Coğrafya Kaderdir

Erken yaşlarda kendi güvenli alanımın dışına çıkıp farklı coğrafyaları keşfetmeye başlamak kendimi inşa sürecindeki ilk adımları atmamı sağladı. Gittiğim farklı topraklarda en çok üzerinde durduğum konu, coğrafyanın doğası ile iletişim sonucunda ortaya çıkan inanç ve gelenekler oldu. Tarihi köklerini hâlâ devam ettiren coğrafyalarda yaşanan gerçeklikler toplumsal gelişimleri de farklı pencerelerden gözlemleme şansı verdi. Batı Afrika’ya yaptığım son seyahatim, birbiri ile çok bağımsız görünen gelenek ve ritüellerin köklerinin, esasında Dünya’nın farklı coğrafyalarında ne kadar benzer olduğunu görmemi sağladı. Eksik bilgilerle yanlış tanıdığımız Voodoo kültürü ile Asya Şamanizmi arasında bağ kurabilmek de bu yolculuğun kazanımları arasına girdi.

Batı dünyası, kurallı dinlerin dışında kalan inançların çok büyük kısmını “Şamanizm” adıyla kümelese de, doğa ile insan arasındaki iletişim binlerce farklı inanışın ortaya çıkmasına sebep olmuş. İnanç, doğanın insana bonkörlüğüne göre biçimlenmiş. Jared Diamond ve Yuval Noah Harari’nin kitaplarında da anlatılan örneklerde olduğu gibi, gelişmiş toplumlarda kendi gibiler arasında ciddi bir görev dağılımı ve anlayış olmakla beraber, kendi gibi olmayanlara saygıları azalıyor. İhtiyaç fazlasının üretildiği coğrafyalar teknolojik olarak ilerlerken, kendilerini dünyanın efendisi saymakta çekince görmüyorlar. Bu “efendi” kavramı belki bazı ilerlemeleri sağlasa da, insanın içsel yolculuğunda birçok dengesizliğin temelini oluşturuyor. Aynı durumun bizim gibi olan ve olmayanın başına gelmesi dahi olay hakkındaki değer yargılarımızı etkileyebiliyor. Afrika kıtasında ise toplumda görev alma ve birey haline geçiş sürecinde temel nokta sözlü gelenekler ile günümüze ulaşmış olan inisiyasyonlar. Ritüeller ile belki de yeniden doğan ve birey haline dönüşen insanlar fiziki yaşamlarının sonuna geldiklerinde dahi ulaştıkları yeni boyutta farklı görevi simgeliyorlar. O yüzden doğumdan ölüme ve hatta ölüm sonrasına kadar birçok farklı ritüel ile konumları belirleniyor. Diğer taraftan bizim ilkel diye adlandırdığımız bu toplumlar esasında kendileri gibi olmayanı çok daha rahat kabullenme potansiyeline sahipler. Tanrılarının ve ata ruhlarının herkesi farklı görevlendirmesi ön kabulü farklılıkları da normalleştiriyor.

ZİNDANLAR

Ali Şeriati’nin kullandığı “insanoğlunun dört zindanı” kavramı birçok seyahatimde aklıma gelir. Bunlar; doğa, toplum, tarih ve insanın bizzat kendisi… Yaşadığımız doğa ve toplumun kültür özellikleri hayatımızın niteliğini belirleyen kavramlar. İnançların ve yaşamın evriminde bile bu zindanların dışına çıkabilmek hiç kolay değil. Afrika dinlerinin güncel hali geçmişin gölgesini çok fazla hissettiriyor. Her coğrafyanın kendi zindanları var. Geçmişi ile boğuşan Afrika ise kendisine çaresizce çıkış yolu arıyor.

Birinci zindan coğrafya ile başlarsak iklim koşulları ve sıcaklık Afrika’da hayatı en fazla şekillendiren özelliklerden biri. Bulundukları enlemin sıcaklıkları bir taraftan insanların gün içerisinde daha az hareket etmelerine sebep olurken diğer taraftan da sürekli bir yiyecek kaynağı sağlıyor. Toprağı eşelediğinizde her zaman yiyecek bulma ihtimali insanların gelecek korkusuna kapılmamalarını sağlıyor. Ancak organizma zorluklar karşısında evrilen ve çözüm üreten bir doğaya sahip olduğu için belki de bu rahatlık yüzyıllar boyu sert iklim coğrafyalarında yaşayan hemcinsleri ile teknolojik farkın açılmasının da temelini oluşturmuş. Disiplin ve toplumsal bilince sahip olmadan yaşama ihtimali olmayan kuzey insanları ilerlerken doğanın belli konularda bonkör davrandığı bu kıtanın insanlarının teknolojik gelişimleri çok geride kalmış.

Tabi bunları düşünürken aklıma açlıktan ölen Afrikalılar da geliyor. İlk Etiyopya seyahatime gittiğimde beni hayrete düşüren konulardan biri ülkenin ne kadar verimli topraklara sahip olduğuydu. Erken yaşlardan aklımda kalan Live Aid konserleri ve Afrika’da açlıktan ölen insanlar olgusu benim kafamda Afrika topraklarının çorak ve üretime müsait olmadığı önyargısını oluşturmuştu. İlk başlarda anlamakta zorlandığım bu olguyu bu ülkelerde en verimli toprakların batı insanlarının ihtiyaçları için üretime ayrıldığını ve yerel halkların yaşam koşullarının günümüzün ekonomik sisteminde bir nevi kölelik şeklinde olduğunu fark ettiğim zaman anlayabildim. Tüm verimli topraklar ekonomik değeri olan ürünlere ayrılırken, doğal bitki örtüsü tahrip edildiği için en ufak bir kuraklıkta açlığa mahkûm edilen halkların değişmesi kolay olmayan bir kaderleri bulunuyor. Bazı bölgelerde kahve ve pamuk, diğerlerinde kaju fıstığı ve kakao üretimi devam ettikçe de bu acılar bitmeyecek gibi duruyor. Hollandalı Teun Van de Keuken gibi aktivistlerin bunu zamanında kamuoyuna taşımaya çalışmaları ve hatta “kölelik karşıtı” çikolata üretmeye başlamaları ( Tony’s Chocolonely) günümüzde etkin görünmese de ilerisi için ufak da olsa bir umut vadediyor.

İkinci zindanımız tarih ise en az birincisi kadar [1]önemli. Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” eserinin özünü oluşturan “neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti, Amerikalılar Avrupa’yı keşfedemedi?” sorusu Afrika’nın hikayesini de çok etkiliyor. Buğday üretimi ile başlayan süreçle birlikte Avrasya halklarının teknolojik ilerlemesi, Akdeniz çanağı ile başlayan üretim, fetih ve hükmetme süreci esasında ayrı bir yazının konusu. Ancak kendi görüşümce tarih için dönüm noktalarından biri kabul ettiğim İstanbul’un Osmanlı tarafından fethedilmesinin ertesinde Avrupa halklarının yeni ticaret yolları aramak zorunda kalmaları Afrika tarihinde de yeni bir sayfanın açılmasına sebep oluyor.

KÖLELİK

Kölelik kavramında biz Avrupa halklarını suçlasak da esasında tarım toplumuna geçişten itibaren silahlı gücü elinde bulunduran tüm hakların yaptığı bir uygulama. Ancak Amerika kıtasının keşfi ve kıtada yaşayan yerel halkların çalışma şartlarına dayanamayıp telef olmaları, Afrika topraklarından 20 milyondan fazla insanın köle olarak taşınmasına sebep olan bir dönemi başlatıyor. İlk olarak Portekizlilerin başlattığı uygulama Hollandalıların ticari zekâsı sayesinde de büyük bir gelir kaynağı haline dönüşüyor. İngilizler ve Danimarkalılar da bu sektörden büyük gelirler elde ediyorlar. Özellikle de Batı Afrika halklarının maruz kaldığı içler acısı durumun kültüre olan etkilerini de yazının ileriki bölümlerinde göreceğiz.

Diğer taraftan ise her ne kadar Avrupalıları bu konuda suçlasak da en azından topraklardaki feodal yapı ve Afrika krallarının günahları en az Avrupalılar kadar fazla. Gelişmiş ülkelerden gelen silahları kullanarak kendi egemenlik alanını güçlendirmek isteyen ve bu sistem sayesinde büyüyen krallıklar, düşmanlarına satın aldıkları silahlar ile üstünlük sağlayan ve bu gücü de yeni silahlar alabilmek amacıyla rakip toplumları köle olarak satmak için kullanana krallar sektörün büyüyerek büyük bir travma haline dönüşmesine sebep olmuş. Bunun da inanç yapısına çok ciddi etkisi olduğu hakkında bir fikrim oluştu.

ÇARESİZLİĞİN ÇARESİ

Din, teknolojik olarak geri kalmış birçok coğrafyada “çaresizliğin çaresidir”. Bazen fiziki anlam getiremedikleri kavramlara, bazen de güçlerinin değiştirmeye yetmedikleri acılara karşı sığınacak bir liman olarak görürüm. Batı Afrika Voodoo dininin bir parçası olan “Kara Büyü” ile tanıştığımda bu düşüncem daha da perçinlendi. Esasında kötü büyü ya da kara büyü diye adlandıracağımız kavramlar ve bunlardan korunmak için yapılan büyüler tüm inanç sistemlerinde mevcut. Asya şamanlarının da geçmişteki asli görevlerinden biri olan, savaşlar esnasında kara şamanın rakiplerini dize getirmek için ruhlardan yardım istemesi de benzer bir uygulama. Ya da kötü ruhlardan veya nazardan korunmak için taşınan mıuskalar birçok farklı inançta da karşımıza çıkıyor.

Ancak, Afrika’da köleliğin yaşattığı travma günümüze kadar tedavi edilmiş değil. Çaresiz kaldıkları ve güçlerinin yetmediği acılar ile baş edebilecekleri en önemli umut haline dönüşmüş. Ateşli silahlar karşısında ezildikleri, attıkları okların zırhlara etki etmediği düşmanlarını totemlerini yaparak ve totemlere acılar çektirerek yenmeyi hayal etmişler. Günümüzde de çaresiz kaldıkları acılara karşı bir sığınma yöntemi olmuş. Totemlere yapılan büyünün etki etmemesi ise bir başarısızlık değil. Karşı tarafın da koruyucu muskası olduğu için oradaki “Bokonon’un” (Afrika şamanı) gücünün koruduğuna inanıyorlar. Günümüzde Batı Afrika toplumlarında %60 üzerinde voodoo inancının (başka dine mensup olsalar da) devam ediyor olması çaresizliğin günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi.

CADILAR KÖYÜ

Yolculuğun en ilginç noktalarından birisi Burkina Faso, Togo ve Gana sınırlarına yakın, cadıların sürgüne gönderildiği köylerden birini ziyaret etmek oldu. Kendi köylerinde cadılık ile suçlananların sürgün olarak yollandığı köylerden birinde sürgün cadılar ile tanışma fırsatım da oldu. Bölgede her ne kadar birçok Bokonon gerektiğinde kara büyü yapabilme gücüne sahip olsa da, genelde toplumda ağırlığı olmayan kişiler bu konuda suçlanırsa köylerinden sürgün edilmektelermiş. Gittiğim köyün kralı ise cadıların gücünü yok etme özelliğine sahip olmasından dolayı gelenlerin gücünü tamamen yok edip burada kalmalarına izin vermekteymiş. Bunun gibi de 5 köy bulunmaktaymış.

Uygulanan ritüele göre cadı, kral ile kimsenin olmadığı bir tören alanına getiriliyor. Burada bir tavuk sunakta kurban ediliyor ve cadılıkla suçlanan kişiye kurbanın havaya atıldıktan sonra hangi şekilde yere düşeceği soruluyor. Tavuk dediği şekilde düşerse içindeki kötü ruh ortaya çıkmış oluyor. Kral kendisine hazırladığı özel bir içeceği tavuğun kanı ile karıştırarak içiriyor ve artık gücü yok olduğu için hayatının sonuna kadar o köyde sorunsuz yaşama fırsatına sahip oluyor.

Genelde bu cadıların yaşlı ve güçten düşmüş kadınlar olduğunu gözlemledim. Buraya sürgün edilme sebebini sorduğum bir cadı bana sürgün edilme sebebini de anlattı. Çok eşliliğin hala devam ettiği coğrafyada damadı kız kardeşinin kızı ile de evlenince sinirlenmiş ve lanet okumuş. Ertesi gün de damadı ölünce köy ahalisi onu cadılıkla suçlamış. Dediğine göre buradaki ritüelde masumluğu ispatlanmış. Ancak ritüel halka açık yapılmıyor ve ritüelden çıkan herkes masum olduğunun ispatlandığını söylüyormuş. Bu belki de huzur içerisinde yaşamlarını devam ettirecekleri bir imkân yaratıyor.

KRALLAR

Batı Afrika dendiği zaman ilk akla gelenlerden biri Ashanti kralları. Gana’nın büyük bir kısmını kaplayan coğrafyada yaşayan bu krallar günümüzde simgesel olarak varlıklarını sürdürüyorlar. Toplamda bölgede yaşayan 300 kralın 200 tanesi de Ashantilerde.

Ancak kral konusunu biraz daha farklı irdelemek gerektiğini düşünüyorum. Yol boyunca yaklaşık 15 tanesi ile karşılaşma şansımız oldu ve temel gözlemim kralların feodal beylerden veya rant odaklarından farklı olduğu şeklinde. Bir bölgedeki kral her zaman en zengin veya güçlü olduğu anlamında gelmiyor. Toplumun içerisinde kendisinden daha varlıklı insanlar olsa da herkes kendisinin simgesel konumuna saygı gösterip düzenin kurallarına tamamen uyuyorlar. Biz de her gittiğimiz köyde bu ritüele uyarak önce kralı ziyaret edip saygımızı ifade ettik ve kendisinden izin aldıktan sonra gezilerimizi gerçekleştirdik. Daha ilginç kısmı ise kralın iznini aldıktan sonra ne fotoğraf çekimi ne de iletişim konusunda kimsenin size tepki göstermemesi. Simgesel gibi gözükse de halkın bu geleneklerine çok ciddi bir şekilde bağlı olduğunun da göstergesi. Tabi bu geleneklere Avrupa’dan yansımış etkiler de mevcut. Gana tarafında gördüğümüz Ashanti krallarının en önemli simgeleri kapalı alanda dahi olsalar kafalarının üzerinde şemsiye tutulması. Muhtemelen gelenek buralara gelen İngiliz asillerinden özenerek oluşmuş.

GELENEKLER VE İNİSİYASYON

Kabile toplumlarında birey haline dönüşebilmek için kadın ve erkek herkesin belli bir ritüele göre inisiye edilmesi bölgede sürekli karşımıza çıktı. Bireyler toplumun bir parçası olmak için önce bir eğitimden geçiyor ve hazır olduklarında bir ritüel gerçekleştiriliyor. Kadınlarda ve erkeklerde sünnet çok yaygın uygulanmakta ama kadın sünneti geleneğini bitirmek için yoğun bir çaba harcanıyor. Ancak coğrafyayı görünce sünnetin sebebini görebiliyorsunuz. Bizim açımızdan kabul edilmez olsa da sıcak iklim ve teknolojinin olmadığı coğrafyada kadınların zevk alma duyularının yok edilmesi bir nevi doğum kontrolü olarak görülmüş. Farklı meşgalelerin olmadığı ortamda çocuk ortalaması çok yüksek.

Doğada yaşamak, yiyecek bulmak ve gerektiğinde savaşmak zorunda olan erkeklerin inisiyasyon sürecinde fiziksel acıya dayanıklılık öne çıkmakta. Vücutlarının acıya dayanıklı olması ve zorluklar karşısında şikâyet etmiyor olmaları en önemli erdemlerden biri olarak kabul ediliyor. Dışardan biri dahi olsanız aralarında iken fiziki bir acıya karşı vereceğiniz tepki, sizin dışlanmanıza sebep olabiliyor. Erkekler evli olsalar dahi inisiye olmadan toplum içinde görev alamıyorlar veya kendi evlerini kuramıyorlar. Kabilesine göre değişmekle beraber her kabilede süreç esnasındaki çırakları ve üstatları üzerlerindeki simgelerden ayırt edebiliyorsunuz. Örneğin ziyaret ettiğimiz Taneka köyünde inisiyasyon sürecindeki gençlerin saçları topuz yapılmıştı ve üstatların saçları kazınmıştı. Kadınlar ise birçok bölgede inisiyasyon dönemini ormanda bir ay kadar yalnız kalarak geçiriyorlar. Çırılçıplak ormana gidip hayatlarını idame ettirmeyi sağladıktan sonra da toplum içine ergenliğe geçmiş olarak kabul ediliyorlar. Tamberma ve Betamaribe kabilelerinde kadınların simgesel başlıkları dikkat çekiciydi. Hayvan boynuzu takılmış olan başlıkları sadece inisiye olan kadınlar takabilmekteler.

CENAZE

Beni o bölgede en çok etkileyen konulardan biri de yaşama ve ölüme bakışları oldu. Bölgeye yapılan bir seyahat esnasında Ashanti cenazesine denk gelmek özellikle Akdeniz çanağının kültürüne sahip insanlar için ilk başta anlaşılmaz gelebilir. Ölen bir insan ardından biz ağıtlar yakar ve büyük acılar yaşarken Afrika insanı bunu büyük bir kutlama haline dönüştürebiliyor.

Bence bu hayata bakış ile alakalı. Mezopotamya kökenli din ve kültürlerin bize öğrettiği bu dünyanın bizim için yaratılmış ve bizim de bu dünyayı yönetmek için yaratıldığımız inancı ve dünyaya hâkim olan gelişmiş teknolojimiz, şehir insanlarının kendini her şeyi yönetebilen bir canlı türü olarak kabul etmesine sebep olmuş.  Hayata ve doğaya hükmedebilme uğraşımızın içinde kendimizi en güçsüz ve başarısız hissettiğimiz olgu ise “ölüm”. Birçoğumuz hastalıklar sonucunda yakınlarımızı kaybettiğimizde giden kişiye olan özlemin haricinde kendimizi başarısız hissederiz. Kazanmak üzerine kurulu hayat düzenimizde ölüme karşı çaresiz kalmak hayata karşı kaybetmenin başarısızlığıdır. Birçok Afrika toplumlarında ise yaşam ve ölüm bir döngünün parçası olduğu için ölüm bir yenilgi olarak kabul edilmez ve yeni bir sürecin başlangıcıdır. Cenaze törenleri de yolculuğa uğurlama kutlamasıdır.

Gana geleneklerine göre esas cenaze töreni toprağa verilme esnasında değil, ruhun ata yurduna varmasından sonra gerçekleşiyor. Bedenin ölümünden sonra ruhun çıktığı seyahat eğer erdemleri yeterli ise ata yurdunda sona eriyor. Bokononlar ata yurduna varışın haberini aldıktan sonra da aile bu yolculuğu kutlamak için büyük bir davet düzenliyor. Günler önceden sokaklara ilan asarak ve büyük bir davet vererek ruhun huzura ulaşmasının kutlamasını herkes ile birlikte yapıyorlar.

Nijerya kökenli Yorba kabilesi ise atalar ile bağlantıyı cenaze ertesinde belli dönemlerde esrime yaşayan şamanların yaptığı “Egun Egun” dansçıları ile sağlıyor. Moğolistan’da yaşadığım kara şaman ayinlerini anımsatan bu ritüel esnasında dansçılar atalardan gelen mesajları köyün halkına iletiyorlar. Dansçılara dokunmanın tabu sayıldığı bu ayin esnasında bilinçdışı, ruhların yönlendirmesiyle hareket eden şamanların halk ile temasını engellemek ile görevli gençler teması engelliyor. Bizim tek yabancı olarak katıldığımız ayinde ise hem dansçılar hem de halk biz yokmuşuz gibi davranarak ataları ile bağlantıyı kurdular.

Ritüeller aynı zamanda eğitim amaçlı da olabiliyor. UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listesinde bulunan “Gelede” dansı çağlar boyu evrimleşmiş ve halkı eğitmeye adanmış bir ritüel. Efsaneye göre kendilerine çok kötü davranılan Yoruba köyü kadınlarına, tanrılar erkeklerini terk edip gitmeyi salık veriyor. Erkekler köye döndüklerinde ise eşlerini yerlerinde bulamıyorlar. Belli bir süre yalnız yaşadıktan sonra hatalarının farkına varıyor ve tanrılardan yardım istiyorlar. Tanrılar, kadınların kendilerini kabul etmeyeceği için kıyafet değiştirip maske takarak ve kadınsı davranarak mesajlarını iletip özür dilemelerini salık veriyorlar. Bu şekilde alınan olumlu sonuçtan sonra da halka doğru mesajları iletmek için çağlar boyu devam eden bir gelenek haline geliyor. Her zaman erkeklerin yaptığı ama kadınsı davranışlar ile mesajı maskelerle ilettikleri bu dans ülkenin en bilinen geleneği olmuş. 

Benim için en hüzünlü anılar kıyıya yaklaştıkça karşıma çıkmaya başladı. Nokwe Gölü’nde geçmişte kölelikten kaçanların sazların üzerinde kurduğu ve sonradan otuz bin kişilik bir nüfusa ulaşan Ganvie Köyü, birçok farklı kabileden kölelikten kaçmaya çalışan özgür ruhlu Afrikalılar tarafından kurulmuş. Kıyıya geldiğinizde karşılaştığınız Ouidah şehri ise kölelerin Afrika’yı hayatlarında son kez gördüğü noktalardan biri. Kölelik yolunun sonunda dönüşü olmayan limanda yapılan ritüel ise tamamen anıları yok etmek ve özlem duymamak için Afrika’yı unutmak üzerineymiş…

Toplumun kuralları birçok konuda hayatı düzenlese de yüzyılların getirdikleri alışkanlıklar günümüzde Afrika haklarının üçüncü zindanı olmuş durumda. Son yüzyıllarda sürekli Avrupa toplumlarının boyunduruğu altında yaşamanın getirdiği ve esasında kendi özlerinden gelmeyen birçok kural da barındırıyorlar. Beni en çok rahatsız eden konulardan biri de, gittiğimiz yerlerde halkın kendisini beyazlara karşı zayıf ve güçsüz hissetmesi oldu. Geleneklerinin içine nüfus etmiş olan kölecilik ve sömürge dünyasının adetleri kilit noktalarda karşımıza hep çıkıyor ve topluma yararlı bir sebep için çıkan geleneklerin bile zararlı hale dönüşmesine zarar veriyor.

Yüzyıllar boyu ezilmiş olmanın getirdiği travmayı atlatmaları ne yazık ki kolay olmayacak. Birçok yerde insanlarla konuşurken hitap olarak kullandıkları “boss” kelimesini “brother” şeklinde düzeltmek zorunda kalmam bile benim için insani olarak bir utanç oldu. Batı Afrika coğrafyasının yüzyıllar boyu yaşadığı acılar ve kanıksanmış ezilmişlik duygusunu aşmadan bu toprakların insanlarının eşit şartlarda yaşamasının çok kolay olmayacağı aşikâr. Gelişmiş ülkelerde yaşayan “beyaz” halkların alışkın oldukları ekonomik şartların devam etmesi için ne yazık ki dünyanın büyük bir kısmı eziyet çekmek durumunda. Onların acılarının sebeplerinin bizim konforumuz olduğunu içten içe bilsek de hep başka bahaneleri ortaya sürmeyi tercih ediyoruz.

İnsanın en büyük zindanı kendisidir. Yaptığım birçok yolculuk esnasında ise Dünya’yı tanımak için çıktığımı sanırken, esasında kendimi tanımaya başladığımı fark ettim. Gittiğim coğrafyaları kendi değerlerimle yargılamadan, onların penceresinden görebilmek için her zaman uğraşıyorum. Yerel inanışlar üzerinden kültürleri gözlemlemeye çalışırken de insanın doğası hakkında birçok farklı bilgi ile karşılaştım. Her karşılaştığım toplumun düzenini en çok etkileyen konulardan biri nüfusun yoğunluğu oldu. Az insanın yaşadığı klanlarda doğa ile iletişim tabanlı şamanik inanışlar çok daha saf hali ile karşıma çıkarken, nüfusun arttığı coğrafyalarda kurallı dinlerin siyasal ve ekonomik etkileri ile hayatın her alanında karşılaştım.

Diğer taraftan en ufak sayıda insanların yaşadığı köylerde bile birey olma sürecinin ritüeller ile aşama aşama yapıldığını görmek heyecan vericiydi. Biz şehirli insanların eğitimsiz görüp aşağıladığı bu halkların binyıllardır süregelen kadim gelenekler vasıtasıyla eğitildiğine şahit oldum. İlk doğdukları günden bir sonraki evre olan ölüme kadar tüm yaşam süreçlerinde vakti geldiğinde toplumun ileri gelenleri tarafından kademe kademe verilen bu bilgiler hem insan yaşamının hem de düzenin günümüze kadar ulaşmasına katkı sağlamış. Hazmedilerek elde edilen bilgiler ve bir “mantra” gibi tekrarlandıkça özümsenen gelenekler halkların huzur içerisinde yaşamasını sağlamakta.

Yolculuklar devam ediyor ve kendimi tanıma sürecim de hayat boyu devam edecek. İnsanlara göstermek için organize ettiğim seyahatlerde esasında en çok öğrenen ben oluyorum. Bazen bir coğrafyaya defalarca gittikten sonra dahi o zamana kadar fark etmediğim bir noktayı bana gösteriyor ve her yolculuk beni değiştiriyor. Karşılaştığım farklı durumlar karşısında bazen kendimden beklemediğim tepkiler dahi veriyorum. Bu ya içimden gelen bir durum ya da daha büyük ihtimalle yolun bana kazandırdıkları sayesinde oluyor. Yollarda gördüklerim de kendimi inşa etmeme katkı sağlıyor…

Voronezh’i Niye Duymadınız?

Selman ile Rusya platosunda yer alan ve Güney Batı Rusya’nın en önemli şehirlerinden iki milyon nüfuslu Voronezh’i ziyaret etmeye karar verdik. Burası aynı zamanda aynı adlı Oblast’ın (eyalet) başkenti.

Stand’daki THY yetkilisi bizim böyle bir şehre uçuşumuz var mı ki diye bana soruyor,  iyi mi ?

         Uçağın çoğunluğunu Ruslar teşkil ediyor. Birkaç da Mısırlı delikanlı var. Arap gençler meğer Voronezh’de tıp okuyormuş. Rus hanımlar genelde kırmızı kıyafeti tercih ediyor. Yanımdaki hanımın yüzünün yarısını gözlük kapamış. Belli ki en büyük korkusu “yaşlanmak.” !

         Voronezh Havalimanına sessizce iniyoruz. Elbette polisten geçerken bazı klasik sorulara yanıt vermemiz gerekiyor. “Niye geldiniz, kaç gün kalacaksınız” gibi.

         Bantta dönen bavulları dikkatle inceliyorum, bazıları kurdeleli, bazılarının üstünde ise birer çıkartma var. Parlak siyah gösterişli bavulun sahibi “zengin” olmalı diye düşünüyorum. Bazı bavullar ise naylonlarla sıkıca sarılmış. Herhalde zavallı bavul nefes alamıyordur.  Aslında her bavulun  kendine özgü bir hikayesi olmalı. Kimbilir sahipleri ile ne kadar farklı coğrafyaları gezdiler.

         Saat sabahın 2.30’u oldu, pazarlık sonucu bir taksi ile anlaşıp 10 dolara Airbnb kanalı ile kiraladığımız daireye gidiyoruz. Airbnb genelde otellerin yarı fiyatına. Ama bazen booking-com daha ucuz oluyor, ikisini de araştırmak ve karşılaştırmak gerekir. Apartman Sovyet dönemi eski suratlı, merdivenleri dar ve dik  ama daire ev sahibi genç mimar Anna yönetiminde baştan başa titizlikle yenilenmiş.

         Hemen uyuyoruz, böyle gece uçuşları yolcunun ertesi gününü sersem geçirtiyor.

         Moskova’ya 500 kilometre uzaklıktaki Voronezh, Don’a dökülen Voronezh Nehri boyunca 1586 yılında kurulmuş. Rusya’da nüfusu bir milyonun üstünde olan 15 kentten birisi. En başta Voronezh State University olmak üzere dört üniversitesi ile ciddi bir öğrenci ve dolayısıyla genç bir nüfusa sahip. Sahiden özellikle geceleri cıvıl cıvıl hareketli bir kent. Gerek Havaalanı gerekse tren garı Avrupa Rusyasını Güneydoğu Urallara bağlıyor.

         Bu coğrafyanın en dikkat çeken yanı  bizim nedense “deli” diye isimlendirdiğimiz Birinci Petro’nun 23 yaşında ilk Rus donanmasının gemilerini Voronezh Nehri’nin üstündeki bir adada inşa ettirmesi. Bence Büyük Petro, Rusya’nın bir bakıma da Atatürk’ü. Cesaretle uyguladığı nice yeniliklerle ülkesini “güçlü Rusya” yaptı.

         Hollanda ve Polonya’da işçi kimliğinde çalışıp gemi yapımını öğrenen genç Çar, suyun derin ve  ayrıca gemi yapımına uygun değişik cins ağaç bulunduran, halkı sanatta yetenekli bu sessiz yörede 1802 yılında sıra ile toplam 38 gemi inşa ettirir. Böylece ilk Rus filosu yapılanır. Ayrıca Don Nehri kanalı ile Azak Denizine ulaşmak mümkündür. Petro, bu sayede kuzeyde İsveç güneyde ise Osmanlı ile savaşıp büyük başarılar elde eder.

         Bugün ilk yaptırdığı geminin (Goto Preddestinasia) bir benzeri nehir kıyısında sergileniyor. Ayrıca o dönemde adada Petro’nun yaşadığı evinin bir kopyasını da yakında müze olarak açılacaktı. Elbette kentle özdeşleşen Çar Petro’nun kentte çok sayıda bronz heykel ile büstü de bulunuyor.

         Divnogorye Bölgesi – Voronezh kenti 100 kilometre uzaklıkta ! Burada 20 bin yıl  öncesine ait mamut kemikleri iki köylü tarafından 1949 yılında tesadüfen bulunmuş. O dönemin insanları barınak inşa etmek için mamut kemiklerini toplamış. Divnogorye  Köyünde inşa edilen müzede sergilenen bu kemiklerin ilginç öyküsü tüm dünyadan ziyaretçileri buraya çekiyor.   

         Selman ile UNESCO kültür listesine giren Interlingua Lisan okullarını ziyaret ediyoruz. Sahibi bizim “Çariçe” olarak nitelendirdiğimiz 71 yaşındaki havalı zarif Hanım Dr. Elena Kikteva. Voronezh’deki okullarının sayısı “yedi”. Ama ana okul binası başlangıçta bir kale olarak inşa edilmiş. Tuğlaların içine savunma amaçla özel demir yerleştirilmiş. İkinci Dünya Savaşında Voronezh’in yüzde doksanı yıkılırken bu bina ayakta kalmış!

         Kentin en büyük katedrali Rus-Bizans tarzında ve  “Annunciation” adını taşıyor. Yüksek tavanı ve tüm hacmi kaplayan rengarenk duvar resimleri ile dünyanın en büyük Ortodoks Kiliseleri arasında sayılıyor.  

         Sanatçı üyemiz Nesrin Çetinel ile tam 12 gün süren, Murmansk, St. Petersburg, Pskov, Smolensk, Kaluga, Bryansk ve Oryol’u içeren gezinin son durağı yine benim favori şehrim Voronezh oldu. Maceralı 7 saat süren bir tren yolcuğun sonunda sabah 9 gibi Voronezh’in tarihi garındayız. Bu sefer butik bir otelde kalıyoruz.  Adı “Kuban”. Gecesi sadece 23 dolar, odaları geniş ve rahat! Gayet samimi karşılanıyoruz. Bu yörede yaygın kullanılan lahana ve pancarlı bir kahvaltı hazırlanmış.

Öğleden sonra işadamı Dmitry ile Rubaire Televizyonu için kentin heykel ve parkları tek tek gezerek çekim yapıyoruz. İlk durak elbette Çar Büyük Petro heykeli. Ana temamız ülkelerin, bilhassa gençlerin ülke tarihinde rol oynayan zatların heykellerine sahip çıkmasının önemi. Tarihini bilmeyen geleceğini de kestiremez. Her tarihi kişilik yaşadığı dönemin şartlarına göre yargılanmalıdır.

Kentin bulvarında yürüyoruz. Elbette II. Dünya Savaşı kurbanları ülke genelinde her fırsatta anılıyor. Bu amaçla Voronezh’de de çok uzun bir dikilitaş inşa edilmiş.

Metal bir köpek heykelinin önünde de bir süre duruyoruz. Sık sık rastlanılan sadık ve vefalı bir köpek hikayesi.

Ertesi sabah Nesrin ile Voronezh Nehri boyunca yürüyerek sahilde şık bir kahvede her zamanki gibi “amerikano” yudumluyoruz. Vorononezh varlıklı bir kent, bunu araç sayısının çokluğunda da rahatça anlıyorsunuz.  

         Daha fazla kilise görmek isterseniz listede St. Alexey – Akatov Manastırı ile Ilyinskaya Kiliseleri var. Bu coğrafyada kışlar soğuk ve uzun yazlar ise kısa sürer.

Koltsouskiy ile Petrovskiy Bahçelerinde yazın huzur içinde dolaşabilirsiniz. Bölgenin en önemli ağacı “meşe”. Hele sonbaharda çimleri örten yaprak halıya kimse dokunmaz. Bu yapraklar ağaçları soğuk ile kuraklıktan korur, her cins böceğe ev sahipliği yapar, kuşların ve diğer canlıların yiyecek bulmasını sağlar, ayrıca toprağın pH ile porozitesini de ayarlar.

         Ağaç yaprakları ülkemizde toplanıp bir de üstüne yakılınca adeta çıldırıyorum !

         Çocukların her hafta sonu koştuğu kukla tiyatrosu “Puppet Theater”,  tarihi Dram Tiyatrosu ile Opera Binası da mimarisi ile dikkatimizi çekiyor.

Voronezh ayrıca çok sayıda önemli Rus yazar ile şairin anavatanıdır. Örneğin Platanov, Koltsov, Bunin, Nikitin, Marshak, Troyepolsky ile Suvorin. Bu coğrafyanın ünlü ressamları ise Kramskou, Ge ve Kuprin.

         Bu tanınmış zatların heykelleri ile  kent gezintisinde sık sık karşılacaksınız.

         Özellikle Barankin adlı geleneksel lokantaya uğramanızı öneririm. Hem ucuz, hem de tipik. Yemeğinizi kendiniz seçip alıyorsunuz. 

         İkinci Dünya Savaşında Voronezh halkının % 66’sı 212 gün ve gece süren savaş sonunda hayatlarını kaybetti. Toplu mezarlarda 10 bin Sovyet askeri yatmakta. Diğer taraftan yine 1942 yılında Malishevo Köyü yakınında 500 sivili Naziler işkence ile öldürmüş.

         Bir festivali kutlamak için 13 Haziran 1942’de Pioneers Bahçesine otobüslerle getirilen çocukların yakınına düşen Nazi bombaları maalesef 300 çocuğun ölümüne neden olmuş.

         Bu coğrafyanın şairi bol !

         Voronezh’li şair Mandelstam ile Akhmatova’nın mısraları ile bitirelim mi ?

Voronezh beni serbest bırak, bana geri gel,

Yıkım, katliam, bıçak ve silahlar sona ersin !

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Air Koryo Rus yapımı üç bölümlü uçağına ayak basınca, tüm dünya için bir soru işareti olan yepyeni ve kolay kolay ulaşılamayan bir coğrafyaya uçmanın heyecanı bizi sarıyor. Hostesleri özel seçmişler, hepsi bir birinden güzel, ikram da var.

Havaalanı doğrusu gayet modern, vizeler ayrı ve şık bir kâğıtta hazırlanmış. Üç form doldurup, pasaport polisinden rahatça geçiyoruz. Bavulunuz cihazdan geçerken kitap veya dergi görürlerse açıyorlar. Mühim olan içinde liderlerinin resminin olmaması, bulurlarsa başınız “dertte” demektir.

Cep telefonu ve diğer elektronik aletlerle, nakit paranızı verilen forma yazıyorsunuz.

Rehberimiz ve sivil polis olduğuna inandığımız ikinci bir rehber ile otobüse biniyoruz ve tekerlekler tüm dünyanın merak ettiği bu ülkenin topraklarında dönüyor…

Yol boyunca mısır, pirinç ve sebze ekilmiş; her taraf yemyeşil. Hava yağmurlu, hatta fırtına var. Yol boyunca rengârenk ışıldayan şemsiyeleri altında sıra hâlinde yürüyen insanlar görüyoruz.

Pyong Yang’da anıtlar ile binalar devasa boyutlarda ve çok etkileyici. Büyük önder Kim İl Sung’un Japonlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi anısına dikilen dev zafer tâkının önünde kısa bir mola veriyoruz. Geniş caddeler, 382 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi, bulvarlar, havuzlu parklar, salkım söğütler, yan yana spor sahaları, çağdaş bir lunapark, su parkı ve modern binalar hemen dikkatimizi çekiyor. Kent bol parklarla beslenmiş ve rahat nefes alıyor. İlk bakışta insan “İşte tam yaşanacak yer” diyor Pyong Yang için.

Kenti besleyen Taedong Nehri, ayrı bir güzellik katıyor başkente. Sanki yeterince canlılık yok. Kent ile içinde yaşayanlar tam uyuşmamış gibi. Hele enerji sıkıntısı yüzünden elektrikler kesilince geceleri başkentin üstüne tam bir sessizlik çöküyor. Yeni yapılmış o dev apartmanlar bazen sanki boş gibi görünüyor.

Kavşaklardaki beyaz kıyafetli ciddi bayan trafik polisleri, sert hareketlerle boş sokaklara rağmen görevlerini aksatmadan sürdürüyorlar.

Otelimiz Yanggakdo 48 katlı ve 176 metre yüksekliğinde olup Taedong Nehri’nin üstündeki bir adada yer alıyor. Görkemli ve aydınlık bir girişi var. Bol mermer kullanılmış. Buradaki dükkânlarda sadece dolar ve avro ile alışveriş yapılıyor. Ama en fazla Çin parası Won kullanılıyor. Ne de olsa Çinliler her yerde. En üst kat döner lokanta en alt kat ise gazino var. Ülkeye gelen yabancıların neredeyse tamamı burada kalıyor. İlk gelişimde de 19 yıl önce aynı otelde kalmıştım.  Ne de olsa otelde eskimiş. Bakalım yeni muhteşem otelleri ne zaman bitecek.

Bu coğrafyada yalnız başınıza gezinmek, fotoğraf çekmek, halkla sohbet etmek gibi bir lüksünüz yok. Bu kuralları çiğnemeye teşebbüs ederseniz, nazikçe ihtar ediyorlar. Bir defasında iki rehberimiz de tuvalete gitmişti ve ben 15 dakika ortadan kayboldum. Masaya dönünce nerede olduğumu sordular. “Hiç.” dedim, “Civardaki konutları ziyaret ettim ve ev sahipleriyle sohbete doyamadım.” Yüzlerindeki dehşet ifadesini görmeliydiniz. Ama ikinci gelişimde bazı kurallar gevşetilmiş. Bir defa bir AVM’de iki saat serbest bırakıyorlar, metroya biniliyor ve parkta dolaşılıyor.

Ertesi sabah yolculuk Puan Mun Jon’a doğruydu. Burası 38. paralelde bulunan bir köy ve Kore’yi ikiye bölüyor.

Kore Tarihine Bir Bakış

Kore, bütün tarihi boyunca Çinliler, Japonlar ve Moğollarla savaşmış durmuş. Çinliler Kore Yarımadası’nı M.Ö. 108 yılında işgal etmiş. Daha sonraki yıllarda birkaç kez Moğol istilâsı yaşamışlar. XIX. yüzyıl sonlarında Japonlar bu yeşil ülkeye girmişler. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon savaşından sonra kuvvetlenen Japon İmparatorluğu, 1910 yılında Kore’yi resmen kendi topraklarına katar. Bu işgal 35 yıl sonra, 1945 yılında sona erer. Bu 35 yıl içinde Japonlar bir milyon Koreli’yi öldürüp bir o kadarını da özellikle  madenlerde çalışmak üzere kendi ülkelerine götürmüş. Bugün Japonya’da nerede ise bir milyon Koreli yaşıyormuş.

II. Dünya Savaşı galipleri Kore’yi 38. paralel boyunca ikiye ayırıp bu ülkenin yeni sahipleri olurlar. Kuzeyde Sovyetler Birliği, güneyde ise ABD egemenliği başlar. Sovyet silahları ve Çin askerleri ile desteklenen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin “komünist” korkutucu  sözcüğü altında kuvvetlenmesini, kendi sömürge politikası için ürkütücü bulan ABD’nin müdahalesi, Türkiye de dâhil olmak üzere 14 ülkesinin asker göndermesi ile 1950 yılında bu güzelim yarımadada savaş tüm şiddetiyle başlar.

Kore Savaşı, Ne Uğruna?

Sayın İsmet İnönü’nün muhalefetine rağmen Demokrat Parti lideri ve dönemin başbakanı Adnan Menderes, Türk halkının kahramanlık hislerini öne çıkararak “Savaş erkekliğin simgesidir.”, “Silah Türk’ün süsüdür.” gibi söylemlerle resmen savaş naraları attı. Karşı çıkanlar ise hemen vatan hainliği ile suçlandı. II. Dünya Savaşı’na girmediğimiz için erkekliğimizi kaybetmiştik ya! Amerika’ya minnettardık, savaşmamız gerekirdi,  NATO’ya bir an girmek istiyorduk,  Kore Savaşı bu hayranlığımızı göstermek için ne güzel bir fırsattı !

Sonuçta meclisten karar bile çıkarılmadan, 5 bin kişilik tam teşkilâtlı ve tam teçhizatlı kahraman bir “tugayımız” Kore’ye büyük tezahüratla yolcu edildi. Yeni Zelanda, Filipinler ve Tayland gibi bölge ülkelerinden sonra asker yollayan dördüncü devlet olduk.

Türk tugayı hemen Kore’de sıcak savaşın yaşandığı Pusan, Suvan ve Eco cephelerine gönderildi. Sadece Kunuri Savaşında 78 şehit ve 352 ağır yaralı verdik. Başkumandan Mac Arthur, sağolsun Türk askerlerine övgüler yağdırdı. Övgü yağdırmasın  da ne yapsın ! Anlaşmaya göre bulundurmak zorunda olduğumuz 5 bin askerimizi, kayıplar verdikçe ülkemizden gönderilen yeni gençlerimizle hemen tamamlıyorduk.

İki yıl 9 ay 10 gün sonra 27 Temmuz 1953’te sıcak savaş bittiğinde 6360 şehit ve 229 tutsak vermiştik; 5247 de gazimiz olmuştu. ABD boynunu eğmişti; ama kendisinin yanında birçok üçüncü dünya ülkesinin de acılar içinde kalmasına neden olmuştu. Bugün de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Rusya ve Çin Cumhuriyeti tarafından da desteklenen 700 bin kişilik dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahip olduğunu hatırlatalım !

Evet, Sınırdayız

İşte şimdi Puan Mun Jon’dayız. Sınıra geldiğimizde bizi bir salona alıyorlar. Bu salonda sigara içen beş kişiyi korkusuzca dışarı çıkartıyorum. Kore’de sigara içme oranı çok yüksek. Böyle otoriter bir ülkede halkın sağlığı nasıl göz ardı ediliyor, doğrusu anlayamadım. Kapalı alanlarda bile sigara içilebiliyordu. Ama 2019 yılında ikinci ziyaretimde artık DPKR’de artık kapalı alanlarda sigara yasaklanmıştı !

Her iki ülke de ikişer kilometrelik tampon bölge oluşturmuş. Dikenli teller arasından ilerleyip bu tampon bölgeden geçiyoruz. Sınırın iki yanında göğe yükselen iki uzun bayrak direği dikkati çekiyor. İki taraf bir yarış içinde, bayrak direklerini sürekli yükseltiyorlar. Sonuçta her ikisi de neredeyse Eyfel’in boyuna ulaşmış!

Güney Kore’nin başkenti Seul’e sadece 45 kilometre uzaklıktayız. Üçü pembe olan 6 adet prefabrik yapı var. Bu barakaların yarısı kuzey, diğer yarısı da güney topraklarında. Zaman zaman bir araya gelen iki ülke heyetleri burada ortak sorunları tartışıyorlarmış. ABD tarafında Amerikan askerleri yerine, kulübenin içinde kuzeye karşı savaşan 14 ülkenin bayrağı bulunuyor; ama aralarında Türk bayrağını göremiyoruz. Meğer Türk hükümeti kendi bayrağını çekmiş. Dünya barışı için güzel bir adım, iyi bir jest.

Sabah Dinginliğinin Mutlu Ülkesi: Kore

Acaba DPKR’de hayat nasıl? Yakıt sıkıntısı yüzünden geniş yollarda fazla araç yok,  şoförümüz sinir bozacak kadar sıklıkta kornaya basıyordu. Zaman zaman öğrenciler ve işçiler bir sıra hâlinde yol kenarında yürüyorlar. Yollarda çok sayıda askerî konvoy ve sık sık kontrol noktaları dikkatimizi çekiyor. Tarım arazisinin % 90’ı kooperatiflerce işletiliyormuş. Geri kalan % 10’u ise devlete ait çiftlikler. Ama, ülkenin % 84’ünün dağlık olduğunu da hemen ekleyeyim. Kooperatifler kazançlarının % 30’unu devlete veriyor. Devlete ait kooperatiflerde ise çalışanlara belli bir maaş ödeniyor.  

Ve bir şaka:

Ev bulmanın güç ve ücretsiz olduğu Kuzey Kore’de, evleneceği için uzun süredir konut arayan bir genç, bir gün köprüden geçerken ırmakta birinin boğulmakta olduğunu fark eder. Dikkatle bakınca tanır adamı. Nefes nefese, doğruca onun oturduğu apartmana gider ve ev sahibini bulur.

  • Üçüncü kattaki dairenizi tutmak istiyorum.
  • Maalesef tutuldu, diye cevap verir ev sahibi.
  • Ama nasıl olur? Eski kiracınızı az önce boğulurken gördüm.
  • İyi ya, zaten onu suya iten adam kiraladı daireyi.

Kore Hanedanlığı’nın ilk kurucusu Wang-Gong’un mezarını ziyaret etmek üzere Kaesung Kentine gidiyoruz. Kaesung, Kore Krallığı’nın ilk başkenti ve şimdiki başkent Pyong Yang’a 160 kilometre mesafede. Ortalama 3 saat sürüyor. Kralın mezarına yeşil çimler üzerinde yer alan basamakları tırmanarak çıkıyoruz.

1000 yıllarında Kore yarımadasında üç krallık varmış. Wang Gong bu krallardan birincisini savaşta mağlup etmiş. İkincisi kendiliğinden teslim olmuş ve böylece ilk kez tüm yarımada, tek bir Kore bayrağı altında birleşmiş.

Wang Gong’un kral mezarı yakınında bulunan küçük bir müzede, o döneme ait tablolar, porselenler, paralar, ipek kumaş örnekleri, metal kalıpla basılan kitap örnekleri ve değişik tarım ve ev araçları sergileniyor. Kralın mezarının etrafına iri aslan ve muhafız heykelleri dikilmiş. Japon işgalciler bu mezarı dinamitle patlatıp içindekileri Japonya’ya götürmüş.

Gienseng Mucizesi

Kore’ye giderseniz, adım başı “Gienseng” ile karşılaşacaksınız. O da ne, derseniz anlatmaya çalışayım. Sarı renkte kollu, bacaklı sarı  bir kök. Tarlaların gölge kısımlarında, ancak yedi yılda gelişimini tamamlıyor. Ama, her şeye iyi geldiği iddia ediliyor. Yorgunluk, seks gücü, romatizma ve daha neler neler. Özellikle bilgisayarla çalışanlara tavsiye ediliyor. Gienseng bilgisayarın sebep olduğu yorgunluğu yok ediyormuş. Zaman içinde bu kökler artık Kanada, Japonya, Çin ve Sibirya’da da yetiştirilmeye başlanmış.Ancak, esas ana vatanı elbette “Kore.”

Tozunu, çayını, kremini,  şurubunu, pestilini ve hapını satıyorlar. Bir de ünlü Gienseng tavuğu var. İçi pirinç, zencefil, hurma ve tabii bir de Gienseng kökü ile doldurulmuş tavuk tam sekiz saat kaynatılıyormuş. Vallahi işte bu zavallı tavuk için tam 20 dolar ödedik; ama bana sorarsanız hiç değmez. Merak ettik ve tattık. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Büyük Önder Kim İl Sung, Oğlu Kim Jong İl

Evet, bu iki isim Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde âdeta kutsallaşmış. Ülkenin her köşesinde önder Kim İl Sung veya oğlunun ya da her ikisinin fotoğrafı veya heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Sadece Kim İl Sung’un ülkenin dört bir köşesinde 60 bin heykeli olduğu söyleniyordu. Her Kuzey Koreli’nin göğsünde birer yüce lider Kim İl Sung kırmızı renkli rozeti. Çok istedik, bu rozeti kesinlikle yabancılara veremiyorlar.  Ünlü önder fotoğraflarında zaman zaman oğlu ile, bazen buyruklar veriyor, bazen çocuklarla, bazen de işçi, asker ve köylüyle. Gazetelerde sadece onların resimleri var. Televizyonda üç kanalda da sadece çoğu zaman gösteriliyor.

Ama Kim İl Sung çoğu kez gülümsüyor veya gülüyor. Belli ki karizmatik bir şahısmış. Bütün şiirler, bütün gösteriler, öyküler ve romanlar onların özdeyişlerini yineleyerek bu iki kutsal şahsa teşekkür ederek bitiriliyor. Herhangi bir konuşmada onun ismi geçerse herkes alkışlıyor. Örneğin bir gösteride fotoğrafı ekranda belirirse ayağa kalkılıyor.

Öndere gönderilen armağanların saklanması için 1978 yılında Pyong Yang’ın kuzeyindeki kutsal Myohyang Dağları’nın doğusunda, 26 bin metre kare üzerine 6 katlı Uzakdoğu tapınağı mimarî üslubunda bir bina (Uluslararası Dostluk Sergi alanı)  inşa etmişler. Bütün duvarları, tavanları açelya, manolya ve kimilsung çiçeği ile süslemişler. Bu saraya konulması için ben de saatli özel bir madenci heykeli yaptırdım, mektuplaştık, özel ambalajı ile getirdim, yetkililer  ölçtüler, fotoğrafladılar, incelediler, gittiler ve son gün saatin kalitesini beğenmemişler, olmadı. Bana İstanbul’da saati değiştirmemi önerdiler. Takvimin bile Kim İl Sung’un doğum günü ile sıfırlandığını söylediler.

Kim İl Sung, 1994 yılında 83 yaşında vefat etti. Yerine veliahdı, oğlu Kim Jong İl geçti.

Çiçek Şehri Pyong Yang’da Bir Tur

Önce ulu öndere 60. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen dev halk eğitim merkezini ve kütüphaneyi (Grand Peoples’ Study House) geziyoruz. Onlarca okuma odası, lisan laboratuvarı, milyonlarca kitap ve müzik odaları…

Bu kütüphaneye editörü olduğum “Coal” isimli kitabım ile gezi kitaplarımdan birer adet hediye ediyorum. On dokuz sene hediye ettiğim kitap ilgili bölümde duruyordu.  

Başkan Kim İl Sung’un 1972 yılında tamamlanan Mansu Tepesi’ndeki 35 metrelik dev bronz heykeli önünde sıra ile eğiliyoruz.

Başkana 70. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen 170 metrelik Chuce Anıtı’nın tepesine asansör ile çıkmak mümkün. Bu muhteşem anıtın ucundaki meşale gece de yanıyor. Ön cephesine ise değişik ülkelerdeki Chuce çalışma gruplarının yolladığı mermer yazıtlar konnmuş. Aralarında Türkiye yok. Keşke bir üniversitemizin felsefe bölümü böyle bir incelemeyi gerçekleştirse, diyorum. Ama panoda asılı bir sözcük bana çok itici geldi. “Her şey insan için.”

Daha sonra bizi ve diğer grupları akrobat gösterisi seyretmek üzere “Sirk Binası”na (Peoples’ Army Circus) götürüyorlar. Gösteri tam profesyonelce hazırlanmış. Zaten bu sirk dünyanın değişik yörelerinde gösteriler yapmış ve büyük beğeni kazanmış.

Çocuk Sarayı bizi büyüledi. Burada okul sonrası çocuklara bale, müzik, edebiyat, bilgisayar ve spor eğitimi veriliyor. Her girdiğimiz odada alkışla karşılanıyoruz. Ardından her sınıf bize kısa bir gösteri yapıyorlar. Daha sonra bizleri büyük tiyatro salonuna aldılar. Bir buçuk saat süren nefis bir gösteri sundular. Sevgili oda arkadaşım, sanatçı ve eczacı Attilâ Atasoy bu merkeze hayran kaldı.

DPKR’de her şey çok farklı, çok değişik geldi bizlere. Ya edebiyat!… Düşünceler ne olursa olsun, yaşam koşulları ne kadar değişik olursa olsun, şiirin tadı hep aynı.

Sizlere So Çong-Ju’nun “Bir Kasımpatının Yanı Başında” şiiri ile bu ülkenin şiir tadını sunmak istiyorum.

“Bir kasımpatı çiçek açsın diye

ötüp durdu guguk kuşu

bahar geldiğinden beri

Bir kasımpatı çiçek açsın diye

Gökler gürledi durdu

Kara bulutlar ardından

Uzaklardan dönecek kız kardeşimi

Aynanın karşısında

Yutkunarak durup

Gizlice beklercesine

O sarı taç yaprakları açsın diye

Kırağı yağdı dün gece

Ve bir türlü uyuyamadım ben.”

Herkesin kolayca ulaşamayacağı bir coğrafyayı, bir Türk grubu olarak 1990 yılında ilk kez ziyaret etmiştik. On dokuz yıl sonra tekrar geldim.  Artık tüfeklerimizi, kasaturalarımızı gömdük ve Kore’ye asker değil gezgin dost gönderme mutluluğuna eriştik. Herkesin bu güzel coğrafyayı görebilmesi dileğiyle…