Bin Yıllık Minyatür Dalmaçya Kenti: Dubrovnik

Lord Byron ve Agahta Cristie gibi Bernard Shaw da 1929 yılında ziyaret ettiği masal kent Dubrovnik için “Kim ki yeryüzünün cennetini görmek istiyorsa Dubrovnik’e gelsin” diye buyurmuş. 1358 yılına kadar karşı sahildeki Venedik’in yönetiminde kalan şehir-devlet Dubrovnik, yani “Ragusa Krallığı” acımasız bir konsül tarafından idare edilmekteydi. Halk, asiller, zanaatkârlar ve vatandaşlar olmak üzere üçe ayrılmıştı. Ve kastlar arası kesinlikle geçiş yoktu. Ragusa Krallığı 1526–1800 yılları arasında 200 gemilik ticaret filosu ile yılda 35 bin duka altın karşılığı Osmanlı’nın himayesine girdi. Hatta Ragusa Krallığı İstanbul-Pera Nuriziya Sokak’ta bir konsolosluk bile açtı. Dubrovnik yönetimi ayrıca Osmanlıyı bilgilendirdi. Örneğin, Haçlıların İnebahtı deniz savaşına hazırlandığını İstanbul’a haber verdi. Duvrovnik’in kapısının önüne gelen Evliya Çelebi, içeri girmek için iki hafta karantinada kalması gerektiğini öğrenince vazgeçip, yoluna devam eder. Dubrovnik’in arşivlerinde 12 bin Osmanlı belgesi bulunmaktadır. Hatta bir sergi açarak bunları meraklıları ile paylaştılar. Daha sonra 1699 Karlofça Antlaşması ile Dalmaçya bölgesi Avusturya’ya geçti. Dünyada ticaretle ilgili ilk kitabı yayınlayan Dubrovnikli Benko Kotrulcic’dir. Yıl 1345.

Lokrum adasının arkasına saklanıp, Dalmaçya kıyılarının prensesi olarak ün yapan Sırp dağlarına sırtını dayayan, kelime anlamı “Meşe Ağacı” olan ve UNESCO’nun dünya miras listesinde bulunan Dubrovnik tarih boyunca zor günler yaşadı. Dubrovnik 1667 yılında bir depremle sarsıldı. Arkadan 1806 yılında Napolyon ordusunun istilasına uğradı. Hırvatistan bağımsızlığını ilan edince, Mostar’da olduğu gibi Sırp askerleri 6 Aralık 1991’den itibaren bu tarihi kente 2 bin bomba yağdırdı ve kuşattı. Ama yine de Dubrovnik ipekböceği gibi kendi kozası içinde kalmayı başardı.

Hırvat yazar Marin Drzıc boşuna ” Savaş insan doğasının belasıdır”  dememiş. Ama Dubrovnik kısa zamanda yaralarını sardı. Anka kuşu gibi küllerinden tekrar doğdu. Bugün gotik kemerli Pila Rönesans kapısından içeri girince eski kentin ana caddesi olan Stradun daima tıklım tıklım turist dolu olur. Dubrovnik yaz festivali 54 yıldan beri arasız devam ediyor, nerdeyse bu kentte şenliksiz gün yok gibi.

Çok sayıda lokantalarında, başta ahtapot ve kalamar olmak üzere her gün 120 çeşit balık müşterilere sunuluyor. Shakespear’in “Kralların Gecesi” adlı eserinde bahsi geçen hazinesi, Bizans dönemi çinileri, katedrali, adım başı kiliseleri, şifalı otları ilk tanınan 1391 tarihli eczaneleri, 16 oymalı maskenin süslediği ve gezginleri serinleten Onofrio della Cava imzalı iki şık çeşmesi, dar sokaklarına asılmış rengârenk çamaşırları, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ince ve zevkli taş işçiliği, benekli ünlü Dalmaçya köpekleri, dik kaldırım taşlı sokakları, hardal sarısı-beyaz tondaki duvarları, müzik okulundan gelen keman ile katedralden yükselen ibadet sesleri, İtalyan barok St. Blaise Kilisesi, sarayları, mermer döşeli meydanları, heykelleri, manastırları, yeşil boyalı tahta panjurlu fildişi beyazı uzun taş binaları, siyah eteğini kızgınlıkla savuran sert ifadeli rahibeleri, nazlı güvercinleri, butikleri, masaları hızlı hızlı temizleyen uzun boylu yakışıklı Hırvat garsonları, saat kulesi, Luza meydanı ile Dubrovnik kollarını açmış sizi bekliyor…

Dantel gibi işlenmiş kıyılarında lacivert engin denize inen dik kayalıkların yamaçlarının üstüne kurulmuş parklarda çamlar, selviler, palmiyeler, zakkumlar, meşe, defne, limon, portakal ağaçları boy gösteriyor.

Sonra Avrupa’nın günümüze kadar en iyi korunmuş, iki kilometre uzunluğunda, 16 kuleli ve 25 metre yüksekliğindeki ortaçağ surlarının etrafında, devriye yolları üzerinde iki saatlik uzunca ve neşeli bir tur atabilirsiniz. Ama hemen hatırlatayım, bu gezinti ücretli. Duvarlar genellikle ayırır, korur, engeller ve bazen ise sizi sınırlar.

Tarihin içinden doğrulup çıkan eski şehirde sütunlarla çevrili 1300 yıllık başkanlık sarayı, gösterişli mobilyaları ile dillere destan Rektörlük Sarayı, XVI. yüzyıl gotik Rönesans karışımı Sponza Sarayı, liman girişindeki Mincenta Saat Kulesi, özgürlük simgesi olan Orlando Şövalyesi Heykeli görülmelidir. Sokakları her an her türlü gösteriye sahne olur. Bu dev ortaçağ film platosunda her şey ölçülüdür. Örneğin, evlerin büyüklüğü, yolun eğimi, kiremitlerin soluk rengi, çanların uyarısı, evler arası mesafe gibi. Adriyatik’in en alt ucunda yer alan Dubrovnik, diğer yandan kapalı bir kutudur. Balkanlardadır ama Balkan değil daha çok İtalyan’dır. Dubrovnik Katedrali deniz kazasından sağ kurutulan aslan yürekli Richard’ın cömert bağışları ile tamamlanmıştır. Dubrovnik’te yaşam, taş duvarların, kapıların ötesine, sokaklara, meydanlara taşmıştır. Gün batımında altın renkli açık kırmızı çatılardan yansıyarak mavi denize gömülür.

Birde limandan bir şehir vapuruna binip, 15 dakika süren bir yolculuk sonunda yeşil Lokrum Adası’na varabilirsiniz. Burada bir Benedikten Manastırı, botanik bahçe, çıplaklar kampı ve tarihi plajlar bulunur. Bin yıllık ortaçağ Rönesans limanı Dubrovnik, başkenti Zagrep olan Hırvatistan’ın kilometrelerce dantel gibi işlenmiş sahil şeridi ile ünlü Dalmaçya’nın en önemli yerleşim merkezidir.

İşte size bir olay! Her olumsuzluk bana rastlar ya! Lokrum adasında uslu uslu kitap okuduğum kahveye değerli hocam Esengün (Prof. Esengün Yengün) Hanımla, Dr. Dina Erdilek geliyor. İri yarı garsona “diğer arkadaşlarımızı bekliyoruz, hep birlikte sipariş vereceğiz” dediler. Bu sarışın genç bizi yalancılıkla itham edip, beleş oturduğumuzu ima ederek bahçeden resmen kovmaya kalkıştı. Elbette ben de keskin dişlerimi gösterdim. Polisleri bekledik, o sırada diğer arkadaşlar geldi. Rehberimiz Atilla Tuna’ya beni öldüreceğini bile söylemiş… Zaten beni öldüren öldürene…

Bir zamanlar boncukçu, şişeci, mum makinecisi, demirci, kasap, terzi, çuhacı, atlasçı, kuyumcu, kâğıtçı ve çıkrıkçının dolaştığı Dubrovnik sokaklarını bugün ellerinde fotoğraf makineleri, video kameraları ve çeşit çeşit rehber kitapları ile şortlu, terlikli turistler arşınlıyor. Hem de yüklü miktarda döviz bırakarak!

Unutmayın, Dubrovnik’te saatler sadece “güzel geçen zamanı” gösterir.

SAKİN, DURU, İDDİASIZ AMA GÜZEL: LYON

Fransa’nın nüfus olarak üçüncü önemli şehri olan Lyon nedense hep Paris’in gölgesinde kalmış. Oysaki Lyon, bir lezzet ve zarafet merkezi, içinden bir değil iki nehir geçiyor; Rhone ile Saone, ayrıca Asteriks’in ülkesi Galya Eyaletinin başkenti “Lugdunum” burası. Lyon

Sinop’un kız kardeşi, tarih boyunca önemli bir ticaret ve moda merkezi olmuş. 

Yıllarca Venedik ile ticarette ciddi bir rekabete girmiş. Fransız Devrimi sırasında ise krala karşı gelen 2 bin Lyon’lu bu coğrafyada asılmış, Rönesans’ı çok sayıda meydanı ile yoğun yaşayan güzel bir kent Lyon.

Lyon’u tanımak için üç tam günümü ayırıyorum. Daha önceleri bu “aslan şehrinden” transit geçip sadece iki üç saat kadar kalmıştım.

THY,  Lyon’a günde iki defa uçuyor. Hatta bunu günde üç defaya çıkarmayı düşünüyorlar. Yolculuk ortalama 3 saat kadar sürüyor. Beni havaalanında MÜSİAD’ın Lyon Başkanı Adil Dönmez Bey karşılıyor. Bu önemli iş adamımız bizimle üç gün boyunca ilgilendi. Lyon civarında yaşayan 250 bin Türk’ün aileleri ve gençlerinin sorunları ile ilgileniyor,  onları bir çatı altında toplayıp Türklerin bu yörede daha güçlü olup geleneklerini sahiplenmeleri için gayret ediyor. İçinde bir Fransız resmi ilkokulu da barındıran “Milli Görüş Lyon” tesislerini gezip MÜSİAD’da iş adamlarına kısa bir brifing veriyorum. Lyon Başkonsolosumuz ise çok önceden haberdar olmasına rağmen maalesef hiç ama hiç ilgilenmedi.

Aylardan kasım, her yer kahverengi, kırmızı, sarı yapraklarla dolu. Bazen hava açıyor, bazen yağmur geliyor, bazen ise birden bire şiddetli bir rüzgâr esiyor. Her mevsimi yaşıyoruz. Aniden ortama bir hüzün çöküyor, sonra doğa tekrar gözlerini açıyor, diriliyor. Kestane ağaçlarından sincaplar fırlıyor, karabakal kuşlarının sesleri rüzgârda kayboluyor. Parkta annesinin yanında oturan, sapsarı bir kız çocuğu görüyorum, saf, çekingen ve utangaç.

Gitsem ne kadar gitsem de

Bir yalnızlık bir yalnızlığı bekler

Yollar, yolları gizler.

(Ali Hikmet – 1971)

Ama diğer yandan yola çıkan kimse yolda kalmaz. Hakiki dostlar zor yollarda bulunur.

“Fresque des Lyonnais” olarak anılan giydirilmiş 7 katlı binanın (2 Rue de la Martiniere) balkonlarında ünlü Lyonluların yer aldığı ilginç bir resim yerleştirilmiş. Aralarında, modern psikolojinin babası kabul edilen Claude Bernard (1813 – 1878 ),  Lyon Botanik Bahçesi’nin kurucusu Antoine de Jussieu (1686 – 1758), modern sinemayı ilk kez bu coğrafyada ekrana düşüren Lumiere Kardeşler (Auguste (1862–1954) ve Louis Lumiere (1686–1758),  Galvanometreyi bulan ve elektrik akımının birimine adını veren André Marie Amperé (1775–1836) ve elbette tüm dünyanın hayran olduğu “Küçük Prens”in yaratıcısı Antoine de Saint Exupery bulunuyor.

Herhangi bir yerleşim merkezini en iyi tanıma yöntemi şüphesiz “yürümektir.” Öğrencim Ersan ile Lyon’u yağmur altında adımlıyoruz. Karşımıza yirmi dört sütunlu beyaz dev bir bina çıkıyor. Burası “Adalet Sarayı”. Adalet Sarayları kentlerde önemli bir anlam taşır. İnsanlar saygı duymalı ve çekinmeli. Hukuğu temsil ederler.   Daha sonra da dar bir sokaktan çıkar çıkmaz Avrupa’nın en büyük meydanı ile karşılaşıyoruz. “Place Bellecour”. Meydanın ortasında Fransa’nın belki de en ünlü kralı XIV. Louis’in at üzerinde heykeli bulunuyor. Dev bir dönme dolapta koca meydanı rengârenk ışıkları ile süslüyor. Renkler su birikintilerinde dans ediyor. 

“Places des Terreaux” Meydanındaki Fontaine de Bartholdi Çeşmesi New York’un simgesi ünlü Özgürlük Anıtının yaratıcısı Frederic Auguste Bartholdi’nin bir eseri.

Rhone ile Saone,  yorgun, ancak uyumlu iki arkadaş sessizce Lyon’a mutluluk dağıtıyor. Bu iki nehir bu coğrafyada birleşip 280 kilometre sonra Marsilya yakınlarında Akdeniz’e dökülüyor. Kentin çok sayıda edebiyatçının, öykü,  şiir ile romanlarına bu iki nazlı nehir hep ilham kaynağı olmuştur.

Lyon aynı zamanda bir lezzet durağı ve bu özelliği ile UNESCO Dünya Miras Listesi’nde. “Bouche” aslında “kapılarda asılı bir demet ot” anlamına geliyor ama bu coğrafyada leziz tatlara odaklanan,  geleneklere sahip çıkan, yirmi yıldır mutfağını değiştirmeden keyif dağıtan mekânlar anlamına geliyor. Ama son yıllarda ticari ve turistik endişelerle bu tanımın da sulandırıldığı anlaşılıyor. “Canut” ile biten tüm yemekler bu yöreye ait tatlarmış. Ocak ayında dünya mutfakları yarışması yine Lyon’da gerçekleşiyor.

Lyon’un bir tepesi “Croix Rousse” olarak anılıyor. Burası Barok havası ile bugün de sanatçıların uğrak yeri. Ama bir dönemde Fransa’nın ipek üretim merkezi imiş. Büyük emekle hazırlanan ipekler, miraboules ve traboules olarak adlandırılan “dehliz, tünel, geçit” karışımı spiral merdivenli,  yüksek kuleli özel yollardan ıslanmadan,  satılmak üzere nehir kıyısına götürülürmüş.

Lyon’a gelip de Fourviere’ye (Dua Tepesine) çıkmamak olmaz. Zarif dört kulesi ile kentin simgesi olan Notre Dame Bazilikası (1872–1848)  buradadır. Görkemli bazilikanın üstündeki altın gibi parlayan Meryem Ana heykelinin Lyon’u vebadan koruduğuna inanılmaktadır. Bu ünlü bazilikanın içinde rengârenk vitraylar, savaş tabloları ile azizlerin melek heykelleri yer alır.

Savaş tablolarının konusu Osmanlıya karşı kazanılan çok kanlı deniz zaferlerdir. Oysaki tüm dinler hoşgörü ve sevgi üzerine kurulu değil midir? Savaşlar ise “yalanlar düzenidir.”

Notre Dame Bazilikası’nın hemen altında St. Jean Katedrali (1180–1480) yer alır.  Katedral, Roma stilinden gotik tarzına geçişin tipik bir örneğidir.

Bu tepede antik Roma kenti kurulmuştur. Altmış yıl önce manastırın bahçesinde bulunan Roma Tiyatrosu ile farklı Roma yapıları ancak on yıl önce açığa çıkarılmıştır.

Kısa Kısa Lyon 

  • Sinemanın ilk doğduğu şehir olan Lyon’da bir sinema müzesi de bulunmaktadır. Ama bu ilginç müzeyi gezmek için en az üç saatinizi ayırmalısınız.
  • Fransa, enerjisinin yüzde 80’inini nükleer santralden elde ediyor. Lyon’un yakınında da bir nükleer santral var.
  • Renault ve Elf-Total bu yörede üretiliyor.
  • Confluence Mahallesi petrol zengini Körfez Ülkelerinin iş adamlarına başarı ile pazarlanmış böylece 15 milyar dolar yatırımla bir zamanlar kaderine terk edilmiş bu bölgede modern binalar ile birer tüketim mabedi olan AVM’ler yükselmeye başlamış.
  • İllaki müze diyorsanız, (artık günümüzde tüm müzeleri internette geziyorsunuz)  Güzel Sanatlar Müzesi (Places des Terraux) Fransa’nın Louvre’den sonraki en önemli müzesi olarak anılıyor. “Ben illaki Alışveriş Merkezi isterim, onsuz yapamam” derseniz dev Part Dieu sizi bekliyor.
  • “Musee de Confluences” içinde teşhir edilenlerden çok binanın kendisi çelik ve cam mimarisi ile dikkati çekiyor. Lyon Ulusal Operası (1993) ise metal çatısı ile size kendini uzaklardan gösterecektir.
  • Lyon’da tüm kahve ve lokantalar hep ama hep dolu. Dükkânların içi çok zevkli, sanki her biri birer sanat eseri. “Coussin de Lyon”   dışı çikolatalı bir ezme,  deneyin derim.
  • Şehrin Kitaplığı (La Bibliotheque de la Cité) geceleri başarılı aydınlatması ile öne çıkıyor.
  • Lyon Belediyesinin bisiklet ve elektrikli araçları desteklemek için gösterdiği özel çaba da takdir edilmeli.
  • Lyon aynı zamanda Interpol’ün merkezi,  önemli bir Musevi topluluğuna da ev sahipliği ediyor.
  • Bu coğrafyada kapılarını her gün meraklılarına açan tam 650 antikacı bulunuyor.
  • Lyon aynı zamanda bir üniversite kenti. Farklı eğitim kurumlarında 100 bin üniversite öğrencisi öğrenim görüyor. Ama gençlerin fazlalığı şehrin gece ve eğlence hayatına pek yansımamış.
  • Yaptığım araştırmada Lyon’un 1193 yılında bir dönem bağımsızlığını ilan ettiğini okudum.
  • Ve Küçük Prens hepimizin defalarca okuduğumuz, okudukça daha da derinlerine indiğimiz, insanoğlunun hakiki yüzünü tanıtan Küçük Prens’in yaratıcısı Antonine de Saint Exupery bir Lyonlu. 
  • Evlerin damlarında yan yana yükselen çok sayıda bacanın nedenini bulamadım, kimse bilmiyordu. Ama bir dönem vergiler baca sayısı esas alınarak toplanırmış:
  • 1643’ten beri her sene 8 Aralık’ta Lyon’da “Işık Festivali” kutlanır. Fener alayları sokaklarda sürekli tur atar. Her ev, her kat kendi ışığını penceresine yerleştirir. Bu günler çok hoş bir şölene şahitlik eder. Binlerce meraklı o gün Lyon’a akar. 1643 yılında kenti veba salgınından kurtardığına inanılan Meryem Ana’ya aslında bir şükran göstergesidir bu.
  • Lyon’un da diğer Avrupa kentleri gibi geniş yeşil alanı vardır. Parc de la Tete d’Or (Altınbaş Parkı). Bu parkta gerçekte “altınbaş” yok ama 40 hektar alanı kaplayan suni gölü, botanik ve gül bahçesi,  gizli yolları ile dikkati çeken bu parkı hava güzelse gezmenizi hararetle tavsiye ederim.
  • “Presqu’ile”  iki nehrin arasında yer alan uzunca ince bir yarımada. Az kalmış tam bir adaya dönüşüyormuş. İşte eski Lyon, Presqu’ile’de yer alıyor. Uzun caddeler, müzeler, opera binası, tiyatrolar, St. Pierre Manastırı, Gotik St. Nizier ile St. Bonaventure kiliseleri burada. 

Çizmenin Topuğunda Yaşam Aheste

Venedik çok ünlüdür, karnaval maskelerinin fotoğraflarını her yerde görürsünüz. Milano, modanın merkezidir, kuzey İtalya zengindir, havalıdır. Roma ise ölümsüz bir şehirdir. Zaten tüm yollar Roma’ya çıkar. Napoli, ne kadar hırsızlarıyla tanınsa da Pompei ve Capri Adası ile gezginleri kendine çeker. Sorrento ve Amalfi kıyıları, 90-60-90 güneş-kum-deniz sosyete tatilcilerinin gözdesidir. Floransa, bir açık hava müzesidir. Turist doludur ve müzelerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Neyse, bu liste uzayıp gider…

Ama İtalya’da sade ve farklı bir yaşamı tatmak için bölgenin başkenti olan Bari, büyülü kent Lecce, Kapadokya ile özdeşleşen Matera, Brindisi, sevimli bir dağ köyü Ostuni, kayalara işlenen evleri ile tanınan Polignano a Mare, Osmanlı’nın bir yıl boyunca işgal ettiği Otranto, bir adaya kondurulan sevimli Gallipoli, konik ve tuhaf evleri ile Alberobello, kısaca tüm Puglia Yöresi sizi bekliyor.

THY’nin Bari’ye bilhassa kışın ekonomik uçması, bu geziyi gerçekleştirmek için büyük şans. Bir cuma günü saat 14.30’da Bari’deyim. Havaalanından iki günlüğü 120 Avro’ya ufak bir Fiat 500 kiralıyorum. Bari, Güney İtalya’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci kenti. Neticede büyük bir yerleşim merkezi, yolcu gemilerinin uğrak yeri, bir üniversite ve denizci şehri. Hatta XI. yüzyıl’da bir ara bağımsız bile olmuş. Bari’de doğru eski kente gidilir. Deniz kenarında bordo renkli Teatro Margerita (XVIII. yüzyıl) civarında kalabalığa katılarak gezinmenizi öneririm.

En görülesi yer, Demreli Noel Baba’nın Haçlı Seferleri sırasında buraya getirilen kemiklerinin bodrum katında yer aldığı St. Nicola Bazilikası. Bu lahit adeta bir haç noktası olmuş. Karşısına oturma düzeni kurulmuş. Noel Baba’nın Demre’de kalan kemik parçaları ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bari’de katedral görmekten bıkmazsınız ayrıca St. Sabina Katedrali ile Svevo Kalesi’ni de gezebilirsiniz.

Bari’yi geride bırakıp batıya doğru yola çıkıyorum. İstikamet Altamura üzerinden “Matera”. Yol bazen daralıyor, bazen genişliyor, sağa veya sola geçiyor, her an insanı şaşırtıyor. Sürekli göbekler var. Vallahi Güney İtalya, Türkiye’den yol bakımından en az 10 yıl geride. Zeytin ağaçlarını yeşil çimenler içinde seyretmek çok hoş. Her biri aslında birer anıt ağaç. Belki binlerce yıllık… Zaten onlara dokunmak bile yasakmış. Altmış kilometre yol 2,5 saat sürüyor. Matera’nın modern bölümlerini geçip eski şehirdeki pansiyonumu buluyorum, yerleştikten sonra hemen kendimi sokağa atıyorum.

Matera, Basilicata Eyaleti’nde dağlık bir yerleşim yeri. Bu yüzden tarım imkânları çok sınırlı, bu bölge hep sıkıntı ve fakirlik çekmiş. Halkı, XX. yüzyıl’da fırsatlar ülkesi Kuzey Amerika’ya, daha sonra da 1950 ve 1960’larda zenginleşen Kuzey İtalya’ya göç etmiş. Bölgedeki yumuşak kalkerde açılan insan eseri mağaralar bu coğrafyanın kaderini değiştirmiş. Yörede çekilen çok sayıda film, fotoğraf ve hakkında yazılan makaleler tüm dünyanın dikkatini çekmiş, Matera’ya turist akmaya başlamış. Ünlü İtalyan yönetmen Pierpaolo Pasollini, “Vangelo Secondo Matteo” (Matteo’ya Göre İncil) adlı filmi Matera’da çekmekle kalmamış daha sonra başrolünü ünlü soprano Maria Callas’ın oynadığı Euripides’in eserinden uyarlanan “Madea” adlı eseri de Ürgüp’te filme almış. Zaten daha sonra Ürgüp ile Matera kardeş şehir olmuş. Aynı Kapadokya’da olduğu gibi Matera’da kireçtaşlarını oyarak kendilerine gizli ev ve kilise yapanlar korku ve panik içindeki Hristiyanlar.

Derin bir vadinin yamacına kurulan Matera, 7000 yıllık tarihi ile 1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne kabul edilir. Daracık sokaklarında dolaşıyorum. Bazen karşıma bir evin kapısı çıkıyor, geri dönüyorum. Bazı evleri (Sassi) müzeye çevirmişler. İçinde o dönem kullanılan eşyaları sergiliyorlar. Bu tarihî evlerin yüzde 70’i bugün belediyeye aitmiş. Ama burası kesinlikle Kapadokya ile karşılaştırılamaz. Kapadokya yöresinin büyüsü, yüzey şekilleri, kesinlikle Matera’da yok, tarihi evler, yeni şehir ile iç içe ve o tılsım kaybolmuş.

Sabah güneye doğru tekrar yola koyuluyorum. Taranto – Brindisi ve Lecce yönünde yine tuhaf yollarla mücadele ediyorum. Bir ara kendimi otoyolun ortasında, ters istikamette buluyorum. Herhalde hayvanların duası ile kurtuluyorum. Düşünün saatte 100 kilometre hızla giden bir otobüsün önüne ufacık Fiat 500 ile, ters yönde hatalı çıkıyorum. Zorlukla, otobüsün rüzgârının da yardımı ile kenara kaçıyorum. Yol boyunca bağların arasında beyaz rüzgâr türbinleri dönüyor.

Otranto’yu görmeyeyim… Sadece 42 kilometre uzakta deyip Lecce’ye sapmıyorum. İtalya’da güneşin ilk doğduğu yerleşim merkezi olarak ün yapan Otranto, 1480 yılında II. Mehmet döneminde yüz gemi ile buraya çıkarma yapan Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Bu olay tüm İtalya’da korku yaratır. Halk Otranto’dan kaçar. Papa bile daha kuzeye taşınmayı planlar. Meşhur “Mama gli Turchi” sözcüğü bugün bile İtalyanca’da bir korku ifadesi olarak kullanılır. Hatta Osmanlı’nın Müslüman olmadıkları için kafalarının uçurulduğu söylenen 800 kişinin kafataslarını kendilerine verilen, “Kutsal Martini” unvanı ile Otranto Katedrali’nde korunuyor.

Osmanlı, Otranto’dan hareketle İtalya’nın diğer yörelerine ilerlemeyi aslında karşılaştığı büyük direniş karşısında başaramaz. 1841 yılında II. Bayezid başa geçince Papa’nın yanında olan kardeşi Cem Sultan’ın kaderi ile ilgili imzalanan antlaşma sonucu, ordusunu İtalya’dan geri çeker.

Otranta’da kaleyi adımlayıp turkuaz dokusundaki denizin kenarında dolaşıp, Osmanlı’nın izlerini arıyorum.

Lecce’ye varıp Sant’Oronzo Meydanı’nın ünlü sütununa bakan odama yerleşiyorum.

Şubat ayına rağmen hava güneşli. Şanslıyım. Hareketli Lecce sokaklarında halkın arasına karışıyorum. Burası, Güney İtalya’nın barok başkenti. Hele Santa Croce Bazilikası karşısında öyle donup kalıyorum. Ne muhteşem bir taş işçiliği, ne güzel bir “gül penceresi”. Geniş bir alana yayılan eski kent huzurlu, üniversite öğrencileri ile hareketli, neşeli, mutlu bir kent. Kuzey İtalya gibi acele eden yok. Saint Oronzo Meydanı’nın kuzeyinde çukurda kalmış harika Roma amfi tiyatrosunu görünce ile bir kez daha şaşırıyorum. Bu meydanın zeminindeki mozaiklerin üzerinde yürüyenlere şans getirdiği söyleniyor.

Güneyin Floransa’sı ve bir gurme başkenti olarak anılan Lecce’nin tanıtımına Ferzan Özpetek’in bu coğrafyada çekilen “Mine Vaganti”  adlı filmi de katkıda bulundu şüphesiz. Melekler Şehri Lecce ahalisi kendini Bari, Taranto ve Brindisi’den her yanı ile farklı kabul ediyor ve bulundukları coğrafyayı resmî olmasa da “Salento” olarak isimlendiriyor.

Güney İtalya’nın görülesi yerleri bitmedi,

  • Tepenin zirvesinde bir dağ köyü olup “Beyaz Köy” olarak anılan “Ostuni”.
  • Dik yamaca kurulan, manzarasına doyamayacağınız sevimli bir köy Polignano al Mare.
  • Ortaçağ beyleri her evden konut vergisi almaya başlayınca fakir köylülerin vergiden kurtulmak için dağlık yörede inşa ettiği hayvan ağılına veya tahıl deposuna benzeyen 10 metrekarelik konik çatılı, Dünya Miras Listesi’ne giren Trulli evleri ile ünlü Alberobello Köyü.

Ve yöresel tatlara gelelim;

  • İçine bazen badem likörü ilave edilen buzlu espresso… “Cafe Ghiaccio”
  • Yerel bir içki “Amaro del capo”
  • Kulak memesi makarnası “Orecchiette”
  • Turuncu aperol veya prosecco gazlı içecekleri

Ola, Atacama ve San Pedro

Göller, lagünler, çok sayıda yanardağlar, taş çöller, kumullar, kırmızı volkanik kayaçlar, gül renginde aktif volkanlar,  dümdüz toprak kırmızı yollar, deniz kulakları, gayzerler, tilkiler, lama soyundan “jamalar”,  emu  diye anılan iri uçmayan siyah kuşlar, flamingolar, tuz birikintileri işte size gözlemlediğim Dünyanın en eski çölü Atacama Yöresi.

 Kasten “çöl” demiyorum, yer yer kocaman ağaçların boy gösterdiği bir coğrafyayı tamamen çöl olarak nitelemek hiç doğru değil. Milyonlarca yıl önce nehirler akış hızını kaybedince alüvyonlar çökelmiş,  başta tuz olmak üzere her türlü mineralce zengin bir havza oluşmuş.  

Burası özellikle lityum açısından dünyanın en zengin yöresi. Ancak lityum suyun buharlaştırılması ile elde edildiğinden lagün ile göllerin suyu hızla azalıyor. Göçmen kuşlar da  artık buralara pek uğramıyor. Ekosistem dolayısı ile hızla bozuluyor. Elbette saha jeoloji açısından bir laboratuar gibi ve çok ilginç.

Ayrıca bir diğer  yanlış da “yağış oranı” ile ilgili, bir çok makalede Atacama çölünde yüz yıllardır yağmur görülmediği yazılmış, koca bir “yalan”. Zaten havzanın etrafını çevreleyen dağlardan gelen kar suları yeraltı nehirlerini,  lagün ile gölleri sürekli besliyor. Özellikle doğu rüzgarları yöreye sık sık yağmur getiriyor.
San Pedro de Atacama’nın ana meydanındaki 1641 yapımı kilisesi  ülkenin milli değeri olarak kabul edilmiş (1951) Çivi kullanılmamış,  bağlantılar lama derisinden yapılmış kumaş parçaları ile sağlanmış. Ahşap çatısı da çok ilginç.

Kilisenin önündeki parktaki bir banka çöküyorum. Atacama Bölgesinin ziyaretçilerinin büyük bir bölümü sınırlı bütçe ve sırt çantası ile yola çıkan gençler. “Bravo” çok iyi yapıyorlar.  Etrafımı inceliyorum, hepsinin ayağında birer potin var. Saçları da genellikle örülü. Belli ki yorgunlar. Yüzlerinde kıpırtısız bir ifade var. İleride gökyüzüne doğru havlayan üç köpek parkın sessizliğini aniden  bozuyor. Saat ise zamanı dilimlemeye devam ediyor. Meydandaki kaktüsün iğneli dikenleri ışıkta parlıyor. Kızıl bir ışık altında ufuktaki And Dağlarını izlemek insana sonsuz bir özgürlük hissi veriyor

Airbnb kanalı ile bulduğum evime doğru kızıl renkli tozlu toprak yolda yürüyorum. Bu evde ana ile kız ve ufak torunları ile beraberim. Çocuğu çok şımartmışlar,  ağlayıp tepinerek anne ve anneannesine her istediğini yaptırıyor. İçimde inanılmaz bir mutluluk var. Buralara kadar ulaştığım için şükrediyorum. Mahallelerin arasında sık sık bildiğimiz bakkallar da var ve inanın çok ucuz. Muz, peynir,   elma ve biraz da yemiş alıyorum. Sadece 2 dolar ödüyorum.  Size odamda bu satırları yazarken bir yandan onları atıştırmak bana ayrı bir zevk veriyor.

Bu arada bir spor salonunun önünde geçtim. Gençler neşe ile müzik eşliğinde hem dans ediyor,  hem de spor yapıyor. Video’ya alıp paylaşıyorum..

San Pedro’nun civarında inanın çok sayıda ilginç ve görülesi noktalar var.  En az dört gün buralarda kalmak gerekir.

“Ay Vadisi” veya diğer adı ile Mars Vadisi (Valley of the Moon) aslında rüzgarın şekillendirdiği, tuz, kil ve jipsten oluşuyor.  Hele bir kayaç var ki  yan yana dizilmiş üç azizeye benziyor, adı da “Tres Marias.” Girintili çıkıntılı yüzey yapısı Ay veya Mars’a benzetilmiş.  Zaten Mars’a yollanan keşif araçlarının deneyleri burada gerçekleşmiş.

Sonra kısa kısa bir patika yürüyüşü ile kum tepelerine ulaşılıyor. Ama bu tip kumulların en güzel örneğini elbette Namibya’da görüyorsunuz. Bu yöre 1982 yılında koruma altına alınmış. Milli parka girerken bir ücret ödeniyor Elbette, para alsınlar ama dilerim amaca uygun doğru yerlerde kullanılır.

İkinci tur “lagünler” (piedras rojas) tüm gün sürüyor. İnka yolu üzerinde bulunan bu saha UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Taa 1400 yıl önce İnkalar bakır madenlerini işlemek üzere buraya yerleşmiş. Grand Rio Nehrinden alınan suyun kanallarla taşındığı teraslarda tarım yapılmış. Daha sonra İspanyollar aynı teraslarda üzüm yetiştirip, kiliseleri için İsa’nın kanı kabul edilen şarabı hazırlamışlar.

Salar de Atacama, anteplanosu Şili’nin en büyük tuz, dünyanın ise en büyük lityum kaynağı. Lityum dünyanın en hafif metali. Yüksek bir reaktiviteye sahip.  Ayrıca burası flamingoların dinlenip yumurtladığı bölge. Ancak 10 yıl önce buradaki flamingoların sayısı 10 bin iken üç yıl önce beş bine, bu yıl ise maalesef bine kadar düşmüş durumda. Flamingolar sessizlik ister ve korkarlarsa senede bir defa bıraktıkları yumurtalarını terk edip,  kaçarlar. Ayrıca yeterli yem bulamazlarsa yine uzaklaşırlar. Yörede üç çeşit flamingo bulunuyor, siyah, pembe ve siyah-pembe kanatlılar. Sudaki mikro organizmaları süzerek bünyelerine alırlar. Yavrular beyaz doğar, daha sonra gri olur sonuçta yedikleri mikroorganizmalar sayesinde o güzelim pembe renge sahip olurlar.

Aracımızı upuzun kuyruklu bir tilki takip ediyor, ona gelen geçen araçlardan yiyecek vermiş olmalı. Oysa tilki, fare, yumurta ve kertenkelelerle beslenir. Onu sürekli beslenmeye alıştırırsanız artık avlanmaz, tembelleşir ve sonuçta aç kalır.

 Yola devam ediyoruz ve gittikçe yükseliyoruz. 3000 metrede kırmızı kaktüslere rastlanıyor. 3800 metrede ise sadece kuru sapsarı otlar göze çarpıyor. Uçamayan kocaman siyah kuş Eme’yi de görüyoruz. Elbette bu özel  kuşlar koruma altında. Avustralya’da ise bu kuşların neredeyse soyları tükenmiş. Yol boyunca lema’ların atası kabul edilen jemalara rastlıyoruz. Bir erkek,  dişilerden oluşan sürüye önderlik ediyor. Aynı aslanlar gibi.

Miscati Lagününe ulaşıyoruz. Tatlı su olduğu için kışın donuyor ama bölgedeki hayvanların su kaynağı. Manzara sahiden mükemmel,  bol bol fotoğraf çekiliyor.

Yola hayvanlar çıkıyor diyorlar. Aslında onların yolunu ve yaşam alanını biz yollarla ortadan ayırmadık mı ?

Bu coğrafyada binlerce çeşit kuş barınıyormuş. Ağaç olmadığı için kuşlar çalılara yumurtluyorlar. Onları korkutmamak için kesinlikle patikaların dışına çıkılmasına izin verilmiyor. Korkup kaçarlarsa yumurtalarını da  terk ediyorlar.  

3300 metrede kurulmuş Sucairo Kasabasında ufak ve tertemiz bir lokantada leziz sebze çorbası ile başlayan bir öğle yemeği veriliyor. Burada  bir ilkokulu ziyaret ediyorum. Her sınıfta sadece  5 veya 6 öğrenci var.

En son ziyaret ise “Toconau Kasabasına”. Sevimli bir parkı ve 1750 yılından kalan tarihi bir çan kulesi var. Nüfusu ise  sadece bin. Pet şişeleri kullanarak bir park inşa etmişler.

“Alma” havanın inceldiği 2500 metrede kurulmuş dünyanın ünlü bir  astronomi merkezi. Avrupa, Kuzey Amerika ve Japon bilim adamlarının ortak çalışmaları burada tüm hızı ile  devam ediyor. Takım yıldızları, gezegenler, galaksiler, Satürn halkaları, Samanyolu sürekli  inceleniyor. Amaçları dünyaya benzer yeni bir yaşam yeri bulmak. Yani bu dünyayı zaten adım adım yok ettik sıra artık yeni bir gezegende !   Bu merkezi ziyaret etmek mümkün. Teleskoplarla, bulutsuz, nemsiz,   tertemiz gökyüzünü inceliyorlar. Işık kirliliği de yok.  Gözün görmediği ışık ve duymadığımız sinyalleri 12 metre çaplı dev radyo teleskoplarla takip ediyorlar.  

Kısa Kısa Atacama Çölü ve San Pedro

  • Merak ettim “San Pedro” adı nereden geliyor diye. İki farklı görüş var, birisi İspanyol komutanın adı olduğu diğeri ise dönemin  dini lideri papanın adı olduğu.  
  • San Pedro,  Atacama yöresinin turistik merkezi,  her sokak butik otel ve ucuz hostellerle dolu. Çok sayıda kahve ve hediyelik eşya satan dükkan bulunmakta. Ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kaldığım dört gün içinde bir satıcı bile beni dükkanına çağırmadı veya  laf atmadı.
  • Buradaki Gezginlerin arasında en yaşlı bendim. Atacama herhalde gençlere hitap ediyor olmalı. Çok lüks oteller bulunmaması, yükseltinin verdiği korku, yaşı ilerlemiş ziyaretçileri engellemiş olmalı !
  • Sokaklar hep birbirine benziyor, evlerin tamamı tek katlı ve avlulu, yüksek duvarlarla çevrilmiş. Sokak adları yok,  ev numaraları da pek yok. Ama çok odalı evlerin içinde her türlü konfor var. Airbnb kanalı ile bulduğum ve 5 gün kaldığım evin yolunu inanın ancak son gece öğrenebildim.
  • San Pedro’da o kadar çok köpek var ki, çoğu da iri, onları kim besliyor, vallahi pek anlayamadım. Sordum “hepsi sahipli” dediler. Bence sakıncası yok ama eğer köpekten korkuyorsanız, bu kente sakın gelmeyin,  bir anda birkaç tanesi birden yanınızda bitiveriyor.
  • Ne de olsa Atacama’da 2400 metre yükseltideyiz. Karasal iklimde, güneş batınca aniden soğuk bastırıyor. Gündüz 24 derece santigrat olan sıcaklık gece birden iki dereceye kadar düşüyor. Titriyorsunuz, sabah 10 gibi güneşle birlikte hava tekrar ısınıyor. Zaten halkı hep yün ve  anoraklar ile  geziyor.
  • Çok sayıda Seyahat acentesinde günlük turlar satılıyor. Hepsinin güzergahı aynı.  Bazıları günlük bazıları yarım gün. Bazıları ise Bolivya’ya doğru birkaç gün. Ama inanın hiç biri öyle pahalı değil. Anlatmıştım, ben iki tur aldım. Biri yarım günlük “Ay Vadisi Turu” (Valle De la Luna) diğeri ise tam günlük Lagunas Antiplanicas idi. Tam günlük turda zengin bir kahvaltı ile  yerel  bir lokantada öğle yemeği dahildi. İkisine 73 Amerikan Doları ödedim. Birinci turun sonunda bize bir tepeden güneş batışını izlettiler. Vallahi güneş aslında her yerde aynı batar. Dünyanın her köşesinde para kazanmak için güneş batımını özel turlarla seyrettiriyorlar. Ama Calama’ya inerken uçaktan seyrettiğim ve  çok uzun süren renkler cümbüşü sahiden hoştu. Ne de olsa bu coğrafyada bulut yok. Hava kirliliği yok, nem de yok, yıdızlara çok yakınsınız. Yıldızlar sanki tek tek gökte asılı.
  • “El Tatio Gayzerini” ziyaret etmek de bir diğer seçenek. Hatta orada sıcak suda yüzmek de mümkün. Gayzerleri aslında en esaslı İzlanda’da izliyorsunuz.
  • San Pedro’da bir kahve var adı  “Emperio”. Muhakkak orada sıcacık bir Empana  yiyin. Bir çeşit börek ama inanın harika !
  • Öğretmen ve öğrenciler eğitimin kalitesini yükseltmek için eylem yapıyordu. Ben de yanlarına gittim.  Özellikle tarih dersinin kaldırılmasını hiç istemiyorlar. “İnsan tarihini bilmezse geleceğini kestiremez.” diyorlar.  San Pedro’da Escuela Basica E 26 ilköğretim okulunu ziyaret edip öğrenci ve öğretmenlerle bir sohbet toplantısı yapıyorum.

Ve Bir Fıkra

San Pedro’da varlıklı bir iş adamının karısı ölür.  Mezarlığa girecekleri sırada tabut mezarlığın parmaklıklarına çarparak birden parçalanır. Kadın da bu sarsıntının etkisi ile canlanır. Adamcağız üzüntüsünden mi yoksa sevincinden mi pek anlaşılmayan bir nedenle gözyaşları arasında karısını alıp güzelce evine döner. İki yıl sonra kadıncağız yeniden ölür. Tabut mezarlığın kapısına geldiği zaman adam bağırır. “Aman parmaklıklara dikkat”

  • Atacama yöresine en fazla ziyaretçi temmuz ayında geliyormuş.
  • Turlar sırasında 3800 metreye kadar çıkılıyor. Ama ciddi bir yükselti hastalığına rastlanmamakta. Ne de olsa alışarak yavaş yavaş yükseliyorsunuz.  Evet,  koşunca sık nefes alıyorsunuz. Hafif bir de başağrısı hissediyorsunuz. Deniz kenarında % 21 olan oksijen oranı yükseklerde düşünce beynin ihtiyacı olduğu oksijeni almak için daha sık soluyorsunuz.  Yükseltide alkol almak tehlikeli ve hareketleriniz yavaş olmalı. Kanı sulandıran aspirin tavsiye ediliyor. Uçakla birden La Paz Cuzco veya Lhasa’ya inince yükselti hastalığı daha ciddi boyutlarda oluyor. Yerinizden kalkamıyorsunuz size  oksijen veriyorlar.  Bir de “koka” yaprağının acı suyunu içiriyorlar. 

FAS ve MARAKEŞ

Fas’ın tarihi ve gizemli şehri Marakeş… Evet gerçekten kızıl şehir burası. Bütün binalar açık kırmızıya boyalı.  Toprağın rengi de kırmızı. Yani boşuna kızıl şehir dememişler buraya. Burayı gördükten sonra duvarlar şehri unvanını da ekliyorum. Çünkü uzun, tarihi duvarlar sarmış dört yanı. Ayrıca şehrin tanımlanmasında ajanlar şehri ilavesi de yapabiliriz burası için.

Ülkede üç grup var burada. 1 ) Berberiler 2) Araplar 3) Saharalar (Bedeviler).

İnançlar bakımından irdelersek, bölge insanı önceleri Yahudi imiş. (Çölde yaşayan grup, çoğunluğu aynı zamanda Bedevi. Göçebe hayatı yaşıyorlar.) YahudiliktenMüslümanlığa geçen toplum burası. Dört hak mezhepten Maliki Mezhebine mensup buradaki Müslümanlar. Yusuf Bin Taşfin isimli bir kahramanları var. Önceleri komutan, sonraları kral olan. Yusuf Bin Taşfin zamanında Maliki mezhebine geçmişler. Ayrıca Fas insanının Müslüman alemi içerisinde bütün toplumlarla ve dinlerle anlaşabilen insanlar olduğunu öğrendik.

İsrailli turistler buraya gönül rahatlığı içinde gelebiliyor. Diyorlar ki, İspanya’dan Yahudiler kovulduğunda kalburüstü olanlar, sanatkar ve zenginler Osmanlı’ya gitti. Bize gelen Yahudiler adeta kalıntılarıydı. Roma’dan kovulan Vandallar da buraya göç etmiş…

Eski başkentleri, Fes şehri. Fes bölgesi geçmişte kültür, sanat ve ekonomi bakımından çok güçlüymüş.

Şehrin mimarisi çarpık değil. Yollar geniş, meydanlar büyük, yeşil alanlar çok. Binalar en fazla 3-5 kat. Daha da önemlisi yüksek bina ve gökdelen yok bu şehirde. Tebrik etmek lazım.

Şu anki Kral 2.Hasan’ın oğlu 6. Muhammed. Halk krallarını çok seviyor. Herhangi bir başarısızlıkta veya halkın sevmeyeceği bir karar veya uygulama olduğunda “Kral yapmamıştır, yanındakilerden kaynaklanıyordur” diyorlarmış. Kral eğitimli ve adaletli halkın geneline göre.

Yemekleri tipik Arap yemekleri. Yemeğe düşkün bir millet.  En önemli yemekleri de Tajin kebabı. Bizim ağız tadımıza ters düşmüyor. Ekmekleri mükemmel. Kaliteli argan yağı var burada. Turistler kapış kapış alıyor. Cilt bakımı için ve de yemek için.

Ülke insanı yüzük kullanmayı çok seviyor. Görüştüğünüz insanlar ilk önce yüzüğünüz varsa ona bakıyor. Parmağınızdaki yüzük hakkında hemen yorum yapıyorlar. Türkiye’den gümüş yüzük ithal ediyorlar. Yüzük ve takı için iyi pazar.

Asayiş problemi yok burada. İnsanlar munis, agresif değil. “Faslılar uzlaşmacıdır, kavgacı değildir ve bütün başka ülke insanlarıyla anlaşır” diyorlar.

 Bana göre; Fas, gelişebilecek bir ülke. Kralları iyi çalışıyor. Üst düzey devlet adamlarının da eğitim seviyesi çok yüksek. Çok iş imkanı var bu ülkede. 

Balık ve her türlü deniz ürünü bol ve ucuz. Balık lokantaları tercih edilebilir.

Marakeş’de fahri konsolosumuz var. Adı Mehmet P. Dalkır. Babası 1959’da veteriner olarak bu ülkeye gelen eğitimli Adanalı bir Türk. Kendisi 1963’de Fas’da dünyaya gelmiş. Her bakımdan donanımlı ve eğitimli. Ülkemiz için burada canla başla emek verenlerden. Türkiye ile irtibatını sürdürüyor. Kendisi iyi bir izlenim bıraktı bende. Ülke hakkında engin bilgisinden de istifade ettik. Balıkçılık önemli bir iş kolu Fas’ta.  Safi Limanı önemli. Ülkede tarımın %35’i Marakeş bölgesinde yapılıyor.

Marakeş Havaalanı ülkenin ikinci büyük havaalanı. Birincisi Kazablanka.  Oto plakaları Türkiye’deki uygulamaya benziyor. Mesala Marakeş’in plakası 26 ile başlıyor.  

Fas’ta nöbetçi cami uygulaması var. Namaz vaktini geçirenler için cemaatle namaz kılma camileri var.

Türk malı bu ülkede hem kaliteli hem ucuz olarak şöhret yapmış. Türkiye’yi dizilerimiz sayesinde daha yakından tanımışlar. Türkçe öğrenenler bile var. Tayyip ve Erdoğan isimleri ad olarak veriliyor. Ülkemize sempati besliyorlar. Fransızca bilmek de çok önemli bu ülkede.

Türk inşaat ve müteahhitlik firmaları çok başarılı. Doğuş Grubu, Tekfen, Yapı Merkezi, Makyol gibi şirketlerimiz önemli projelere imza atıyorlar. Mesala, Makyol burada yol ve asfaltlama işleri yapıyor. Tekfen Grubu da tren yollarının ray sistemlerini yapmış.

Bu ülkenin ekonomisini turizm ve tarım oluşturuyor. Her türlü tarım ürünü erken oluşuyor.  Argan ve zeytin yağı üretimi en önemli ekonomik faaliyetlerinden ikisi. 

Marakeş ülkenin merkezi gibi değerlendiriliyor. Her yer Marakeş’e çıkar diyorlar. Marakeş, Tanrının toprağı anlamını taşıyormuş. Üniversite sayısı çok fazla. En çok yabancı öğrenci Afrika’dan geliyormuş.

Bol tarım alanı var. Devlet tarım için çok önemli teşvikler veriyor.

Turizmi çok önemsiyorlar. Çok pahalı oteller var. Ancak 4 yıldızlı orta halli otelciliğe teşvik veriyorlar ve özendiriyorlar.

Fosfat madenciliği ülke ekonomisine büyük katkı sağlıyor.

Gezilecek Yerleri

  • BERBERİ SARAYI: Etrafı surlarla kaplı Berberi Sarayı. Kraliyetin (hanedanın) mezarları var. Mezarları oldukça sade.  
  • PALAIS DE BAHIA (Bahiya Sarayı): Berberi kraliyet ailesinin yaşam ortamı. Muhteşem bir el işçiliği var. Anlatılmaz. Hamamlar, fiskiyeler, çiçek bahçeleri…
  • LAL PAL MAREİE (Hurma Bahçeleri): Çok büyük bir alan.
  • KUDUBİYE CAMİİ: Tipik bir Fas mimarisi ile yapılmış tarihi, büyük cami. Burada irili ufaklı bütün camiler Fas’ın geleneksel mimarisi ile yapılıyor. Yeni yapılanlar da öyle.
  • YÜZME HAVUZU:  5000 m² yekpare alanı kaplayan dünyanın en büyük yüzme havuzu. Derinliği 2 metre. Suyu da yer altından, yakındaki dağdan geliyormuş. Halen faal vaziyette. Yusuf Bin Taşfin yaptırmış. Askerlere yüzme eğitimi veriliyormuş bu havuzda.
  • JAMA EL FENNA MEYDANI: Her türlü geleneksel gösteri ve etkinliklerin bol olduğu, çok büyük turistik meydan. Müzisyenler, maymun göstericileri, zurna çalarak yılan oynatanlar hepsi burada. Geceleri kurulan, gündüzleri kaldırılan seyyar kebapçılarla dolu. Rengarenk faytonlarla şehir turu var. Hediyelik eşya satışı, alışveriş çarşıları var.
  • MAJORELLE BOTANİK BAHÇESİ VE İÇİNDEKİ BERBERİ MÜZESİ: Burada uzun süre yaşayan bir Fransız’ın satın aldığı, binalarını restore ettiği çok büyük bir alanda her türlü ağaç ve çiçeğin muhteşem buluşması. İçinden dere de geçirmişler. Titizlikle bugüne kadar da muhafaza etmişler. Çok turist çekiyor.
  • CHEZ ALİ (Çe Ali) : Geleneksel müzik ve gösteri alanı. Ülkenin hobilerini, geleneksel gösterilerini, folklorunu sergiliyorlar. At üstünde yaptıkları gösteriler seyretmeye değer. Geleneksel yemeklerini sundukları çadır restoranları var burada.
  • SAFİ ŞEHRİ: Okyanus kıyısında liman, plaj ve sayfiye şehri. Geleneksel her türlü Fas ürününü buradan temin edebilirsiniz. Balık lokantaları da meşhur. Ucuz ve bol çeşit…

Kayıp Zamanın Ardından: Papua Yeni Gine

Yolculuk etmekten vazgeçmeyen her gezgin er ya da geç kendi doğrusunu bulur. “Yolcu” olmak daima bir heyecandır, bir farklılıktır. Yeniliklere doğru gidiş inanın hiç bitmez..

            Esrarengiz bir rotamız vardı. Hani bir aralar İş Bankası’nın reklamları ile gündeme gelen ”Papua Yeni Gine”. Hatta bu ülke bir banka reklamı ile bir bakıma aşağılandığını duyunca bir süre kızıp Türklere vize vermedi. Ben de İş Bankası Genel Müdürü’ne telefon etmiştim. Adam nedense bana çok kızmıştı. 1930’lara kadar dünyanın gözünden saklanmış, 800 farklı dilin konuşulduğu, kültürel çeşitliliği ile tüm dünyaya şapka çıkartan Papua Yeni Gine!

            Bu adanın karanlık vadilerinde, ormanlarında, nehir kıyılarında yaşayan, birbirinden habersiz kabileler kendilerini sanata, dansa, şarkılara, ritüellere, kıyafetlere, renklere, müziğe, mimariye adamışlar. Çocuklarını yaşlılar tarafından özel olarak eğiterek bu geleneklerin devamını sağlamışlar. Sık sık belgesellerde, fotoğraflarda bu coğrafyanın insanlarını parlak renklerle boyanmış veya çamurla kaplanmış yüzleri, uzun tüylü giysileri, domuz dişleri, deniz kabuğundan yapılmış kolyelerle süslenmiş olarak seryediyorsunuzdur.

İşte Papua Yeni Gine!

            Bu topraklara ilk ayak basanlar 1512 yılında Portekizliler. Onları 1660 yılında ise Hollandalılar takip etmiş. Almanlar adanın kuzeyini, İngilizler ise güneyini sömürge haline getirip bu topraklardan on binlerce yerliyi köle olarak pazarlamışlar. Avustralyalı iki maceraperest 1932 yılında sarp dağların eteklerinde dış dünyadan kopuk yaşayan kabilelerle karşılaştığında, bunları fotoğrafladığında dünyada büyük yankı yapmıştı. Yedi bin yıl öncesinin Avrupa’sını yaşayan yerlilerin kullandıkları aletleri kemik, tahta ve taştandı. Tekerleği henüz bulamamışlardı. Yapraklarla örtünüp, mızrakla avlanıyorlardı. Beyazları görünce korkup saklandılar ancak dışkılarını koklayınca korkularını yenip yanlarına yaklaşabildiler. Her vadideki halkın komşu kültürlerden haberi olmadığı için kültür zenginliği yeşermişti. Bakir bir doğa, kimyasallarla kirlenmeyen bir coğrafya karşımızdaydı.

            Avustralya’ya bağlanan Papua Yeni Gine ancak 1975 yılında bağımsız oldu. 1930’lu yıllarda paranın varlığından bile haberi olmayan gençlik bugün Madonna dinliyor, son model cep telefonu taşıyor, Coca Cola içiyor, ciplerle geziyor. Hatta kısa zamanda popüler kültürün çekici zevklerine ulaşmak için uyuşturucu içip, kaba kuvvet kullanıp, beyazları fidye için kaçırıyor bile. Son aylarda bir Japon çift ile BBC muhabiri böyle bir talihsizliğe uğramış.

            Bu ülkenin bayrağında yer alan endemik cennet kuşunun 42 çeşidinden birçoğunun soyu bugün tükenmiş durumda. Özellikle 1905 – 1908 yılları arasında 155bin o güzelim cennet kuşu, tüyleri için gaddarca öldürülüp Londra ve New York’ta sosyetik hanımların “süsü” oldu. Bugün ise bu kuşu vurmak “güya” suç!

            Resmi dil İngilizce de olsa halkı bozuk bir İngilizce olarak tanımlanan “Pidgin” dilini kullanıyor. Bu lisanda “zaman” kipi yok. İstiklal marşları bile İngilizce. İşte Pidgin dilinden birkaç örnek (em waney: bu nedir?, yu onait: nasılsın?)

Mount Hagen

            İki saat sonra Papua Yeni Gine’nin yemyeşil doğasını seyrederek başkent Port Moresby’e iniyoruz. Herkesten kapıda 50 dolar olan vize ücreti alıyorlar. İç hatlara geçiyoruz ve F100 uçağımız tekrar havalanıyor. Kabilelerin en yoğun bulunduğu dağlık coğrafyaya doğru uçuyoruz. Mount Hagen bu yörenin başkenti.

             Kulübeyi andıran Mount Hagen Havaalanında bavullar kapıya bir araba ile üst üste geliyor. Çıkarken de bagaj etiketlerini muhakkak görmek istiyorlar. Otobüse yerleşiyoruz. Yol kenarları çok kalabalık, parklar çok kalabalık, pazarlar çok kalabalık. Bu yöre için herkes aynı şeyi telaffuz ediyor. “Tehlikeli.”

            Otelimiz Highlander’ın tüm duvarlarının üstü elektrikli tellerle çevrilmiş. Odalar genişçe bir avlunun etrafına dizilmiş. 1960 yıllarına kadar deniz kabuklarının para yerine geçtiği, takasın uygulandığı bu coğrafyada bir gün daha sona erdi.

Kabileler, Boyalı Yüzler, Danslar, Orkideler, Renklerin Ahengi, Tuhaf Hayvanlar ve İşte Papua Yeni Gine

            Bence gezimizin dönüm noktası bugün. Rehberimiz Malkom ve koruyucularımız eşliğinde kahvaltı sonrası tekrar yola çıkıyoruz. Önümüzde 3800 metre yüksekliğinde, bir Alman kaşifin adını taşıyan Mount Hagen. Yolda kısa bir mola veriliyor. “Kandom” olarak anılan tatsız şişman muzlardan, şeker kamışı ve buranın ünlü “betel nut”ından alıyoruz.

Ağızlarımız kıpkırmızı oluyor.

            İlk uğradığımız köyün adı Paiya. Burada Kusumb Kabilesi yaşıyor. Köylerin zenginliği domuz sayısı ile ölçülüyor. Evet önce köyün domuzlarını görüyoruz. Bir pembe anne domuz rengarenk sekiz yavrusunu yatarak emziriyor. Üç farklı grubun elemanları gösteriye hazırlanıyor. Yüzleri ve vücutlarının tamamı boyanıyor. Uzun ve zor bir iş. Bazen parlak sarı, bazen parlak kırmızı veya zift karası. Cennet kuşunun uzun tüyleri, farklı hayvanların kürkleri, domuz dişleri, kuskus postu, deniz kabukları ve farklı yapraklarla süsleniyorlar.

            Ev sahibi Kusumb’un gösteri grubu sırf göğüsleri açıkta yaşlı hanımlardan oluşuyor, yüzleri de kırmızıya boyalı. Sarıya boyalı grup güneyden gelen Hela Kabilesi imiş. İkinci Kusumb topluluğu ise suratları siyaha boyalı genç erkeklerden oluşuyor. Düşlerinin güçlerini sergiliyorlar. Bazen baltalarını kaldırıp ürkütücü “tıslama” sesleri çıkartıyorlar. Balkabağından yapılma borularını üfleyip tiz kahkaha atıyorlar. Geleneksel olarak boya kökleri kullanılırdı. Siyah, kömürden, beyaz ise kaolinden elde edilirdi. Ancak artık bugün modern dünyanın suni boyalarını tüketiyor olmalılar.

            Ruh Odasına sadece erkekler girebiliyor ve kabile ile ilgili önemli kararlar burada alınıyor. Yanımıza gelen bir hanımı gözümüzün önünde sağır görevli nedense iyice dövüyor. Yaşlı bir savaşçı elinde kalkanı ve mızrağı ile tuhaf bir gösteri sunuyor. Diğer bir yaşlı adamcağız “Kina” denen deniz kabuğunu, ısıttığı kauçuk ağacının lateksi ile ağaç bir bloğa yapıştırıyor. Bu takı geline hediye olacak. Kız bunu boynuna asacak. Erkekler ise kendi saçlarından peruk hazırlamışlar. Bu da bir gelenek.

            Köyde size uzatılan eli sıkmazsanız, ağır bir hakaret sayılıyor. Sevimli siyah suratlı ihtiyar şef iki eşi ile karşımıza geliyor ve flüt çalıyor. Dört eşinden toplam 25 çocuğu varmış. Ama hiçbiri hakiki yaşını hatırlamıyor. Bir kayıt düşülmemiş. “Sakal” ise bu toplumun hanımları tarafından çok takdir edilen önemli bir erkeklik göstergesi!

            Wahgi Vadisinden dönüp doğru bir botanik bahçe görünümündeki Avi Köyü’ne gidiyoruz. Sanki bir cennet! Yol boyunca kahve yetiştiriliyor. Orkideler, “onbul” denen yuvarlak gözlü kahverengi tuhaf bir hayvan, hindi-başlı devekuşu vücutlu bir diğer hayvancık, ardından İskelet Dansı derken büyülenmiş olarak geri dönüyoruz. Deniz seviyesinden 1650 metre yüksekteyiz.

            Bu ilginç coğrafyada güneş bir kez daha acele ile batıyor.

Karayolu Yolculuğu ile Papua Adasını Daha iyi Tanıyoruz:

            Sabah 6’da uyanıyoruz. Bu kez tropikal ve endemik kuşları görmek için Kumul Lodge’a gideceğiz. Papua Yeni Gine’nin bayrağında yer alan upuzun kuyruk tüyleri ile hepimizi şaşırtan siyah endemik “Cennet Kuşu”nu görüyoruz, şanslıyız. Balkonda oturup kahvemizi içerken ananas ve muzla beslenen çeşitli kuşları Wahgi Vadisi’nde keyifle seyrediyoruz.

            Western Highland’in başkenti Mt. Hagen’a geri dönüp Goroka’ya doğru yola çıkıyoruz. İnanın hiç kimse Mt-Hagen-Goroka arasının kaç kilometre olduğunu bilmiyor, bilemiyor. Bin kilometre diyenler bile var. Yol aslında sadece 183 kilometre imiş ama bildikleri tek şey var. O da bu yolun 4-5 saat arası çektiği.

            Tatlı patates ile tanışıyoruz. Herkesin hoşuna gidiyor. Yol zaman zaman sel baskınları nedeni ile bozulmuş. . Farklı eyaletlerden geçiyoruz. Çimbu halkı agresif imiş. Adanın dağlık bölgesinde yaşayan bu kabilesinin 7 bin mensubu var. Bu coğrafyada mızraksız bir kabile reisi düşünülemiyor. Mızrak bir güç gösterisi. Pabuçlarını elektrik tellerinin üstüne fırlatmışlar. Sebebini tam anlayamadık. Bilmiyorlardı.

            Rehberimiz ve yardımcısı bizi otobüsten dışarı çıkartmak istemiyor. Israrla “tehlikeli” olduğunu belirtiyorlar. Kundiava kasabasından sonra 2478 metrede sisler içindeki zirveye varıyoruz. Beyaz Kala çiçekleri her yerde göz kamaştırıyor. Yol boyunca gençler voleybol oynuyor. Kamyonetlere doluşan yerli halkın çoğunun yüzleri çamurla sıvanmış. Bu adada ulaşım böyle sağlanıyor.

            Okufa Devlet İlkokulu’na da uğruyoruz. Okul daha açılmamış ama müdürle görüşüyoruz. Okulun 1100 öğrencisi varmış. Okulda faal 10 bilgisayar var. Bir öğretmen başına 45 öğrenci düşüyormuş. İyi bir oran. Üniversite öncesi 9 yıl ilköğretim ve 4 sene lise tahsili alıyorlar.

            Palmiye ve muz ağaçları eşliğinde vadideki Goroka’ya giriyoruz. Mc. Carthy Müzesi oldukça sade ve ufak. Mc. Carthy bu bölgeye yerleşen bir misyonermiş. İçinde savaş resimleri, yöresel kara büyü malzemeleri, kalkanlar, kabile mensuplarına ait resimler bulunuyor.        Otelimiz havaalanına çok yakın. Arkadaşlar hatta havaalanı etrafında yürüyüşe bile çıkıyor. Çime yayılan halk büyük bir heyecan ile uçakları seyrediyor.

            Akşam saat 21 olunca sokaklarda Allah’ın bir kulu kalmıyor.

Yaylada Tembelce bir gün, Çamur Adamlar, Uydurma bir Kahve Tesisi, 3 Şubat 2011 Perşembe – Goroka:

            Sabahleyin otelin içinde elinde tabanca ve makineli tüfek ile üniformalı adamlar dolaşıyor. Otelden çıkarken aramıza bir güvenlik memuru daha katılıyor. Tekrar Kefomo yöresine gidiyoruz. Büyük kamyonlar sahildeki Lae şehrinden bu bölgeye durmadan mal taşıyor. Hem de bayağı hızlı gidiyorlar. Bu yolculuk 6-7 saat sürüyormuş. Araçların camlarının tamamı çelik kafeslerle örtülü. Asaro köyüne varıyoruz. Hemen girişte köyün kurucusu şef ile eşinin mezarları var. İkisi de Hıristiyan olmuş. Birkaç nesil önce arazi, domuz veya kadın yüzünden çıkan savaşlarda düşman kabileleri hemen bu köyü istila edermiş. Gene böyle bir durumda köyün halkı kaçarken yanlışlıkla bataklığa düşmüşler. Çamura batmış yerlileri karşısında gören düşmanları korkup kaçmış. İşte bu şekilde çamurla boyanma geleneği günümüze kadar devam etmiş. Köyün nüfusu 400. Altı kişilik bir ekip oturdukları yerde başlarını sallayarak zafer türküsü söylüyor. Köyün erkekleri ellerindeki geleneksel yayları ile bir bambu sapına oklarını saplıyorlar. Elli metreye kadar bu oklar tesirli oluyormuş. Parmaklarına taktıkları bıçak gibi keskin bambu uçları aslında birer “el silahı”. Bunları belli aralıklarla bir ritm ile tıkırdatıyorlar. Kalın belli ve iri göğüslü hanımlar bu coğrafyada meğer makbul imiş.

            Goroka’nın yeşil çayırlarına ahali iyice yayılmış. Sanki bir panayır var. Bu arada çimler üzerinde rugby maçı oynanıyor. Yol reklam panolarında hep “Kakaruk” yazılı.. “Kakaruk” tavuk demek, aslında bu bir “tavuk çorbası” reklamı imiş. Bu kez “doğu” istikametine, yani sahil kenti Lei’ye doğru yola koyuluyoruz. Bu bölge daha yeşil, daha tenha. Yol boyunca begonviller, kahve plantasyonları, palmiyeler ve dev tropikal ağaçlar görüyoruz.

            Otelde uçak saatimizi bekliyoruz. Minibüs bizi genişçe bir salonu andıran ufacık havaalanına bırakıyor. Bavulları tek tek elle açıp kontrol ediyorlar. Yolcuların bir bölümü çıplak ayakla uçağa biniyor. Çuval çuval şeker, un, sebze uçağa yükleniyor. Pistin etrafında oturan çok sayıda halkın bakışları eşliğinde uçak havalanıyor.

Dünyanın en Tehlikeli Kenti: Moresby

            1873 yılında bu coğrafyaya ulaşan Kaptan John Moresby’nin ismini almış olan bu kent ayrıca önemli bir liman. Başkente karayolu ile ulaşmak imkânsız, çünkü karayolu bağlantısı yok! Demiryolu bu coğrafyada zaten hiç kurulmamış! Başkentin evleri genellikle dik yamaçlara yerleştirilmiş. Moresby dağınık bir şehir. İş bulmak için buraya göç etmiş halk deniz kıyısında yerleşip kazıklar üstüne inşa edilen evlerde balıkçılık ile geçiniyor. Sahilden topladıkları odunları ocaklarında yakıyorlar. Yol kenarlarında papağan, hatta altın külçeler bile satılıyor. Ancak bu külçelere güvenmek çok zor. Çoğunun içine demir yerleştirilmiş.

            Sabah gruptan ayrılıp okulda bir konferans verip, basın toplantısına katılıyorum. The National, Post Courier gazeteleri ile Kundu televizyonu ile görüşüyorum. Konferansa ise öğrenci, veli ve öğretmenler katılıyor. Değerli arkadaşlar başkent Port Moresby turunda botanik bahçe, ağaç kangurusu gibi maalesef aç hayvanların bulunduğu hayvanat bahçesini, kent merkezini görüp, yat kulübünde öğlen yemeklerini alıyorlar.

            Bu arada Parlemento yakınlarında tur minibüsüne bir saldırı gerçekleşiyor. Molotof kokteyli olduğu sanılan bira şişesi değerli dernek üyemiz Oya’nın zamanında yere yatması ile aracın camının kenarına vuruyor. Bursalı değerli üyemiz Nurettin’in üzerine Ahu (Aysal) ile Saffet Hanım yatıyorlar. Bir anda herkes başarılı ile savunmaya geçiyor. Tüfekli bir genç minibüse doğru koşuyor. Bir tarama sesi geliyor, ama zamanında minibüs uzaklaşıyor. “Geçmiş olsun” ucuz atlatıldı. (Olay daha sonra Türk basınına yansıdı)

            Moresby’de botanik bahçesine, Milli Müze’ye, kuş adasına, Buda balıkçı köyüne gidilir. Şehirde şöyle bir tur atıp parlamento binasını, gökdelenlerini görebilirsiniz. Parlemento Binası’nın içinde ilginç bir kelebek ve böcek koleksiyonu bulunmakta. Başkentten karayolu sizi ancak şelalesi ile de tanınan Sogeri’ye kadar götürüyor. Daha sonra ise yol bitmekte!

Betel-nut’ın Artısı Eksisi

            Betel-nut kimilerine göre tedavi edici bir tıbbi ilaç, kimisine göre uyarıcı, kimisine göre ise tehlikeli bir uyuşturucudur. Ama Asya’nın geniş bir bölgesinde bu meyve tüketiliyor. Cevize benzeyen bu yemişin yeşil dış kabuğu dişlerle çıkarıldıktan sonra içindeki tohum çiğneniyor. Bu arada ağız tamamen kırmızı oluyor. Yutmayıp, tükürdükleri için elbette tüm yollar kan görünümünde kırmızıya dönüşmüş. Papua Yeni Gine’de betel-nut kalsiyum bakımından zengin deniz kabuklarının beyaz tozuna batırılıp onunla birlikte yeniyor. Hindistan’da tütün ve baharat ile tüketiliyor. Betel-nut bazen yeşil, bazen kırmızı, bazen sert, bazen yumuşak, bazen büyük, bazen küçük ama hepsi aynı amaca hizmet ediyor. Sizi canlı ve mutlu tutuyor. Çok kullanılınca dişlerinizi siyaha çeviriyor. Papua Yeni Gine’de sahilde yetiştirilen ağaçlardan pazarlanan yılda 49 ton bezel-nut tüketiliyormuş. Ayrıca tıp uzmanları ağız ve mide kanserine neden olduğunu belirtiyorlar.

Kısa Kısa Papua Yeni Gine

  • Bu ülke Türkiye’den 15 bin kilometre uzakta ve sekiz saat de ilerde.
  • İnsan eti yemekten kaynaklanan bir hastalık olan “kurul” dünyada en son 1979 yılında bu coğrafyada görüldü.
  • Çanakkale Savaşında İngiliz ordusunda yer alan Papua Yeni Gineliler de Avustralyalılarla birlikte nedense bize karşı savaştı.
  • Bu adada postacı hiç kapınızı çalmıyor. Ancak postanelerde posta kutusu kiralayabiliyorsunuz.
  • Sokaklarda Avustralya’dan getirilen ve bahçe duvarlarına dizilen ikinci el giysiler ve ayakkabılar satılıyor.
  • Bu coğrafyada sık sık “Bilum” denen, yünden yapılan bir cins torba ile karşılaşıyorsunuz. Hanımlar sürekli bunu örüyor. Çocuklarını da bunun içinde taşıyorlar.
  • En önemli besin kaynakları dağlarda “tatlı patates”, sahilde ise “yum”. Doğrusu tatlı patates bizlerin de çok hoşuna gitti.
  • “Vantok Kültürü” aynı dili kullananların oluşturduğu bir beraberlik. “Tek ağız” anlamına geliyor. Aynı dili konuşan kabile üyeleri birbirini her yönden kolluyor. Aslında ulusal birlik yerine kabile kimliği ön plana çıkıyor.
  • Kendi içlerinde evlenmenin sonucunda kadın olsun erkek olsun kısa boylu ve gösterişsiz bir ırk oluşmuş. Bazıları ise doğal olarak çok farklı tonda bir sarı saça sahip. Ciltleri ise çok kuru olduğundan çabuk buruşuyor ve hakiki yaşlarından çok daha yaşlı gösteriyorlar.
  • Belki fakirler ama kesinlikle halkı ve satıcılar sizi rahatsız etmiyor, peşinizden gelmiyor, dilenmiyorlar ve genellikle de utangaçlar.
  • Irian Jaya adasında Papua Yeni Gine – Endonezya sınırı 820 kilometre ama faal herhangi bir sınır kapısı yok. Avustralya, bu ülkenin Endonezya’ya yaklaşmasını pek istemiyormuş.
  • Avustralya’nın Kenz şehrinde 15 bine yakın Papua Yeni Gine’li yaşıyor. Kenz, Port Moresby’e uçakla ortalama bir saat uzaklıkta. Irian Jaya adasının Endonezya bölümünün başkenti Jaiya – Pura. Bu bölgede yaşayan Dani kabilesi bir ara bağımsızlık için baş kaldırdı fakat Endonezya ordusu bastırdı. Aynı kabilenin diğer fertleri ise Papua Yeni Gine sınırları içinde yaşıyor.
  • Papua Yeni Gine’de, özellikle de başkentte ortalama 25 bin Avustralyalı yaşıyor. İngiliz ve Almanlarla birlikte bu coğrafyada yaşayan yabancı beyaz sayısı ise 50 bine ulaşıyor. Çoğu ticaretle uğraşıyor ama güvenlik nedeni ile pek sokaklarda görülmüyorlar. Kendilerinin yarattığı yapay bir dünyada yaşıyorlar.
  • Halk pazarlarında muhakkak bir tur atın. Çeşit çeşit muzlardan, zencefile, tatlı patatesten mangoya – papayaya kadar farklı tatlarla karşılaşacaksınız. Hatta su kaplumbağası ve kanguru eti bile satılıyor. Ama çoğu ithal olduğu için çok pahalı. Örneğin iki portakal 3,5 dolar iken domatesin kilosu 6 dolar.
  • Papua Yeni Gine’de her türlü suyu gönül rahatlığıyla için. Çünkü henüz herhangi bir “kimyasal kirlenme” söz konusu değil.
  • Papua Yeni Gine yerlileri II. Dünya Savaşı’nda alçaktan uçan uçakları, kuş zannederek okları ile düşürmeye çalışmış.
  • Para birimi “kina” 1$ = 2 kina idi. (2011 Şubat) Ayrıca bir kina 10 Tona’ya eşit.
  • Kağıt üstünde halkı Hıristiyan olarak görülse de büyük kısmı animist inancından vazgeçmiş değil. Kiliselerin önünde totemler bile var.
  • Halkının büyük kısmı kırsalda yaşıyor ve tarım ile uğraşıyor.
  • Bir kahvede internete bağlanmanın hediyesi saatte 10 $.
  • Sıtma yönünden epey riskli bir ülke. Ama sıtmadan daha tehlikeli ve gene sivrisinekten geçen başka bir hastalık daha var: “Dengi”. Önce üç gün yüksek ateş oluyormuş. Siz ilaçla veya iğne ile bu ateşi düşürünce, işte o zaman arkadan öldürücü olan ikinci safhası başlıyor. Gaurdia ise sudan geçen bir parazit. Bağırsaklara yerleşiyor. Üç – dört gün ateş yapıyor. İshal ve gaz çıkışı en önemli işaretleri. Bir hapla bu parazitin öldürülmesi gerekiyor.
  • Dünya altın üretiminin %8’i bu adada gerçekleşiyor. Ayrıca bakır, gümüş, nikel de var. Exxon Mobil şirketi petrol arama izni ile birlikte bu ülkeye 15 milyon $ yatırım yapıyor. Başkentte yerlilerin nehir yatağından topladığı altınları satın alan 3 şirket var.
  • Bu coğrafyada timsahlar “boyları” ile değil “enleri” ile ölçülüyor. Timsah öldürmek bir çeşit güç gösterisi. Derisini pazarlayıp, etini yiyorlar.
  • Papua Yeni Gine’ye gelen gezginler Sisli Ormanlarından kıvrıla kıvrıla geçen Sepik Nehrine kadar uzanıyorlar. Ancak bu coğrafyada sivrisinek çeşitleri hiçbir an sizi yalnız bırakmıyorlar. Sabah, öğle ve akşam ayrı ayrı, kelebeğe benzeyen sivrisinek türleri bile var. Önce ufak uçaklarla bu yöreye uçuyorsunuz. Oradan sürat motorları veya karayolu ile bir Lodge’a varıyorsunuz, bu arada elbette yöredeki kabileler geziliyor. Ahalisi için Sepik Nehri bir çeşme, bir buzdolabı, bir banyo, bir yol, bir pazaryeri, bir oyun sahası, bir okul ve bir zaman makinesi.
  • Beyazların bu adaya diktiği kahve, kakao, çay ve palmiye yağı ihraç ediliyor. Elbette bu ticaretin kaymağını Avustralyalılar afiyetle yiyor.
  • Eylül ayında gerçekleşen Goroka Festivali’nde her kabile marifetlerini bir jüri karşısında sergiliyor. Birkaç gün süren festival sonunda ortaya konan ödüller her yıl tüm katılanlara eşit olarak bölüştürülüyor. Böylece kabileler arası herhangi bir karmaşa yaşanmıyor.
  • Oteller gayet kötü yönetilmesine ve oda ile binanın fiziksel imkanları çok kısıtlı olmasına rağmen çok çok pahalılar. Türkiye standartlarında iki yıldızlı bir otelin bir odasının geceliği 200 $. Bu durumda buraya çok zengin ve hakiki meraklısı dışında fazla turist gelmesini beklemek bir hayal olur.
  • Papua Yeni Gine’ye ait Bougnavelle Adası’nın halkı orada faaliyet gösteren bakır ocağına karşı ayaklanmış. Adadaki tüm arazinin sahibi kabilelermiş. Nedense bu işletmenin bakırın yanında altın da elde ettiğini yerlilere söylenmemiş. Gönderilen hükümet kuvvetleri aciz kalmış. Devlet, yurtdışından paralı asker getirmiş ama son anda adaya otonom yönetim hakkı verilerek olay tatlıya bağlanmış.
  • Adanın Rebaul kenti civarında aktif bir yanardağ bulunuyor!
  • Papua Yeni Gine sularında balıkçılık faaliyeti maalesef Malezyalıların elinde.
  • Bazı korsan gemileri bu coğrafyaya gelip kereste hatta petrol bile çalıp kaçıyormuş.
  • “Singsing” geleneksel düğün, cenaze veya başka bir kabileye saygı için düzenlenen törensel kutlamaların tamamıdır.
  • Papua Yeni Gine’de kaliteli eğitim adına büyük hizmetler veren bir Türk Koleji bulunuyor. Adanın en ciddi kurumlarından biri. Başarılı öğrenciler bursla okuyor. Ayrıca bu coğrafyaya gelen Türkleri de hemen sahipleniyorlar.
  • Bu coğrafyada bazı kabilelerde kadının domuz kadar değeri olmadığı söylendi. Biz de Mount Hagen’in bir köyünde bir kadının dramına şahit olduk.

Nur Dolay makalesinde bu ülkede birebir yaşadığı bir olayı bakın nasıl anlatıyor:

            Papua Yeni Gine’de iki adam bir gün sokak ortasında kamyonetten indirdikleri kadını döverek denize atmaya çalışıyorlardı. Çevredekilerin de koşup yardımcı olacağını sanıyordum. Ama kimse kıpırdamadı. Kadın dövülüyorsa muhakkak bir nedeni vardı. Adanın iç taraflarında balta girmemiş yağmur ormanlarıyla kaplı dağlarda dış dünyaya tümüyle kapalı bir yaşam sürdüren Papua kabilelerinin gelenekleri deniz kıyısındakilerden daha da sert. Adam karısından bıktığı anda baltayı kafasının ortasına geçiriyor. Ya da hoşuna giden bir kadını elde etmek için yapıyor aynı şeyi. Ama yine de kadınlar topluluk için en büyük zenginliklerden biri sayılıyorlar. Toprak, domuzlar ve kadınlar, bu önem sırası içinde kabilelerin birbirleri arasında giriştikleri oklu yaylı savaşların nedeni oluyorlar. Barış anlaşmasının tazminatı da genellikle kadınların yerine “domuz” vermek şeklinde.

            Bu ada ülkesinin en büyük eksikliği “eğitim” . Yetişmiş eğitimli elemanı yok. Üniversite hocaları bile bence yetersiz. Altın başta olmak üzere önemli maden rezervlerine sahip! Bence önce madenlerine sahip çıkıp oradan kazanılacak paranın halkının eğitimine dönmesini sağlamak gerekir.

Üç Adet “K” Cumhuriyeti: Karelya – Komi – Kalmukya

Bu özerk cumhuriyetleri hiç duydunuz mu? Üçü de “K” ile başlıyor. Bunlar benim Rusya Federasyonu içinde yer alan 21 özerk cumhuriyetten görmediğim son üç tanesiydi. Gezginler Kulübü yönetim kurulu üyemiz, değerli arkadaşım Selman Arınç ile bir kez daha bir Cumartesi sabahı Saint Petersburg uçağı ile alışılmamış bir yeni geziye başlıyoruz. Tabii böyle kimsenin gitmediği coğrafyalar için Rusya vizesi almak hiç de kolay olmuyor. Saint Petersburg’u defalarca ziyaret ettiğimiz için bu büyüleyici şehirde hiç kalmadan kendimizi Karelya Cumhuriyeti’nin başkenti Petrozavadsk’a hareket edecek olan trene atıyoruz. Rusya’da trenler genellikle akşam vakitleri kalkıp sabah 07:00 sularında sizi gideceğiniz yere ulaştırıyor. “Kuşi” denilen kompartımanlarda seyahat bence otelden bile rahat. Gerçi otel parası kadar bir ücret ödüyorsunuz  (ortalama 80 dolar) ama hem yolculuk edip hem de rahat ve temiz bir yatakta uyuyorsunuz. Bana trenin sarsıntısı ninni gibi geliyor. Sabah vagon görevlisi o meşhur gümüş görünümlü dev cam bardaklarda limonlu çayınızı size servis ediyor.

Karelya, Finlandiya Körfezi ile Beyaz Deniz arasında yer alan, Avrupa’nın en büyük iki gölü Ladago ve Onega dâhil 62 bin gölü ile yemyeşil bir tatil ve sayfiye beldesi. Baltık kalkanı içinde yer alan Karelya topraklarının % 85’i orman, geriye kalanı da bataklık ve düz ova. Petrozavadsk’un kelime anlamı “Petro’nun Fabrikaları”,  yani o meşhur ve becerikli Büyük Petro (nedense biz ona deli Petro diyoruz). Petro buraya çok sayıda fabrika kurdurmuş. Lenin’in Kızıl Meydan’da yer alan ve önünde kuyruklar oluşan mozolesinin siyah mermerleri bu bölgeden getirilmiş. Karelya, İsveç, Novgrad Cumhuriyeti, Finlandiya ve Rusya arasında nice savaşlara neden olmuş. Zaman zaman Karelya toprakları bu ülkeler arasında pay edilmiş. Sınır son şeklini ancak 1947 yılında almış. Orman ürünlerinin en önemli geçim kaynağı olduğu Petrozavadsk’a gelen her gezgin muhakkak Kizhi Adasına gider. Bu ada, Moskova – St. Petersburg – Moskova arasındaki ünlü Volga gemi gezisinde en can alıcı noktadır.

Baltık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği coğrafyada yer alan Kızhi Adası’nda 1714 yılında bölge halkının katkısı ve emeği ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmıştır. Bu güzel kilise çam ağaçlarından, çivi kullanılmadan 75 marangoz tarafından dört yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiştir. Görüntüsü sahiden etkileyici.

1951 yılında Kızhi Adası “açık müze” hâline çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli bölgesine has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

Sıcaklığın kışın -30oC’ye kadar düştüğü bu bölgede yaşam elbette zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan şilte. Ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgâhları, beşikler, kayıklar, boyunduruklar, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar atölyede kendileri tarafından imal edilmiş. Kalabalık ailenin fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalar.

Göl kenarında dizilmiş ve genellikle mangalda “şaşlık” sunan yeşil tenteli lokantalardan birinde otururken Azeri Hüseyin ile tanışıyoruz. Bir dönem buraya gelen Türkler Karelya’yı Finlandiya’ya uzanan kaçak göçün merkezi olarak kullanmakla kalmayıp, vaatlerle buradaki iş adamlarından orman ürünleri işleyen tesisler inşa etmek amacıyla para alıp bir süre sonra da ortadan kaybolmuşlar. Elbette bu ülkemiz adına çok üzücü. Hüseyin son model arabası ile bizi gezdirip ardından evinde ağırlıyor.

Artık bir bakıma “yatak odamız” olan trene dönme vakti geldi. Sabah 07:00’de St. Petersburg’un modern Ladozhky garına geri geliyoruz. Rus Çarlığı’nın ilk başkentlerinden Novgorad’a doğru hareket ediyoruz. Novgorad 1125. yılını Kremlin olarak adlandırılan surların içinde kutlama telaşında. Nehir kıyısındaki plajları, yeşil alanları, güzel tarihî binaları, başta Ayasofya olmak üzere kiliseleri,  saat kulesi ile bu şehir çok hoşunuza gidecektir. Rusya’ya gelen turlar Moskova ve St Petersburg yanında Novgorad’ı da programlarına alıyorlar. 

Akşam uçak ile yepyeni bir Cumhuriyet’e doğru kanat açıyoruz. Komi Cumhuriyeti’nin başkenti Sıktıvkar’a uçuş iki saat sürüyor. Petrol ve doğal gaz zengini Sıktıvkar sahiden kıpır kıpır ve neşeli bir yerleşim merkezi. Geniş parklarında, nehir kıyısında ve meydanlarda yüzlerce genç ellerinde büyükçe bira şişeleri ile gülüyor, bağırıyor. Yirmi dört saat açık olan marketler, alışveriş yapan gençlerle dolup taşıyor. Acaba niye bu kadar içerler ki diye kendi kendime soruyorum. Muhabbetler derinleşsin diye mi? Yoksa soğuktan mı? Yaşam koşullarının zorluğundan mı? Hiçbir mantıklı “neden” bulamıyorum. Kırık şişe parçaları arasında yürüyerek gece saat 24:00 olmasına rağmen batmayan kızıl güneşi seyrediyorum.

Avalon Oteli’ne dönerken akşam yemeğimiz olarak bakkaldan ekmek, peynir ve meyve suyu alıyorum. Kemer ile kardeş şehir olan Sıktıvkar’da süremiz çok sınırlı. Çünkü sabah erkenden Moskova’ya geçiyoruz. Havaalanında Rusya Cumhuriyeti’nin değişmez kadın memur profillerini inceliyorum. Gülmeyen, mutsuz, konuşmayı bir azap kabul eden bir insan tipi. Komünizm bu topraklarda sona ereli çok zaman geçti ama insanların davranış biçimini değiştirmek kolay olmuyor. Sabah havaalanının koyu renkli kalın perdelerle çevrili ufak lokantasında otuz yıl önceki geleneksel Sovyet “tatlarını” buluyorum. Bu kez Ahıska Türk’ü şoförümüz Bahadır ile bir kez daha Moskova’nın ünlü Kızıl Meydan’ını turluyoruz. Turisti bol. Moskova’nın pahalılığı Kuzey Amerika’nın iki katını bile aşmış. Yenilenen, modernleşen ve kimliğini tedrici olarak kaybeden ama gene de yeşil kalabilen bir başkent buluyorum.

Rus hanımların gayet çirkin altın dişleri ile terlik üzerine giydikleri kısa naylon çorapları bence çok çirkin. Maalesef bu coğrafyada sigara içenlerin sayısı hiç de az değil. Aşırı “tüketim” çılgınlığı yaşanıyor. Rusya’da yeni arabalar, yeni kıyafetler, ünlü markalar kısacası hep daha fazla tüketim var. Her fert kısa zamanda zengin olma hevesinde. Örneğin bir aile evini lokantaya çevirmiş; ama fiyatlar uçmuş. Beceriksizlikten ve alışkanlıklarından dolayı muntazam ve güler yüzlü bir servis de yok.

Bir kez daha Moskova’nın karışık olduğu sevimsiz havaalanındayız. Bu kez Nazi ordusuna karşı iki yıl direnişi ile dünyaca ünlenen, 1,5 milyon insanın direnişte hayatını kaybettiği, bir ara “Stalingrad” olarak da adlandırılan Volgagrad’dayız. Amacımız Kalmukya Cumhuriyeti’nin başkenti Elista’yı ziyaret edip Rostov’dan ertesi sabah uçakla İstanbul’a dönmek; ama kısa sürede bu uzun yolculuğun mümkün olamayacağını anlıyoruz. Büyük zorlukla Volgagrad’da Rostov trenini yakalayıp tam 13 saat süren bir yolculuk sonrası kompartımanımızdaki sarhoşları bir şekilde başka yerlere uzaklaştırarak sonunda Rostov’a varıyoruz. Şimdi mesele Kalmukya’ya gidebilmek. Burası aslında bizim için yepyeni bir ülke. Aslında Rostov’a gelerek bu cumhuriyetin sınırlarından bayağı uzaklaştık. İmdadımıza gene bir inşaat şirketi yetişiyor. Bize bir araç ve Kemal adlı gene Ahıskalı bir şoför veriliyor. Yola çıkıyoruz, bu bölge Rusya’nın tahıl deposu. Buğday ve ayçiçeği tarlalarının ucu bucağı görünmüyor.

Kalmukya sınırına kadar beş saatlik yolumuz var. Tam sınır noktasına  40 kilometre kala otomobilin triger kayışı kopmaz mı! Kötü haber, yolun ortasında kalıyoruz. Dışarıda cehennem sıcağı var.  Şans eseri Kemal’in Kalmukya’nın Altay köyünde yaşayan kız kardeşi varmış. Damat Bahadır arabası ile imdadımıza yetişip arabamızı çekiyor. İki de bir ya ip kopuyor ya da Bahadır’ın eski otomobili tıkanıp duruyor. Sonunda Kalmukya sınırını aşıyoruz. Triger kayışını değiştirecek usta bulunamıyor. Sonuçta damadın köy evine misafir oluyoruz. Bahçesi, avlusu,  ahırı ile geniş bir köy evi. Önce çaya davetliyiz. O arada yemek pişiyor. Ahıska Türklerinin Türkçesi belki de katıksız hakiki Türkçe. Örneğin “elma”ya “alma” diyorlar. Bu arada köydeki bir usta arabayı tamir ediyor. İşte, iyi bir haber, aksi takdirde uçağı kaçıracaktık.

Kalmukya Volga Nehri, Çeçenistan,  Dağıstan ve Rusya’nın Stavrapol bölgesi arasında yer alıyor. Burası da Rusya Federasyonu’na bağlı özerk bir cumhuriyet. Aynı zamanda  Kalmuklar Moğol kökenlidir. Kendilerini “oyrat” diye isimlendirir. Kalmuklar,  “Çungarlar” ve “Ölatlar” olarak da bilinir. Çungarlar en parlak dönemini Esen Tayşi döneminde 1439 – 1455 yılları arasında yaşadı. Sonra parçalanıp küçük beylikler oluşturdular. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlarla işbirliği yapmakla suçlanan Kalmuklar Stalin döneminde diğer Ahıska ve Kırım Türkleri gibi Orta Asya’ya sürüldüler. Kalmukya 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Rusya’ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olarak kaldı. Başkent Elista 1944 – 1957 yılları arasında “Stepnoy” olarak anıldı. Yüz bin nüfuslu başkentin ekonomisi tarım ağırlıklıdır. Son yıllarda millî kimlik oluşturma çabaları hız kazandı ve Elista’da Hurul diye adlandırılan Budist tapınağı ve Uzakdoğu mimarisini yansıtan çok sayıda bina inşa edildi. Ülkede Tibetçe konuşulur. Dinî lider Dalay Lama da bu küçük cumhuriyeti ziyaret etmiş.

Yarım milyon nüfuslu Kalmukya 1998 yılında uluslar arası satranç olimpiyatlarına ev sahipliği yaptı. Bu olay hem Kalmukya’nın dünyada tanıtımına, hem de dolayısı ile ülke ekonomisine yararlı olmuş. Ünlü bir satranç oyuncusu olan devlet başkanları İlyumahinov 1995 yılından beri Dünya Satranç Federasyonu’nun da başkanıdır. Kısa bir not: Avrupa’da Budist insanların çoğunlukta olduğu tek cumhuriyet gene Kalmukya’dır. Bu sorunun doğru yanıtı İngiltere’de bir yarışma programında bir hanıma 1,5 milyon Avro kazandırdı. 

            Sovyetlerin çöküşünü hazırlayan esas neden Kalmukya ile Ukrayna’da yetişen buğdayın Sovyet halkına ulaşmamasıydı. Eski vagonlarda taşınan tahılların üçte biri yollarda ziyan oluyordu. Bu olayı yerinde inceleyen ve yörenin tarım sorumlusu olan Gorbaçov sistemin yürümeyeceğini anlamıştı. Sovyetler sadece kendi halkına değil, ayrıca Moğolistan, Benin, Küba, Angola, Mozambik, Güney Yemen, Irak, Mısır ve Suriye gibi ülkelere de ekonomik yardım göndermekteydi. 

            Rostov büyük ama bence büyük olduğu kadar ruhsuz bir şehir. Hiç hoşuma gitmedi. Sabah erkenden Rostov’un askerî bir kamp havasındaki havaalanındayız. Tüm memurlar bizi potansiyel bir tehlike olarak kabul ediyor olmalılar. Çok sertler. Kısa bir zaman diliminde Rusya’nın beş büyük şehrini ve “K” ile başlayan farklı coğrafyalara yayılmış üç cumhuriyetini ziyaret ettik. Üç gecemiz trende, bir gecemiz otelde,  son gecemizin bir bölümü de misafirhanede geçti.

Ama “farklı” olmanın, alışılmışın dışında ve yolda bulunmanın heyecanını yaşadık.

Başka bir mutlu coğrafyada buluşmak dileği ile…

KRAL SOLOMON’UN HAZİNELERİNE SAHİP DEĞİLLER

Solomon Adaları daha saklı bir cennet, gözlerden uzak keşfedilmeyi bekliyor. Dokuz yüz doksan adasından sadece dört yüzünde  insanlar yerleşmiş, diğerleri ise  boş. Yerli halkı buraya aslında her yönden gelmiş. Kuzey, Güney, Batı ve Doğudan, yani bir mozaik oluşmuş. Onun için de kalpleri geniş,  misafirperver ve güler yüzlüler. Şu anda adaların en önemli ihraç kalemi başta abanoz ve tik ağacı olmak üzere, kereste ve balıkçılık. Başkenti Honorias en büyük adaları olan Guadal Canal üzerinde kurulmuş. Guadal Canal tarihe ismini 1942 – 1943 yıllarında, yani ikinci dünya savaşında burada yaşanan kanlı savaşlarda yazdırmış. Japonlar ile bu  adadan onları çıkaran ABD ve müttefikleri toplam 38 bin kayıp vermiş. Honorias kenti açıklarındaki denizin bir bölümü  “Iron Bottom Sound” olarak anılıyor. Çünkü burada çok sayıda gemi batmış. Amerikalıların inşa ettiği savaş anıtı körfeze hâkim bir tepeye inşa edilmiş. Siyah mermer üzerinde bu coğrafyada yaşamlarını yitiren binlerce gencin ismi tek tek kazınmış.

            Savaşlardan sadece silah tüccarları ile bazı politikacılar kazanç sağlar. Ama ya kaybedenler, örneğin askerler, halk, ekosistem, kültür değerleri ve bilhassa çocuklar, yani kısacası  kaybeden çok!

            Buraya gelen yabancılar genellikle Bilikiki olarak anılan motorlarla dalmaya veya gemi mezarlarını araştırmaya gidiyorlar. Motorla yapacağınız gezilerde Russell Adalarını keşfedebilirsiniz. Burada masmavi denizi, geleneksel kasabaları, altın sarısı plajları hatta oldukça uygun fiyata şık konaklama merkezleri bile bulabilirsiniz. Solomon’un ikinci büyük şehri Gizo ise sualtı yaşamının harikaları ile ilginç yerleşime sahip kasabaları ile ün yapmış. Solomon Adaları’nda gezindikçe deniz altında pırıl pırıl mercan resiflerini, kumla kaplı derin volkan kalderalarını ve kristal gibi ışıldayan lagünleri, denizden yükselen yatay gövdeleri ile yüzyıllık ağaçları, Kolombangara Volkan Tepecikleri’ni, balık sürülerinin dansını, rengârenk melek balıklarını, deniz altı patlamalarını ve gri yunus balıklarını hayranlıkla seyredeceksiniz. Hele benim gibi yeşilden yoksun İstanbul’da yaşayan bir kişi için burası tam bir doğa cenneti. Diğer spor aktiviteleri de var elbette. Dağcılık, kano, mağaracılık, dip balık avcılığı, dağ bisikleti gibi. Ama turizm için henüz alt yapısı hazır değil. Uçak seferleri de çok sınırlı Zengin altın ve nikel yatakları bulunmuş ve  umut vaat ediyor. Bakarsınız sahiden kral Solomon’un hazinelerine ulaşırlar ve varlıklı  olurlar.

            İngiliz şirketlerinin diktiği Hindistan cevizi, tik ile abanoz ağaçlarının ekonomilerine katkısı çok. 1568 yılında Peru’dan  yola çıkan İspanyol kökenli Mendana bu coğrafyaya ayak basan ilk yabancı olmuş. Mendana ismi Solomon Adaları ile adeta  özdeşleşmiş. Kaldığımız otelin adı bile “Mendana” idi. Ülke ancak 1978 yılında bağımsız olmuş. Nüfusun tamamı 500 bin olan adalarda İngilizce ve Pisin olarak adlandırılan bir yerel lisan konuşuluyor. Ticaret bir bakıma Çin ve Japonların elinde. Hatta başkentte küçük bir Çin Mahallesi bile var.

            Alev ağaçlarının serinliği altında Honiaras’da yürüyorum. Herkes gülümseyerek “Günaydın” diyor. Ne hoş ne güzel, İstanbul’da kendi apartmanımın içinde bile tanınmış biri olmama rağmen doğrusu kimse bana “günaydın” demiyor. Birden kiliseden şişmanca bir kadın çıkıyor. Sanki Gaugin’in tablosundan fırlamış gibi. Mağazalarda ahşaptan yapılmış kuş ve balık heykelleri ile tahta yüz maskeleri satılıyor.

            Kimse Mısır veya Hindistan’da olduğu gibi yakana yapışmıyor, dilenmiyor, rahatsız etmiyor. Kişi başına düşen gelir çok az,  sadece 1200 dolar, nüfusun yarısı da okuma yazma bilmiyormuş. Buna rağmen gayet mutlular. Herhalde şöyle bir felsefeye inanmış olmalılar,  “Hayat bir gündür, o gün bugündür.” İnsan ruhunun bir süre kuş veya sürüngenlerde yaşadığını kabul ettikleri için kuşlara ve sürüngenlere saygı gösteriyorlar. Adalarda 230 çeşit orkide ve 4500 çeşit bitki türü tespit edilmiş.

Solomon adaları çok kimlikli, aslında çok ben.

Solomon Adaları Hakkında Bazı Kısa Bilgiler

·        Solomon Adaları Fahri Konsolosumuz Japon kökenli Yoshiyuki Sato, eşi ise güzel bir Türk kızı Derya. Sato ailesi toptan gıda işi ile ilgileniyor. Bizlere çok yakınlık gösterdiler. Onları tanımaktan mutlu olduk.

·        Adaların en yüksek  yeri 2447 metre ile Makarakomburu Dağı.

·        Dünyanın en büyük tuzlu su lagünü Marovo, Solomon grubuna dahil New Georgia adasında.

·        2 Nisan 2007 tarihinde bu adalar deprem ve tsunamiyi yaşadı. Elli iki kişi öldü ve 900 ev kullanılamaz hale geldi.

·        Amerikan’ın efsanevi lideri John F. Kennedy II. Dünya savaşı sırasında bugün adı ile anılan bir adanın yakınında üzerine gelen Japon gemisi tarafından ani baskına uğrayarak sırtından yaralandı.

·        Müziklerini bambudan yapılan kavallar şekillendiriyor.

·        Ünlü Fransız kaşif Laperousa’nın gemisi 1788 yılında Solomon Adaları grubuna dâhil Paiou Adası yakınlarında battı.

·        En önemli gelir kaynakları balıkçılık ve kereste dış satımı.

  • Halkının büyük bölümü İngilizler gibi Protestan. Ancak günlük yaşantılarında geleneksel inançlar hala kullanılıyor. Bu coğrafyada altmış üç yerel dil ve buna paralel birçok da farklı aksan konuşuluyor.

·        Dünyanın en yüksek seviyedeki gölü de Solomon Adalarının East Rennell Adası’nda.  Burası 1998 yılında Dünya Miras Listesi’ne girmeyi başardı.

Adanın ufuklarına bakıyorum ağaçların arasında kalan tek bir kuru ağaç gözüme takılıyor. Sanki bir şeyler anlatmak istiyor gibi… Acaba bu bir kimlik arayışı mı? Yoksa bir kimlik bunalımı mı?

Şeriat Kuralları ile Ache Sultanlığı

2004 yılında zelzele ve ardından tsunami ile sarsılan ve böylece tüm dünyanın ismini sık sık duyduğu Ache Sultanlığı Hint Alt Kıtası ile Güneydoğu Asya arasında Malaka Boğazı girişinde önemli bir geçiş coğrafyasında bulunmaktadır. Çeşitli kültürlerin harmanlandığı Ache’de halkın büyük bölümü balıkçılık ve çeltik tarımı ile geçinmektedir. Sınırları içinde irili ufaklı 119 adanın bulunduğu  Ache Endonezya’ya ait Sumatra Adası’nın en kuzey ucunda yer almaktadır. Önceleri Hindu ve Budistlerin etkisinde kalan bu yöre Hintli ve Arap Müslüman tüccarlar aracılığı ile Müslümanlıkla tanıştı. Ünlü  Habeş gezgin İbn-i Batuta 1345 yılında burayı ziyaret etti. XVI. yüzyılda Portekiz ve Hollandalı sömürgeciler bölgeye ulaşmış ve Portekizliler Malaka Boğazı civarında yerleşmeye başlamış. Bunun üzerine bu  bölgede bulunan İslam Sultanlıkları, Ali Mughayat Şah tarafından birleştirilerek 1514 yılında Ache İslam Sultanlığı kuruldu. Sultan İskender Muda zamanında (1607 – 1636) bu sultanlık en parlak dönemini yaşadı. Sınırlarını büyüttü, Malaka Boğazını kontrolüne aldı. İslam Âlimlerini topladı. Aynı zamanda bir liman olan Ache “Mekke Kapısı” unvanını aldı. 

            Malaka’ya yerleşmiş olan Portekizliler Sumatra Adasına sık sık seferler yapmaya başladı. Bunun üzerine dönemin Ache Sultanı Alaeddin Riayet Şah, Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman’dan yardım istedi. İstanbul’a ulaşan Ache elçisi padişaha nadir hayvanlar, tütsüler, kıymetli eşyalar ve köleler sundu. Bunun üzerine Osmanlı Ache’ye top döküm ustaları,  gemi yapımcıları ve askeri malzeme gönderdi. İki kalyon ile buraya ulaşan 1000 leventimiz geri dönememiş ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza dövüşmüştür. Bu yörede Osmanlının 14. Kuşak akrabaları vardır ve bu insanlar için Kızılay’ın yaptırdığı İstanbul köyünün yakınında şirin bir şehitlik hazırlanmıştır.

            1566 Yılında Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar seferinde ölür. Bu arada İstanbul’a gelen Ache heyeti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlıdan tekrar yardım talep etti. Uzun bir süre bekler. Kanuni’den sonra tahta geçen Sultan II. Selim’in hazırlattığı 15 kadırga ve 2 borçadan oluşan Osmanlı donanması Yemen İsyanı dolayısıyla Ache’ye ulaşamaz.

            Gampung Bita’da Osmanlı bir akademi kurar. 1873 yılında  40 yıl sürecek olan Hollanda – Ache savaşı başlar. Ache adım adım Hollanda Egemenliğine girer. 1851 yılında Ache Sultanı İbrahim Mansur Şah İstanbul’a bir heyet göndererek Osmanlı Devletine bağlı bir eyalet olmak istedi. Ancak İstanbul’da çok tartışılan bu konu değişik nedenlerle  kabul görmedi. Ancak 1943 yılında ise Hollanda bu topraklardan çekilip tüm haklarını Sukarno liderliğindeki Endonezya devletine devreder.

            Portekiz  ve Hollanda’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Ache, bu mücadelesini Endonezya’ya karşı da devam ettirir. 1956 yılında Endonezya Hükümeti Ache için  Otonom Bölge Statüsünü kabul eder. Özgür Ache Hareketi 1976’da bölgede bağımsızlığını resmen ilan eder. Ancak bu yeni devlet uluslar arası bir kabul görmez. 26 Aralık 2004’te merkezi  bu bölgede olan dokuz şiddetindeki deprem ve ardından oluşan tsunami Ache’de 140 bin kişinin ölümüne neden  olur. Oysaki civardaki beş  ülkedeki toplam ölü sayısı 240 bindir. Diğer bir deyişle doğal afetten en ağır yarayı Ache almıştır. Başta Türkiye olmak üzere bir çok ülke Ache’ya yardıma koştu. Başbakanımız Tayyip Erdoğan da burayı ziyaret eder.

            Kıyıya ulaşan boyu 20 metreyi bulan dalgalar önünde ne varsa sürüklemiştir. Yaşanan bu acıdan sonra Endonezya’ya karşı yürütülen iç savaşa bir ara verilmiş ve Helsinki’de bir anlaşma imzalanmıştır. Kızılay’ın yaptırdığı tek katlı, bahçeli evlerin bulunduğu mahalleye gidiyoruz. Buraya ulaşıp geri dönmeyen ve Portekizlilere karşı Ache halkı ile omuz omuza savaşan leventlerin yattığı tertemiz şehitliğimizi geziyoruz. Bir aile burayı sahiplenmiş. Tsunami sonrası 3 kilometre içeriye sürüklenen 2600 tonluk Apung Santral Gemisi’ni ziyaret ediyoruz. Bir de Ache’nin simgesi olan Baiturahman Camisi’nin içinde yüzlerce öğrenci kara tahtanın önünde gruplar halinde Arapça ve Kuran kursu alıyor.

Kısa Kısa Ache Sultanlığı  

  • Dünyanın en zengin ve kaliteli doğalgaz rezervlerinin bulunduğu sanılan Ache, ayrıca petrol, kalay, altın, platin ve demir rezervleri bulunmaktadır.
  • Endonezya’nın aynı zamanda bir eyaleti olan Ache Sultanlığının 55 kilometrelik yüzölçümünde 4,5 milyon insan yaşıyor. Başkent Bande – Aceh’te ise nüfus sadece 200 bin. (Deprem sonrası nüfusunun hemen hemen yarısını kaybetti.)
  • Ache Sultanlığı ılımlı bir şeriat uyguluyor. Genellikle hanımların başları örtülü. Hukukta şeriat kuralları kısmen uygulanıyor. Resmi tatil günü Cuma. Ama Ache kesinlikle bir Suudi Arabistan veya İran değil. Ayrıca başkentte Katolik okulunun açılmasına bile izin vermişler.
  • Ache’de erkeklerin % 75’i sigara içiyor.  Unutmayın zehir pazarlayıcıları genellikle afet sonrası depremzedelere efkar dağıtmak amacı ile ücretsiz sigara dağıtırlar.  Eyalet Valisinin okul, hastane ve camii gibi kamu alanlarında koyduğu sigara yasaklarına tam uyulduğu söylenemez.
  • Ache’de henüz bir trafik sıkışıklığı sorunu yok.
  • Osmanlı etkileri kendini kıyafetlerde, yemeklerde, mezar taşlarında ve bayraklarda gösteriyor.
  • II. Selimin gönderdiği hutbe XX. Yüzyıla kadar her Cuma Ache’nin camilerinde okutuldu.

II. Abdülhamit Dönemi’nde 1890 yılında Japonya’ya gönderilen Ertuğrul Gemisi Bande Ache’ye uğrayarak onarımdan geçti.

Binalar Müzesi: Astana

Bu coğrafyadaki ilk  yerleşim merkezinin eski adı “Akmola” imiş. Stalin, Alman toplama kamplarından kurtulan Rusları anavatana ihanet suçlaması ile burada öldürtmüş.   Eş ve çocukları ise Aizhin Kampında buğday tarlalarında çalıştırılmış. Akmola bu yüzden “Beyaz Mezar” anlamına geliyor.

            Kazakistan Devlet Başkanı Nursulstan Nazarbayev 1997 yılında başkenti bu topraklara taşıma kararı alınca kentin yeni adını Kazakçada “Başkent” anlamına gelen “Astana” koymuş. Eski Başkent olan Almaty,  Kırgız, Çin, Özbek ve Tacik sınırına yakın ve ülkenin en güneyine yer almaktaydı. Zaten az olan nüfusun güneyde toplanması elbette doğru değildi. Atatürkümüz de ülkemizin başkentini  aynı nedenle Ankara’ya taşımadı mı? Bu  değişikliğin  maliyetinin 20 milyar doları bulduğu söyleniyor. Ama Astana farklı mimari üslupların bir mozaiğini oluşturarak Asya’da yeni bir Dubai olma yolunda ilerliyor. Bu dünya kentinin yapılanmasında 50 bin kişi görev almış  ve çalışmalar hızla devam ediyor.  

            Ishim Nehri’ne  başını yaslayan Astana şiir ve şarkılarla özdeşleşmiş, aynı zamanda dünya dinlerinin buluşma noktası. Ünlü mimar Norman Foster’in piramit binası dinler arası hoşgörüyü simgeliyor. Evet, Astana’yı gezerken birçok bina, meydan, park sizi şaşırtacak, bir anda kendinizi “Alis Harikalar Diyarında” hissedeceksiniz. Dünyanın en uzun üçüncü bayrak direği de bu kentte.

            Başkentte dolaşıyorum, Kazaklar gezinmeyi, şık ve frapan giyinmeyi, eğlenmeyi, sigara ve içki içmeyi, kısaca keyfi pek seviyor. Süpermarketlerde içkiye ayrılan geniş bölümler bunun  tipik bir göstergesi.  Tatil günlerini çok iyi değerlendiriyorlar. Sokakta bir kazak gencinin mırıldandığı mısralarına kulak kabartıyorum.

At ile gittim.

Uçak ile geldim

Çekik gözlü gittim

Çakır gözlü geldim

            Yurta (Çadır) şeklindeki binası ile dikkati çeken “Kazakistan Müzesi’nde” bu coğrafyanın tarihini bulacaksınız.

            Duman Eğlence Merkezi okyanuslardan en uzak coğrafyada kurulmuş akvaryumu ile iftihar ediyor. Yine aynı Duman Merkezi’nde bulunan 5D olarak nitelenen sinemada ise bir gözlük takıp araba ve uçaklarla size heyecan yaşatıyorlar. Hatta üzerinize su bile sıkılıyor. İster inanın ister inanmayın, Duman Binası’nın içinde Çin Seddi’nin, New York’taki Özgürlük Anıtı’nın bile taklitleri var.

            Tam 97 metre uzunluğundaki Bayterek Kulesi,  bir eksen üzerinde yer alan bir dizi dikkat çekici yapının  en gösterişlisi.  Kazak halkının benimsediği yeni yaşam biçimini simgeliyor. Devlet Başkanı’nın sağ elinin izine kazaklar tek tek ellerini sokup fotoğraf çektiriyorlar. Kulenin üzerinden kentin tüm sınırlarını kuşbakışı seyretmek mümkün. Green Water Bulvarında yer alan Bayterek Kulesi’nin çevresi kırmızı plastik sandalyeli ilginç çayhanelerle kuşatılmış. Ayrıca efsanevi Simurg  Kuşu’nun  yumurtasını simgeleyen koyu renkli bina da bu civarda.

            Geleceğin şehri Astana’da araba bol, ancak arabalarda sadece 1-2 yolcu var. Geniş ve planlı caddelere rağmen trafik tıkanıyor. Bu yeni kentte yağmur yağınca  su sokaklarda birikip trafiğin akmasını engelliyor. 

            Başkentin en gösterişli büyükelçiliği bize ait. Türk elçiliği lojmanları ile çok geniş bir alanı kaplıyor. Hemen yanında Rus Büyükelçiliği yer alıyor. Benim gibi Maarif Koleji mezunu değerli Büyükelçimiz,  Lale Ülker Hanım ile tanışmak beni ayrıca mutlu etti.

            Yine farklı mimarisi ve mavi rengi ile dikkati çeken dev Spor Salonunu da  görün derim. Uçaktan görünüşü çok daha ilgi çekici imiş.

            Atameken, Kazakistan topraklarında yer alan  bazı önemli eserlerin maketlerini içeriyor, 1,7 hektar alana kurulan bu parkta 200’e yakın eser var. Ama doğrusu İstanbul Miniatürk ile karşılaştırılınca çok sönük kalıyor.

            100 metrelik Kazak Eli Anıtı üzerindeki Simurg Mitolojik Kuş Heykeli ise Kazak halkını simgeliyormuş.

            Astana şehrinin binalarının büyük bölümünün inşaatını Türk şirketlerinin üstlendiğini de hatırlatayım. Eğitimde başarılara imza atan  34 Türk Koleji tüm Kazakistan’a yayılmış  bulunuyor.

            Başkent Astana’da bir park içinde Atatürk’ümüzün Şili’de olduğu gibi  bir büstü değil, titizlikle hazırlanmış güzel bir heykeli var.

            Kışın ısının –20 derecelere düştüğü başkentte  serbest bölge için  özel bir arazi ayırmış ve yatırımcılar bekleniyor.

            Astana Valisi, sokaklara içki şişesi atanlara, kapalı alanlarda sigara içenlere, hızlı araç kullananlara ciddi bir savaş açmış. Çok da başarılı olduğu söyleniyor.

            Shatry Kazak yörenin geleneğini yansıtan koskoca bir saydam çadır. Nerede ise 10 futbol stadyumu genişliğinde. Onu da bir Türk firması inşa etmiş. İçinde mini golf sahası, plaj, kayıklar ve tabii çok sayıda dükkan var.

            Gemi şeklindeki  bir opera binası ve bir kale duvarı görünümündeki yanyana bir dizi bakanlıklara ait binalar yine dikkati çekiyor.

            Eğer Astana’nın dışına gitmek isterseniz Kulager Çiftlik Evi, göl ve bataklıkları ile step ikliminin doğal yaşam alanı sizi bekliyor.  

Kısa  Kısa Kazakistan

  • Genellikle inşaatlarda disiplinli Özbek işçiler çalıştırılıyor.
  • Bu geniş coğrafyada 50 bin civarında Türk yaşamakta imiş.
  • Kazak mutfağına et ve balık hakim. Özellikle de “at eti”. Kurtlardan sonra en fazla eti Kazaklar yermiş.
  • Kazakistan’a giriş yaptıktan sonra beş gün içinde polise müracaat etmeniz gerekiyor. Eğer otelde kalıyorsanız bu işi zaten otel yönetimi yapmak zorunda. Beş günden az kalıyorsanız bu işleme gerek yok.
  • Bir ENKA – Koç Ortaklığı ile kurulan Kazakistan’daki Ramstore Mağazaları’nın işletme hakkı daha sonra satılmış.
  • Kazaklar genellikle sessiz ve hatta bilgisizler. Kendilerine bir soru yöneltilince şaşırıyorlar.
  • Rahat ve lüzumsuz yere çok kolay para harcıyorlar. Maalesef sofralarında çok israf var. Yemek masasına  yiyecek ile dolu tabaklar diziliyor. Arkadan da 4 tabak ana yemek daha servis ediliyor. Ama en azından düğünlerde artan yemekleri paket yapıp evlerine götürüyorlar.
  • Kazak halkı makyajı çok seviyor. Hatta erkekleri bile renkli lens takıyor.
  • Bu coğrafyada  bir senedir kapalı alanlarda sigara kesinlikle yasak!
  • Kazakların ortalama % 70’i Türkiye’yi ziyaret etmiş.
  • Zenginleşen kesim genellikle Kazakların bilinen sülale veya soyundan gelenler imiş.
  • Devlet Başkanı Sayın Nursultan Nazarbayev’in doğum günü olan 6 Temmuz Astana’nın doğum günü olarak geniş bir program içinde kutlanıyor. Hatta o gün Astana’da tatil ilan ediliyor.
  • Kazakistan aynı zamanda dünyanın en fazla buğday üreten üçüncü ülkesi konumunda!
  • Astana Havayolları düzgün hizmet anlayışı ile gezginlerden artı puan topluyor.
  • Daha önceki anlaşmalar gereği şu anda  Rusya,  Kazak petrolünü ucuz bir fiyata satın alıyormuş. Ama bu mukavelenin süresi bitince bu coğrafyaya daha fazla para yağacak.
  • Kazakistan topraklarının % 20’si Avrupa kıtasında bulunduğu için kendini Avrupalı kabul ediyor. Ülkenin güneyindeki Hazar Denizi kıyıları 230 kilometreyi buluyor.
  • Kazakistan’da kişi başına gelir 9000 doları buluyor.
  • Kazakistan dünyanın bir numaralı Uranyum üreticisi. Ayrıca bildiğiniz gibi petrol var, doğal gaz var, kaliteli kömür var. Bakır, çinko ve selenyum var. Daha doğrusu her türlü yeraltı zenginliğine sahip. Madencilik, ihracatında çok önemli yer tutuyor.
  • Göçebe olan  Kazaklar kışın kışlav ve yazın Çaylav olarak adlandırdıkları yurtlarda kalıyorlar.
  • Dünyanın ikinci büyük uzay merkezi olan ve Sovyetler Döneminde kurulan Baykonur’da Kazakistan sınırları içinde yer alıyor.
  • 2013 yılında resmi yazışmalar Rusça yerine artık Kazakça yapılması planlanmış.
  • Kruşçev Döneminde yapılan çalışmalar sonucu çabuk ve ucuza imal edilen asansörsüz beş katlı çirkin beton binalar artık yıkılıyor veya ön cepheleri yenileniyor.