokusu yükseliyor. Oda arkadaşım Hasan’la oturup iki bol sebzeli birer çorba içiyoruz!

İşte Fiji

            Adedi üçyüzü geçen adadan oluşan bir milyon nüfuslu Fiji takımadalarına doğru alçalıyoruz. En büyük adası olan Viti Levu’ya konuyoruz. Kapıda vize veriliyor. Sorunsuz geçiyoruz.

            O da ne karşılayan yok. Otelimiz,  Hotel Mercure’a telefon ediliyor. Gay ve şişman bir Fiji’li bizi servisi beklerken havaalanında oyalıyor! Hanımların kulaklarının arkasına beyaz bir çiçek takıyor! Ertesi gün bir minibüs kiralıyoruz. Adanın tüm güney sahilini gezerek başkent Suva’ya ulaşıyoruz. Sonra aynı yoldan tekrar geri! Viti-Levu adası batıdan doğuya 160 kilometre uzunluğunda.

            Şeker kamışı tarlaları, papaya ve mango ağaçları, çam ormanlarını aşıyoruz. Yolda muz ve papaya satılıyor. Çöpler ise tahta platform üzerine konmuş. (Hani aç köpekler çöpten iki lokma yemesin diye) Banyan ağaçları Hindu dininde kutsal olmayı doğrusu hak etmiş. O ne heybet, o ne genişlik! Şeker kamışı, Fiji’nin en önemli ihraç kaynağı.

Sonra bu adada vahşi hayvan ve yılan yok! Sovi Bayde sahilde duruyoruz. Herkes doğru denize! Yeşil ve mavinin buluştuğu Fiji’nin ılık pasifik suyunda hızlı bir banyo. Daha sonra gene önemli bir turistik merkez olan “Pacific Harbour” da kısa bir mola veriyoruz. Nilüferlerle süslenmiş bir gölün kenarında çaylarımızı yudumluyoruz! Bir bisiklet bulup, turluyorum. Aslında burada bir “Kültür Köyü ” var. Zaman olsa, içinde kısa bir gezinti, herhalde hoş olurdu! Dünyanın en garip şekilli dağ silsilesi bize Yunan mitolojisinden hatırladığımız cehennem sahillerini andırıyor. Köylerden geçerken sayısız afacanlar masum, yusyuvarlak, siyah gözlerini bana dikmişler. Kıvırcık, çok kısa saçlı, göğüsleri taşkın Fijili kadınlar, kulübelerin önünde oturup yavrularını emziriyorlar.

            Adanın güneydoğusuna yaklaşınca yağış başlıyor. Simsiyah korkunç bulutlar yaklaşıyor. Zaten onun için güneyi daha yeşil ve sık orman. Başkent Suva aynı zamanda önemli bir liman. Pasifik güneşini, çamurda araba lastiklerle oynayan çocuklarla birlikte batırıyoruz. Arkada tipik bir Fiji manzarası var! Yemyeşil, yuvarlak ve de dağlık bir ada. Yavaş yavaş yemyeşil ovaları zifiri karanlık örtüyor.

            Atilla otelin karşısındaki “Milenium barda” sahne alıyor. Hem de gitar eşliğinde canlı olarak. Ülkemizin sesini bu uzak topraklarda duyuruyoruz.

            Fiji adalarına ilk ayak basan 1643’de Hollandalı Tasman, daha sonra 1741’de İngiliz Kaptan Cook buraya da gelmiş. Bu bölgede zaman zaman saatte hızı 300 kilometreyi bulan tayfunlara rastlanıyor. Tayfunun merkezi, yolunda ne varsa yıkıp geçiyormuş.

            Fiji adalarında ticaret İngilizlerin buraya çalıştırmak üzere getirdiği Hintlilerin elinde. Ama kilit noktalarında İngiliz, Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar var tabii. Fiji’nin yerli halkı diğer adalılar gibi çalışmayı pek sevmiyor. Nasıl olsa doğa cömert, kimse aç kalmaz. Günlük ihtiyacını gerekirse komşusundan ödünç bile alabilir. Genelde kıvır kıvır saçlı, koyu çikolata renkli, yassı burunlu ve iri dudaklıdırlar. Fiji erkeği “sulu” denen bir etek giyer ve kalemini kıvırcık saçlarının arasına saklar.

            Hindular buraya ilk geldiğinde adanın yerli halkını çok çirkin bulup kendi aralarında evlenmişler. Bugünde erkek ve kadınları hepsi aslında birbirine benziyor. İri ve şişmanlar ve de sahiden de çirkin! Ama kaygısız ve mesutlar. Burada Hawaii’de ki “Aloha”nın yerini “Bula” almış. Herkes birbirine “Bula” diye selamlıyor. Fiji’liler sürekli bize “ABD, Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’ye saldıracakmış” bilgisini verdiler. Nerden ve  nasıl duymuşlar bilemem!

            Bize gerçi “veda” için hindistan cevizi kabuğundan oyuk kapta ananevi “kava” denen kök usaresini sunmadılar ama artık Fiji’den ayrılma zamanı da geldi.

Sırada Ufak Bir Ada var: Cook Adaları ve Rarotonga!

            Gene bir gece uçuşu! Tekrar,  Yeni Zelanda havayolları uçağının içindeyiz. Kartonda tost yani “fast food” türü ikramları devam ediyor. Uçuş üç saat. Rahatız. Gün değiştirme çizgisini aşıyoruz ve 12 Kasım 2005 Cumartesi gününü iki kere yaşıyoruz. Bir Fiji’de, bir de Rarotonga’da!

            Yaşlı bir beyin gitarla söylediği melodilerle pasaport kontrolüne doğru yürüyoruz. Havaalanında bizi güzel kokulu, beyaz çiçekli kolyelerle karşılıyorlar. Bu arada gümrükte benim çantadaki tek elmama da  el konuluyor.

            Cook adaları kuzey ve güney olarak iki grup olarak tanınan iki milyon kilometrekareye yayılan 15 adadan oluşuyor. İsminden anlaşıldığı gibi bu adaya ilk ayak basan gene İngiliz kaptan James Cook. Yıl 1770. Ama bu ünlü kaptan adaları fazla tanıyamamış ve buralarda da fazla kalmamış. 1888’de adaların yönetimi İngiliz’lere, 1900’de Yeni Zelanda’ya geçmiş. Halen içişlerinde serbest ama savunma ve dışişlerinde Yeni Zelanda’ya bağlı. Halkı Yeni Zelanda pasaportu taşıyor ve parası da tabii Yeni Zelanda doları!

            Ada halkının büyük bölümü Hıristiyan. Cook adaları arasında en büyük olanı ve başkentin bulunduğu Rarotonga’yı tam bir saat içinde turlayabiliyoruz. Zaten tüm yerleşim sahil boyunca. İç kısımlar boş ve dağlık!

            Toyota Corolla kiralık arabamıza grubumuz değerli hanımları ile birlikte dolup ters trafiğin kurbanı olmadan ada turuna başlıyoruz. Papaya, muz ve birer cins kök olan Tano ve Tapioca bu bölgede yetişiyor. Bu coğrafyaya has hoş ve vurucu bir içki olan “Kawa” da bu köklerden yapılıyor.

            Her Cumartesi sabahı ufak bir köyden farksız başkent Avarua’da bir pazar kuruluyor. Herkes bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyvesini alıp doğru buraya geliyor.

Tüm mezarlar evlerin civarına kurulmuş. Hem de rengârenk çiçeklerle süslenmiş. Bu Polinezya halkının animizm ve şaman kültüründen kaynaklanan bir geleneği! Ölüye saygı ve sonucunda ailesi daima kaybettikleri büyüklerinin civarında olmalı!

            1350 yılında Natangiia limanından Yeni Zelanda’ya göç başlamış. Arai Te Tonga geleneksel tören alanının yapıldığı yıl ise 1050. Rarotonga adasında çöpler toplanmıyor ve herkes çöpünü güzelce toprağa gömüyor ve böylece hem yeraltı suları kirleniyor hem de toprak bir çöp yığını oluyor. Plastik atıklarını ise geri dönüşüm için gemi ile Yeni Zelanda’ya yollamaya başlıyorlar. Bu bölgenin halkının Polinezya’nın en iyi dansçıları olduğu söyleniyor.

            Evet, adanın çevresinde yola devam ediyoruz. Kiliseler, lagünler, teoloji koleji, beton duvarları ile havaalanı, petrol dolum tesisleri ve bir de kütüphane görüyoruz.

            Acıktık ve birer sandviç satın alıyoruz. Denizden esen meltem kulağıma güzel sözler fısıldıyor. Onları keyifle yemek için büyük Okyanus kıyısında şöyle uygun bir yer arıyoruz. Meğer öfkeli bir avukatın özel arazisine girmişiz. Kıyamet koptu. Ama ben hiç altında kalır mıyım! Bana bak dedim “Deniz ortak mülkiyettir, ne zararımız oldu ki”. Özür diledi.

            Cook adaları, bir bakıma deniz, balık, palmiye ve kum demektir. Otelimizin sahili bile rengârenk tropikal balıklarla dolu! Bu adalarda deniz gözlüğü ile dalmanızı tavsiye ederim. Aitutaki Lagoon isimli özel bir adada lagün üstüne kurulu aynı zincirin özel bir oteli varmış. Eğer, 1199 Yeni Zelanda dolarını bayılırsanız bu adada sizi ilginç bir törenle evlendiriyorlar!

Polinezya’dan Kısa Kısa      

  • Tahiti’de iki hayvancık revaçta. Köpek ve horoz. Her evde muhakkak bu iki hayvan bulunuyor.
  • Vallahi şişman sayısı ABD’den fazla. Suma güreşçileri gibiler. Nedeni hızla değişen besin zincirine bağlanıyor. Doğal ürünler yerini fast food ve batının vazgeçilmez oburluğuna bırakmış!
  • Adalarda sıtma vakası fazla görülüyor. Oysaki sivrisinekler bizi epey ısırdı. Nede olsa siyah etten bıkmışlar.
  • Koyu sedefli istiridyeden adalara yayılmış 600 farklı çiftlikte kültürle elde edilen siyah inciler turistlere astronomik fiyatlarla ve ısrarla pazarlanıyor.
  • Şaman kültürünün izleri olan “meae”, yani “eski tapınak” kalıntılarına adalarda sıkça rastlanır. Putları deviren misyonerlerle birlikte yerli halk batıya ve Hıristiyan dinine “evet” dedi. Adalarda kızların etek boyları uzarken, kiliselerin çan kuleleri de hızla yükseldi.
  • Yanggona denen ve biber köklerinin usaresi olan içki, ancak önemli misafirlere sunulur.
  • Polinezya halkının kökeni hakkında kesin bir karara varılmamış. Bir teoriye göre Güney Amerika’dan taa Peru’dan buraya gelmişler. Hatta Kontiki bu varsayımı ispat etmek için o günün şartlarında uzun bir sal yolculuğunu başardı. Ama yerlilerin çok iyi bir denizci oldukları kesin. Fiji-Hawaii-Paskalya adaları ile Yeni Zelanda arasında mekik dokumuşlar. Sonunda bir adaya yerleşmişler. Sayıları fazlalaşınca bu kez kendilerine yeni bir ada aramışlar. Kaptan Cook notlarında 144 kürekli ve 40 asker barındıran 40 metre uzunluğunda bir yerli kayığı gördüğünden uzun uzun bahseder.
  • Polinez yerli halı makyajı sevmez. Cildine sadece beyaz tiare çiçeği esansını hindistan cevizi ile karıştırarak sürer. Genellikle boyunlarında deniz kabuklarından ilginç bir kolye asılıdır.
  • Adanın sembolü tiare çiçeği solda ise genç hanım “bekâr”, sağda ise “evlidir”. Her iki yanda da bu güzel kokulu çiçeği takarsa bu “acele dost arıyorum” anlamına gelir. Bilmenizde fayda var.
  • Müzik ve dans Polinezya halkının ayrılmaz parçasıdır. Gitar çalmayan, şarkı söylemeyen bir adalı bulmak sahiden zordur. Dans tüm benliği ile bu adalarda yaşatılır. Palmiye yapraklarından etekli, rengârenk çiçek taçlı, tapa denen ağaç kabuğundan yapılmış kumaşla örtülen şehvet dolu vücutlar “dansa” daima hazırdır.
  • Yanan kutsal ti yaprakları veya sıcak taşın üstünde çıplak ayaklarla yapılan dansların insanın içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtaracağına inanırlar.
  • Kiliselerinde pagan adetleri halen devam ediyor. Örneğin kilisenin kapısında ayakkabılar çıkıyor. Bazı ayinler ise sanki geleneksel pagan şenliklerini andırıyor.

Dövme de kültürel bir kimliktir. Tüm vücudu örten dövmelerin figürleri üzerine özel kitaplar bile yazılmıştır ve bugün üniversitede geleneksel dövme sanatının figürleri üstüne tezler hazırlanmaktadır.

Kangurular Ülkesi Avustralya’nın En Önemli Kenti: Sydney

Bence dünyanın en güzel kentlerinden birisi Sydney. Kentin bağrına sokulan, irili ufaklı çok sayıda körfezi ve belki yüzlerce kilometre iç kıyısı var. Şehir, tatlı eğimli tepecikler üzerine kurulmuş ki, bu da her an sürpriz manzaralar sunuyor insana. İş merkezleri dışında, gökdelenlere rastlayamıyorsunuz; bu rengârenk gökdelenler kendi bütünlükleri içinde, ayrı bir kent görüntüsü veriyor. Zaten Sydney’in diğer kesimlerde yapı yükseklikleri oldukça makul. Bu yapıları ağaç ve çiçeklerle süsleyerek, örnek bir çevre görüntüsü yaratmışlar. Sokak ve caddelerde ileri bir kent uygarlığının izlerini görüyorsunuz. Her şey planlı, her şey düzenli. Ayrıca, toplu taşımacılıkta halka sağlanan kolaylıklar tek kelimeyle övgüye değer. Metro ağı, otobüs ve kısa mesafeli vapur seferleriyle, halkın işe gidiş ve dönüşleri gayet düzenli ve çağdaş. Ne yollarda art arda araçlar sıralanıyor, ne de insanlar.

            Sydney şu anda kışı yaşıyor, Sydney temiz, yeşil, gururlu, kendinden emin, pahalı, kozmopolit, opera binası ve liman köprüsü ile daima övünüyor.

            George Street, Sydney’in en önemli ve hareketli caddelerinden biri… Buradan “Hop on–Hop off” iki katlı kırmızı otobüse atlıyoruz. Doğru Bondi Plajına gidiyoruz. Plaj ellerinde tahtalarla rüzgar sörfü yapanlarla dolu…

            Sahilde dolaşıyoruz… Ufak bir Çinli çocuk güvercin ve martıları ekmekle doyuruyor! Annesi de habire fotoğraf çekiyor. Tekrar otobüse binip merkezi tren istasyonuna geliyoruz. Hanım şoför Türkçe konuşuyor. Muhtemelen de Ermeni!

            Bizi ısrarla yakındaki Çin Pazarı’na yolluyor. Burası sanki Eminönü çarşısı… Dönüp yine kırmızı otobüsle şehir içi turuna devam ediyoruz. Eşcinsellerin her sene gerçekleştirdiği ünlü yürüyüşe ev sahipliği yapmasıyla bilinen Oxford Street, Sydney Gazinosu, rıhtım, Darling Körfezi, Akvaryum, Avustralya Müzesi, Hyde Park, Deniz Müzesi, gece kulüpleri ve barları ile ünlü Cross Bölgesi’ni tek tek geziyoruz.

            Bir kadıncağız evinin önünde onlarca papağanı besliyor. Avustralya’da binlerce özgür papağan bulunuyor.

            Otobüsten inip 305 metrelik Sydney Kulesi’ne doğru yürüyoruz. Hediyesi 20 dolar. Bu ücret de 60 yaş ve üstüne. Avustralya’da sinekten yağ çıkarıyorlar… Her şey para, para, para…

            Queen Victoria Building 1898 yılında konser salonu olarak inşa ettirmiş. Daha sonra orijinaline sadık kalınarak zarif bir mekân oluşmuş. Çatıya asılı Big Ben benzeri saatleri, vitrayları, harika yer döşemeleri, demir sütunları ile burası sahiden göz alıcı.

            Sydney’de dünyanın en ünlü yirminci yüzyıl yapılarından biri yükseliyor: Opera Binası. Yalnızca Sydney’in değil, Avustralya’nın da simgesi olan bu modern yapı bir çok dergi ve kitaba kapak olduğu için Sydneyliler çok gururlanıyorlar tabii. Yapı, Sydney’in en seçkin yerinde körfeze uzanan bir burunda yer alıyor. Bu burun, aynı zamanda kent merkezinin en şenlikli yeri. İnsanlar cıvıl cıvıl… Opera, konser, dram tiyatrosu dışında toplam altı bin koltuğa sahip olan iki tane de çok amaçlı salonu var. Binanın güneyinde ise kocaman bir açık hava tiyatrosu bulunuyor. Deniz usul usul kıyıları döverken oyun izlemenin keyfini tadamadım ama yüreğimde bir yerlerde yaşadım o anın kıpırtısını.

            Binanın yapım süreci oldukça maceralı geçmiş. 1954 yılında opera projesi için bir yarışma düzenlenmiş. Birinciliği kazanan Danimarkalı mimar Jörn Utkon ve ekibi hemen kolları sıvamışlar ama sorun üstüne sorun çıkmış. Önce zemin yeterli sağlamlıkta bulunmamış, her şey yeniden başlamış, ardından bir sürü başka problem birbirini izlemiş. Yedi milyon dolara mal olacağı hesaplanan binanın 102 milyon dolara çıkmış olması, bu sorunların hangi boyutlarda olduğu konusunda yeterli bir fikir veriyordur herhalde. Hele yapımının tam on dört yıl sürdüğü düşünülürse!.. İlk yedi yıl sonunda mimar bile artık vazgeçmiş. 1974 yılında yapılan açılış törenine gelmemiş bile. Bina bittiğinde, Londra’da yayımlanan Times gazetesi “Yüzyılın Mimarî Eseri” diye şapka çıkarmış ama karşı görüşte olanlar da yok değilmiş. Onlara göre ise “bir tuhaf yelkenli”, “saman yığını” ya da “futbol maçına giden rahibeler grubu”na benziyormuş bina. Anlatırken kendimden geçtim galiba. Ne var ki, ben burayı gezerken de böyle olmuştum…

            Sydney, merkezi dışında 450 Kenar Mahalleden kurulmuş. Kentin en görkemli yerlerinden biri de limanı, kuşkusuz. Güney Pasifik’in en büyük limanıymış zaten. Sydney’i gezerken en çok keyif aldığım şeylerden biri de, kentin su yolları üzerinde gemi ile dolaşmak oldu. Böylelikle, limanın okyanusla buluştuğu noktaya ulaşma, daha ıssız koyları görme şansını yakaladım. Çeşit çeşit özel gezi turları da var: Kısa, uzun, çaylı, yemekli… Bence en iyisi iki buçuk saat süren çay ikramlı turu seçmek.

            Kaptan Cook gemileri de bu coğrafyada Yemekli Körfez Turları organize ediyor. Hareket anında gemide çok az müşteri var ama daha sonra Darling Limanından katılanlar da  oluyor. Şişman ve sarışın bir kadıncağız farklı bir tarzda şarkılar söylüyor. Yemek ise vasat.. Burada ilk planda gezginlere sunulan aslında “manzara”. Bu gezinti, iki buçuk saat sürüyor.

            Sydney Akvaryumu da görülesi yerlerden. Akvaryumda bölgeye ait beş bin çeşit balığı, yüz kırk altı metrelik yeraltı tünellerinde yürürken izleyebiliyorsunuz. Akvaryumun hemen karşısında da Deniz Müzesi yer alıyor…

            Kentte gezilmesi gereken bir başka yer ise Sydney Kulesi. Üç yüz beş metre uzunluğundaki bu kule, aynı zamanda kentin en yüksek yapısı. İçindeki barda bir şey içerken ya da kendi ekseni etrafında dönen bir lokantada yemek yerken, bir taraftan da güzel Sydney’i kuşbakışı seyretmek mümkün; çok da keyifli tabii. Yılda bir milyon kişi geziyormuş bu kuleyi. Kentin bir başka ilginç noktası da Amerikan Lokantası. 1968 yılında, Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerinin burada tatil yaparken, bir taraftan da vatan hasretini giderebilmeleri için özel olarak kurulmuş.

            Sydney, plaj yönünden deçok zengin. Üstelik bir belediye hizmeti olduğu için plajlara giriş serbest. Üç yüz kırk plajdan hangisine giderseniz gidin, tertemiz tesislerde, okyanusun sularına bırakabiliyorsunuz kendinizi. Deniz suyu sıcaklığı ise 16-20 derece arasında değişiyor, bütün yıl boyunca. Ülke insanlarının deniz sporlarına düşkünlüğü, Sydney sahillerinde hemen belli ediyor kendini. Ayrıca kentte çok sayıda golf sahası da varmış. Çünkü, Sydney’in en popular spor dallarından biriymiş golf…             Avustralya’nın en gelişmiş ve en kalabalık iki kentinden biri Sydney, diğeri ise Melbourne. “Niçin ikisinden biri başkent değil?”, diye sorabilirsiniz rahatlıkla. Ben de öyle yaptım ve karşıma yine “Melbourne-Sydney çekişmesi” çıktı. Bir zamanlar bu yüzden neredeyse birbirlerine savaş ilan edeceklermiş. Sonunda “Ne şiş yansın, ne kebap.” formülü uygulanmış ve çözüm bulunmuş. İki kentin arasında, dağ başına Ankara gibi bir kent inşa etmişler: Canberra

Ezeli Dost, Edebi Düşman: İran

Acem ülkesi denince aklıma önce bahçe, vaha, şal, halı, kilim, mine, hat, telkani, minyatür, dizi dizi turkuaz renkli kubbeler, rüzgâr bacaları, kapalı çarşılar, çayhane, ahşap işleri, geleneksel kahvehane, şiir, Hafız Sadi, Firdevsî, Ömer Hayyam, şam fıstığı ve safran geliyor. Sonra “ağıt” ve “nefret” geliyor. İranlı geçmişini daima kalbinde gönlünde canlı tutar.

İran çeşitli ırkların, dinlerin, dillerin kaynaştığı bir Babil Kulesidir. Araplar, Kürtler, Türkler, Ermeniler, Şiiler, Süryaniler, Sünniler, Zerduşlar, Bahaîler ve Hristiyanlar.

Büyük Kurus’un kurduğu Akamenid imparatorluğu M.Ö. 558 ile M.S. 330 yılları arasında bu coğrafyada hüküm sürdü. Ünlü kralları I. Darius ve oğlu Şerşeş zamanında sınırları doğuda Hindistan’a batıda Ege kıyılarına kadar uzandı. Akamenid kralı III. Darius Büyük İskender’e yenilince başkentleri Persepolis’i yıktı. M.S. 224 ile 638 arası bu ülkeye Sasaniler hakim oldu. Bu dönemde Zerdüştlük resmen devlet dini oldu ve bir tür kast sistemi uygulandı. 645 yılında başlayan Arap işgali ile bu topraklar Müslümanlaştırıldı. Abbasiler 600 yıl kadar İran’ı yönettiler ve yerlerini Selçuklulara bıraktılar. 1051 yılında İsfahan başkentleri oldu.

İran’da Cengiz Han’ın yönetimindeki Moğolların yıktığı Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan sonra Cengiz Han’ın torunu Hulagu Tebriz’i başkent yapıp Müslüman olur ve “İl han” ismini alır. 1402’de Timur’un Osmanlı’yı mağlup etmesi sonrası kısa bir süre başkenti Kazvin olan Moğol dönemini görüyoruz. Daha sonra da Şah İsmail dönemi ile başlayan 1765 yıllarına kadar süren Safevileri görüyoruz. Safevi Devleti bir ara Afganistan ve Pakistan’ı bile bünyesine alır. Şah İsmail Çaldıranda Yavuz Sultan Selim’e yenilir.

Afgan kralı Nadir Şah arkadan Kerim Han’ın kurduğu Zand Hanedanlığı ve sonra da Ağa Muharrem Han’ın Kacar kabilesi tarih sayfalarında sıra ile yerlerini alır.

1921 yılında Rıza Han bu coğrafyada yönetimi ele geçirdi ve 1926 yılında “Şah Pehlevi” ünvanı ile tahta geçti. 1941 yılında ise şah olma sırası oğlu Rıza Pehleviye geldi.

16 Ocak 1979 tarihinde hergeçen gün daha şiddetlenen ayaklanmaların bastırılamaması üzerine Şah Rıza Pehlevi Mısır’a kaçar. İran’da yeni bir sayfa açılır. Yeni sayfanın en üstünde ne yazdığını bugün hepimiz çok iyi biliyoruz: Humeyni

Babası, Şah ailesi tarafından öldürülen, 1902 yılında Kum kentinde dünyaya gelen ulema Ayetullah Humeyni, Şah’ın başbakanı Bahtiyar’ı da düşürüp 2 Nisanda İran İslâm Cumhuriyeti’ni resmen ilân eder. Humeyni’nin ölümünden sonra onun çizdiği yolda devam edildi. Irak-İran Savaşı’nın gerek ülke içi, gerekse ülke dışında oluşturduğu kargaşa da mazide kaldı. Dünyayı sallayan devrimin başladığı ve sokaklarında yüzlerce insanın kurşuna dizildiği Kum Kenti ise, bugün büyük bir ilâhiyat okulu.

İran, İslâm yasalarına göre yönetilen bir ülke. Ben tarihçi değilim; ama bir iki şey söylemek istiyorum yalnızca. Filme de çekilen “Kızım Olmadan Asla” adlı roman, kocası İranlı olan Betty Mahmoudi’nin bir eseri. Türkçeye de çevrilen bu eseri belgesel bir nitelik taşıdığından büyük bir ilgiyle okumuştum. İran’da bu süreçte yaşananların canlı tanığı Mahmudi. En ilginç yanı da bence, çağdaş bir Amerikalının bütün özelliklerine sahip, iyi yetişmiş İran’lı bir gencin ülkesine döndükten sonra birdenbire değişmiş olması. Arkadan bir çizgi film olan “Persepolis” de aynı temayı işler.

İran’ın yüz ölçümü yaklaşık ülkemizin iki katı. Önemli bir coğrafya. Doğu ve Batı’yı birbirine bağlayan İpek Yolu’nun en önemli bölümünü içeren geniş topraklara sahip bu güneydoğu komşumuzla tarih boyunca yakın ilişkilerimiz olmuş. İran daima Ortadoğu’nun önemli bir devleti olmuştur. Kimi zaman dost olmuşuz, kimi zaman da düşman. Padişahlarımız sık sık savaşmışlar İran’la. Çünkü İran veya tarihten hatırladığımız Persler de­ güçlü bir devlet olduğundan, daima çekinilecek bir komşu olmuşlar bize.

İran nüfusunun yarısı MÖ 3000 yılından beri bu coğrafyada yaşamlarını sürdüren Şii “Farslılar”. Nüfusun %25’ni oluşturan bir bölümü şii olan “Azeriler” ise İran’ın kuzey bölgelerinde yaşıyor. Onlar kendilerini zaten Türk kabul ediyor. Kürtler nüfusun ancak %10’unu oluşturuyor ve renkli geleneksel kıyafetleri ile dağ köylerinde yaşamını sürdürüyorlar. İran’ın liman kentlerine “bandar”,halkına ise “bandari” deniliyor. Bandariler Arap, Fars, Hint ırk ve kültürünün bir harmanı. Afgan ve Pakistan halkına benzeyen ve uzun saç, sakal ve şalvarları ile tanınan Baluçiler ise Baluchestan’da yerleşmiş. Sayıları bir milyou bulan Nomadlar ise göçebe.

Eski dünyasının edebiyat dili Farsça ile oldukça içli dışlı sayılırız. Osmanlıların sözlü ve yazılı edebiyatlarında Farsça etkilerini görmek mümkün. Bugün de kullandığımız sözcüklerin hatırı sayılır bir bölümü bu dilden gelmekte. Farsça hem şen-şakrak hem de saygılı bir dildir, emir kipi yoktur. Anlamadan dinlemesi bile insana zevk verir. Elbette bu ülkede çok şair yeşerir. Ozanın dediği gibi “Farsça şeker gibi akan bir dildir, Türkçe ise hüner isteyen bir dildir.”

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

İran, doğunun kendine has mistik özelliklerine ve geleneklerine sahip. Hem anıtsal, hem de halk mimarîsinin iç içe olduğu bir ülke. Kashan, Isfahan, Yezd, Sustar, Dezful ve Kerman aynı şehircilik anlayışına göre İran’ın özgün yapı malzemesi olan kerpiç ve tuğla kullanılarak inşa edilmiş. Hem basit, hem estetik hem de iklim şartlarına uygun.

Ünlü İranlı şair Furuğ “bir pencere bana yeter” demiş, İran’ı tanımak için en az on gün gerek.

Kısa Kısa İran

  • İran sirklerde hayvan istismarı yasaklayan ve Bolivya’nıın başlattığı protokolü imzalayan dördüncü ülkedir.
  • İran’da üç kişiden biri Türkçe bilir. Ayrıca bu ülke 28 milyon Azerî’nin yaşadığını da unutmayın. İstanbul’dan gelen bir konuğa rastlayınca sevinçle “Bu harbi İstanbul uşağı.” diyorlar.
  • Kuruyemiş Pers topraklarında bir sanat dalı haline dönüşmüş. Mandalina kabuğu bile kurutularak satılıyor. Bir yemiş dükkanına girince şaşırıyorsunuz. Bol bol fotoğraf çekiyorsunuz.
  • Kadınlar sosyal yaşamın her an içinde, trafikte kadın sürücü sayısı neredeyse erkeklerden fazla.
  • Efsunlu şark havası solunan bu ülkede estetik ameliyatları oldukça yaygın. Gözü şişmiş, burnu bandajlı çok sayıda bayan yanınızdan geçiyor. Los Angeles ile Rio ile birlikte Tahran en fazla estetik ameliyatın yapıldığı kent. Özellikle yine geleneklere bağlı olarak burunların kalkık olması arzulanıyor.
  • Kadınlar çadur (çarşaf) yerine kot üzerine kısa pantolan giyiyorlar. Yapılı saçlarını daha fazla göstermek için adeta yarışıyorlar. Ayrıca Pers kadınının en çarpıcı yanı şüphesiz makyajlı “çeşm-i siyah” yani “siyah gözleri”.
  • Bu ülkede cinsiyet değiştirmek serbest. Bu konuda herhangi bir baskı yok.
  • İranlı çayını önce tabağa döküp sonra içer. Böylece kokusunu da iyice içine sindirir. Bu arada sakın safranlı dondurmayı denemeyi unutmayın.
  • İran halkı nazik ve yardımsever, bir soru yöneltilince hemen ilgileniyorlar ama kibirliler. Hiç kimse sizi rahatsız etmiyor. Ne dilenci var, ne hanımlara yan bakmak.
  • Bu ülkede hazırlanan binlerce sayfa anonim blog dikkati çekiyor.
  • Bu coğrafyada Perşembe öğleden sonra ve Cuma günleri resmi tatil.
  • Para birimleri riyal ile tümen ilk anda insanın kafasını iyice karıştırıyorlar. Riyalden dört sıfır atınca tümen (toman)  oluyor.
  • Sık sık yol boyunca yerleştirilen rengarenk reklam panoları çekiçi.
  • İran televizyon kanalları genel olarak ağıt yakan kadınları, ağlayan çocukları, savaş sahneleri, dini ve belgesel programları tercih ediyor. Sunucuları ise çoğu zaman 70 yaşında saygın beyler! Programlarda şiire özel önem veriliyor.
  • Bu coğrafyada doğum kontrolü uygulanıyor. İsteyen kadın hastanede ücretsiz çocuğunu aldırabiliyor.
  • İran’da ezan sesi duyamazsınız, namaz vakti ise üçe indirilmiş. Cami sayısı çok az. Cuma namazı ise belli alanlarda birlikte kılınıyor. Örneğin Tahran’da Cuma namazları toplu olarak Tahran Üniversitesi kampüsünde kılınıyor. Şeker bayramı ise sadece bir gün kutlanıyor.
  • Petrol ve doğal gaz üretiminde Dünya’da ilk üç arasındalar. Ancak gelirlerini sadece bu iki kaleme dayandırmak istemiyorlar. Çeşitlendiriyorlar. Çinko rezervlerinde de dünya birincileriler.
  • Ülke genelde düz olduğu için şehirlerarası yollar üç şeritli ve asfalt. Gidiş ve geliş yolları birbirinden uzak planlanmış. Bir kaza anında diğer yola araçlar atlanmasın diye!
  • Tahran doğumlu Alexander Rahbari ünlü Herbert Von Karajan’ın asistanı olarak Berlin Filarmoni Orkestrasını yönetti. Ayrıca dört opera sahneledi. Tam 250 albüm çıkardı ve 120 farklı orkestranın başına geçti. Sonunda İran’a döndü ve Tahran’daki Vahdet Salonunda Beethoven’ın sağır olduğu için galasında işitemediği ve “dostluk ve bir barış” marşı olan 9. Senfoniyi yönetti.
  • Alkolsüz bira heryerde satılıyor.
  • “Erkeklerin Saç Rehberi” başlıklı molla açıklamasında saçı uzatma, dikine taramak, ve enseyi örtmek yasaklanmış.
  • İran ile doğu sınırımız 400 yıl önce imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile belirlenmiş ve yıllar yılı buna sadık kalınmış.
  • Sefevi ve Selçuk’lu sanatının şekillendirdiği geleneksel İran halısı çok ince dokunur ve zemininin tamamı motiflerle kaplıdır.
  • İran sineması önemli yönetmenleri ile iftihar eder. Ödüllü “Ayrılık” filminin yönetmeni Asghar Farhadi, politik açıdan yönetimle ters düşen Cafer Panahi ve Abbas Kiyarüstemi, Bahman Ghobadi, Majid Majidi gibi
  • Fars halkı 700 yıl önce yazılan şiirleri ezbere bilir ve toplum şiire çok meraklıdır.
  • Tahran’a yakın Şehr-i Rey kasabasındaki Şeyh Abdulazim Türbesi’nde Kerbela şehitlerini anmak için yas törenleri yapılıyor. Asılan siyah bayraklarla Kerbela şehitleri anılıyor.
  • Bir kitabın kapağında Şah dönemi başbakanı Hamit Şeker’in resmini gören herkes onu ben zannetti. Sahiden de çok benziyorduk.( Ancak şimdi daha yaşlandım)
  • İran’da sık sık İbrahim Tatlıses’in “mavi mavi” şarkısını ile diğer parçalarını dinliyorsunuz.
  • Yarı pişmiş pirinçe su konursa bu “çello” oluyor. Yarı pişmiş pirinçe yoğurt konunca “kette” oluyor. Yağsız et ezilip, terbiye edilip şişe geçirilince “çele kebab”, tavuk eti kullanılır ise “cüce kebab” oluyor. Ayrıca çeşitli baharatlarda ekleniyor.
  • Tarçın ve sakızlı nargile geleneksel olarak çok tüketiliyor.
  • Bu topraklarda eğitimini tamamlayan Ebu Ca’fer Abdullah Muhammed bin Musa el-Harizmi 900’lü yıllarda kağıda döktüğü ”El kitabül Hisabil Cebri” kitabı ile cebirin mucidi olarak biliniyor.
  • Azınlıkların örneğin Yahudi, Azeri, Zerdüşt ve Ermenilerin içki üretmek ve tüketmek izni var. Ama satamıyorlar.
  • Tahran’da kiralar çok yüksek, emlakçı sayısı fazla. Bilhassa Kuzey Tahran’da ucuz ev bulmak çok zor.
  • İran’ın Suudi Arabistan ile arası iyi değil. Yemen’e ise çok yakınlar.
  • Otuz eyaletli İran’da hemen hemen tüm şehir içi yollar, parklar, kaldırımlar, tertemiz. Yerlerde izmarit yok.
  • Genelde halk kitaba düşkün. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal sevilen yazarlar arasında.
  • Hazreti Ali’nin soyundan gelen oniki imamın bazılarının doğum ve ölüm yıldönümleri resmi tatil.
  • İran bayrağında ki beyaz barışı, yeşil islamı, kırmızıda gerekirse vatan için kan dökeriz anlamı taşıyor. Aslan figürü yerine Humeyni döneminde bayrağın ortasına iki yandan da “Allah” diye okunan bir motif konmuş.
  • İran’da evlerin tokmakları iki cinsdir. Erkekler tok ses çıkaran uzun, ince tokmağı. Kadınlar ise tiz ses çıkaran yassı yuvarlak tokmağı çalar. Böylece ev sahibi Kapıyı açmadan misafire göre hazırlık yapılır.
  • Beyaz kıyafetli mollalar bu sıfatı bir dini eğitimden geçip kazanıyorlar. Siyah kıyafetli mollalar ise babadan oğula geçen bir ünvan, onların peygamber soyundan geldiğine inanılıyor.
  • İran aslında bağımsız bir politika izleme çabasında ama bu hiç öyle kolay değil.
  • Yılda ortalama iki milyon İranlı Türkiye’ye geliyor. İstanbul’a gidenler alışverişe, Antalya’ya gidenler ise dinlenmeye gidiyorlar. İran’a gelen Türk gezgin sayısı ise az. Bence Pers kültürünü her gezgin tatmalı.
  • Türkiye-İran ve Orta Asya ülkeleri ortak bir tren hattı ile ipek yolunu canlandırmak arzusunda.
  • İran’da devletin kontrolünde altın bazında uygulanan “mihir” geleneği evlenenlerin bu coğrafyada sayısını paralel olarak çocuk sayısını da azaltmış. “Mihri” damat veya babası kız tarafına evliliğin devamına garanti olarak verilir. Bunu ödemeyip hapise giren damat sayısı hiçde  az değil.
  •  İran’da sosyal yaşama kadınlar hakim. Üniversite okuyan kız sayısı erkeklerden çok fazla ve kızlar iddialı.
  • On Muharrem Aşure Günü yani Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edildiği gün İran’da bir matem, bir ağıt günüdür. Gözyaşı, matem ve çile günüdür. Hz. Ali’nin başına gelenleri anlatanlar da ağlıyor, dinleyenler de ağlıyor. Çocuklar da, yaşlılar da, özürlüler de ağlıyor. Eskiden zincirlerle vücutlarına yüzlerine vurarak kan-revan içinde kalırlardı. Bu uygulama daha sonra birçok ülkede yasaklandı. .

İran, edebiyatta dünya çapında sanatçılar yetiştirmiş. Otuz yılda tamamladığı, Farsçayı Arapça kelimelerden arındıran Şehnamesi ile ünlü Firdevsî, Şeyh Sa’dî-i Şirazî, Hafız-ı Şirazî, Molla Camî, Sadık Hidayet, Samed Behrengî… Aynı zamanda matematik ve astronomi dallarında uzman bir bilim adamı, aynı zamanda zevk sahibi mistik Ömer Hayyam Rubai’si ile ünlenmiştir. İçkiyi çok severdi. Bir gün hatta “ben ölünce beni yakın, küllerimden tuğla yapıp meyhanenin duvarına yerleştirin” demiş. Ömer Hayyam için “Eğer Şirazın şarabı olmasaydı şiir yazamazdı” denir. Hepsi de insanlığın ufkunu genişleten yapıtlar kazandırmışlar edebiyat dünyasına. Kimisinin dizeleri, kimisinin cümleleri dilimin ucunda. Ama, ben yine de İran’ın yetiştirdiği onlar kadar ünlü bir ozanın, Ömer Hayyam’ın bir rubaîsiyle bitirmek istiyorum İran izlenimlerimi.

Gülün yüzünde çiğ incisi nevruzun ne hoş!

Yeşillikte gönül aydınlatan yüzün ne hoş!

Dün geçti gitti, hoş değil ondan söz etmemiz; Hoş tut gönlün, anma dünü, bak bugün ne hoş!

İran’ın Sıradışı Kentleri:Hamedan, Kermenşah, Meşhed, Rasht, Bandar – e – Anzalı

Kurban Bayramının ikinci yarısında yol arkadaşım, becerikli dostum Selman Arınç ile birlikte İran’ın görmediğimiz yörelerini ziyaret etmeyi planladık. Ayrıca böylece Nomadmania web sitesinin bölge sıralamasında ikimiz de yükselecektik.

Ben daha Ekvator Ginesi’nden yeni dönmüştüm. Olsun, her zaman yeni bir yolculuğa  “hazırım”. Uzun süredir Selman ile birlikte yola çıkmamıştık. Gece saat 23, Tahran uçağı Sabiha Gökçen Havalimanından kalkıyor. Uçuş ortalama 3 saat sürüyor. Sabahın erken saatlerinde Tahran Havalimanındayız, bir taksi ile hemen otobüs garına gidiyoruz. Vallahi terminal de lokantası da tertemiz.

Hamedan’a giden “VIP” otobüse kuruluyoruz. Koltuklar oldukça geniş, ikram bile eksik değil, internette varmış. İran sahiden ucuz, düşünün Hamedan Tahran’a karayolu ile en az üç saat mesafede. Otobüse ödediğimiz miktar vallahi sadece 4 dolar. Yolda uyumuşum, ama yol boyunca uçsuz bucaksız taş çöllerini, ilginç bir yüzey yapısına sahip dağlık araziden geçiyoruz.

“Hamedan” bence pek sempatik bir yerleşim merkezi değil, Hamedan Eyaletinin başkenti. Burası sadece İran’ın değil dünyanın  en eski kentlerinden biri olarak biliniyor. Ama bizi oraya çeken esas neden İbn-i Sina’nın mezarının burada olması. Gerçi anıt mezar maalesef çirkin ve oldukça yüksek  betondan bir kule.  Hamedan’da ayrıca Bu-Ali Sina Üniversitesi bulunuyor. Bir çok okulun, işyerinin adı bu öncü tıp bilimcisinin ismini taşıyor. XI. yüzyılda yaşamış olan ve kentin bir meydanına adı verilen şair Baba Tahir ile 2003 yılı Nobel Barış ödülü alan Avukat Şirin Ebadi de Hamedan doğumlu.

Bir taksi ile 3 saat uzaklıktaki Kermenşah’a doğru yola koyuluyoruz. Yol düz ve geniş ama trafikte buna karşın çok yoğun. Özellikle kamyon ve tırlar yol boyunca her an hareket halinde. Şoförümüz tam bir bitirim. Taksisi ile bir sağa, bir sola kaçıyor. Ben arkada uyumuşum ama Selman devamlı şoförün yanında “tetikte.”

Nihayet Kermanşah’a giriyoruz. Burası aynı zamanda Sasaniler’in başşehri. Kürt müziğinin en önemli sanatçıları da bu topraklarda yetişmiş. Kürt besteciler ayrıca Mevlana Rumi’yi eserlerinde sık sık yad ediyor.

Hani ünlü de ünlü bir efsane vardır:  “Ferhat ile Şirin”,  Ferhat Şirin’e olan aşkı uğruna dağları deler ya ! İşte o dağda Kermenşah’da !

Kentin en dikkat çekici eseri şüphesiz, “Tağ – Bostan.”

Dağa tek tek işlenmiş olan kabartmalar sahiden Sasani sanatının birer harikası. Ana kompozisyon 3 metre yüksekliğinde, 7 metre genişliğinde ve 6 metre derinliğinde.  Kompozisyonda ata binmiş olan Sasani kralına tanrıça Anahista huzurunda  bir yüzük hediye ediliyor. Filleri, avcıları, avcılarca öldürülmüş masum geyikleri ile bir av sahnesi de taşlara aynı  incelikle tek tek işlenmiş.

Civardaki dağlar, gün içinde değişen renkleri ve şekilleri ile sahiden etkileyici.

Otelimiz  Parsian hem ucuz hem de rahat. Altıncı kattaki manzaralı keyifli bir kahvaltı sonrası “Fartaknews” televizyonu benimle bir mülakat yapıyor.

Kermenşah Havaalanından Meraj Havayolları ile Meşhed’e uçuyoruz. İran da  çok sayıda özel havayolu var. Ne de olsa geniş bir coğrafya. Karayolu ile ulaşım onlarca saat alıyor. İki saate yakın İran’ın kuzeyinde kurak arazisi üzerinden uçuyoruz.

Meşhed Havalimanı oldukça geniş ve modern ancak bavullar bir türlü gelmiyor. Ayrıca hangi bantta bavulların olacağı panolarda yazılı değil. Herkes sürekli bir banttan diğerine koşuyor. Kırk dakika sonra bavuluma kavuşuyorum.

Meşhed’de lüks bir otelin süit odasında kalıyoruz. (Gecesi 120 dolar) “Darvishi” (Derviş) otelinin servisi bizi alandan otele kadar götürüyor.  Selman her şoförle hemen Farsça sohbete başlıyor. İnanın çok da “başarılı”. Espriler yapıyor, onları da  güldürüyor.

İran’ın en büyük ve en verimli eyaleti olan  Horasan’ın başkenti olan Meşhed aynı zamanda Kerbela’dan sonra Şiiler için “en kutsal yer”.

“Haram Rezazi” yani İmam Rıza’nın Türbesi ve kompleksi sahiden her yönü ile şaşırtıcı bir binalar topluluğu. Günün değişik saatlerinde karşınıza ışık oyunları ile yepyeni bir manzara ile çıkıyor.  Her gün binlerce İranlı’nın yanında Türkiye, Irak, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Arap ülkelerinden gelen Şiiler İmam Rıza’nın defnedildiği bu kutsal alanı ziyaret ediyor. Geceleri de burası ışıl ışıl.

Gevherşad Caminin avlusunda beyaz sakallı, beyaz sarıklı yaşlı bir imam hutbe veriyor. Hutbe ekranlarla tüm avluya yansıtılıyor. Ahşap, mozaik kakma ve taş oymacılığının harika birleşimi olan çeşmelerle soğutulmuş avluları, kemerleri, aynalı fayanslarla süslenmiş saf altından kubbeleri birbirine tamamlanmış.

Girişlerde kapılarda ciddi bir kontrol var. Erkeklerde uzun pantolon, hanımlarda ise başörtüsü ve uzun etek aranıyor. Gerçi cep telefonuna artık izin verseler de elinizde herhangi bir çanta ile kesinlikle içeri giremezsiniz. Daha  önce bu alanda bir bomba patlamış! Çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş. Benim çantayı da yakaladılar ve kesinlikle içeri koymadılar, gelen komisere çantamdaki kitapları gösterdim. “Dünya İçin Bir şey Yap” adlı kitabımın Farsçasını ona imzalı olarak hediye edince,  Sırtçantamla içeriye girmeme izin verdi. Belki de buranın tarihinde bu bir “ilkti.” Selman ile ziyaretçileri inceledik, benim dışımda kimsenin elinde herhangi bir şey yoktu. Kapının girişinde tüm ziyaretçilere zeytinli birer çörek hediye ediliyordu.

Hazreti Ali,  Peygamberimizin kızı Fatima tül Zehra ile evlenir. İki oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin dünyaya gelir. Hz. Hasan soyundan gelenler “şerif”, Hz. Hüseyin soyundan gelenler ise “seyit” olarak anılır. On iki imamın sonuncusu İmam Rıza o zaman bir köy olan Meşhed’de dönemin halifesi tarafından üzümle zehirlenir, İran topraklarında gömülü tek ve son imamdır. İşte bu yüzden  “İmam Rıza” Şiiler için çok önemlidir.

Altın kafesteki türbesini hergün ziyaret eden binlerce Şii erkek,  kadın ve çocuk saf altın kaplı kapıları, türbeyi  üçer defa öpmekte, başında ağlamakta, dua okumakta ve türbenin kafesine dokunmaya çalışmaktadır. Hatta siyahlara bürünmüş bazı delikanlılar ellerindeki zincirlerle vücutlarını kanatıp kendilerini cezalandırmaktalar. Yeni evliler de  bu büyülü türbeyi muhakkak ziyaret etmekte.

Tahran’a 600 kilometre uzaktaki Meşhed her gün misafir ettiği binlerce ziyaretçi ile her an hareketli ve hızlı yaşayan bir kent. Trafiği İstanbul’dan bile beter, her an her yerden bir araç çıkabilir. Hele motosikletliler kaldırımda bile deli gibi yol alıyor. Ana caddeler boyunca yüzlerce otel, kuruyemişçi, dondurmacı, giysi dükkanları, kuyumcu, baharatçı dizilmiş.

  • Altmış bin beyitli Şehname’nin yazarı Firdevsi’nin mezarı da Meşhed’de. Sultan Murat her bir beyit için bir altın vereceğini kendisine vaad etmiş ama sonra nedense bu sözünü tutamamış.
  • Almas – Şark (Şarkın Elması) Meşhed Kentinin modern yüzü. Sirk, lunapark, modern siteler ve AVM’ler bu bölgede yer alıyor.
  • Meşhed Tren İstasyonunun geniş hacminin tavanını sadece kenardaki sütunlar taşıyor. Şah Rıza’nın atamızı ziyareti sırasında Ankara garını görünce etkilenmiş ve buranın projesini hazırlatmış. 

Meşhed’den Tahran’a trenle dönmeye karar veriyoruz. Akşam üstü hemen her saat başı Tahran’a bir tren var ama trenler üç ayrı kategoride. Biz en lüks olanını seçiyoruz. Bir gezgin olarak ikinci el giyerim ama doğrusu trenlerde konforlu seyahat etmek isterim. Kompartımanlar 4 kişilik. Elbette aile olmadan kadın ile erkeği aynı bölüme vermiyorlar. Doğrusu vagon tertemiz. Herkesin çarşafı, yastık kılıfı, battaniyesi bir şişe suyla beraber özel torbalara konmuş. Yolculuk tam 10 saat!

Tren hareket edince önce meyve-yemiş yanında naneli leziz bir limonata ikram ediliyor. İki saat sonra da kızarmış tavuk da içeren yemek servisini  getiriyorlar. 

Doğrusu sessiz ve neşeli bir yolculuk, ilaç aldım, uyumuşum. Tahran’a sabahın 5’inde varıyoruz. Gar o saatte bile kalabalık. Yine bir taksiye atlayıp önceden tanıdığımız otogara geçiyoruz.

Saat 07.00 otobüsü ile Hazar Denizi kıyısındaki Bandar e Anzali’ye doğru 5 saatlik bir yolculuğa başlıyoruz. Önce eyalet başkenti Rasht Kentine varıyoruz. Bu kent hem birinci,  hem de ikinci dünya savaşında Rus işgaline uğrayınca ekonomisi iyi bozulmuş. Polonyalı esirler burada çalıştırılmış, hatta bir Polonya Mezarlığı bile var. Rus binaları ile pirinç tarlalarının bulunduğu genellikle yüksek duvarlı iki katlı çiftlik evleri dikkati çekiyor.

Sefid Nehri üstünde büyük bir baraj inşa edilmiş. Bölgede jilet, cam, sabun, sepet ve ipek atölyeleri bulunuyor.

Selman otobüste Hüseyin adlı bir gençle dostluk kuruyor, Hüseyin bizi Bandar’daki evine davet ediyor.

Hazar Denizi kıyısında Behareset-Talab (Cennet lagün) adlı hoş bir otele yerleşiyoruz. Motel tarzında güzel planlanmış, su üstünde platformda kurulmuş sevimli bir lokantası var. Ancak sazlıkların içinden hızla geçen motorlarının ardı arkası kesilmiyor. Ekosisteme büyük bir darbe. Oradaki, kuş, kurbağa ve balık yumurtaları yok ediliyor. Bu durumu ertesi gün bölge valisine anlatıyorum. 

Sabah kent merkezine iniyoruz. Hemen her köşede bir banka var. Buranın içinde ufacık tohum taneleri bulunan bir meşrubatı var. Vişneli, kayısılı, şeftalili,  ahu dudulu  da oluyor. Doğrusu hoşumuza gidiyor. Hele de soğuksa daha da lezzetli, öyle çok da tatlı değil.

Valilik binasına uğrayıp zor da olsa Tahran otobüsüne saat 12’de yetişiyoruz. Otobüste lise öğrencilerinden oluşan bir futbol takımı var. Sohbet yol boyunca derinleşiyor. Dokuz saat sonra Tahran Otogarına varınca bizim havalimanına kadarki taksi ücretini öğrenciler aralarında toplayıp şoföre ödüyorlar. Utanıyoruz, çok ısrar ediyoruz, almıyorlar. İnanılmaz bir dostluk ve misafirperverlik !

Nedense Havalimanında yine beni polis çeviriyor. Özel bir odaya alıyorlar. Valiye niye gitmişim ? Yaa diyorum, kitabımın Farsçasını hediye ettim. Kabahat mi ? Kendisi bizi kahvaltıya davet etti. Vali ziyaret edilmez mi ?

İstanbul’a dönüş saati geldi. Beş günde batıdan doğuya İran’ın beş farklı kentini tanıdık. Maceralar yaşadık, öğrendik, uzun yollar aştık, güldük, soruşturma bile geçirdik. Yeni dostlar ve tecrübeler edindik. İnanın öyle fazla para da harcamadık doğrusu !

Mutluyuz!

Ah Bu Anglosaksonlar!

1993’de iş için Londra’dayım. İş arkadaşım Banu ile birlikte İranlı broker’ımız İranlı Reza’nın Şirketini ziyarete gidiyoruz… Bizi öğlen yemeğine götürecekler. Ritz Oteli’nin   önünden   geçerken   Banu’yla   keşke   buraya yemeğe getirseler diyoruz. O zamanlar bu kadar lüks lokanta ve otel yok ülkemizde.

Şanslı günümüzdeyiz. Reza ve arkadaşı, bizi Ritz’e götürüyor… Öğlen yemeği için geç bir saat olduğundan bir tek biz, bir de saçı sakalı birbirine karışmış birkaç kişinin yer aldığı bir başka masa daha var lokantada. Yemeğe oturur oturmaz Reza, “Bunları tanıyor gibiyim. Bunlar biri ama kim?” diyor ve bütün yemek boyunca aynı soruyu sayıklıyor. Adamlar tam kalkıyorlar ki, Reza dayanamayıp soruyor “What do yo do?” (Ne iş yaparsınız?). Uzun saçlılardan biri Reza’ya doğru aşağılar bir tavırda eğiliyor ve kafasını ileri geri sallayarak “We are Aerosmith!” (Aerosmith’iz) diyor. Reza o anda dövünmeye başlıyor: “Millet konserlerine bilet bulabilmek için birbirini yedi, ben adamlarla yan yana oturdum ve tanımadım.”

Amerikalı  kız  arkadaşımla  2003  yılında  Londra’ya bir daha gittiğimde, onun İngilizcesini anlamayan satıcılar, tercüme eder misin gibilerinden bana bakıp duruyorlar.

Hayatımda ilk defa İngilizcem ile bu kadar gurur duyuyorum.   „Light’   (hafif)   yerine   „fat   free’   (yağsız) kelimesini kullanan arkadaşıma, Starbucks’ta donuk donuk gözlerini dikiyorlar. “Garbage can (çöp tenekesi) nerede?” diye sorduğunda, “You mean litter, darling!” (çöp demek istiyorsun, hayatım) diye düzeltiyorlar. Metrolardaki „No busking’ (kamu alanlarında müzik çalıp para toplamak yasak) yazısını anlamayan Amerikalı kız, benden tercüme istiyor. Ve sonunda bir mağazada sinirleniyor, “İngilizce konuşuyorum, nasıl oluyor da beni anlamıyorlar” diye!

Amerika’da çalışırken Türkiye’den arkadaşım Gamze ziyaretime geliyor. Bir büyük mağazadaki satıcı, “Mağazamızın kredi kartına başvurursanız bugünkü tüm alışverişlerinizde yüzde on indirim alırsınız” diyor. Gamze, Türk ehliyetini veriyor. Bizim ehliyetler hem Türkçe hem İngilizce olduğundan, satıcı kız “Nerelisiniz?” diyor. Biz de “Türk’üz” deyince kız, “Orası nerede?” diye soruyor. Yunanistan’ı bildiklerinden “Yunanistan’ın yanında” diye yanıtlıyorum. “Yani Yunanlı mısınız?” diye üsteliyor. “Hayır, ama Yunanistan’a gittim” diyorum. “Ben de Paris’e gitmek istiyorum ama trafik ters taraftan akıyor o yüzden gidemiyorum” diyor.

Fransız     Frankı’nın     geçerli     olduğu     günlerde, Amerika’dan Paris’e gidip geliyorum. Kalan Franklarımı Michigan’daki bankama götürüyorum. Kasiyer, yabancı para cinsi olarak sadece Kanada Doları bildiğinden, yanlış
kurdan hesaplıyor. Kasiyere, “Bu „Fransız Frankı” diyorum. “Nereden anladın?” diyor. “Eee üstünde Banque de France yazıyor” diyorum. “Nereye gittin?” diyerek sürdürüyor sorgulamayı. “Paris’e” diye yanıtlıyorum. “Güzel mi orası?” diyor. “Evet” diyorum. “Peki, Michigan’dan güzel mi?” diye soruyor. Yine “Evet” cevabı veriyorum. “Nasıl olur?” diyor şaşırarak.

Bankada mali tahlil bölümünde çalışıyorum. Benimle aynı işi yapan üniversite mezunu arkadaşım, finansal oranlar konusunda yardımımı istiyor. 8’i 2’ye bölünce 4 çıkar ya, 2 ile 4’ü çarpınca da 8! O, 2 ve 4’ü biliyor oranda, 8’i bulmaya çalışıyor. “2 ve 4’ü çarpacaksın işte” diyorum. Kendisi “Bir dakika not alayım!” diyor. Master sınıfında arkadaşım, 100 sayısının yüzde onunu hesap makinesiyle buluyor. Eminim, onlar da benimle ilgili hikâyeler anlatıyorlardır arkadaşlarına…

ABD’de 11 Eylül’de İkiz Kuleler Vurulurken Oradaydım

Her şey ne güzeldi bir gün önce. New York‘un gözde bölgesindeki devasa binaların bulunduğu Manhattan’da saatlerce gezinmiş, ünlü İkiz Kuleler ‘e çıkmış, orada da fotoğraflama işi yapan Türk firmasının genç elemanlarıyla memleket hasreti gidermiştik. Ardından iyi dekore edilmiş bir lokantaya gitmiştik.

Yemeğimizi bitirmek üzereyken yaşlıca garson, güzel bir Türkçe ile “Erzurum Kadayıf Dolması yaptık ister misiniz?” diye sormaz mı? şaka sandık önce, sonra açıkladı. Garson aslında lokantanın ortağı imiş ve Anadolu’dan yıllar önce göç eden Ermeni vatandaşlarımızdanmış. Adını çok duyduğum ama Türkiye “de yemek kısmet olmayan Kadayıf Dolması’nı ilk kez New York’ta, o lokantada tatmış oldum böylece.

11 Eylül 2001… Sakin, güneşli bir New York sabahı… Günlerden cuma…

Türkiye’de ikindi, ABD’de kahvaltı vakti… Türkiye bizden yedi saat önde.

15 günlük ABD seyahatimizin son günü. Akşama dönüş biletlerimiz okeyli. Üç arkadaşız.

Kaldığımız Hilton Oteli, World Trade Center’a -yani Dünya Ticaret Merkezi olan İkiz Kuleler’e- birkaç dakikalık yürüyüş mesafesinde.

Odamızın bulunduğu 32. kattan tek başıma inmek için asansöre bindiğimde herkesin merakla asansördeki televizyona baktığını gördüm. Bir gün önce ziyaret ettiğimiz, hatta giriş biletini anı diye sakladığım İkiz Kuleler’den biri alevler içindeydi.

Yangın çıktığını düşündüm ilk anda ama ekranın altında uçak çarptı diye yazıyordu. Lobiye indiğimde az sayıda insanın TV’deki kule yangınını izlediğini gördüm. Televizyona göz atanlar daha sonra yavaş hareketlerle dışarı çıkıyor ya da kahvaltı salonuna yöneliyorlar.

Ünlü 5. Cadde’yi geçerek Broadway’e yöneldim ben de. Niyetim İkiz Kuleler’e doğru yürümek idi. Bu arada Amerika hatırası olabilecek birkaç küçük hediyelik Şeyler de alırım diye geçti aklımdan. Caddelerde ambulans ve dev itfaiye araçlarının canhıraş sirenlerini duymasam yangını unuttum gitti. Zaten etrafındaki insanlar da pek ilgilenmiyor yangınla, herkes işinde gücünde, günlük hareketlerini tekrarlıyor.

Hatta vitrinleri televizyonla dolu dükkân sahibi bile televizyona veya az ilerideki İkiz Kuleler’e değil elindeki gazeteye bakıyor.

O arada İkiz Kuleler’in önüne bir hayli yaklaştım. O da ne? İkinci kule de vuruluyor uçakla! Kocaman duman bulutları yükseliyor gökyüzüne. Derken gökyüzünden yağmura benzeyen, siyah kül tanecikleri inmeye başlıyor… Havada akaryakıt kokusuna benzer kötü bir koku… Nedense patlama sesi öyle yeri göğü inletmedi. 70-80 katlı gökdelen ormanı yüzünden belki. “Yoksa bütün bunlar film sahnesi mi?” dedim kendi kendime. Hollywoodçulardan her Şey beklenir…

Olaydan ancak saatler sonra anlaşıldı işin gerçeği ve boyutu. Bütün televizyonlar “Attack to The USA… Act of war… A second Pearl Harbor” türü alt yazılar geçmeye başladı.

Bir ara Başkan W. Bush geldi ekranlara. Yağdı gürledi ama ilerleyen saatlerde güvenlik gerekçesiyle gizlendiği söylendi.

Daha dün son katına kadar çıktığımız, kahvehanesinde limonlu çay içtiğimiz 110 katlı, güç ve ABD ihtişamının simgesi dev kuleler Şimdi toz toprak altındaydı. Büyük bir panik hâkimdi koca Amerika devletinde. Bütün otoyollar, köprüler, tüneller, havaalanları, metro hatları kapandı; kredi kartları kullanımdan kaldırıldı… Telefon konuşmaları önce aksadı, sonra hepten yok oldu…

Kim bilir Türkiye’de nasıl merak ediyorlardı bizi! Tüm uçak seferleri süresiz iptal edilmişti ve biz bugün ülkemize dönemeyecektik. Bırakın ülkemize dönmeyi, Manhattan denilen bu adadan başka bir yere gidemeyecek, kimse de buraya gelemeyecekti.

Akşamdan sonra halk kiliselere doluşmaya başladı. Her yarım kilometrede bir karşımıza çıkan görkemli kiliseler dolup taşıyordu Şimdi… Binlerce mum ışığının pırıltıları dışarıdan bile belli oluyordu. Otomobillerine, iş yerine, evlerine ABD bayrağı asanların haddi hesabı yoktu.

Ancak beş gün sonra normal hayata dönüldü. Biz de beş gün sonra gidebildik havaalanına.

Biraz korkmuş, biraz fanatik Amerikalılar tarafından suçlanma endişesi yaşamıştık ama “Bin yılın terörü” denilen olayın, birebir tarihî tanığı olmuştum.