Bu Kadarı Patagonya’da Bile Olmaz

Patagonya, temiz havası, boş arazileri, yalnızlığı, büyüklüğü, sesleri, bitkileri, hüznü, “pampero” denen şiddetli, soğuk ve hiç dinmeyen rüzgârı, sahillerindeki balinaları, deniz filleri, denizaslanları, smokinli garson Macellan penguenleri, kimsesizliği, saydamlığı, dürüstlüğü, kayaların çıkardığı uğultuları, turkuaz renkli nehirleri, yaban kazları, siyah boyunlu kuğular, kırmızı şarabı, solgun güneşi, çinko mavisi, kök kırmızısı tonları, başak sarısı zümrüt yeşili otları, beyaz kayaların arasındaki tarlaları, armadillolar, mavi renkli buzulları, toprak rengindeki dereleri, fosilleşen ormanları, dar kahverengi tepeleri, buzul gölleri, kondor yuvaları, karabatak kolonileri, uçsuz bucaksız stepleri, mor, pembe ve ıhlamur yeşili taşları, bol sayıda koyunları ile hep merak konusu olmuştur!

Dünya dört defa buzul çağı yaşamıştır. En sonuncusu olan “Wurm Buz Döneminde” insanlar da vardı. Hala bu devrin buzulları erimeye devam etmektedir. İşte insanoğlu kendini bu iklim şartlarına uydurmaya çalışarak yaşamına devam ettiği nadir yerlerden biri de Patagonya idi. Arkeolojik buluntulara göre insan soyu 10 bin yıl önce bu topraklara yerleşmiş. Buzulların arasında çıplak yaşayan, üşüyünce üzerlerine fok balığı yağı veya Patagonya devesi olan “gunako” derisi giyen yerlileri ilk gören muhtemelen 1521’de dünya turu esnasında buraya gelen “Macellan” olmuş. Ayaklarına soğuktan korunmak için sıkıştırılmış otlardan yaptıkları çarıkları giydiklerini görünce bu insanlara “büyük ayaklı” anlamına gelen “Pata” demiş. İşte size “Patagonya” sözcüğünün doğuşu! Ama sahiden de güneyde yaşayan avcı Selkman kabilesi ayrıca uzun boylu imiş. Macellan ile yolculuk eden tarihçi Antonio Pigafetta San Julian bu topraklarda defterine şöyle bir not düştü. “Günlerden bir gün, deniz kıyısında çırılçıplak dans eden, sıçrayan, şarkı söyleyen, kafasından aşağı toz toprak döken bir dev gördük. O kadar uzundu ki en uzunumuz bile onun ancak beline geliyordu.” Peter Shakland ise aynı yerliler için “orta boyluları neredeyse 2,5 metre idi.” diyor. Macellan İspanya Kralı V. Karl’a göstermek için bu dev yerlilerden iki tanesini oyuncakla kandırarak yakaladı, kelepçe taktı ama ikisi de gemi yolculuğu sırasında öldü.

İşte bu gözlemler zamanla Patagonya’yı batı dünyasında “büyük ayaklı tuhaf insanların olduğu garip ülke” yaptı. Her şeyin günahı Patagonya’yı havale edildi. Burası dev cüsseli yerlilerin, garip hayvanların ve kuşların vatanı oldu çıktı. Büyükbabası tanınmış bir doktor olan varlıklı bir ailenin oğlu Charles Darwin ise bölgeye 1834 yılında Robert Fitz Ray kaptanlığında “Beagle” isimli gemisi ile gelir. İngiliz Kraliyet donanması ve İngiliz Coğrafya Kurumu’nca görevlendirilmişti. Çıplak, uzun boylu, çirkin ve ona göre “ilkel insanları” görünce “insanın maymun kökenli” olduğunu savunduğu tezine bir çeşit delil bulmuş olur ve buraları “yok olmuş topraklar” olarak isimlendirir. Bakın çiğ et yiyen, attan hızlı koşan o günün yerlilerini bize nasıl anlatmışlar!

“Sağlam ve sakalsız

Bedenler dalgalanıyor, güçlü

Sağlam kollar, çelikten ayaklar

Çevik, utanmaz, neşeli

Yiğit, cesur, yürekli

Sertleşmiş sabırla çalışmaktan”

Patagonya, Kolorado Nehri’nin güneyinde, And dağları, Atlantik Okyanusu ve Macellan Boğazı arasında yer alan 600 bin kilometrekare bir alandır. Bu coğrafyanın %25’i ise ince uzun şerit gibi Şili’ye, %75’i ise Arjantin’e aittir.

Patagonya’da dağlar gizemlerle yüklüdür. Sabah, öğlen, alacakaranlıkta ve gece hep farklı anlama gelirler.

Patagonya bir anda XIX. yüzyılda bile “mucizeler diyarı” oldu çıktı. İnsanlar önce “altın” için geldiler. Sonra fok balıklarının “kürkü” ve “balina” avlamak için! 1775–1902 yılları arasında, yani 125 yıl içinde tam 25 milyon foku kafalarına sopa ile vurarak öldürdüler. Sonra sıra “koyun çiftliklerine” geldi. Falkland adalarından getirilen koyunlar bol çim ve otlama alanı bulunca çok çabuk ürediler. Sayıları üç milyonu buldu. Benetton tüm dünyaya pazarladığı kazakların yününü artık buradan alıyordu. Bu kez koyunlar için tehlike olan yerli halk ve kanatlarının boyu bir metre olan 12 kiloluk dev akbabaları (kondor) “yok etmek” amacı ile “estancias” denen zengin çiftlik sahipleri profesyonel katiller kiraladılar. Hatta öldürdükleri her yerlinin “kulağı başına” bir sterlin ücret ödediler. Bu arada yerlilere sahip çıkanlar da onlara acıyıp Charles Darwin ve ekibi gibi gemilerden eski palto ve kıyafet verdiler. Böylece çıplak vücut ile yaşamaya alışkın yerliler üstlerindeki ıslak kıyafetlerle “zatürre” olup hastalandılar. Ayrıca kıyafetlerden kızamık, kızıl gibi farklı hastalıklar kaptılar. Bazıları Paskalya ve Galapados adalarına kaçtı. Kısacası artık tamamen bittiler. Onları medeni ve Avrupalı yapma çabası iflas etti. Son yaşayan Ono yerlisi de kahrından bu sene öldü.

Patagonya’ya Galli mahkûmlar, Ruteh-Sundance gibi kanun kaçakları, Che Guavera gibi idealistler, Bruce Chatwin gibi maceraperestler gelmeye başladı. Tepelerde güneş batarken altın ve mor renkler hâkimdi. Sarp bir vadi kurumuş bir göl yatağına açılıyordu. Patagonya gene de dünyanın en az nüfuslu yörelerinden biri olarak kaldı. Düz asfaltlarında araba kullanırsanız saatlerce ne bir araca, ne de bir insana rastlarsınız. “Gaucho” denen koyun çobanlarını zaman zaman büyük arazilerde at sırtında görebilirsiniz. Patagonya siyah mucizeler, kırmızı yengeçler, yakut renkli sular, sisler ve fırtınalar ülkesidir. Bir bakıma dünyanın da sonudur. Göllerin kamışları arasında su tavukları yüzer. Sıcak havada gri renkli dağlar titrek görünür. Ama bu coğrafyada hep “huzur” vardır. Göllerin durgun yüzeyine siyah kozalaklı ağaçların ve sarı çalıların aksi vurur. Patagonya çölü kum ya da çakıldan değil, ezildiğinde hoş bir koku çıkaran gri yapraklı kısa sık çalılıklardan oluşur. Kanada’dan getirilen ve hızla çoğalan kunduzlar nehirlerde set yapıp açık vadileri tıkamaktadır.

Bir taksiye biniyorum. Şoförün gizli gizli içki içtiğini kırmızı suratı ele veriyor. Arabasının önünde St. Christopher ile Lujan bakiresinin birer biblosu var. Plastik bir penguen de sürekli baş sallıyor. Patagonya’da her çeşit insanla karşılaşmak mümkün. Örneğin bir Galli ile, çiftçilik yapan bir İngiliz beyefendi ile, bir milliyetçi ile, sempatik güler yüzlü bir zenci ile, İranlı bir misyonerle, Afgan bir mülteci ile. “Hepsi birer masal kahramanlarıdır.” diyor şoför.

1800’lerde Patagonya’ya göç eden Galliler bugün de kültürlerini koruyorlar. Gaiman kasabasında çay evlerinde halen Galce şiir ve koro çalışmaları devam ediyor.

Valdes yarımadasında bilhassa Eylül ve Ekim aylarında balinaların şenliğine şahit olabilirsiniz. Ayrıca aynı bölgede çok sayıda denizaslanları ile deniz filleri de bulunuyor. Macellan penguenlerinin en büyük kolonisi Trelew’in 90 kilometre uzağındaki Punta Tombo alanında Eylül ile Nisan ayları arasında görünür. Bu papyonlu garsonların sayıları yarım milyonu buluyor.

Leh’e Şaşırtıcı; Fakat Çok Kısa Bir Yolculuk

Derinden ilahi bir ses geliyor. Belki bir dua, belki de bir yakarış ile uyanıyorum. Büyük bir heyecanla sabah 03.00’te yola koyuluyoruz. Hedef, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan “Leh” şehri. 

Uçağımızdaki yolcuların görünümleri Hindistan halkından çok farklı, bize hemen Tibet’i anımsatıyor. Herkesin elleri çanta, paket ve karton kutularla dolu! Yükseklik sendromundan fazla etkilenmemek ve kanımızı sulandırmak için birer aspirin yutuyoruz.

Uçağımızın tekerlekleri “Küçük Tibet” veya “Ay Ülkesi” olarak adlandırılan, 3500 metre yükseklikte, Batı Himalaya Dağları arasında bulunan Jamnu-Keşmir eyaletinin içinde yer alan, Ladakh ve Zanskar bölgelerinin başkenti Leh’e dokunuyor. Bu arada pilotumuz dışarıdaki ısıyı -15 oC olarak anons ediyor.

Manzara gerçekten de çok farklı. Ağaç veya yeşil yok. Buzulların parçalayarak taşıdığı yuvarlak taşlar gözümüze çarpıyor. Ladakh, Müslüman Pakistan ile Hindu Hindistan arasında Batı Himalaya Sıradağları ve geniş Tibet platosu ile çevrilmiş sahiden çok farklı bir coğrafya!

Çevremiz elleri silahlı insanlarla dolu. Savaş uçakları ve kum torbalarından yapılmış bir siperin arkasında bekleyen soluk yüzlü askerler dikkatimizi çekiyor. Ne de olsa savaş bölgesindeyiz. Biliyorsunuz, Keşmir bölgesi bağımsızlığını istiyor. Buradaki Müslüman halk Hindistan yönetiminden ayrılmak istiyor; ama Pakistan’a da bağlanmak arzusunda değiller. Sonu gelmeyen kontroller başlıyor. Aynı el çantasına en az dört defa bakılıyor.

İki adet beyaz cipe taksim olup Nirvana Oteli’ne doğru yola koyuluyoruz. Ama otelde acı bir sürpriz bizi bekliyor. Odanın ortasına mazot ile yakılan sac bir soba konulmuş. Gene odanın ortasında bulunan mazot dolu metal bir bidondan sobaya bir hortum bağlanmış. Mazot hortumdaki deliklerden odaya da damlıyor. Daha da önemlisi banyoda su akmıyor, borular donmuş. Mevsim dışı olduğu için Leh’teki otellerin büyük bir bölümünün kapalı olduğunu öğreniyoruz. Gezi arkadaşlarımızla açık olan diğer otelleri de geziyoruz. Ama onlarda da durum pek farklı değil.

Sesini kaybetme korkusu olan ve soğuktan hiç hoşlanmayan opera sanatçısı Gülderen (Kazmagil) ısrarı üzerine ortak bir karar alıyoruz: İlk uçakla geriye dönüş. Değerli Meliha Hocamız bir coğrafyacı gözüyle gördüklerinden mutlu ve Leh’te kalmak da istiyor; ama meclisten bir defa karar çıktı. Dönüyoruz! Büyük bir şans eseri rötar yapan uçağımızın Keşmir’in başkenti Srinagar’a gidip geldikten sonra saat 13.00’te, hem de az yolcu ile Delhi’ye döneceğini öğreniyoruz.

Bir yandan soğuk, bir yandan uçak öncesi etrafı görme telâşı, sonra İngilizce’si yetersiz kalan rehberlerimiz, açlık ve yüksekliğin verdiği sıkıntı ve diğer yandan geniş yürekli, gülen, çok iyi niyetli insanlar. Zaten daima fakir insanlar daha fazla güler yüz ve daha dostça bir yaklaşım sergiliyorlar.

Ladakhi Tibetçede “Dağları geçit veren topraklar” anlamına geliyor. Hindistan’ın kuzeyinde Drahamshale kentinde Tibet’in bağımsızlığı için mücadele veren ve Tibet’in başkenti Lhasa’daki Pottala Sarayı’na bir türlü dönmeyen Dalay Lama’nın fotoğraflarının ciplerde, evlerde, kısacası her yerde asılı olması hemen dikkatimizi çekiyor.

Bu bölgede mimariden müziğe, dilden yaşam tarzına açık bir Tibet etkisi görülüyor. Ladakh keşişleri yüzyıllardır Tibet Muhayana Budizm’i üzerine çalışmalar yapıyorlar.

Sankar Gompa bölgesinde lamaların şefi Spituk ile yirmi arkadaşı yaşamakta. Burada altın heykeller, yüzlerce duvar resmi ile 11 başlı, 1000 kollu Avalokitesuara heykeli bulunmakta.

Ladakh Kralı Lhachen Palgyigon tarafından 550 yıl önce yaptırılan “Shey” yazlık sarayı, Tibet’teki ünlü Potala Sarayı’nın bir minyatürü olarak kabul edilir. Shey Sarayı’ndan verimli Indus Ovası ile esrar dolu Zanskar Sıradağları’nı seyretmek mümkün.

Havaalanında iki genç Fransız tıp öğrencisine rastlıyorum. İki haftadır Ladakh bölgesinde geziniyorlarmış ve bu iki hafta boyunca hiç yıkanamamışlar. Tabii sular kesik de ondan. Ama, bu yörenin insanlarına hayran kalmışlar. Hele –25 oC’de buz üstünde çıplak ayakla dolaşan çingeneleri hiç mi hiç unutamıyorlar.

Tiskey, yüz sarı tarikata mensup keşişin yaşadığı 500 yıllık bir manastır olup, Ladakh’ta bulunan en büyük Buda heykeline sahip olmakla övünür. Heykel bakırdan yapılmış olup, üstü altın kaplamadır.

Silahlı ciddi askerler, beyaz tepeler, yol kenarında dua dolapları çevirerek yürüyen bir köylü… Evet, burası Leh bölgesi ve biz Stok Manastırı’na doğru yol alıyoruz. Çünkü burada Budistlerin bir festivali var. İki dua arasında zil ve borular çalınıyor. Tavandaki açıklıktan içeriye tek bir ışık huzmesinin sızdığı manastır, loş bir görüntü içindeydi. Bir yandan tütsü dumanları, zaman zaman ışığın aydınlattığı duvar resimleri, içerideki gizemi artırıyor. Köylüler bir tepenin yamacına oturmuşlar ve her taraf rengârenk dua bayrakları ile süslü. Bir çadırda yaşlı bir büyücü fala bakıyor. Köylülerin bir kısmı avluda gerçekleşecek bir dans gösterisini bekliyorlar. Ama uçak da bizi bekliyor, doğru Delhi’ye geriye!

Kutsal Topraklar: Suudi Arabistan Krallığı

Suudi Arabistan hakkında çok yazıldı,  çok konuşuldu.  Eman Turizm’in davetlisi olarak, Suudi Arabistan Havayolları’nın Boeing uçağına binerken,  hep bunları düşünüyordum.  Belki de bu ülkeyi ziyaretim,  bu sebepten dolayı bu kadar gecikmişti. Kral Abdülaziz’i ve çok sayıda oğullarını hayalimde canlandırıyorum. Hep aynı ince sakallar ve koltuğa oturmuş pozları ile. Sonra, Hac… Her yıl dünyanın dört bir köşesinden 3 milyon Müslüman bu dinî görevlerini yerine getirmek için Mekke ile Medine’ye koşturuyorlar. Hatta kalabalıktan kaynaklanan büyük zorlukları, zaman zaman ise de ölümü de göze alarak ve dolayısıyla kılıçla elini veya başını kaybetme korkusu da var. Suudi Arabistan’da “kısasa kısas” prensibi var. Yani siz birini öldürürseniz, maktulün ancak bir varisi sizi affederse kurtuluyorsunuz kılıçtan. Ama buna karşın hırsızlık ve cinayet oranı çok düşük, bu ülkede.

Besmele ve seyahat duası ile kalkan uçağımız, bereketli nehir Nil üzerinde uçarken, 13 milyon nüfuslu ve ülkemizden 5 kat büyük Suudi Arabistan Krallığı’nın, günün birinde petrolün azaldığı veya bittiği an acaba ne yapacağını düşünüyordum.

Üç saat sonra uçağımız, Kızıldeniz kıyısında bir liman şehri olan Cidde’ye doğru alçalmaya başladı.

Kendine has mimarîsi, kıyı boyunca yüzlerce ilginç heykelle süslenmiş kornişi, geniş caddeleri ve modern alış veriş merkezleri ile Cidde, ilk bakışta doğrusu beni oldukça şaşırttı.

Bir meydanda, 40 metre yüksekliğinde dev bir bisiklet, bir diğerinde, dev bir Arap Sandığı, kiminde yarısı beton içine gömülmüş bir kıyı koruma botu, kiminde tek kanadı üzerinde duran pervaneli bir savaş uçağı… Kısacası, zamanını doldurmuş her türlü malzemeyi heykel olarak değerlendirmişler; ibrikler, sandallar, toplar, kalorifer kazanları, testiler, çaydanlıklar… Ama insan figürü, işte onu bulamazsınız!

Cidde, Avrupalı ve Amerikalıların Hicaz’da bulunacağı en son nokta! Bütün bankalar, şirketler, eğlence ve büyük alış veriş merkezleri, Cidde de yoğunlaşmış. 

Bir buçuk milyonluk Cidde’nin güzel ve geniş caddelerinde sık sık Rolls Royce arabalara rastlarsınız, korniş boyunca parkeden Ciddeliler, genellikle esen rüzgârla birlikte, sahil boyunda sessizce otururlar. Ama isterseniz deve, at, midilli veya at arabası ile de turlayabilirsiniz. Hatta hatta, sahilde kurulan bir kukla tiyatrosunun temsilini de seyredebilirsiniz. Ama sakın, siz siz olun 153 metre boyundaki ve gece aydınlatılan dev fıskiyenin fotoğrafını çekmeyin, çünkü benim başıma geldiği gibi, arabanız anında iki polis arabası ile çevrelenip karakola götürülürsünüz. Ve filminizi söküp alırlar. Niye mi? Efendim, orada kralın bir sarayı varmış. Ben nereden bileyim ve gece vakti o sarayın fotoğrafını nasıl çekerim ve niçin buna ihtiyaç duyayım diyeceksiniz, boşuna çenenizi yormayın, emir emirdir ve yerine getirilecektir. Size karşı gayet nazikler ama prensiplerinden hiçbir ödün vermiyorlar, kurtuluşu yok filminizi alacaklar!

Cidde, bünyesinde çok sayıda yabancıyı da barındırdığından, renkli bir kent, ancak yabancı da olsanız, İslâmî polis Mutawa’dan korkulur… Yanınızdaki eşiniz de olsa, halka açık yerlerde sarılamazsınız veya bir erkek çocuk küpe takamaz… Eğer Mutawa sizi yakalayıp götürürse, işte o zaman başınız ciddi ciddi dertte demektir.

Kızıldeniz’den 160 kilometre uzaklıktaki Medine, zengin bir vahanın merkezidir. Mekke’den sonra İslâm dünyasının ikinci önemli kutsal kenti kabul edilir. Hazreti Muhammed ve ilk üç halife döneminde tüm İslâmı yayma çabaları Medine’den yürütülmüştür.

Medine, temiz caddeleri, camlı kafesli beyaz evleri, hurma hali, Küba çarşısı ile canlı bir müzedir. Kentin merkezi, Ravza-i Mutahhara (temiz bahçe) olarak kabul edilir. Hazreti Muhammed’in türbesinin ve mescidinin bulunduğu kompleks, burasıdır. Peygamberimiz Hicret’in sonunda Medine’ye vardığında, devesinin ilk çöktüğü yere kurulmuş mescit, Ravza-i Mutahhara, peygamberimizin aynı zamanda evi olan kabri ile minberi arasındaki 40 metrekare olan alandır. Kendisi tarafından “Cennet Bahçesi” olarak tanımlanmış olan bu yerde namaz kılmak için büyük bir mücadele vermelisiniz, çünkü günün her saati çok kalabalık!

Suudi Arabistan’da bulunduğumuz sırada Medine’de sıcaklık, 53 oC’ye kadar yükseldi. Uçaktan inince kendimi birden bire yangın sıcağının içinde buldum. Ancak rutubet az olduğundan, bu sıcaklık o denli rahatsız etmiyordu. Mescide girince birden serinliyorsunuz, çünkü 7,5 kilometre uzunluğundaki bir tünel vasıtasıyla, şehir dışından mescide ulaşan soğuk su, İslâmın bu kutsal mekanını soğutmakta.

Her biri 5 metre çapında, 2200 kilogram ağırlığında olan 68 adet avize, mescidi süslemekte. Mermerlere farklı sureler, Türk hattat Ali Hüsrevoğlu tarafından yazılmış. Zaten Suudi Arabistan’da Türk müteahhitlerinin ve sanatçılarının imza koyduğu birçok esere rastlamak mümkün. Özellikle Kral Faysal döneminde, Suudi Arabistan’da Türklere kapılar açılmıştı.

Mescitlerin ve dış sahaların, günün her saati özel ekiplerce durmadan temizlendiğini ve mis gibi koktuğunu hemen ilâve etmek isterim. Camiler, burada aynı zamanda Müslümanlar için birer buluşma yeri, sosyal fonksiyonları var. Kur’an okursunuz veya sohbet edersiniz. Namaz kılanın önünden geçmek, bizde olduğu gibi bir yasak değil, oldukça olağan! Caminin içinde istediğiniz gibi dolaşabiliyorsunuz.  Yani kısacası Türkiye’deki gibi sadece namaz vakti açılan ve namaz bitince imamın kilidi vurduğu camiler yok burada!

Medine’deki otelimizin penceresi, Ravza’ya bakıyordu. Duru ve güzel sabahın çok erken saatlerinde ezan sesi ile uykulu ve mağrur gözlerle, genci, yaşlısı, çoluğu, çocuğu, sakatı, dört bir köşeden çıkarak Ravza’ya doğru akıyorlardı. Hâkim renkler, elbette siyah ve beyaz! Bir an kendimi büyük bir satranç oyununun içinde hissettim. Binlerce satranç piyonu, her an hareket hâlinde idi.

Ezan vaktinde, Suudi Arabistan’da hayat âdeta duruyor. Dükkânların kepenkleri iniyor, araçlar aceleyle bir köşeye park ediliyor ve camilere yetişemeyenler bir köşede çabucak birer cemaat oluşturuyor. Hemen biri öne geçiyor ve namazı kıldırmaya başlıyor. Arkanıza dönüp bakınca cemaatin birkaç dakika içinde, üç-dört katına çıktığını görüyorsunuz.

Özellikle namaz vakti etrafımızda çok sayıda Arap çocuğu görüyoruz. İlk anda göze çarpan, uzun ve gür kirpikleri, gülen bir yüz ifadesi ve elbette, sanki diş macunu reklâmı yaparcasına bembeyaz dişleri.  Çocuklar, küçük yaştan itibaren camiye gelme ve ayrıca beş vakit namaz kılma alışkanlığına sahip oluyor. Ancak tek taraflı alışkanlık olması dışında, acaba, sevgi ve Allah aşkı yönü ne kadar kuvvetli. Ben bunu şahsen değerlendiremedim.

Ölenler, camilere sedye ile taşınıp, her beş vakit namazdan sonra, hemen mezarlığa defnedilmekte! Mezarlar ise çok gösterişsiz. Mezar taşları ya hiç yok ya da ufacık, eğri büğrü bir taş. Ayrıca üst üste de gömüldükleri için, kimin nerede yattığı belli bile değil!

Kutsal alanları öyle yüksek binalarla perçinlemişler ki, oysa Mekke’ye girer girmez karşıma yeşiller içinde bir “Kâbe” göreceğimi hayal ederdim. Ama hep yanılmışım! Maalesef tek katlı, kısmen ahşap oymalı beyaz evler, Mekke ve Medine’de yerini, Avrupa ve Amerikan mimarîsinin modern beton yapılarına terk etmekte!

Aynı bizdeki Boğaziçi yalıları ve Balat ile Fener dışında tükenen eski İstanbul’un o güzelim evleri gibi. Gelecek nesiller adına acı bir miras bırakıyoruz. Doğayı ve ağacı çok seven Peygamberimiz eğer hayatta olsaydı, türbesi ve Kâbe etrafında her geçen gün hızla yükselen bu gökdelenlere bence hemen koca bir “hayır!” derdi.

Medine bir bakıma, hurma diyarıdır. Bir hurma ağacı, 500 kilogram hurma verebiliyor. Üç bin çeşit hurma arasında en makbul olanı, “acuve” diye anılan peygamber hurması. Anlatılanlara göre, bir Musevî ailesinin reisi, Peygamberimize kuru ve yanmış bir hurma dalı uzatır ve “bunu yeşillendir ki biz de sana inanıp Müslüman olalım” der. Peygamberimizin dalı toprağa batırması ile birden dal yeşillenir ve üzerinde bir hurma oluşur. Hafif yanık bir tadı olan bu hurma, sadece Medine’de yetişen acuve hurmasıdır.

Hacca gelip de pasaportlarını yırtarak Suudi Arabistan’a sığınan 500 bin kişi, bu ülke için ciddi bir dert olmuş. Hangi ülkeden bile geldiği belli olmayan bu yoksul insanlar, değişik yollarla burada yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Hemen ekleyelim: Mekke ve Medine’de Müslüman olmayan yaşayamaz ve çalışamaz!

Daha sonraki hedefimiz, Müslümanlar arası manevi birliğin simgesi olan Kâbe’nin bulunduğu, Mekke! Hac ve umre yapacak herkes, Mekke’nin sınırında ihrama bürünmelidir.

Mekke-Medine yolunun asfaltı çok güzel, değil tek çukur, pürüz bile yok! Boz ve kahverengi tonlarında kum ve kurşunî renkli kayalıklardan ibaret tekdüze bir arazi, ufka kadar açık. Kumun, yolları örtmesini engellemek için, barikatlar yapmışlar. Hele şiddetli bir yağmur yağarsa, arkadan çölü yeşil bir halı kaplarmış. Mekke’nin girişinde Gorbon-Işıl’ın inşa ettiği dev bir mahle ile büyük panolarda Kur’an’dan ayetler görüyoruz.

Benzin fiyatı, Türkiye’dekinin beşte biri olduğundan, herkes büyük Amerikan arabaları ile rahatça dolaşabiliyor. Mekke’ye yaklaştıkça, kenarları yontulmuşçasına sivri ve girintili granit kayalar gözüküyor. Tepeler ve dağlar sıklaşıyor. Kayalarda bir evin sığacağı kadar boşluklar hazırlanıyor ve ancak böylelikle yeni bir inşaat için saha kazanılıyor.

Mekke’ye giriyoruz! Otelimiz Mescid-ül-Haram’a çok yakın. Zaten otellerin servisleri, sürekli çalışıyor. Zaman, akşam vakti. İşte, hep televizyonlarda izlediğimiz Mescid-ül-Haram, 7 minaresi, 3 katı ve 400 metrelik cephesi ile ışıl ışıl karşımızda! Kâbe, tavaf meydanının ortasında, tepesine daha yakın bir kemer ve altın işleme mukaddes yazıları ile çevrili simsiyah örtüsüyle “mikâp”, yani küp şeklinde. Zaten “Kâbe” ismi bu mikâp şeklinden geliyor. Kâbe, Hazreti İbrahim’den itibaren birkaç kere yenilenmiş ve onarım görmüştür. İslâmiyet döneminde iç savaş veya doğal afetler sonucu yıkıldığından, Osmanlı Padişahı IV. Murat’ın görevlendirdiği Mimar Rıdvan Ağa tarafından yeniden imar edilmiştir.

Hazreti Hacer, su aramak için, Safa ile Merve tepeleri arasında yedi kere gidip gelmiştir. Hazreti Hacer, oğlu İsmail’in yattığı yere bakınca suyu bulur ve etrafını çevirerek kuyu haline getirir. Müslümanlarca zemzem suyunun dünya suları arasında en mübarek olduğuna inanılır. Bu gün, modern bir tesisle zemzem suyu yüzlerce musluktan hacı adaylarına ulaştırılmaktadır.

Mekke’nin kutsal bir dağı da, Sevr Dağı’dır. Sevr, Peygamberimizin, Hz. Ebubekir ile beraber Mekke’den Medine’ye hicret ederken, üç gün üç gece saklandıkları mekandır. Mağaranın ağzı, kısa bir zamanda örümcek ağı ile örülür, kapısında hemen bir ağaç yetişir ve dallarında bir güvercin yuva yapar. Böylelikle Mekkeliler, Peygamberimizi bulamazlar.

Hira Dağı ise, Peygamberimizin inzivaya çekilip, kendisine peygamberlik verildiği ve Kur’an’ın ilk ayetinin nazil olduğu dağ olup, bir diğer adı da, Nur Dağı’dır. Burayı tırmanmak için, bir Nasuh Mahruki olmanız şart değil, ama gene de dağcılık sporunda başarılı olmanız gerekir. Bilindiği üzere, Hz. Adem ve Hz. Havva, men edilen meyveyi yedikleri için cennetten kovulurlar. Ancak 3 bin yıl boyunca Allah’a dua ettikten sonra duaları kabul edilir ve Arafat Dağı’nda buluşabilirler. Biri Hindistan, öbürü Cidde yolu ile gelirken buluştukları yer, Arafat’tır. Burası, bir toplanma ve buluşma yeridir. Bütün insanlığın biraraya gelip, ellerini semalara kaldırmaya ve Allah’tan af istemeye çağıran, uçsuz bucaksız bir ova!

Fakat her yıl hac döneminde yol boyunca 2 milyona varan insan seli Arafat’a doğru akar ve her ülke için ayrılan bölümde kurulmuş olan çadırlarda kalırlar. Bu arada, daha önce yaşanan felâketlerden dolayı, yangına karşı ciddi tedbirler alınır. Sahanın her köşesinde sağlık ocakları ve hastaneler kurulur.

Cidde hava alanına gidiyorum. Ama uçak dolu! “İnşallah uçarsın” diyorlar. İnanın bu söz pek iyiye alâmet değil. Sonra da olmadı dediler. Çok büyük bir mücadele ve bir Suudi prensin yardımı ile son anda kendimi uçağa atıyorum. Etrafımda, Türkiye’ye ve bilhassa Yalova’ya gitmekte olan onlarca Suudi, beni dikkatle süzüyorlar. Bir film gibi, kutsal topraklardaki son dört günü hatırlıyorum. Renkli ve hareket dolu bir Cidde, kutsal Mekke ve Medine, zaman zaman insanın üstünden düşme tehlikesi geçiren ihram kıyafeti, dövünüp, gazel okuyup ağlayan İranlılar, her köşedeki namaz safları, Mina, Müzdelife ve yeşillenmiş bir Arafat, yıllar önce sel felaketi sonrası yüzerek tavaf yapan Müslümanların dükkânlara asılı fotoğrafları, sert çehreli, çatık kaşlı, bazen de güler yüzlü ve nazik Araplar…

Suudi Arabistan’da avcılık yasak, ateşli silahlar yasak, ekosisteme zarar vermek haşa yasak, olta dışında balık avcılığı da yasak! Evet, bu yanı da var Suudi Arabistan’ın!

Parmağım Haritaya Dokundu: Mançurya Yazıyor

İlköğretim okulunda iken dünya atlasını önüme açar ve hayallere dalardım. Arada bir ezbere parmağımı haritanın herhangi bir noktasına koyardım. Hep “Mançurya” ile karşılaşırdım. Sonra ünlü Trans-Sibirya tren hattının son durağı Vloadivostok kenti de nedense bana çok çekici gelmişti. Uzun bir rüyanın sonu gibi. Nihayet 60 yaşıma yaklaştığım bu günlerde bu esrarlı coğrafyaları görebileceğim.

Yeşil Mançurya’ya doğru alçalıyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusundayız. Mançurya bölgesi Çin’in en büyük sanayi bölgesi olarak kabul ediliyor. Ayrıca bölgenin en önemli kenti olan Shenyang yakınındaki Fushun’da zengin kömür rezervleri bulunuyor. Ayrıca, bu yörede demir-çelik ve makine dallarında sanayi çok gelişmiş. Bizim “Mançurya”, kendilerinin ısrarla “Kuzeydoğu Çin” dedikleri bu bölgede üç eyalet yer alıyor. Güneyden itibaren Liaoning, Jilin ve Heilong Jiang. Üçünün nüfusunun toplamı 100 milyonu buluyor. Mançur halkının bu üç eyaletteki nüfusu az, sadece 3 milyon. Sekiz milyon nüfuslu Shenyang’da bizi ufak tefek zayıf bir yerel rehber karşılıyor, adı Adi. Önce bizi örnek bir Mançur köyüne götürüyor. Shenyang’ın 8 ilçesinin 5’i zaten varoş bölge olarak kabul ediliyor. Doğrusu bu köy pek ilgimizi çekmedi. Belki Amerikalılara ilginç gelebilir. Ama bizde benzerleri çok.

Taç şeklindeki olimpiyat stadı, uzun kuleleri ile asma köprüsü, metal para şeklinde planlanmış finans merkezi, tüyden yapılan hediyelik eşyaları, motosikletten bozma kırmızı arabaları ile Shenyang hem eski, hem yeni; hem fakir, hem zengin.

Shenyang Nord Garı oldukça kalabalık. Önce epey bir merdiven tırmanarak bekleme salonuna çıkıyoruz. Trenin gelmesine 5 dakika kala kapılar “hurra” açılıyor. Bu kez bavullarla merdivenlerden eşyalarla inip heyecanla koşturup vagonunu arıyorsun. Madem inecektik, niye yukarı çıktık? Kompartımana yerleşiyoruz. Hanımlar bir kompartımana, beyler ise diğerine. Vagon temiz, biz ise yorgunuz. Yolumuz 13 saat. İşgal yıllarında Japon ve Ruslarca kurulan Mançurya demiryolu şebekesinin Çin’in en iyilerinden biri olduğu söyleniyor. Bu arada yemek masaları kuruluyor. Bakkaldan satın aldığımız ekmek, peynir, domates ve meyveleri iştahla yiyoruz. Bu da ayrı bir zevk.  Trenin kendine has o sarsıntısı âdeta ninni etkisi yapıyor. Hepimiz rahatça uyuyoruz. Sabah beyaz giysili, temiz suratlı satıcının getirdiği leziz kahve ile güne başlıyoruz. Bir süre sonra nihayet An-tu kasabasına varıyoruz. Burada trenden inen çok. Meğer herkes Chang-bai Dağı’nı ziyarete gelmiş.

Kutsal Chang-bai Dağı Geziliyor ve Bu Arada 300 Kilometre Yol Alıyoruz

Rehberimiz Li Yang, gerçi güler yüzlü, sempatik ama İngilizcesi hiç mi hiç anlaşılmıyor. Sonunda yazarak anlaşmak zorunda kalıyoruz. Hemen istasyonun karşısındaki otelde bizi yeni bir Çin kahvaltısı daha bekliyor. Çay yok ama pembe domatesler, çorba ve lezzetli patlıcan yemeği var. Tuvaletler bizi zorluyor. Bir defa her yanı açık. Her şey açıkta. Sonra belli bir yaştan sonra çömelmek zor, kâğıt ve su da yok.

Doğa çılgınca, ip gibi düzenli tarlalar, kara sabanla sürülen tarlalar, yol boyunca siyah renkli arı kovanları birbirini takip ediyor. Hemen hemen işlenmemiş boş yer bırakmamışlar. Ha bire yol alıyoruz.

Öğlen yemeği bir Kore lokantasında. Cam masamız kendi ekseni etrafında dönüyor. Pirinç yemeği, lapa, mısır, “kimçi” yani acı lahana turşusu, balık, müjver ve tabii çaydanlıkta yeşil çay masanın üstüne dizilmiş. Nihayet Changbaishan’daki Chang-bai volkanik gölünün içinde bulunduğu millî parka varıyoruz. Millî park sınırlarında bizi özel araçlarla iki kademede 2600 metre yüksekteki volkanik göle çıkartıyorlar. Bin yıl önce oluşan volkanik patlamalar sonucu küller ta 1000 kilometre öteye kadar yayılmış. Gölün en derin noktası 370 metre. Zirvelerin en yükseği 2691 metre ile Baiyun Tepesi. Arkamıza dönüp baktığımızda yol zikzaklar çizerek hoş bir görüntü oluşturuyor. Değişik renklerde farklı şekilli kayalar çok etkileyici. Zaman zaman sis bastırıyor. Onlarca cip ile gezginler için kurulan ulaşım ağı bu yöreye gelen ziyaretçi sayısının fazla olduğunu gösteriyor. Yağmur yağdığı için şelaleyi ve orman içindeki yürüyüşü programdan çıkarıp ufak bir hayvanat bahçesini geziyoruz. Siyah ayı, esas bizi oraya çeken iki adet Mançurya kaplanı, porsuk ve yabani domuzlar kendilerine ayrılmış bölümlerinde biraz ürkek, biraz üzgün geziniyor.

Son imparator Mançur kökenli Pu-Yi, Mao tarafından Chang-bai civarında bir bahçede bahçıvan olarak çalıştırılmıştı. Yaşantısı “Son İmparator” isimli filme de konu olmuştu. On dört yıl Mançurya’yı elinde tutan Japonlar ise Pu Yi’yi yine Çin’in başında görmek istediler.

Mançurya’nın doğal zenginlikleri Rusya ve Japonya’nın iştahını kabartmış olmalı ki 1904-1905 yıllarında bir savaşa girdiler ve bu mücadele Japonya’nın zaferi ile sonuçlanır. Ancak, 1945 yılında Japonlar II. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkınca Mançurya önce Rusların kontrolüne geçti, sonra da Çin’e iade edildi. Mançurya sonuçta 14 yıl Japon yönetiminde kaldı.

Etrafında yüksek dağlar bulunan Mançurya ovasının mümbit topraklarında çeşitli tarım ürünleri yetişir. Bu arada Çin kültüründe çay ve kahve bir arada düşünülmüyor. Saygın “çayın” bulunduğu davetlerde kahve ikramı yapmıyorlar.

Mançurya’da Kuzeye Doğru Yol Alıyoruz, Jingpo Gölü’ndeyiz

Sabah erkenden tekrar yola çıkıyoruz. Kahvaltı yine Çin usulü. Artık alıştık… Şoför ters, arabayı hızlı ve kötü kullanıyor. Devamlı ağzında bir sigara. Zaten Çin’de, özellikle işçi sınıfı çok sigara içiyor.

Yolda bir okul ve bir köy evi ziyareti yapmak istiyoruz ama bize pek böyle bir farklılık sunmak gibi bir niyetleri yok. Israrım üzerine bir okul önünde duruyoruz ama oldukça ilginç olan sürgülü metal kapı için “kapalı” diyerek, yola devam etmek istiyorlar. Ben böyle kandırmalara alışığım. Neyse, yan kapıdan okula giriyoruz. Öğretmen bizi çok sıcak karşılıyor. Şarkılar, alkışlar… Bir kutu şeker ve boncuk hediye edip çocuklarla fotoğraf çektiriyoruz. Söyledikleri şarkı da ister inanın ister inanmayın “daha dün annemizin kollarında yaşarken” idi. Biz de onlara “Ali Baba’nın Çiftliği”ni seslendirdik.

İki köy evi ziyaret ediyoruz. Bahçelerinden her türlü sebze ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çiçekler renk renk, çeşit çeşit. Genelde pencerelerinde perde kullanmıyorlar ve bir platform üzerine serilen yer yatağında yatıyorlar.

Yaşlıları dikkatle inceliyorum. Hep merak ederim. Acaba gençken nasıldılar? Nasıl bir yaşantıyı geride bıraktılar?

Bu bölgede yoğun bir iç turizm hareketi var. Ha bire gidiyoruz. Yol bazen toprak, bazen otoyol oluyor. Kore, Japon ve Çinliler coğrafya ve ırk olarak yakın olmalarına rağmen birbirlerinden hiç hoşlanmıyorlar. Oysaki sevgi çeşitli anlara, çeşitli kentlere, çeşitli insanlara, anıt ağaçlara, caddelere, dağlara, çiçeklere aktarılır. Sevgi çok derindir. İnsan ne denli ince düşünüyorsa sevgisi de o denli derindir.

Arazinin tamamı değerlenmiş. Kalabalık bir kasabada mola veriyoruz. Herkes satın aldığı farklı çöreklerle dönüyor. Gezgin, farklı tatları da merak eder. Yol boyunca Kanada kavakları, çam ve sarı çiçekler dikmişler. İnekler genellikle otlakta bağlı. Çin her yönü ile hızlı bir kalkınma çizgisini yakalamış. Rusya’yı çok geride bıraktığını düşünüyorum. Yollar ve binalar son teknoloji kullanılarak gayet sağlam inşa ediliyor.

Jingpo Gölü’ne yaklaşırken, önlerinde alabalıkların yüzdüğü cam akvaryumlar bulunan çok sayıdaki lokantanın birinin önünde duruyoruz. Masadaki yemek çeşitleri pek değişmiyor. İri bir tatlı su balığı, lapa, patlıcan yemeği, domatesli bir salata….

Çin grupları çok çabuk yemek yiyip, koca otobüslerine dolup, hemen yola devam ediyorlar. Bu arada yeni bir rehber aramıza katılıyor, adı Frank. Şamatacı ama bir o kadar da beceriksiz. 

Jingpo Gölü, İsviçre’deki Cenevre Gölü’nden sonra volkanik hareket sonucu lavların nehirlerin önünü kapatması ile oluşan, dünyanın en büyük ikinci gölü olarak biliniyor. Beş adet volkanik patlama sonucu yedi ufak göl (S) harfi şeklinde dar boğazlarla bu ünlü göle bağlanmış. Bu gölün civarı önemli bir tatil ve dinlence beldesi. Gölün çevresinde çok sayıda otelin yanında bir iki adet de köy var. Bu yöreyi çok seven Çin’in efsanevi lideri Dang “ne harika bir yöre” sözleri ile Jingpo Gölü’ne olan hayranlığını kendi el yazısı ile bir taş üzerine işlemiş. Yetmiş kilometre uzunluğunda olan bu göl, sakinliği nedeni ile Çincede “ayna” olarak adlandırılmış.

Bir adamcağız şelaleden aşağıya balıklama atlıyor ve ardından da fotoğraf albümünü satıp isteyenlere imzalıyor. Limanda bir motora biniyoruz. Kaptanı hanımdı ama motor yolun yarısında bozuldu. Yenisi geldi. Sahil boyunca ilerliyoruz. Dağların yamaçlarında, ufak ve şirin Budist tapınaklar var. Ünlü Gökkuşak Köprüsü’nün arkasındaki sıra dağların oluşturduğu Mao’nun yatan siluetini bizlere işaret ediyorlar.

İlginçtir, kırlangıçlar motorların iç kısmına çamurdan yuva yapmışlar, yavrular da içinde. Herkes onların fotoğrafını çekiyor. Yavrucuklar düşecek diye korkuyorum. Neredeyse elinde fotoğraf makinesi ile yuvanın içine kadar yaklaşan bir kadını zorla yerine oturtuyorum. Aramızda bir de Çinli general var. Yaveri ile gelmiş. Dönüşte kendisini bekleyen iki cipin refakatinde büyük bir şatafatla yola koyuldu. Motor sahile yaklaşırken anne-baba kırlangıçlar teknenin etrafında telaşla turluyordu. Otelimiz park içinde, migren ağrılarımın başladığını hissettiğim oteldeki odamda dinleniyorum. Mançurya’nın Jingpo yani “ayna gölünde” bir gün daha batıyor. Sağlıklı olduğumuz ve buraları da görebildiğimiz için bir kez daha şükrediyoruz…

BALİ’NİN AĞIRBAŞLI KARDEŞİ, LOMBOK

Sık sık dernek üyemiz gezginlerden sakin cennet Lombok anılarını dinliyordum. “Artık benim de  bu adaya gitmem” gerekir diye düşündüm. Temmuz ayının ortalarında hava puslu ve sıcak idi. Türkiye’de bir  darbe teşebbüsü oldu. Yüzlerce vatandaş demokrasiye sahip çıkmak adına  yaşamını yitirdi. Ben 1980 darbesi sırasında askerlerin evimize zorla girerek  Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Nazım Hikmet’in kitaplarını evi talan edip aradıklarını gayet iyi  hatırlarım. Annem son anda onları yırtıp tuvaletin suyu ile uzaklaştırmıştı. Onlarca arkadaşım günlerce Selimiye Kışla’sında eziyet gördüler. Çok kıymetli aydınlar Türkiye’den kaçmak zorunda kaldı. Ne kötü günler idi onlar. Ülkenin itibarının bir anda  sıfırlandığı o  kabus günlerin tekrarını acaba  kim,  niye ister ki ?

Beynimin içinde hallaç pamuğu gibi böyle düşünceler dolaşıyor. Ama beni artık “uzaklar çağırıyor”, İstanbul’da huzursuzum. Bana uzatılan rengarenk bir çiçek dalı adeta haydi  “Lombok’a yolculuk” diye sesleniyor.

Önce THY ile 12 saat uçup  Endonezya’nın  başkenti Jakarta’ya varıyorsunuz. Bali’den uçakla sadece 35 dakika “Lombok”. Uçak ellerinde tahtaları ile dalga sörfü yapmaya giden, bu arada durmadan konuşan ve şakalaşan Avustralyalı gençlerle dolu.

Russel Wallace,  (1823 – 1913) Charles Darwin ile  aynı dönemde evrim kuramı üzerine çalışan  İngiliz doğa bilimcisi, coğrafyacı, antropolog ve biyologdur.  Adı verilen Wallece Boğazı,  Bali ile Lombok’u sadece fiziki olarak ayırmıyor,  İki adanın Fauna, flora, kültür ve  hatta iklimleri bile farklı. Lombok,  Bali gibi tam bir  tropikal ada değil, savan coğrafyasına da sahip.

Aslında Lombok,  Bali’nin yıllar yılı  gölgesinde kalmış ama kitle  turizm politikası maalesef aynı yolu izliyor. Lombok Adası yüzölçüm olarak Bali kadar, Ben Lombok adasını nedense hep daha küçük tahayyül etmişimdir. Özellikle tarım zengini başkenti Mataran,  Densapar’ı araba ve motosiklet sayısı ve gürültü açısından pek de aratmıyor. Yeni bir Bali yaratıldığı iddia edilen  Senggigi Sahili  ise Allahtan daha öyle korkunç   boyutlarda betonlaşmış değil. Senggigi gözlediğim kadar şu anda daha çok sırt çantalı ve  az bütçe ile seyahat eden gençlere hitap ediyor. Göğsü güneşten yanmış kıpkırmızı göbekli,  terlikli, çirkin sarışın tatilciler henüz yok. Bazı barlarda Uz ile Katy Perry’in şarkılarının çalındığını  duyuyorum.

Lombok’un en büyük şansı Endonezya’nın 3720 metrelik ikinci yüksek aktif yanardağı Rinjani ve kutsal volkan göl Segara Anaka’ya sahip olması ! Zaten zirvesine kimin ulaşacağına Rinjani dağı kendisi karar  verirmiş. Sembilan  veya Senalli köylerinden başlayan 2 ile 4 günlük trekking turları kutsal sizi dağın zirvesine kadar götürüyor. Ancak tırmanışın son 2,5 saati çok zormuş. İki adım tırmanınca bir adım geri kayılıyormuş. Yani “Rinjani” pek öyle kolay teslim olmuyor. Lombok’un kuzeybatı sahilinden motorla bir saat kadar uzakta gün geçtikçe daha  popüler olan üç ada var. Gili Trawangan aralarında en kalabalık ve bilineni,  Gili Air adasına ise  her gün plajında yüzmek için burayı tercih eden ziyaretçileri taşıyan yüzlerce motor yaklaşıyor. Adaların  en sessizi Frangipani ağaçlarının gölgesindeki  “Gili Meno”. Bu adalarda tüm oteller butik, geleneksel ve  ayrıca çok  ucuz. Ancak polis olmadığı için marijuana  ve mushroom gibi uyuşturucuların tüketimi bu üç adada   çok yaygın imiş.

Başkentte 10 kilometre uzaklıktaki halkın piknik amaçla ziyaret ettiği “Narmada Su Parkını” pek tavsiye edemeyeceğim. Burada Hindu tapınağı ile bir de klasik yüzme havuzu var. Güya çeşmesinden su içenin ömrü uzarmış.

Ada nüfusunun % 85’i Müslüman olan Sasaklar, ayrıca Çin ve Arap kökenli topluluklar da bulunuyor. İkinci büyük grup ise  Bali Hinduları.  Bir Sasak köyünü,  örneğin Sade’yi ziyaret etmenizi öneririm. Müzikleri, dansları, yaşantıları,  evleri ve geleneksel mutfakları ile sahiden çok farklılar. Ahşap kazıklara oturttukları dörtgen planlı evleri,  Doğu Karadeniz’in serendelerini anımsatıyor. Alt kat  hayvanlara , orta kat yaşam alanı,  en üst kat ise ambar  olarak düşünülmüş. Ama bizdeki kültür yozlaşması ve tüketim kopyacılığı burada da maalesef başlamış. Köyler hızla betonlaşıyor ama gezdiğim Sade Sasak köyü en azından ziyaretçilerden elde edilen gelir sayesinde geleneklerini korumak zorunda. Her hanım kendi hazırladığı tekstili evinin önünde satışa çıkarmış. Bu köyde sadece akraba evliliği sürüyormuş. Beşinci veya  altıncı dereceden yeğenler birbiri ile  evleniyor. Ama öyle aileden kız isteme yok. Damat adayı sevdiği  kızı muhakkak önce bir   kaçırıyor sonra aileler gençleri çağırıp evlendiriliyorlar. Evlerin taş döşemesini ayda bir manda dışkısı ile cilalılıyorlar. Koku  da yok. Tüm köy halkı tarlalarına pirinç  ekiyor,  mescitleri  tertemiz ve ahşap işlemeciliği ile çok zevkli.

Kuta-Lombok sahilinde dalga sörfü tahtaları ile gezinen gençlere  rastlıyoruz. Doğrusu Kuta’nın denizini pek beğenmedim. Yosun içinde ve sığ idi. Ben öyle doğru içine atlayacağınız derin denizden hoşlanırım.  Evet kumsalı ve kumu geniş ama bana doğrusu hitap etmedi.

Adada bine yakın cami olduğu söylendi. Bunun yanında Hindu tapınakları da aralarda boy gösteriyor. Pura Lingsar (1714) bir mabedler grubu. Ayrıca Wektu Tele Tapınağı ile Mataram Cakra ve Su Kosada Kraliyet Sarayı görülmeye değer.

Lombak’tan Kısa Kısa Notlar

  • Amperada’daki çok ilginç Çin mezarlığını kaçırmayın.
  • Bansal Pusuk ormanı gri renkli maymunların yaşam alanı. Aman çantalarınıza dikkat, ben benzerlerini çok gördüğüm için oraya gitmedim.
  • Çok sayıda şelale var ama ulaşılması zor, ücretli, haydi ulaşsanız bile bence pek de  ilginç değil. Örneğin Sendang Gile ile Tiu Kelep Şelaleri
  • Taksimetreli mavi taksilerle (bluebird) seyahat en iyisi. Yarım saati  12 dolar kadar, bayağı  ucuz. Trafik kötü,  Hele motosikletliler aralardan deliler gibi gidiyor. Bu yüzden araç kiralamanızı hiç tavsiye etmem, yol işaretleri yetersiz, İngilizceleri pek yok, yol tarifi de  alamazsınız.
  • Bemos denilen minivanlarla kentler arası ulaşım sağlanıyor,  bunlar çok seyrek. Bol zamanınız olmalı,  . Bemos’ta yanınıza bir keçi veya buzağı da rastlayabilir.
  • Ayrıca korkmazsanız bir gencin arkasında kask takıp motosikletle de gezinmek mümkün. Etrafı daha iyi izliyorsunuz. Yolunuzun iki yanında uzanan  açık yeşil çeltek tarlaları, muz ile hindistan cevizi ağaçları ile çevrili olacak.
  • Size   tavsiyem “Warungs” denen basit yerel lokantaları deneyin. Su ürünlerinin yanında Nası Campur pilav yemeğini ısmarlayın. Warungslar çok ucuz, dört dolara rahatça  doyarsınız.
  • Adanın plajlarının en ünlüleri Güneydekiler  ama turkuaz suyu ile “pembe plaja” da gitmeniz şart. Sahiden kumu  tam anlamı ile  pembe renkli. Yine güneyde Mawum ile Selong Belaner ve Tanjung Aan plajları da tavsiye ediliyor.
  • Gençlerin sörflerle uçtuğu plajın adı ise “desert point”, seyretmesi bile  çok hoş.
  • Müslüman halkı açık saçık kıyafetli,  otobüs dolusu turistlerden ve alkolden hiç haz almıyor. Yerel bir toplantıda bir otel sahibi ziyaretçileri çok rahatsız ettiği için ezanı kıssak demiş ve  başına gelmeyen kalmamış. Hapise girmiş,  evi yakılmış. Adada kimse de bu yapılanlardan dolayı suçlanmamış.
  • Şöyle bir de keyif yapayım derseniz başkent Mataran’daki modern Epicentrum AVM’ye (Mall) taksi ile uzanıp Starbucks’da bol tarçınlı  “chocolate black tea” için derim. Doğrusu benim çok hoşuma gitti. Türkiye’de de hazırlamalarını Starbucks yetkililerine tavsiye ettim.
  • Neredeyse her evin önünde bir köpek var ama kedi hiç yok. Nedense meğer  Endonezyalılar kediyi sevmezmiş.

Adanın güney batısındaki Lombar limanına kadar  mavi taksi ile gidiyorum  (8 USD).  Yol boyunca kocaman kırmızı beyaz Endonezya bayrakları dizilmiş. Burada her şey büyük boyutlarda. Yolun ortası kırmızı çiçekli dev sarı saksılarla süslenmiş. Bazı ara sokaklar siyah kocaman devlet protokol araçları ile dolu. Orada niye toplanmışlar anlayamadım, sordum, anlatamadılar. Kavşaklara sarı kubbeli tipik  camiler inşa edilmiş. Kucaklarında  bebek ile tüm aile ufak bir motosiklet ile yol alıyor. Şoför dışında hiçbirinin kaskı da yok. Çok tehlikeli değil mi ?  

Yoldaki mısır tarlaları mahsul sonrası maalesef yakılıyor. Oradaki fauna ve flora da dolayısıyla  can veriyor. Lombar limanından Bali’ye sık sık  feribot kalkıyor. Ortalama 5 saat sürüyormuş.

Lombok, pirinç tarlalarında çalışan konik hasır şapkalı kadınların, sevimli süslü at arabalarının, geleneksel sasak Müslüman köylerinin, tuzlanmış köpek balığı etinin,  kurutulmuş karideslerin, her köşedeki kısa sarı minareli mescitlerin, yollar boyunca sıralanan çoğu politik dev reklam panolarının, dalgalanan rengarenk bayrakların, pembe kumun ve güleryüzlü nazik insanlarının “adasıdır.” Otobüs dolusu güneş, deniz kum için yola düşen, tüketici  turist grupları buraya  dolmadan bu adaya gidin derim.  Yol kavşaklarında hep “Selamet Jalan” diyor,  “Güle güle”,   ama ben tekrar bu adaya döneceğim.

Vladivostok: Trans-Sibirya Treninin Son Durağı

Rusya’nın Uzakdoğu’sunun merkezi, Doğunun İstanbul’u ve Primorsky Eyaletinin merkezi olan Vladivostok herşeyden önce çok önemli bir doğal liman. Kore, Japonya ve Çin’e açılan bir kapı durumundadır. Uzun bir yarımadanın tam ucunda yer alıyor.

İlk olarak 1860 yılında General Muraviev Amursky tarafından askeri bir üs olarak kurulmuş ve 1880 yılında ise  şehir statüsüne geçmiş.

Simon adlı bir maceracı Rus buraya yerleşen ilk sivil olup Çin’e yosun satarak kısa zamanda zengin olmuş ardından da ilk belediye başkanı seçilmiş.

Kore ve Çinliler buraya işçi olarak getirilmiş ve onları şehrin dışında kurdukları mahallelerde yaşamaya zorlamışlar. Çünkü bu insanları pis ve hastalık kaynağı olarak değerlendirmişler. Aralarına almamışlar !

Doğal limanı sayesinde hızla gelişmiş. Alman, İtalyan mimarların inşa ettiği binalarla kent Avrupa havasına bürünmüş. Bu yarımadayı Rus adasına (Russky) bağlayan asma köprü ve Rusların daima İstanbul Boğazından sıcak denizlere inme isteği birleşince boğazlarına bizim İstanbul gibi “Golden Horn” adı adını takmışlar.

Kışın sıcaklık -35oC’ye kadar düşüyor ve deniz donuyor. Bir metrelik buz tabakası üzerinde araçlarla bile dolaşmak mümkün. Yazın ise sıcaklık +35oC olabiliyor.

Stalin, 1958 yılında Vladivostok’u ancak özel izinle girilen kapalı bir yerleşim olarak ilan etmiş. Bu yasak ancak  1992 yılında sona ermiş.

Kapalı bir ekosistem olan bu yarımada buz çağında tropikal iklimden yavaş yavaş soğuk bir iklim kuşağına geçmiş. Ancak bu süreçte bazı hayvan ile bitkiler kendilerini bu yeni iklime adapte etmiş. Örneğin dünyada bulunan altı çeşit kaplanın en irisi “Amur Kaplanı”, leopar ve ayılar bugün de bu topraklarda yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Bu yörede 300 “Amur Kaplanı” ve 30 civarı leopar olduğu sanılıyor şehrin sembolü zaten “Amur Kaplanı.” Amur Kaplanın erkeği 180 kilo,  dişisi ise 130 kilo geliyor ve 15 yıl kadar yaşıyorlar. Soylarını korumak için Amur Kaplanı Araştırma Merkezi kurulmuş. Bu bölge ayrıca 250 çeşit kuşa ev sahipliği yapıyor.

Primorsky Bölgesi kesinlikle “Sibirya” değil. Sibirya’ya taa 5000 kilometre uzaklıkta. Lütfen karıştırmayın, unutmayın Rusya dünyanın en geniş toprağa sahip ülkesi. Rusya’yı, Kanada, Çin, ABD ve Avustralya ve Hindistan takip ediyor.

Vladivostok ayrıca “APEC”,  yani Asya – Pasifik Ekonomik İşbirliği Konseyi’ne de ev sahipliği yapıyor. İki ay önce Putin bu nedenle burada imiş. (Eylül 2019)

Vladivostok Havalimanı 7 yıl önce tamamlanmış. Beş kilometre demiryolu ile kente bağlanmış. Daha önceki gelişimde eski havalimanı tam anlamı ile dökülüyordu.

Birinci Dünya Savaşından sonra Türk, Alman, Avusturya ve Macar esirler Vladivostok’a 280 kilometre uzaklıktaki bir esir kampına getirilmiş. Orada hayatını kaybedenler için bir anıt inşa edilmiş. Bu arada ünlü aktör Yul Brynner de Vladivostoklu.

İlk başta enerjisi düşük ve bir gri şehir görüntüsü veriyor. Şehir merkezi de öyle pek cazip değil. Bir çok inşaat yarım kalmış, terk edilmiş binalar var. Özellikle, tayfun, fırtına ve rüzgara açık konumu ve soğuğu insanları kaçırıyormuş. Buraya yerleşenlere devlet bazı avantajlar sağlıyormuş. Moskova’ya çok uzak olması merkezi federal hükümetçe kısa zamanda desteklenmesini engelliyormuş !

Veliaht Çar Nikolay’ın (Son Çar) buraya uğraması nedeniyle bir zafer takı hazırlanmış. Ayrıca sahilde müzeye dönüştürülen Japonlara karşı savaşmış, dünyanın etrafında ilk dolaşan denizaltıyı da ziyaret edebilirsiniz. Ayrıca Arsenav Müzesi bölgenin antropolojisi ve tarihsel gelişimini sergiliyor.  

Her gün geleneksel olarak saat tam 12’de sahilde bir top ateşlenerek Rus bayrağı direğe çekilirken,  marş da çalınıyor.

Savaş yıllarında savunma adına bir yeraltı kenti hazırlanmış. Bunun başka kentlerde de örneği var.  Bugün bile bu ilginç mağaraları gezmek mümkün.

Ayrıca 40 dakika uzaklıktaki Sovyet dönemini yansıtan kömür madeninin bulunduğu terk edilmiş bir kasaba var.

Vladivostok’a gelince ilk önce ünlü tren istasyonu gezilir. Moskova’dan kalkan bir trenin 7 gün sonra 9200 kilometre yol alarak vardığı son istasyon burası. Bu anlamda perona bir taş anıt dikilmiş, istasyon binasında bir de müze hazırlanmış.

Özellikle son senelerde Çin, Japonya ve Kore’den çok sayıda ziyaretçi çekiyor. Ne de olsa kent bütünü ile bir Avrupa kentini andırıyor. Pasifik Donanmasının burada bulunması nedeni ile önemli bir askeri nüfusa sahip, lokantalarda herkes bol bol yengeç, istakoz ve karides tüketmekte.

Ayrıca Kamçatka ve Sakharin gibi ada ve yörelere gemiler yine Vladivostok Limanından kalkıyor.   

Boris Slutski’nin Yılkovan adlı şiirinden alıntı ile bu bölümü bitirmek istiyorum. (Çeviren Ataol Behramoğlu)

İlk ücretimle, kazandığım ilk parayla

Bir saat aldım ve o günden beri

Bakışlarımı ayıramıyorum ondan

O aceleci akrep ve yelkovandan

Bilmiyorum nedir acelesi onların:

Kendi sonları değil, benim sonumdur koştukları

Çalıyor çıngırak

Acımasızca anımsatarak

Zamanın dönülmezce aktığını

Akrebi daha çok seviyorum

Yelkovandan ve saniye göstergesinden daha çok

Ölçülü tutkuyla ilerliyor çünkü

Fazla acelesi yok

Zengin olursam

Öyle bir saat satın alacağım ki yılkovanı olsun…

Yılkovan – yani öyle bir ibre ki

İlerlesin yavaş yavaş Güneş ya da bir gemi gibi…

Avrupa’nın Kayıp Cenneti Karadağ (Montenegro)

Aslında Karadağ sadece Eskişehir kadar bir yüz ölçüme sahip ama insanları mağrur, gururlu, güler yüzlü ve misafirperver. Ülke küçük ancak halkı bayağı iri. Adriyatik’in engin dalgaları ulaştığı kıyıları yıkar ve güzelleştirir. Ülkede gezindikçe denizin serin sularını kendinize çok yakın hissediyorsunuz.

Dantel gibi işlenmiş kıyıları,  incir ağaçları, zakkumlar, yalçın dağlar, koyu mavi bir gökyüzü, dağlara çöken sis ve beyaz bulutlar, buz mavi suları, yemyeşil bir bitki örtüsü, bağlar çam ormanlarının kokusu ve çılgın görkemli 293 kilometrelik kıyı şeridi bence bu coğrafyayı doğru tanımlayacak bazı sözcükler:

Başkent, Podgoritsa sırtını Gorica Dağına dayayıp Zeta ovasına yerleşmiş olan bugünün başkenti, Yugoslav döneminde adı Titograd imiş. Osmanlılar ise bu kent “Böğürtlen” olarak adlandırmış.

Bu coğrafya tam 400 yıl (1474 – 1878) Osmanlı denetiminde kalmış. Ama daha sonra II. Dünya Savaşı’nda tam 70 kez bombalanınca Osmanlı eserlerinin çoğu yıkılmış.

Başkentte ayakta kalan sadece Hacıpaşa Osman Bey tarafından 1667 yılında yaptırılan 16 metrelik saat kulesi. Saat kulesinin arkasında Osmanlı döneminde inşa edilen, TİKA tarafından da restorasyonu yapılan Osmanagiç Camii ve yine Osmanlı döneminde yapılan Staradoganjska Camii (Dükkân Camii) bulunmaktadır. Petroviç Sarayı’nın bol heykelli bahçesinde gezinebilirsiniz.  Aslında Podgoritsa gezginler için pek ilginç bir şehir değil.

Podgoritsa’dan yola çıkıp Adriyatik’e doğru dar bir yoldan ilerlerseniz (bu aralar yol çalışması vardı) muhteşem dağların arasında Osmanlı’nın başkenti (1880 – 1912)  ve kültür merkezi Çetin (Çetinje) sizi Lovcen Dağı’nın eteğinde karşılayacaktır. Bu şirin yerleşim merkezinde verilen çay molası sırasında Çetin Manastırı ile şatosunu gezebilirsiniz.

Podgoritsa’yı sahile bağlayan iki yol vardır. Eğer aceleniz varsa Çetin’eye uğramadan Sozina tünelini (5 kilometre) kullanın. Nilüferlerle süslenen bu düz yol İşkodra Gölü ve tren hattı boyunca devam ederek yolculuğun süresini yarı yarıya azaltıyor. 

Karadağ sahillerinin en ünlü kenti şüphesiz 2500 yıllık ve bir çiçek buketi gibi denize uzanan Budva Kenti. Budva sahilinde çok sayıda lüks otel, gazino, bar, lokanta ve sıra sıra dükkânlar yer alıyor. Burada gece hayatı da oldukça hareketli imiş. 56 plajı arasında en ünlüsü olan 2,5 kilometrelik Jazz Beach’te, Madonna ve Rolling Stone birer konser vermiş. Bugün havaalanına bile sahip bir dönemin 12 haneli balıkçı köyü Budva’da muhakkak surlar içinde yer alan St.  John, St. Sava ve St Mary kiliseleri ile süslenen eski kenti de gezmelisiniz.  Derin bir deniz kültürüne sahip Budva’nın bir incisi de yatların demirlendiği St. Nicholas Adası. 

Budva’da güneye doğru sahile devam edince Prjno’da Sveti Stefian Adasının yol işaretini göreceksiniz. Dar bir şeritle karaya bağlanan bu adada kalmanın bedelinin gecede 3000 Dolar olduğu söylenen beş yıldızlı “ünlüler oteli” yer alıyor. Bu sevimli adayı sadece uzaktan seyrediyorsunuz. Kimleri misafir etmemiş ki bu ufak adacık: Mareşal Tito, Elizabeth Taylor ile Richard Burton, Claudia Schiffer, Kraliçe II Elizabeth, Sylvester Stallone ve daha niceleri. Hemen yanındaki Kraliçe Plajı ise pembe çakılları ile tanınıyor. Bu yörenin saklı Türk altınlarının bulunması ile zenginleştiği yönünde dedikodular var. 

Bahriye Mektebi ve üç denizci heykeli ile tanınan Perast Sahili açıklarında iki adet ikiz adacık yer alıyor. Selvi ağaçları içindeki Benedict Manastırı ile Sveti Djordje Adası ve mavi kubbeli şapeli ile Gospoad Skrpjela Adası

Cennetin bir parçasını andıran manzaraları, 3 kilometre derinliğindeki Tara Kanyonu,  rafting olanakları, ünlü Karagöl dahil 18 gölü ve Sümela’ya benzer Ostrog Manastırı’nı bünyesinde barındıran Durmitor Ulusal Parkını ziyaret etmeyi acaba düşünür müsünüz?

Artık oturup bir kahve içip gelen geçeni seyretmenin zamanı. Gökyüzünü saran kızıllık dondu, ardından Adriyatik’in turkuaz rengi karardı. Meydanda şaha kalkan bronz at heykeli bana doğru dikkatli bakıyor. İnce uzun gayet ciddi bakışlı bir hanım garson masaya yaklaşıyor. Yüzünün solukluğunu dudaklarına sürdüğü kan kırmızı ruju ve yeşil sürmeleri ile kısmen örtmüş. Belinde ise pembe çiçekli bir önlüğü var. Bol sütlü kahve deyip Wi-fi şifresini soruyorum.  Hemen bir kâğıda yazıyor.

Ünlü İspanyol yazar Cervantes 5 yıl tutsak kaldığı Arnavutluk sınırındaki Ulcinj ise önemli bir korsan üssü olarak şöhret yapmış.  

Deprem geçiren Bar ise tipik bir denizci kenti, limanını bir Türk firması işletiyor. Benimle özel ilgilenen Sayın Büyükelçim Serhat Galip Bey ile korsanlardan korunmak amacıyla tepeye kurulmuş olan eski kenti adımlıyoruz. Bar (Anti Bari) ismini hemen karşısında bulunan İtalya’nın Bari kentinden almış.

Kışın nüfusunu koruyan kentin büyük bir bölümünü Müslüman Boşnak ve Arnavutlar oluşturuyor. TİKA(Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) burada modern bir camii inşa etmiş. Sahilde yemek yiyorum. Yere düşen yavru kuşu annesi telaşla beslemeye gayret ediyor. Her an yavruyu bir kedi yavrusu kapabilir. Hemen yavru kuşu yakalayıp ağaca koyuyorum.   

Karadağ sahillerinin en çok gezgin çeken coğrafyası, şüphesiz 2 bin yıllık ufak sahil kasabası, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde de yer alan  “Kotor”. (XV – XVII yüzyıl) Venedik döneminden kalma 4 kilometrelik sur duvarlarına sahip Dubrovnik’in bir ufak modeli, ayrıca Avrupa’nın en güneydeki en derin fiyordu olarak anılıyor.

Etrafını sarmalayan dağlar sayesinde bu coğrafyanın iklimi ılıman. Deniz kapısından eski kente girip, Roma, Barok ve Rönesans yapıları ile süslü taş döşeli dar sokaklarda gezerken kendinizi daha zinde hissediyorsunuz. Bu arada çift kuleli Aziz Tryphon Katedrali’ni hemen fark edeceksiniz.  Bunun dışında Aziz Nikola Barok Kilisesi ile Pima ve Drago saraylarını ve saat kulesini ziyaret edin  

Gelelim Kalesine, yüzlerce basamağı göze alıp tırmanırsanız harika bir Adriyatik manzarası sizi bekliyor. Geceleri ise bu sahil kasabası başarı ile uygulanmış aydınlatma sayesinde ayrı bir güzellik sergileniyor.

Bu kez sahilde bir parktayım. Begonviller açmış. Çevremi izliyorum. Güneş yanığı teni, çileden çökmüş omuzları, kamburlaşmış sırtı ile yaşlıca bir kadın karşımda oturuyor. Tek tip saç modeli, aynı tarzda dikilmiş takım elbiseleri, konuşmaları, gülmeleri ve saçlarını savurarak yürümeleri ile birbirine benzeyen dört genç hızla önümden geçip, kayboluyor. Yanıma altın taşlı yüzüğünü iftiharla gösteren dalgalı saçlı, kumral, uzun boylu havalı bir kadın oturuyor. Beyaz dantelli mor bir etek giymiş, saçlarından yayılan güçlü bir koku bana ulaşıyor. Ruhumu saran kasvet birden dağılıyor.

Geziler böyledir, inişli, çıkışlı, bir anda hoş tesadüfler birbirini takip eder,  bazen ise art arda terslikler:

Kısa Kısa Karadağ (Montenegro)

  • Tito’nun Yugoslavya’sının bir eyaleti olan Karadağ (Montenegro) Yugoslavya dağılınca 2003’te Sırbistan Karadağ Federasyonunu oluşturdu. Daha sonra 2006 yılında bir referandum sonucu Karadağ, Sırbistan’dan da ayrılıp bağımsız bir ülke olarak yeniden doğdu.
  • Diğer Balkan ülkeleri gibi burada da Türk yatırımcılarının önemli bir payı var. Ayrıca Karadağlılar ticaret için İtalya yerine artık Türkiyeyi tercih ediyorlar.
  • Türk dizileri sayesinde bazı Türkçe kelimeleri öğrenmişler ve ilk fırsatta sizinle paylaşıyorlar. THY Podgoritsa’ya haftada 12 sefer yapıyor.
  • Ülkede en çok kullanılan dil “Sırpça”.
  • Özellikle Ruslar Adriyatik kıyısı boyunca çok sayıda yazlık ev satın almış.
  • Halkı çok yardımsever, bir soru yöneltilince ilgileniyorlar, ama İngilizceleri az, genellikle sessizler, kendi aralarında konuşmuyor, gülmüyorlar.
  • Sigara çok yaygın kullanılıyor. Kapalı alanlarda sigara yasağı bir ara konmuş ama sadece 48 saat uygulanabilmiş.
  • Koca bir bardakta Türk kahvesi su ile servis ediliyor. Ama unutmayın,  suyu kahveden önce içmeniz gerekiyor.
  • Ülkenin her yanında betondan siyah yüzlü zevksiz Sovyet konutlarını rastlamak mümkün ama tüm yollar bol ağaçlı.
  • Karadağ, Osmanlı yönetimine karşı sürekli ayaklanmış ve sorun çıkarmış.
  • Karadağlılar nedense “tembel” olarak ün yapmış. Ama doğrusu benim böyle bir izlenimim olmadı. Bu coğrafyada şöyle bir şaka anlatılıyor. Her Karadağlının yatağının ucunda bir sandalye olurmuş. “Uykudan uyanınca dinlensin” diye.
  • Nüfusunun yüzde 41’i Karadağlı, yüzde 30 Sırp, yüzde 10’u Boşnak, yüzde 7’si de Arnavut.
  • Nedense Türk düşmanı olarak tanınan Lord Byron, 1878’de Osmanlı’dan ayrılan Karadağ için “yeryüzünde kara ile denizin birleştiği en güzel nokta” demiş.
  • Osmanlı,  devşirmek amacı ile bu coğrafyadan da çocukları toplamış. Ama asla ailenin tek çocuğunu seçmemiş. Ayrıca aileler de çocuklarını Osmanlı Sarayına vermekte hevesli imiş.
  • Karadağ Avrupa Birliği’nde olmamasına rağmen Avro kullanan belki de tek ülke. Sahiden ucuz, bu ucuzluk, yiyecekte, ulaşımda,  otellerde aslında her alanda kendini gösteriyor. Örneğin, gecesi 20 Avro’ya iki odalı bir apartman dairesinde kalabiliyorsunuz.
  • Karadağ nedense bir yandan da NATO’ya girmek için hazırlık yapıyor. (Nisan 2016)
  • “Gusle”  yöreye has bir müzik aleti.
  • Belediye,  Podgoritsa’ya bisiklet yolları yapmak için TİKA’dan yardım istemiş. Ama arabalar hep kaldırımlara park ediyor, bisiklet yolları neye yarayacak ki?
  • Ülkenin gelirinin yüzde 40’ı turizmden. 2005 yılında ülkeye Türkiye’den gelen ziyaretçi sayısı 37 bin.
  • Doğrusu mutfağının öyle pek bir özelliği yok. Ama büyük karidesli pilav ve mısır irmiği ile servis edilen balık yahnisini deneyin.
  • Podgoritsa’yı sahildeki Bar limanına bağlayan tek bir tren hattı var. Ama kimse tren yolculuğunu tavsiye etmiyor. Anladığım kadarı ile Zagreb’den gelen bu sorunlu tren çok gecikiyormuş. Ayrıca Bar yolunda sık sık bozulduğunda yolcular inip otostop yapıyorlarmış. Oysa canım bir tren yolculuğu çekmişti.

Başkentin merkezinde çok sayıda modern kahve sıralanıyor. Çok keyifli mekânlar. Karadağlılar burada saatlerce oturup keyif yapıyor. Fiyatları da çok ucuz, örneğin buzlu bir kahve sadece iki Avro.

Utangaç ve Nazik İnsanların Ülkesi : Güney Kore

Kore; komik miğferli mızraklı askerleri, kırmızı giysili çalgı grubu, renk renk ipekten mamul milli kıyafetlere bürünen siyah peruklu kadınları, süslü perdeli otobüsleri, göz bebeklerine kadar sinmiş utangaçlıkları, yer masasında önünüze sunulan ufak tabaklarda bol acılı çeşit çeşit yemekleri, göğsü madalyalı Kore gazilerimiz, dünya kupasındaki maçımız ile hep Türk kamuoyunda hatırlanır.

         Kore’nin tarihi 5 bin yıl öncesine ulaşıyor. Mitolojiye göre bir dağa inen tanrının oğluna yaklaşan kaplan ve ayı, insan olmak istediklerini beyan ederler. Bir şartı vardır insan olmanın. Karanlık bir mağarada 100 gün sadece böğürtlen yiyerek yaşamak! Kaplan tahammül edemez, vazgeçer. Bu süreyi tamamlayan ayı hoş ve güzel bir kız olur ve tanrının oğlu ile evlenir. Çocukları “Dangun” işte ilk Korelidir. Ve ışık artık “doğudan” yükselmektedir.

         Kore hep başka ülkelerin tehdidi altında yaşamıştır. Çünkü Kore yarımadası Mançurya’ya yönelik askeri hareketlerin hep ileri karakolu olmuştur. Kore’yi en uzun süre (1892-1912) yöneten “Yi Hanedanlığı” Japonlar ve Ruslarla sürekli savaşmış. Elli yıllık Çin-Moğol istilası yetmiyormuş gibi arkadan 36 yıl süren Japon (1910-1945) hakimiyeti hüküm sürmüş. Japonlar bu sürede ülkenin tüm hammaddelerini kendileri için kullanırlar ve Korelileri “köle” statüsünde Japonya’ya çalışmak üzere gönderirler. Daha sonra tüm dünyada II. Dünya Savaşı tüm dehşeti ile yaşanır ve bitiminde savaştan mağlup çıkan Japonların yerini ülkenin kuzeyinde Ruslar, güneyinde ise Amerikalılar alır. ABD başkanı Truman, Güney Kore’ye bağımsızlık verse de 25 Haziran 1950’de kuzeylilerin güneye girmesi ile ABD ve beraberinde Türkiye dahil 16 ülke kendini üç yıl süren dünyanın en zor savaşlarından birinin içinde bulur. Sonuçta bu anlamsız savaş bittiğinde 5 bin Türk genci şehit olmuştur. Adnan Menderes ABD hayranlığı ile bu maceraya girmeden önce meclisten izin alma gereğini bile görmemişti. Başkent Seul bu savaş esnasında tam dört defa el değiştirmiştir. Milyonlarca insan ölmüş ve bir o kadarı da sakat ve evsiz kalmıştır. Herkes şu soruyu soruyordu 38. paralelinin güneyinde kalan “enkaz yığını”nın “geleceği” ne olacaktır? Evet gerçi 1953’de “Panmunsom Barış Anlaşması” imzalanmıştır ama Güney Kore dağlıktır, tarım arazisi yoktur ve her an Kuzey’in tehdidi altındadırlar. Ama, Kore çok kısa zamanda hasta yatağından doğrulur ve ayağa kalkar. “Kore Mucizesi” kitabının yazarı Woronoff’un sözlerine kulak verince, nasıl bütünlüklü bir atak başlattıkları daha da açıklık kazanıyor. “Bu başarıda ekonomistlerin yanı sıra teknotratların ve bürokratların payı da çok büyük”. İşçilik de çok ucuzdu Kore’de. Elbette eğitime verdikleri özel önemi unutmamak gerekir. Okuma yazma oranı şu anda %99. Çalışan kesim mutlaka teknik bir eğitimden geçmiş. Hatta büyük kuruluşlar, kalifiye teknik elemanlarını kendi okullarından mezun ediyorlar. Şimdi size bu gelişmede Konfüçyüs’un da parmağı var dersek yanlış olmaz. Konfüçyüs Dini, ulusal bir karakter yaratmış Kore’de: Disiplin, çalışkanlık, kanaatkarlık ve çevreyle uzlaşım.

         Hatırlarsanız, II. Dünya Savaşı sonrası dört ülke bölünmüştü. Vietnam uzun savaşlar sonrası birleşmiş, Almanya Berlin duvarını yıkarak barış için kucaklaşmış, Yemen yarı silahlı, yarı dostça tek bir vücut olmuştu. Peki Kore ne olacak ?

         Bugün Kore iki ayrı devlet, ancak kaçınılmaz bir biçimde adım adım birbirlerine yaklaşıyorlar. Olimpiyatlara beraber katılıyorlar. İş sahası bulmakta zorlanan Kuzey Kore’de, Güneyli iş adamları fabrikalar kuruyor. Güney Korelilerin kurduğu, Kuzeyin işçisinin çalışacağı fabrikaların yer aldığı bölgeye  ulaşacak yeni karayolu, demiryolu ve modern tren istasyonu şimdiden hazır.

         Han nehrinin ikiye böldüğü Başkent Seul bugün tüm nüfusun %25’ini barındırıyor. Yoğun ve yürümeyen trafiğini nehir üstündeki 27 köprü ve metroyu ile düzeltme gayreti içinde! Ama artık Seul “sakin sabahların ülkesi’nin” başkenti değil. Manhattan türü gökdelenleri, çok sayıda araçları ile gürültülü bir kent. Eski Seul’un güney, kuzey, batı ve doğu kapılarından bugün sadece ikisi ayakta! Yirmi yıl önce “Biz sizler için şehit verdik” diyerek Türk bayrağını direğine çektirdiğimiz siyah Hyatt oteli hala yerinde ama Seul her geçen gün daha fazla batıya yaklaşıp kültürünü ve geleneklerini hızla kaybediyor.

Kore Hakkında Kısa Kısa

  • Tekvando sporunun anavatanı Kore.
  • Kore Türkiye’den (6) saat geri. İklimi de Türkiye’ye benziyor. Burada da dört mevsim yaşanıyor.
  • Eflatun renkli kıymetli taş “ametistin” çıkarıldığı en önemli ülkelerden biri gene Kore.
  • Güney Kore’de konut bulmak sorun. Evin bedelinin %60’ını ev sahibi depozit olarak alıyor. Örneğin, 3-4 sene kira ödemeden oturuyorsunuz. Çıkarken tüm depozit size geri ödeniyor. Bu dönemde ev sahibi sadece paranızı kullanmış oluyor.
  • Kore alfabesini oluşturan Kral Sejong daha önce ülkesinde kullanılan Çince’nin zorluğundan halkı kurtarmak istemiş. Türkçe gibi “Altay lisanları” grubuna dahil olan ve grameri Türkçe’mize benzeyen Korece’de 10 sesli 14 sessiz olmak üzere toplam 24 harf var. Cahil halka okuma ve yazmayı kolay öğretmek için “basit” olması nedeni ile “Tuvalet lisanı” olarak anılan Korece’nin yaratıcısı Kral Sejong’un kağıt paraların üstünde resmi var.
  • Yıl 1953, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 150 USD, Kore’de ise 60 USD. Yıl 2004, Türkiye’de 3200 USD, Kore’de ise 12000 USD, yani dört kat fazla. Şu anda Kore dünyanın en büyük 12. ekonomisi.
  • Koreliler naziktir, kimseyi kırmak istemezler, Kore’de bahşiş yoktur ama pazarlıkta yoktur.
  • Bir Kore firması olan “Samsung”, Japon rakibi “Sony” ile tüm dünyada baş başa güreşiyor.
  • Kore’de “din dağılımı” sürekli değişiyor çünkü çok çabuk birinden diğerine geçiyorlar. Budistler %35 ile en önemli kesim. Budist oranı  Hindistan ile hemen hemen aynı. Sonra Konfüçyüs’un felsefesini benimseyenler var! Hıristiyanların sayıları da oldukça yüksek. Müslüman oranı ise %1’in altında… Müslüman olan Korelilere Suudi Arabistan tüm kapılarını başta ücretsiz eğitim olmak üzere ardına dek açıyormuş.
  • Assan alüminyum tesislerinin sahibi Hyundai’nin genel distribütörü benim öğrencim Ali Kibar Kore’nin  İstanbul Fahri Konsolosu!
  • Kore aslında ataerkin bir topluluk. Aileler sırf erkek çocukları olsun diye tıbbın tüm yeniliklerinden sonuna dek istifade ediyorlar. Sonuçta bu ülkede her geçen gün “kız çocuk” oranı azalıyor.
  • Kore halkı yeşili ve ağacı seviyor. Yol kenarında boynu bükülen ağaçları halk bezlerle sırıklarla bağlıyorlar.
  • Kore’de eskiden hem erkek çocuklar hem de kızlar saç uzatırmış. Bu yüzden aralarında ayrım yapmak çok zormuş. Ancak evlenen erkek çocuğu saçını keser, kız ise arkasına topuz yaparmış.
  • Türk şehitliği Birleşmiş Milletler bünyesinde güneydeki liman kenti Pusan’da. Uçakla başkent Seul’a 50 dakika mesafede.
  • Seul’daki Itaewon Caddesi civarındaki Amerikan üssü yüzünden oldukça hareketli. Esnaf çat pat İngilizce bile öğrenmiş. Otelimiz Hamilton işte bu cadde üzerinde idi.
  • Caddelerinde dolaşan 11 milyon arabanın %972si Kore yapımı. Hyundai, Daewoo, Kia gibi.
  • Koreli bir ailenin bütçesinin büyük bir bölümü çocukların eğitimine harcanır. Eğer eğitime bu kadar önem verilmeseydi, yurt dışına yüksek lisans ve doktora için öğrenci yollanmasaydı, herhalde bu başarı yakalanamazdı. İşte size eğitime verilen önemin bir örneği. Kore’de bir ilköğretim öğretmeninin maaşı hiçbir zaman bir albaydan az olmamış.
  • Koreli, Japon gibi bir çeşit “çalışma manyağıdır”. Mutluluğu çalışmakta bulur. Her Koreli dünyanın en önemli işini yaparcasına işini benimser. Bu ülkenin insanı 2000 yıllık Çin kökenli Konfüçyüs felsefesinin etkisi ile de itaatkardır, çalışkandır, kanaatkardır, çevresine uyum sağlar.
  • Seul’da bir yurttaki öğrenciler yemekten zehirlenip bir gün okula gidemeyince o yurdun müdürü o akşam intihar etmiş.
  • Genelde “pirinç ve çorba” Kore mutfağının vazgeçilmez iki elemanıdır. Sonra ünlü turşuları kimçi, tatlı, acı ve ekşi soslar ve tabii yararları saymakla bitmeyen Ginseng kökü!
  • Budizm Kore’ye Hindistan ve Çin üzerinden ulaşmış. Tabii her yeni din bir yeni topluma tanıtılınca o toplumun gelenekleri ile kaynaşıp bazı farklılıklar meydana gelmiş. Ayrıca bu yeni dini onlara tanıtan din adamı da yorumlarını eklemeyi ihmal etmemiş. Bunun sonucundan “tarikatlar” doğmuş. Kore’de 1700 yıllık mazisi olan Budizm bu ülkeden de Japonya’ya ulaşmış. Aslında Buda hayatta iken “sakın ha ben bir tanrı veya peygamber değilim, bana tapmayın ve heykelimi yapmayın” demiş ama şu anda şüphesiz dünyada en fazla heykel Buda’ya ait. Belki de bu bir özlem! Her toplum Buda’yı hayal ettiği gibi canlandırmış. Bazısı erkek, bazısı dişi, bazıları cinsiyetsiz, bazen ayakta, bazen ise yatarken. Budist tapınaklarında her sabah 6’da 10’da ve tam 18’de dört farklı davul çalınır. Bunlardan ilk üçü hava, su ve karadaki canlılar ve sonuncu davul “tüm evren” içindir.
  • Kore’de otomatlarda teneke içinde ısıtılmış sıcak çay ve kahve satılıyor. Ve tadı da çok hoş.
  • Kore’de nüfus Yeni Zelanda ve Türkiye gibi homojen… Etnik gruplar oldukça az. Ancak son zamanlarda Hindistan, Sri Lanka, Vietnam, Bangladeş, Filipinler gibi ülkelerden işçi getiriyorlar.
  • Güney Kore “Batı Standartlarını” yakalarken kendi kültür ve benliğini de korumaya çalışıyor. Ancak “batı tarzı” yaşama özenti gençler arasında hızla yayılıyor. İngilizce isimler, fast food dükkanları, saçı rengarenk boyalı ve jöleli erkekler, yerleri süpüren blue jean pantolonlar ve sokaklarda rap dansı.
  • Koreliler doğal olarak Japonlardan pek hoşlanmıyor ama istila yıllarında onlardan çok şey öğrendikleri bir gerçek!
  • Korelilerin yüzleri, giysi ve hareketleri sanki porselen bebek gibi. Bol pudra yüzdeki tüm mimikleri kapatıyor.

Yağmurlu günde bir binaya girecek olan Koreliler şemsiyelerini “su akmasın” diye muhakkak naylon torbalara yerleştiriyorlar.

BİRAZ NORMAN, BİRAZ FRANSIZ VE BİRAZ DA İNGİLİZ: GUERNSEY ADASI

Dünya birbirinden farklı eşsiz kültürlerin korunduğu olağanüstü adalarla doludur. Dünya bir isitridye ise, şüphesiz binlerce adadan biri de elbette  sizin incinizdir. Guernsey Manş Denizinde,  Normandiya kıyılarının 48 kilometre batısında geçimini vergi oranını düşürerek kıyı ötesi bankacılık, sigorta sektörü, turizm ve tarımla sürdürüyor. Ada sadece 63 kilometrekare, halkı varlıklı ve mutlu.

Dilerseniz tarihçesine kısaca göz atalım.

  • Adada ilk yerleşim MÖ 6000’de
  • Birleşik Krallığa Bağlanma: 1066 yılı
  • İngiliz Kralı John sadakatinden dolayı Guernsey’e  yarı bağımsızlık veriyor. (Yıl 1204)
  • Ortaçağda komşu adalar gibi  burası da korsanların sığınağı oluyor.
  • XIX Yüzyılda ticaret sayesinde bu coğrafya  zenginleşiyor.
  • II. Dünya Savaşında 5 yıl Alman işgalinde kalıyor. Bu sırada 50 bin adalı Güney İngiltere’ye kaçmak zorunda kalıyor. 
  • Komşu Jersey Adası ile aralarında ezeli bir rekabet ve kıskançlık sözkonusu çünkü İngiliz iç savaşı sırasında Jersey Krallık yönetimini, Guernsey Adası ile parlamenter rejimi desteklemiş.

Jersey ahalisi Guernsey’lileri “eşek” diye anıyor. Bu bir hakaret mi ki ? Eşeğin ne kabahati var. Aslında gayet akıllı ve güzel gözlü bir hayvandır. Bana “eşşek” dense şahsen mutlu olurum.

Guernsey iç işlerinde serbest, kendine ait bayrağı ve İngiliz pounduna eşdeğer parası ve 45 üyeli bir de  parlamentosu var.

Listeme yeni bir ülke eklemek adına yola koyuluyorum. Üç günlük bu gezi bana hemen hemen 1600 TL’ye mal oldu. THY ile Manchester sonra Aurigney Havayolları ile Guernsey ve elbette aynı yolla  dönüşü,  iki gece otel ve elbette diğer  yolculuk masrafları, olsun değdi.

Pervaneli uçağımız Guernsey üzerinde tam 40 dakika dolanıyor. Aşırı bir sis var, geri dönmemiz sözkonusu. “Eyvah” diyorum tüm çabam boşa gitti.  Neyse sonunda tekerlekler piste dokunuyor. Rahatlıyorum, önce ben alkışlıyorum sonra uçaktaki herkes.

Adada saat 20’de hayat duruyor, otobüs yok, taksi yok, etrafta insan bile yok. Hava yağmurlu ve soğuk. Sonunda bir aile kendi araçları ile beni yeşillikler içinde Auberge Du Vald adlı otelime bırakıyor. Otelin altında oldukça  popüler bir lokantası var.  Sahibi Portekizli, konuşkan ve heyecanlı biri.

Sabah 5,5 pounda bir günlük otobüs bileti alıp yola koyuluyorum. Herkesin etrafı seyretmesi için kademeli inşa edilen otobüslerin şoförleri genelde bakımlı ve süslü  nazik  hanımlar, zaten adada neredeyse herkes herkesi tanıyor.  

Tek katlı bahçeli taş evler, ufak sevimli huzurlu mezarlıklar, rengarenk ortanca ve güller, golf sahası, siyah beyaz sağlıklı,  dinç atlar, ağaçlara asılı kuşlar için yem kutuları, bataklıklar, sazlıklar, çiçek ve domates seraları, anlamlı gözlerle size bakan bol süt veren sağlıklı Guernsey inekleri, altın tüylü keçiler, kömürün ana maddesi olan eğrelti otları, daha çok adanın kuzeyine toplanmış taş ve kum plajları, turkuaz renkli deniz, plajda köpeklerini gezdiren yaşlı beyler, dalga sörfü yapan sırım vücutlu gençler. Gerçi su sürekli  soğuk olduğu için denizde yüzen kimse görmedim.

İki yanı taş duvar örülü dar sokaklarda öncelik yayaların, bisiklet ve atla gezinenlerde. Bir ara duruyoruz, önümüzde yemyeşil ve  küme küme çiçeklerle bezeli bir arazi var. Oradaki tabelayı okuyorum meğer kilise sahibi olduğu bu araziyi ekosistemin yaşaması amacı ile Guernsey halkı  adına olduğu gibi korumuş. Darısı bizim diyanet işlerine !

Sonunda başkent St. Peter Port’a varıyoruz. Burası hareketli bir liman ve yüzlerce yat ile balıkçı teknesi yanyana  dizilmiş. Guernsey’de devam eden bir festival kapsamında rengarenk sürat motorları yarışıyor. Adeta suda uçuyorlar, bir dakikada bilmem kaç litre benzin harcıyorlarmış. Elinde mikrofon ile izahat veren yöneticilerine yaklaşıyorum.  Bugün açlıktan dünyada 22 bin kişi ölüyor, bu yarış neye hizmet ediyor ? Ekosisteme zarar, aşırı şımarık bir tüketim sistemi. Zaten pek seyreden de yok diyorum.  “Peki” diyor sakallı şişman adam, “galiba turistsin, sen buraya nasıl geldin ? Amacını hemen anlıyorum.” “Yolculuk ettiğin uçak da havayı kirletti diyecek.” Ama buna mukabil ben de “Silivri’nin Fener Köyünde 12 dönüm araziye bine yakın ağaç diktim” diyorum, susuyor. 

Sekiz yıl öncesine kadar rehber kitaplarında yöre hakkında görülmesi gereken kaç yer bulursam  hepsini gezip tamamlamak isterdim. Ama artık yolculuklarda farklı davranıyorum. Bir kahvede bir süre oturmak, yerel halkla konuşmak, hatta aylak dolaşmak, etraftaki insanları incelemek de hoşuma gidiyor. Jersey Adası gibi burası da emekli, engelli ve yaşlı cenneti, ama dikkatle  bir sistem kurmuşlar herşey dakik yürüyor. Uygarlık aslında rahatsız edici sessizlikleri örtbas etmek üzere tasarlanmış bir gürültüler oyunudur. Ben sessizliği severim, korku, keder ve suçun da bir sessizliği vardır. Sessizliğin konuşmasına izin vermiyoruz. Hayvanlar, böcekler, çiçekler, bitkiler, solucanlar, karıncalar, sümüklü böcekler kısaca doğa konuşamıyor. Doğa sessizliklerle dolu. Sessizlik bizi tüm gerçeklerin kaynağı ile yüzleştirir.

Kısa Kısa Guernsey Adası

  • Bu adaya ünlü yazar Victor Hugo tam 15 yıl kendini sürgüne yollamış. Hauteville olarak anılan evi bugün bir müze, aynı zamanda Fransız Konsolosluğu. Müzikali tüm dünyada  başarı ile sahnelenen ünlü “Sefilleri” burada kaleme almış. Önünde simetrik iki  ağaç olan bu bina Saint Peter’in merkezine pek uzak değil.
  • Peynirleri çok güzel özellikle keçi sütünden yapılanları.
  • Ada, temiz, güvenli ve sahiden yeşilin her tonuna sahip.
  • Özellikle yaşlı halk Norman Fransızca olarak anılan bir lehçe ile Fransızca konuşuyor.
  • Nüfusu 65 bin civarı,  yeni yerleşime ve inşaata pek kolay izin verilmiyor. Doğayı korumayı gayret ediyorlar. Stresten uzak bu huzurlu  adanın halkı fazla yaşıyor, ortalama ömür baylar için  80, hanımlar için ise 85 yıl.
  • Ufak bir uçakla adanın etrafında gezinmek mümkün,  elbette hava açıksa.
  • Adada nezaket ve saygı hakim, herkes herkese her an teşekkür ediyor.
  • Araba plakaları birden itibaren sıra ile gidiyor. 56000 plakalı araba gördüm. Demekki nüfusa eşit sayıda  araba var. 
  • Adada henüz üniversite yok ama hazırlıkları devam ediyormuş. Gençler yüksek tahsil için genelde  İngiltere’ye gidiyor.
  • Bu adada kara avcılığına  izin yok, bu güzel !
  • Bir dönem Guernsey’e yerleşen Hollandalılar burada sera çiçekçiliğini başlatmış. Ayrıca adada bugün sosyal yaşama tamamen ayak uydurmuş olan bir Portekiz topluluğu da bulunuyor.
  • Saint Peter Port’tan hareket eden 91-92-93 numaralı otobüslerle ucuza 1,5 saat süren tam bir ada turunu yapabilirsiniz.
  • Guernsey’e yılda ortalama 180 yolcu gemisi uğruyormuş.
  • Çok nazik bir kesim dışında, şişman, kaba, bol içki içen, bağıran, bilgisiz, pejmürde giyinen, sürekli magazin basınını  okuyan  alt sınıf İngiliz grup da dikkat çekiyor.   
  • Guernsey aslında İngiltere’nin ufak modeli ! Nüfusu İngiltere’nin % 1’i, İngiltere’deki her siyasi olay bu adayı da hemen etkiliyor.

Bu ilginç adayı görmenizi öneririm.

Debrecen’i Niye Gezi Planınıza Almıyorsunuz?

Parmağımı Avrupa haritasının üstüne rastgele bastırıyorum. En yakın kenti okuyorum. Debrecen.

Araştırıyorum. Macaristan’ın gerek alan gerekse nüfus olarak ikinci büyük kenti. Romanya sınırına yakın ve başkent Budapeşte’den sadece 230 kilometre uzakta. Hemen THY’dan Budapeşte biletimi satın alıp, booking.com’dan Debrecen’de  bir pansiyon ayarlıyorum. İki gecesi sadece 50 Euro.

Budapeşte’ye uçuş sadece 2 saat, Liszt Ferenc Havalimanı’ndan Debrecen treninin geçtiği Ferihegy Tren İstasyonu 4 kilometre kadar.  İstasyonda asansörler çalışmıyor. Elimde bavullar 40 basamak çık ve sonra in. Her yer pislik içinde! Kimse İngilizce konuşmuyor. 

Zorla biletimi alıp sırt çantalı bazı gezgin gençlerle treni bekliyoruz. Nihayet Intercity Treni görünüyor. Nedense tüm anonslar Macarca, anlarsam Arap olayım. Oturuyorum, meğer bulunduğum vagon birinci sınıf imiş. Masada çalışmam gerektiği için fiyat farkını ödüyorum. Yolculuk 2 saat kadar. Karşımda çok güzel bir kız oturuyor, elindeki tablete karşı el işaretleri ile biriyle görüşüyor. Anlıyorum, konuşma engelli. Yazık, kızcağızın fotoğrafı gözlerime gömüldü.

Sağım, solum, önüm, arkam hep büyük Macaristan Ovası, yemyeşil… Görülmesi gereken düşlere dalıyorum. Yerden göklere rengârenk kuşlar yükseliyor. Bahçelerin, ağaçların, çiçeklerin, böceklerin şarkısını dinliyorum. İri bir sesle irkiliyorum. Yandaki vagondan kopuk kahkahalar geliyor. Debrecen’deyim, iniyorum.

Debrecen nedense kitaplarda “Hiçbir şeyin ortasında olmayan kent” olarak tarif edilmiş. Avrupa’nın en fazla Kalvanist nüfusa sahip kenti imiş, Avrupa’nın en büyük Kalvanist Kilisesi de burada. Çift kuleli bu sarı dev binayı kentin her köşesinden görüyorsunuz. 

John Calvin’in (1509 – 1564) kurduğu Kalvinizm Mezhebi İsviçre, Hollanda, Macaristan ve İskoçya’da hızla yayılır. Protestanlar’la işbirliği yaparlar. 1538 yılında ilk ve en büyük Kalvinist eğitim kurumu Debrecen’de kurulur. Daha sonra bu kolej Debrecen Üniversitesi’ne dönüşür. “Nagyvarad” olarak adlandırılan kolejin muhteşem taş binasını görmelisiniz. Ayrıca üniversite kütüphanesi de bir başka güzel. Üniversite aslında şehir parkının içinde. Nagyendi Parkı’nın geniş yeşil alanında Macarlar bisiklete biniyor, koşuyor, yürüyüşe çıkıyor ve Furdo Termal Otelinin havuzunda her gün bol bol yüzüyor.

Ccokona Millî tiyatrosunu da ziyaret etmelisiniz. Tiyatro, opera ve bale Macarların vazgeçmediği sanat dalları. Ayrıca her sene 20 Ağustos’ta çiçek festivali Debrecen’de büyük bir coşku ile kutlanıyor. Ayrıca bu coğrafya 40 yıldır bir caz festivaline de ev sahipliği yapıyor ve Bela Barto adına dünyanın her köşesinden gelen korolar yarışıyor.

Yürüyorum, sıradan bir sıradayım, bir an havayı kokluyorum, zaman elimden kaygan bir balık gibi kaçıp gidiyor. Debrecen’de ellerinde fotoğraf makinesi ile otobüslerle gezinen turistlerden çok uzağım. 

Bir ara yağmur yağıyor. Bağıran bir çocuğun sesi sisin içinde kayboluyor. Bu coğrafyanın en büyük gazetesi Naplo’nun sevimli muhabiri Fabok Agnes ile buluşuyorum. Birbirimizi çok seviyor ve anlıyoruz.  Mülakat tam 2,5 saat sürüyor. Şu sorunun yanıtını arıyoruz: “Acaba insan niye bulunduğu ortamı adım adım yok ediyor? Niye bu kadar zararlı? Niye kendini diğer canlılardan üstün görüyor? Tüketim mutluluk mudur?” Fabok sabah pansiyonuma annesinin hazırladığı biberli peynir ile bahçelerinden koparılmış domates getiriyor. Ertesi sabah yine trene atlayıp 30 kilometre uzaklıktaki Hortobagy Kasabası’na ulaşıyorum.  Burada geniş bir ova,  bataklıklar ve sonsuza uzanan ufuk çizgisi var. Burası Przewalki yılkı atlarının ve Macar kovboyların merkezi. Müzede XIX. yüzyıl’da bölge halkının yaşantısı anlatılmış. Gösteri amaçlı kırbaçların sesi, ufak bir kafese kapatılan kuşların yardım çığlıkları, pazarda satılan hayvan derileri, kürkler, kaburgalar, hepsi beni çok çok rahatsız ediyor. Hemen kaçıp Debrecen’e dönüyorum.