PARİS: HER KADININ RÜYASI…

Bu güne kadar  33 ülke, 100’den fazla şehir gezdim. Her birinin tadı farklı, hatıraları değişiktir aklımda. Ancak içlerinde bir iki tanesi var ki, kalbimdeki yerleri bambaşkadır. Belki de oralara daha sık gittiğim, sokaklarını, meydanlarını, Metrosunu daha iyi tanıdığım, lisanına yabancı olmadığım içindir. Bunlardan biri: PARİS’tir. Her şehre bir slogan yakıştırırım. Bana göre bu şehrin sloganı da “Paris, her kadının rüyası…” gelin birlikte gezelim.

Varsayalım sabah uçağı ile Paris’e uçtunuz. Yerel saatle 11.30 gibi uçak iner, pasaport kontrolü, valizler derken çıkıp, otele yerleşmeniz saat 13.00’ü bulur. Yapılacak ilk iş doğruca Champs Elysees Caddesi üzerindeki Arc de Triomphe’ a (Zafer Takı) gitmek (Charles de Gaulle-Etoile Metro istasyonu, hat1). Zira şehri baştanbaşa gezebileceğiniz çift katlı otobüsler bu noktadan belli saatlerde hareket eder. Şayet yolculuğa bir turla değil de tek başınıza çıkmışsanız, yaklaşık iki saat süren bu tur, Paris’i genel anlamda tanımak için güzel bir fırsattır. Bunun gibi dokuz ayrı biniş noktası vardır. Ancak ben bu parkura Zafer Takı’ndan başlamayı tercih ederim. Tur bitiminde, Zafer Takı’nın terasına çıkabilir ve o meşhur caddeyi bir kez de yukarıdan seyretmenin keyfine varabilirsiniz.

Cadde boyunca Planet Hollywood Mağazası’na  uğrayıp hediyelik ve hatıralık eşyalar satın alabilir, dünyaca ünlü müzik mağazası Virgin’den en yeni CD’leri seçebilirsiniz. Fransızların ünlü araba markası Renault’un teşhir mağazasında dolaşabilir, Pub Renault adlı kafeteryasında bir şeyler yiyip içebilirsiniz. Konu yemekten açılmışken, Champs Elysees üzerinde gerek Fransız, gerekse dünya mutfaklarından örnekler sunan sayısız kafeterya, restoran, pub ve pastane bulabilirsiniz.

Caddenin sonu Concorde Meydanı’na çıkar. Burada Mısır firavunu ile kraliçesi tarafından hediye edilmiş bir dikilitaş vardır – tıpkı bizim Sultanahmet Meydanı’ndaki gibi. Çevresinde oteller ve sinemalar bulunur. Yola devam ettiğinizde karşınıza Jardin des Tuileries çıkar. Bu bahçelerde kimisi ağaçların altında yürüyüşler yapar, kimisi de banklarda oturup kitap okur. Çocuklar oyun oynayıp koşuştururken emeklilik yaşına gelmiş büyükler –onlara ihtiyar demeye dilim varmıyor, çünkü yaşları büyük ama ruhları genç- Fransızlara özgü, Petang denilen bir oyun oynarlar. Gülle büyüklüğünde demir toplarla oynanan ve misket oyununu andıran bir oyundur bu.

Bahçenin sonuna geldiğinizde karşınıza dünyaca meşhur Louvre Müzesi çıkar. Burasını birkaç saatte gezmek mümkün olmadığından, sabahın erken saatlerinde gelip rahatça dolaşmanızda yarar var. Büyük heykeltıraş, ressam, mimar Leonardo da Vinci’nin meşhur tablosu La Jaconde’u (Mona Lisa) görmeden olmaz. Müzenin avlusunda yer alan cam piramidin, gündüz-gece ışıklar altındaki görüntüsünü, yine aynı avludaki rengarenk mozaiklerle kaplı havuzlardan akan suların güzelliğini size anlatmakla bitiremem. İsterseniz havuzun çevresindeki sette oturup dinlenebilir ya da müzenin. Rue de Rivoli kapısına açılan pasajın içindeki cafe’lerden birinde oturup kısa bir kahve molası verebilirsiniz.

İçinden Louvre-Rivoli Metro istasyonuna da geçebileceğiniz bu pasaj, hediyelik eşya dükkanlarıyla doludur. Metrodan çıkar çıkmaz karşınız Benelux Mağazası çıkar. Free shop’lardan satın alabileceğiniz her türlü parfüm ve kozmetik ürününü buradan da aynı fiyata bulmanız mümkündür. Bu tarz eşyalar satan bir diğer mağaza da Rue Saint Honore’de (Louvre Metro istasyonu, hat 1) bulunur.

Akşam yemeği için tekrar Champs Elysees’ye dönebilirsiniz (Franklin D. Roosevelt Metro istasyonu, hat 1)Zafer Takı’na doğru ilerlerken, sol kolda tipik bir İtalyan Lokantası olan Pizza Pino’yu görürsünüz. Farklı yemekler denemek isteyenler, gerek burada, gerekse caddeyi kesen sokaklarda pek çok alternatif bulabilirler.

Paris’teki üç yıldızlı otellerin kahvaltılıklar öyle ahım şahım sayılmaz. Genellikle kruvasan, sandviç ekmeği, reçel ve tereyağından oluşur. Dört yıldız ve üzerindeki otellerdeyse kahvaltı açık büfe şeklindedir. Üç yıldızlı oteller biraz küçük olmakla birlikte çok rahat ve konforludurlar.

Kahvaltı sonrası turunuzun ikinci gününe başlarsınız. İlk hedef, Paris’in simgesi sayılan Eiffel Kulesi’dir (Trocadero Metro istasyonu, hat 6) Eiffel Kulesi bir anda tüm ihtişamıyla karşınıza çıkınca içinizi bir heyecan kaplar, artık gerçekten Paris’te olduğunuza inanır, fotoğraf makinenizin deklanşörüne asılırsınız. Palais de Chaillet’nin terasından uzun uzun etrafı seyredersiniz. Aşağıdaki geniş avluda paten kayanları, bisiklete binenleri, uçurtma uçuran çocukları görürsünüz. Yanınıza hatıra eşyası satıcıları yanaşır ya da siz merakla tezgahlarına doğru gidersiniz. Turist otobüsleri peş peşe otoparka dizilir. Artık bu demir yığınına daha yakından bakma zamanı gelmiştir. Üst katlarına çıkmak için gişenin önünde uzun kuyruklar oluşmuştur bile. Aslında yukarıda, panoramik bir manzara dışında enteresan bir şey yoktur. Bu kadar para verip çıkmaya değmediğini sonradan anlarsınız. Bir görevli sizi asansörle yukarı çıkarır. Sizi ister birinci, ister ikinci kata bırakır ve siz de şaşkın ördek misali sağa sola bakıp Paris’i kuşbakışı seyretmeye çalışırsınız.

En iyisi Seine Nehri kıyısına gidip Bateaux-Mouches (bir tür dilenci vapuru) ile nehri gezmek.  Saat 10.00’dan itibaren her yarım saatte bir kalkan bu tekneler İle de la Cite adacığının etrafından dolanıp Hürriyet  Heykeli’nin önünden dönüş yaparak ilk kalktığı iskeleye yanaşıyor. Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Son sefer saat 22.30’da. Öğlen 12.00 ile akşam 21.00’deki gezintiler yemekli.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu yaya dolaşmaktır. Sıkı bir yürüyüşe hazır mısınız? Eiffel Kulesi Parkı’ndan geçip Ecole Militaire’in (askeri okul) önünden sola sapıp, Hotel des Invalides’e gelirsiniz. Aynı zamanda Napolyon’un mezarının da bulunduğu bu mekan çok görkemlidir. Buradan ister yürüyerek, ister Metro ile Jardin du Luxembourg Parkı’na gidebilirsiz (Luxembourg Metro istasyonu, hat RER-B). Palais du Luxembourg diye bilinen saray ile kocaman havuzu burada  bulunur. Biraz soluklanıp yorgunluk attıktan sonra, Saint Michel Caddesi boyunca yürüyüp Saint Germain’e gelirsiniz. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının bulunduğu bu semt, kilisesi ve kafeteryaları (Cafe  Flore birçok film karesine girmiştir) ile de meşhurdur. Bir sıcak çikolata içmeden buradan ayrılmayın. Şansınız vara, bir yandan yorgunluk kahvenizi yudumlarken, bir yandan da oturduğunuz yerden akşamüzeri sokaklara dökülen şarkıcıları ve göstericilerinin şovlarını izleyebilirsiniz. Buraları aynı zamanda akşam yemeği için de çok nezihtir. Balık restoranlarından, Yunan meyhanelerine, Kore usulü barbekü’lerden, İtalyan mutfağına kadar çeşit çeşit mekanlar mevcuttur.

Akşam karanlığı çökmeye başlarken, hem gündüz hem de gece ışıkları altında çok keyifli bir yer olan Sacre-Coeur’e (Anvers metro istasyonu, hat 2) gitmenin tam zamanıdır. Burası da tıpkı Eiffel Kulesi gibi Paris’i tepeden seyredebileceğiniz bir yerdir. Metro istasyonundan çıkınca gördüğünüz daracık yokuştan yukarı doğru elli metre kadar ilerlerseniz, tam karşınıza bir tepenin üzerindeki heybetli katedral çıkar. Buraya ister basamakları tırmanarak, ister yokuşun başındaki teleferikle çıkabilirsiniz. Kilise çıkışında, sağa doğru kıvrılıp dar yoldan sola saparsanız ressamların, padomimcilerin, müzisyenlerin bulunduğu Montmartre meydanına çıkarsınız. Yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek onlarca yer vardır burada. Ayrıca Montmartre’ın çevresini petit train denilen küçük bir vagon katarıyla da gezebilirsiniz.

Paris’te üçüncü gününüz. İlk işiniz Metroya atlayıp La Defense’a gitmek (Grande Arche de la Defense Metro istasyonu, hat RER-1). Önemli şirketlerin holding binalarının sıralı olduğu bu mahalleye, Paris’in Amerika’sı da denilebilir. Binaların girişlerindeki meydanda resim galerileri, sanat merkezleri vardır. Sanat ve kültüre düşkünseniz eğer, George Pompidou Kültür Sanat Merkezi’ni gezmenizi tavsiye ederim.

Daha sonra La Fayette’e (Montparnase-Bienvenue Metrosu, hat 4, 12,13) ve Opera Meydanı’na (Opera Metrosu, hat 3, 7, 8) gidebilirsiniz. Operayı gezebilir, hatta bilet bulabilirseniz beğendiğiniz bir oyunu izleyebilirsiniz (tavsiyem gitmeden önce internet’ten yerlerinizi ayırtmanız). Boulevard Haussman’ı gezdikten sonra Galleries La Fayette’e mutlaka uğrayın. Burada iğneden ipliğe her şey mevcut…

Paris’in en işlek tren istasyonu Gare du Nord’dur. Avrupa’nın diğer ülkelerine seyahat etmeniz gerekirse eğer, hızlı trenle Brüksel bir buçuk, Amsterdam üç saat. Hazır Paris’teyken, çocukların olduğu kadar büyüklerin de ilgisini çeken ve Amerika’dan sonra Avrupa’da da açılan ilk masal parkı Euro Disney’ i ziyaret edebilirsiniz (Chatlet-Les Halles Metro istasyonu, hat RER A, B, D).

O kadar gezmişken, müzikallere, şarkılara konu olmuş Notre Dame Kilisesi’ni mutlaka görün demek isterdim ama maalesef talihsiz bir yangın sonrası şu an ziyarete kapalı. (metro St. Michel Notre Dame hat RER B, RER C).

Gece hayatına meraklıysanız revüler, şovlar seyredebileceğiniz gece kulüplerinin arasında Lido, Follies Bergeres, Moulin Rouge ve Budha Bar  en mükemmelleri ve dünyaca meşhur olanlarıdır. Disco Club 79 Champs-Elysees’nin, hatta Paris’in en güzel diskolarındandır. Zamanında Ajda Pekkan’ın konser verdiği Olympia Müzikholü’nde beğendiğiniz bir sanatçının konseri varsa sakın kaçırmayın.

Aklıma gelenler bunlar, ancak kısacık satırlara sığdırabildiğim Paris yalnızca bunlardan ibaret değil tabii. En iyisi gidin ve kendi gözlerinizle görün.

Nice coğrafyalar dileğimle.

Bir Tutkudur Seyahat…

Sicilya: Etna ve Geçmişinin Gölgesinde

Uçağın lastiklerinin bir homurtu ile yerinden çıktığını duyunca, yeni bir coğrafyaya yaklaşmanın heyecanı beni sardı. Gerçi Sicilya’yı bundan 15 yıl öncesinin kısa zamanda fazla yer görme hırsı ile şöyle bir görmüştüm; ama, uzun zamandır Akdeniz’in bu sıcak kanlı adasına tekrar gelmem gerektiğinin bilincindeydim. Tevekkeli değil, ünlü Alman şairi Goethe 1787 yılında “Sicilya’yı görmeden İtalya’yı tanıyamazsınız; çünkü, her şeyin sırrı Sicilya’da gizlidir” demiş.

Dar sokağa iki sıra park edilmiş arabaları, yere fırlatılan sigara izmaritleri, zayıf, saçları briyantinle dikilmiş siyah gözlüklü ince sakallı delikanlıları, içten, yardımsever ve geleneklerine çok bağlı halkı ile işte Sicilya’dayım.

            Sicilya ünlü Homeros’in Odessia destanında “Üç tarafından denizlerle sarılmış, Akdeniz’in ortasında bir ada” olarak tanımlanmış ve o çağlardan itibaren farklı kültür ve kavimlerin buluşma noktası olmuş. Milâttan önce VII. yüzyılda Yunan kolonisi olarak kurulup, leziz şarap ve zeytini ile Fenikelileri bile buraya davet etmiş. Romalıların bir zamanlar buğday deposu olarak kullandığı, Akdeniz’in en büyük adası olma şerefini elinde tutan Sicilya, küçük takımadaları ile birlikte İtalya’nın dokuz ilini oluşturuyor. Geniş alanlara yayılan narenciye bahçeleriyle, balıkçılığı, bol zeytin ağaçları ve güzel şaraplarıyla tanınan Sicilya, gerçekten zengin ve bereketli bir ada.

            Avrupa’nın tek aktif yanardağı Etna’nın gölgesinde öbek öbek çiçeklerin süslediği Sicilya, nedense hep “mafya” ile birlikte anıldı. Merak ettim ve öğrendim, mafyanın kelime anlamı “geleneksel yaşam tarzı” imiş. Elbette mafyanın bugünün Sicilya’sındaki etkinliğini bilemem; ama, Sicilya minik kafeleri, manolyaları, tatlı maya ekmeği içindeki nefis dondurması, yanan soluk sarı gece lâmbaları gölgesindeki eski; fakat, anlamlı güzel evleri, pazar sabahları kahve ve parkları dolduran Akdeniz’in sıcaklığını yüreğinde taşıyan halkı ile işte, gözlerimin önünde !

            İtalya’nın en güney ucundan, 16 kilometre genişliğindeki Messina Boğazı ile ayrılan, kabaca üçgen biçimindeki özerk yönetim bölgesi Sicilya, denizin, güneşin, tatlı martini, ateş likörü, Akdeniz müzikleri, Yunan ve Roma uygarlığı izlerinin ve heyecanının yaşandığı bir belde!

            Ada halkı İtalyanca’yı bir başka aksanla, farklı konuşuyor. Bu yüzden İtalyanlarla bile zor anlaşıyorlarmış. Hatta Sicilyaca-İtalyanca sözlükleri bile satılıyor.

            Akdeniz’in sıcak ikliminin verdiği rehavet ile sakinler, para hırsları yok. Nasıl olsa toprak bereketli ve turistlerde var, o zaman fazla çalışmaya da gerek yok. Başka bir lisan öğrenmeye de! Nasıl olsa turistlerin birkaç kelime İtalyanca bilgisi İtalyanların o pratik zekâları, çabuk anlama kabiliyetleri ile birleşince geçinip gidiyorlar.

            Kuzey İtalya ile güneyi arasındaki yaşayış ve kültürel değerler farkını, Palermo’nun havaalanından bile anlamak mümkün. Torununu geçiren yaşlı teyzenin gözünden dökülen gözyaşı bir süre sonra torunun gözyaşları ile bütünleşiyor. Dakikalarca birbirlerinden ayrılamıyorlar.

            Saat 13 deyince Sicilya’da tüm kepenkler arka arkaya birer birer gürültülü bir sesle aşağıya iner ve adayı bir sessizlik kaplar. Artık “siesta zamanı”dır adada.

            Bir akşamüstü Palermo’nun kıyı boyunca uzanan Villa Della Cala boyunca yürüyordum. Bir dükkanda koca kazanda etlerin kaynadığını ve insanların da önünde kuyrukta olduğunu gördüm! “Bir gezgin, her yeni tadı tatmalıdır” deyip daldım içeriye. Bir adamcağız, bıçakla kestiği bir sandviç ekmeğine, kazandan çıkardığı ciğerleri büyük bir ciddiyetle tek tek diziyor ve sonra üstüne öğütülmüş kaşar peynirini güzelce serpiştiriyor! Doğrusu bu farklı tat pek lezzetli idi. Bir de sabahları top şeklinde kızarmış bir değişik börek satılıyor. Dışı patates, içi ise etinden peynirine kadar farklı maddelerle doldurulmuş. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Başkent Palermo

            Siracusa, Catania ve Taormina gibi sevimli kasabalara sahip Sicilya’nın en popüler ve en zengin liman kenti, elbette başkent Palermo. Yunan kolonisi olduğu zamanlarda başlayan ticarî alandaki zenginliğinin Arap istilaları, Norman ve Bizans akınları ve Roma İmparatorluğu döneminde devam ettiğini Palermo kentinin dört bir yanına dağılmış tarihî yapıtlardan anlamak mümkün.

            Palermo’nun eski kentini yürüyerek gezin derim. Şehrin ana damarlarından “Corso Vittorino Emanuale Caddesi”nin denize ulaştığı noktadan başlayarak bu caddeyi sonuna dek arşınlayınız. Sanat ve kültüre ilginiz varsa, önce Abatellis sarayında yer alan Sicilya sanat galerisinden başlayın. Burada çoğunluğu dinî konuları içeren ikona, tablo ve heykelleri sarayın mistik havasında zevkle seyredeceksiniz.

            Yola devam edince dikkatinizi çeken ilk büyük yapı Palermo Katedrali olacaktır. İngiliz din adamı Gualtiero Offamillo tarafından yaptırılan katedralin içersine girince, Katolik mezhebinin, zaten geleneklerine bağlı Sicilyalıların üzerindeki büyük etkisine gözlerinizle şahit olacaksınız. Corso V. Emanuale Bulvarı’nda devam ederseniz “Cuba” olarak anılan bir eski kaleden sonra, bence adanın en ilginç köşesi olan bir mezarlık ve yanındaki müzeye sıra gelecektir. 1881 yılında soyluların gömülmesinin yasaklanması ile başlayan mumyalama işleminin, 1920 yılında bu yasa kaldırılana dek oluşturulan binlerce mumya örneğini, yerin bir fersah altındaki Katakomb müzesinde hayret ve korku ile seyretmek mümkün. Evet, bu dehlizde orijinal kıyafeti ile kadını, çocuğu, kısa boylusu, papazı ile sekiz bin mumya farklı açılardan ve değişik uzaklıklardan hep size bakıyor olacak. Hele “Rosalia” adında küçük, güzel bir kızın mumyasının başında, sanki her an gözünü açıp uyanacak diye bir süre hareketsiz bekliyorsunuz. Aynı müzenin yanındaki mezarlığa da muhakkak giriniz. Ben bu denli bakımlı ve sanki bir çiçek bahçesini andıran bir mezarlık görmedim. Mezarların üstündeki saksılardan rengârenk çiçekler fışkırıyor. Ayrıca mezar sahiplerinin çerçeve içinde mezarın üstüne bırakılmış birer-ikişer fotoğrafları da ihmal edilmemiş. Hatta bazı mezarların başına rengârenk balonlar bile bağlanmış. Ölüye ve geçmişe bu denli saygı, doğrusu beni duygulandırdı !

            Müzeden çıkınca bir otobüse atlayıp, tüm Palermo’yu kuşbakışı seyredeceksiniz. Başpiskoposluk merkezi Monreal’e gidiniz. Eğer dediğimi yaparsanız, Altındeniz kabuğu (Canca D’oro) vadisine bakan Caputo dağında bulacaksınız kendinizi.

            Önce elbette Monreal Katedrali ve Manastırı gezilecektir. 1174 yılında II. William tarafından inşa ettirilen katedral, Bizans, Norman ve Arap mimarîsinin çok güzel bir karışımıdır. Duvarlarını ve tavanını kaplayan ünlü mozaikleri, eski ve yeni İncil’den alınan olayları tasvir eder. Katedral, bazilika şeklinde olup, Lâtin hacına benzetilmiştir. Bir kare şeklinde olan bahçesi, 228 çift mozaik ve altın kaplanmış kolonları ile Roma mimarîsinin Sicilya’daki en güzel örneğini temsil eder.

            Goethe Enstitüsü’nde birlikte Almanca öğrendiğimiz Palermo Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Antonella Balseno ve eşi, beni bir müze görünümündeki bir lokantaya, akşam yemeğine götürüyorlar. Antonella, hâlâ 20 yıl önceki ufacık Fiat arabasını kullanıyor. Araba artık “ben gidemem” diye haykırıyor. İstanbul’da kapılarını açık bıraksanız bile kimsenin elini sürmeyeceği bu ufak ve yaşlı aracın direksiyonu, her arabadan inişte demir bir çubukla kilitleniyor. Evet Sicilya’nın gelenek ve göreneklerinden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Koca adada bir tek diet kola bulamazsınız. Bu yeniliği kabul etmeleri için daha 15 yıl geçmesi gerekirmiş.

Catania – Toarmina ve Etna

            Palermo’dan bir otobüse atlayıp, iki buçuk saat sonra Catania’ya varabilirsiniz. Bu tarihî kasabada Roma Amfitiyatrosunu, Fil Çeşmesini ve St. Agatha katedralini gezdikten sonra, doğru güzel ve sevimli bir Ortaçağ kasabası olan Taormina’ya varırsınız. Rengârenk ada sardunyalarıyla bezeli, bir yanı ulu Etna’ya diğer yanı Akdeniz’e bakan şirin evler, dar ve çiçekle bezeli sokaklar, manolya kokulu avlular, gotik çarklar, küçük meydanlar, Hellen Uygarlığı Katedrali, Roma Dönemi Yunan Tiyatrosu, kiraz, portakal, hatmi çiçekleri, buburmeryemler, limon, güneş ve deniz ile şarabın bir potada eritilmesi ile ortaya çıkan bir kasabacık. Yol, Taormina’dan sonra Etna’ya doğru uzanır. Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı 1995 yılına dek 140 kez faaliyete geçmiş. En son patlamasını gösteren video kasetler, dia ve fotoğraflar satılmakta. Dağın 1800 metresine kadar otobüs veya teleferikle ulaşmak mümkün. Daha sonra cip  ile 2500 metreye kadar gidilebiliyor. Zamanla sertleşip siyah ve parlak bir görünüm alan volkanik kayaçlar, ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Son püskürmeyi anımsıyorum. Gazete ve televizyondan izlemiştim. Lavlar Zafferana kasabasına 300 metre kala kendinden durmuştu. Dağ gittikçe dikleşiyor. Yöreye kestane, meşe, çam ve huş ağaçları hâkim.

            Bilirsiniz, Venedik’te bir saatin altında şu ibare vardır. “Ben sadece iyi geçen zamanı gösteririm.” Evet, Sicilya’da iyi geçen zaman sona erdi. Bavulumu toplarken, Sicilya’yı yirmi sene sonrada samimî insanları ile geleneklerine sahip, Amerikan kültürüne teslim olmamış olarak bulmayı diliyordum.

          Yaşlı bir kadın, Sicilya’da tatilini geçiren Gina Loborigida ile karşılaşır ve “Çok güzelsiniz küçük hanım. Sizde bu güzellik varken, dünya çapında ünlü bir yıldız olursunuz” der. Ünlü İtalyan yıldız mütevazi bir gülümseme ile “Benim adım Gina Lolobrigida” der. Yaşlı kadın ellerini iki yana açarak “Hiç önemli değil güzel kızım, adını değiştirirsin…”

Umut, Direniş ve Sevda: Bosna Hersek

Yazar Ivan Andiç, müzisyen Goran Bregoviç ve rejisör Emin Kostakayı bağrından çıkarmış olan Bosna – Hersek iki ülke ve iki din arasında sıkışıp kalmış. Katolik Hırvatlar ile Ortodoks Sırplar arasına ! Bu üç halk Osmanlı ve Hırvat kökenli Tito döneminde iç içe huzur içinde yaşarken kendilerini birden acımasız bir savaşın içinde buldular. Bir ara yazın “yeşil” kışın ise beyaz” ile özdeşleşen güzel topraklar başka bir renkle anılmaya başlandı. “Kırmızı” yani “kan” ! Bir tatbikat diye başlayan bu kanlı savaşta, komşu komşuya, çocuk çocuğa kasap manava düşman oldu. Kırkbir ay süren mücadele ikili kombinasyonlar şeklinde üç milleti kıyasıya savaştırdı. Boşnakların bir bölümü ülkeyi terk etti. Sayıları iki milyon civarı olduğu tahmin ediliyor. Hatta İstanbul’da “Yenibosna” diye yepyeni bir semt kuruldu. Şehir parklarının hemen hemen tamamı genç insanların mezarları ile doldu. Özellikle başkent Saraybosna’da binaların tamamı kurşun delikleri ve top mermileri ile elek gibi döküldü. Çevrenin dingil yeşilliği, otlayan gürbüz inekler, duru mavi gökyüzü gürül gürül akan nehirler roketlerle sarsıldı. Hani bazen kelimelerin “boş, zayıf ve yetersiz” kaldığı anlar vardır ya! Ancak onu yaşayan bilir.  Oysa ki bir çocuk doğduğunda düşmanını tanır mı? “Nefreti” kim öğretir genç dimağlara? Savaşlarda kazançlı çıkan kimdir? Sanki yanıtı duyuyorum; savaş tüccarları ve bazı politikacılar.

Hırvatlar çift tarafı keskin, Sırplar tek tarafı keskin Boşnaklar ise kör birer bıçak gibi idi. Başkent Saraybosna 3,5 sene süren kuşatma sonunda (Hitler’in St Petersburg kuşatması ile beraber bir rekor) 250 bin kayıp verdi. Günde 2 bin bomba tepelerde mevzilenmiş Sırp cephelerinden kentin üstüne yağdı. Hareket halindeki her şey “acımasızca” vuruluyordu. Özellikle otobüs, tramvay, otel ve pazaryerleri “ideal” hedeflerdi. Şehirdeki Sırp casusları telsizle top başındaki arkadaşlarını yönlendiriyordu. Hatta Avrupa’dan avcılar gönüllü olarak Sırp cephesinde “insan vurmak” için Sırbistan’a akın ediyordu. Hani boşuna Tolstoy “hayvan vurmanın bir adım ilerisi insan vurmaktır” dememiş. Boşnaklar ise savaşın ve kuşatmanın en şiddetli günlerinde “karşı” tarafın moralini bozmak için şık giyinip piyasa yapmaya ve köpeklerini gezdirmeye devam etmiş.

Saraybosna halkı “fare kapanında” diğer bir deyişle “açık hava hapishanesindeydi”. İnsanlar karşıdan karşıya farklı yerlerden ve zig-zag çizerek geçiyordu. Sık sık çıldıranlar da oluyordu. Kan kusan tanklar binaların karşına geçip tek tek vuruyordu. Her yerden alevler yükseliyordu. Dış dünya ile tek bağlantı 800 metrelik 1,7 metre yüksekliğinde havaalanı altından geçen bir tüneldi. Bu dar tünelde doğum ve düğün törenleri bile yapılmış. Tam 3 milyon kişi 2,5 yıl boyunca bu tüneli kullanmış. Saraybosna’da çok “acı” olaylar yaşanıyordu. Bebeğini öldürüp eti ile köfte yapıp annesine yediren Sırp kadını, komşuları sadece lanetleniyordu. Bu “anne” akli dengesi bozuk olarak yaşamına devam ediyormuş. İşte bir başka olay: Boşnakları bir nehrin kıyısına getirip çıplak olarak karşı sahile yüzün serbestsiniz diyen Sırp militanlar daha soyunurlarken zavallıları kurşuna dizmişler. Ingman dağları eteklerine 2 milyon mayın yerleştirildi. Mayınları döşemek kolay, ya geri toplamak? Bu arada Boşnak sanatçılar hep birlikte yeni bir şarkıyı seslendiriyordu. “Bu şehirde ağlamak günah değildir.”

Nihayet 1995 yılında Dayton anlaşması ile bu korkunç savaş resmen sona erdi. Savaşın çok önemli bir kahramanı vardı. Gafil avlanan Boşnak halkını organize edip onları haksızlığa karşı bir araya getiren bir askeri deha, Alija İzzetbegoviç ! Yıllarca zindana atılan bu kahraman, alçak gönüllü lider 2003 yılında öldüğünde tam bir milyon kişi cenazesine katıldı. Gayet sade olan mezarının başında sürekli dört asker gece gündüz gönüllü nöbet bekliyor. Ramazan topunun atıldığı “top” diye anılan Sarı Tabya’ya çıkarken “şehitlik” size eşlik ediyor.

Doğu ile Batı Saraybosna’da Buluşur!

Hani şehirler vardır tarih ve gelenek kokar. Sizi sıkı sıkı sarmalar, işte Osmanlı’nın at sürüp kılıç salladığı dağların arasına kurulmuş. Saraybosna böyle bir kenttir. Her şeyden önce yükseklerde kurulmuş bir şehirdir. Osmanlı evlerini sağlam kayada yani ovaları sadece tarıma ayırarak kurmuşlar. Bosna suyu 99 kaynaktan doğup bu güzel toprakları isimlendirmiş. Osmanlı 500 yıl sonra, 1877 Osmanlı-Rus savaşı sonrası burasını Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na “emanet” etmiştir. Diğer bir değişle, ödünç vermiştir. Boşnak buna çok üzülmüş ve o gün bugün Osmanlı geleneklerine sıkıca bağlanmış ve onlara sahip çıkmıştır. O zamanlar localar hile yapan, çürük mal satan esnafa nefes aldırmazmış. Örneğin kötü ayakkabı yapan esnafın iki ihtardan sonra ayakkabıları dama atılırmış. “Pabucu dama atıldı” deyimi işte bu topraklardan yayılmış.

“Başçarşı” Osmanlı dokusunu aynen korumuştur. Çarşıdaki sokak isimlerini sayıyorum. Saraçlar, Çizmeculuk, Ciltculuk, Kuyumculuk! Osmanlı bu kenti sıfırdan kurmuş ve 37 malın ticaretinin yapıldığı dönemin önemli bir kültür ve ticaret merkezi haline getirmiştir. II. Abdülhamit’in diktiği “saat kulesi” hala ayakta. Venedik’ten İstanbul’a, Saraybosna kadar büyük ve canlı bir çarşı yokmuş. Yeniden restore edilen zarif, ahşap çeşmenin (sebil) etrafındaki yüzlerce güvercin yüzlerce yıl önce olduğu gibi şimdi de yağmur yağdığında bir ağacın dibine sığınıyor. Çarşıda kahve değirmenleri, bakır tabaklar, ahşap işlemeleri, cezveler, badem, çörekotu, karanfil, leblebi, susam, salep, nohut, pişmaniye, tahin ile helva satan baharatçılar, ekmek için de “somunlu” denen köfte satan ufak lokantalara ve şadırvanlı meydanlara rastlayacaksınız.

Milijacka nehrinin ikiye böldüğü kentin minare ve kırmızı kiremitleri ile dağ eteklerine doğru uzanan silueti, barok kuleleri ve dağın tepesine tünemiş eski Kalesi (tabya) ile gene çok hoş. Evliya Çelebi ünlü eserinde bu kentte 1959 yılında 110 çeşmenin varlığından bahseder. Saraybosna biraz Üsküp, biraz Bursa, biraz Edirne, biraz Kahire ve biraz da Viyana’dır. Yani Saraybosna her şehre benzer ama aslında o hiçbir şehir değildir. Avrupa’da ilk tramvay 1874’te burada kurulmuştur. Tabii atla çekilirmiş. Bugün de aynı tramvay hattı faaldir. Ünlü Boşnak böreği gene popülerdir. Boşnak böreği kıymalı, peynirli, ıspanaklı veya karışık sunulur. Ama biraz yağlıdır.

Boşnak Sancağı Valisi Gazi Hüsrev Bey’in 1531 yılında yaptırdığı bahçesindeki ıhlamur ağaçları ile sizi selamlayan Begova (Gazi Hüsrev) Camii’nde her gün 20 imam tarafından hatim indirilmesine Osmanlıdan beri ara vermeden devam edilmektedir. Ezanlar teyple değil yalın sesle okunuyor. Bugünkü imam hatip lisesinin benzeri olan Kurşunlu Medresesi ile kapalı çarşıyı bedestenden (Bezistan) yaptıran gene aynı validir. Saraybosna aşk ve kadın şehridir. Dayanıklı, ölümsüz ve hep yenidir. Semalarına Ayşe Kulin’in ünlü romanına konu olan “Sevdalinka” yani sevda şarkıları Saraybosna’nın sokaklarında dolaşır durur.

Osmanlı’dan burayı teslim alan Avusturyalılar yamaçlara kendi mimari üslupları ile sevimli Osmanlı evlerinin yanına barok sitilinde dev bir milli kütüphane inşa ederler. Burada iki milyon el yazması kitap, savaşta bombalanan bu bina ile birlikte yok olmuştu. Hani önce geçmişle kültür bağları koparılır ya. Bir Boşnak, mimarisi Osmanlı’dan çok farklı olan bu binaya tepki gösterir ve hemen karşısına ahşap bir Osmanlı tipi ev yapar ve adını “inat evi” (inat kuça) koyar.

Avusturya Macar Krallığının veliahdı Franyo Ferdinant ve hamile eşi Sofya 28 Haziran 1914 tarihinde bu kentin Osmanlı yapısı Latin köprüsünde Gaurillla Princip adlı bir Sırp tarafından öldürülmesinin üzerine I. Dünya Savaşı başlar.

Saraybosna 1984 yılında kış olimpiyatlarına ev sahipliği yapmıştır. Civarında çok sayıda kayak merkezi vardır. Evet, Saraybosna ve tüm ülke savaşın yaralarını hızla sarıyor. Bakarsınız Saraybosna günün birinde “Avrupa’nın Kudüs’ü” sıfatına layık olarak dört cemaat (Müslüman, Ortodoks, Katolik ve Musevi) burada birlikte huzur ve barış içinde yaşar.

Yarısı Su, Yarısı Minare, Burası Travnik

Travnik, Osmanlı döneminde yetiştirdiği ünlü devlet büyükleri, o dönemdeki on yedi minaresi, yemyeşil yamaçlar içinde gürül gürül akan Laşus Nehri ve elçi İbrahim Paşa’nın medresesi ile tanınıyor. Orta Bosna’da yer alıyor ve şiddetli bir savaş yaşamamış. Ivo Andiç’in “Travnik Günlüğü” romanında bahsedilen “Lütfiya’nın kahvesinde” günün Travnik beyleri ve itibarlı kişileri yazları lokumlu kahve içerlermiş. Bugün ise gezginler “Dlava Voda’da” yani “Mavi Su” kenarında salkım söğütlerin gölgesinde kırmızı şemsiyeli bir masaya çöküp ızgara kokusu ve yoğun dumanın eşliğinde ya İnebolu köftesi ya da alabalık yiyorlar.

Eğer Travnik çarşısında bir tur atarsanız karşınıza “Alaca Camii” veya diğer adı ile “Süleymaniye Camii” çıkacaktır. Balkanlarda çok süslemeli camilere “alaca” denir. Caminin dış yüzeyinde servi ağaçlarının resimleri, meyve motifleri ve nakışlar dikkati çekiyor. Elçi İbrahim Paşa Medresesi’nin tasarımı aynen bir tren garı şeklinde. Ortası boş ve üstü kapalı. Medresenin sınıfları geniş bir avluya bakıyor. Burası aslında bir imam-hatip lisesi ayarında. Ama dokuz sudaki pınara eğilip bir avuç su içmeden ve çarşıdaki ünlü Seher Pastacısı’nın özel tatlısını ve peynirini tatmadan halen “yenileme” çalışmaları devam eden kalesine çıkmadan Travnik’ten sakın ayrılmayın.

Mostar Köprüsü Bir Bakıma Osmanlı Demektir!

Mostar’a doğru ilerliyoruz. Hersek’te güneş bizi ısıtıyor. İki yanımız meyve ağaçları ile dolu. Boşnaklar yol boyunca kendi ürünlerini satıyor. Sirke ile kestane balı. Ne demişler “bedava sirke, baldan tatlıdır.” Ancak ateşte kızaran zavallı kuzuları görünce tüm neşem kaçıyor!

Peçoveli etrafı surlarla kaplı, nar ağaçlarının süslediği tipik bir Osmanlı köyü. Köy yeniden hayata dönüyor. Camii ve medrese tamamlanmış. İki yüz merdivenli kalenin burç ve zirvesine çıkıp özel taşlar ile kaplı çatıları arasında Navetra nehri ile kucaklaşan tüm köyü temaşa edebilirsiniz. Kâğıt külahlarında kuru ve yaş meyve satan mahalli kıyafetleri içinde “buyurun” sözcüğü ile sizi Peçovelini’in girişinde karşılayan hanım ve çocuklar dikkatinizi çekecektir.

Sonra sınır tanımaz Buna nehrinin doğduğu Avrupa’nın en güçlü su kaynağının (Kastik) başına kurulan Ahmet Yesevi’nin torunu Sarı Saltuklu Hazretlerinin türbesi ve tekkesi ahşap mimarisi ve güzel yerleşimi ile sizi büyüleyecektir. Sarı Saltuk Hazretlerinin isteği doğrultusunda ölümünden sonra sekiz ayrı tabutu sekiz ayrı mekâna gönderilmiş. Şu anda hakiki mezarının yeri belli değil. Bahçede çay ve kahve içen Boşnaklardan tanıdık sözcükler duyacaksınız. “Selam, merhaba, sabah hayrola, Allah’a emanet”

Mostar, Navetra Nehri’nin iki yakasında 14 camii, 11 mescit, 7 medrese 150 hane ev, tekkesi, türbeleri, çeşmeleri, kuyumcuları, bakırcıları, demircileri ve kalesi ile bir açık hava müzesiydi. İki katlı cumbalı evleri minyatürlere konu olmuştu. Sanki oraya kondurulmuş bir biblo idi. Bu şirin yerleşim merkezi Adriyatik Denizini, Orta Avrupa’ya bağlayan transit yol üzerinde kurulmuştu. Bir zamanlar bu hoşluklarla dolu kente nüfusun dört katı kadar turist gelirdi.

Aslında Mostar’a kimliğini kazandıran “köprüleridir”. Yıl 1566. Kanuni Sultan Süleyman burada belki de dünyanın en güzel köprüsünü yaptırdı. Mimar Sinan’ın öğrencisi olan mimarı Hayrettin, köprü acaba yıkılır mı korkusu ile uzun süre herkesten saklandı. Sonrada sağlamlığını kontrol etmek için önce atları geçirdi. Taşları birbirine kurşun dökerek bağlamıştı. Köprü 1993 yılında Hırvat toplarının insafsız ateşine kadar dayandı. Yani Sırplara direndi. Sırplar gitti, Hırvatlar geldi. Mostar Köprüsü Osmanlı’nın yani Müslümanlığın bir sembolü idi. Onu Hırvatlar adım adım aşağıya indirdiler. Hatta son darbeyi vurmadan önce basını bile davet ettiler. Canlı yayında 20 dakikada bu güzelim köprü çöktü. Ama onu tekrar inşa etme işi gene sevdalı Anadolu gencine düştü. Ebru Firması nehirden çıkarılan orijinal parçaları ve civardaki aynı taş ocağından getirdiği yeni bloklar ile bu güzelim tarihi eseri tekrar yerine 28 ayda yerleştirdi. Yıl 2004. 1993 yılında yıkıldığı için köprüde tam 93 taş blok kullanıldı. Zaten “most” köprü demekti. Mostar “mostu” una kavuştu. Mostar tekrar canlandı. Sizde Mostar’a “gelin” derim, Müslüman ile Hırvat mahalle sakinleri ve barış gücü askerleri kentin sessiz ara sokaklarında artık birlikte dolaşıyor.

Hani “inat” var ya! Ama neye inat! Peki hoşgörü nerede? Tepenin üstünde etrafı mayın için çevrilmiş koca bir haç yapılmış. Onu oraya yerleştirenler de İspanyol askerleri. Sonra kent içinde caminin yanına dev bir çan kulesi yapılmış. Bugünkü Mostar’ın nüfusunun %65’i Hırvat, %35’i ise Boşnak. Dileriz böyle düşmanlıklar, parmak ve el hareketi ile özel Sırp, Hırvat, Boşnak işaretleşmeleri sona erer. Dünya miras listesinde yerini alan, 21 milyon dolara restore edilip tekrar canlana Mostar’da yeni bir savaş yaşanmaz. Mostar Köprüsü yine eski görkemi ile orkestraları ağırlıyor., konserlere eşlik ediyor, turistlere göz kırpıyor, aşıkları saklıyor.

Kısa Kısa Bosna Hersek!

  • Arabanız “lüks” ise bir gün aniden kaybolabilir. Pek uzak olmayan Sırp topraklarına götürürler, sonra sizi bulurlar. Ortalama arabanızın piyasa fiyatının beşte birini onlara ödemeyi kabul ederseniz, aracınızı size geri getirirler!
  • Bu ülkede daha geri dönüşüm faaliyetleri başlamamış. Cam, plastik, alüminyum ayrı toplanıp değerlenmiyor. Kâğıt ve kartonda bir noktaya kadar.
  • Bosna Hersek’te kışın sürekli kar, yazında sürekli yağmur yağabilir. Hazırlıklı olun! Elbette yeşilin her tonu doyasıya yaşamanın bir bedeli var. Kar ve Yağmur!
  • Hersek’in sadece Adriyatik’te 20 kilometre bir sahili var. Ama “limanı” yok.
  • Bosna Türkiye’den bir saat geri.
  • Boşnak her şeyin en iyisini ister. Sabırlıdır, bekler. Planlıdır ve sonunda istediğini elde eder.
  • Boşnaklar genelde uzun ve cüsseliler, ayrıca yakışıklı ve güzeller.
  • İki Türk ile karşılaştım, Dünyada yeni uygulanan bir teknolojiyi ilk kez burada bir gökdelene monte ediyorlarmış. Yangın merdiveni yerine binanın çatısından zeminine ulaşan özel bir boru. Yanmayan, insanları kavrayan, nefes aldıran ve sizi yavaş yavaş aşağıya indiren özel bir sistem. Bravo!
  • Türklerin kurduğu “kent” bisküvi fabrikası Bosna Hersek’in önemli tesisleri arasında.
  • Amerikalılar kendilerini burada dış dünyadan tecrit etmişler. Silahlı korumalar, elektrikli teller ve sıra sıra duvarların arkasında korku içinde oturuyorlar. Tuzla’daki kamplarında 10 bin Amerikalı yaşamakta. Tuzla; Zagrep, Belgrad ve Saraybosna’dan eşit uzaklıkta ve askeri açıdan önemli bir kent.
  • Saraybosna kömürle çalışan merkezi bir ısıtma tesisine sahip. Şehirde yükselen uzun bacalar bu uygulamanın ürünleri.
  • Sayıları beşi bulan Bosna – Sema Türk okullarında yüzlerce Boşnak, Sırp, Hırvat ve değişik ülkelerin gençleri ülkenin en kaliteli eğitimini almakta. Saraybosna dışında en kuzeydeki Bihaç ile Tuzla’da da birer Türk Okulu bulunuyor. Şu ara Saraybosna’da tüm bölgenin en modern, en büyük okulu inşa halinde. Ilıca’da bulunduğu için okulun jeotermal enerji ile ısıtılması ve bir de kur havuzu yapılması düşünülüyor.
  • Osmanlı’nın devşirme yolu ile eğittiği gençlerden biri de geleceğin Sokullu Mehmet Paşası olmuştur.
  • Saraybosna’nın dış mahallelerinde bazı modern camilere rastlıyorsunuz. Bunları Endonezya, Kuveyt gibi ülke halkları yaptırıyormuş.
  • Genelde ortalama ömür süreleri uzun olan Boşnaklarda savaş sonrası genç yaşta ani ölümlerin artmasını tıp otoriteleri yaşadıkları “strese” bağlıyor.
  • Bosna Hersek’te sigara tüketimi çok fazla. Nedenini ise strese bağlıyorlar. Ayrıca bol bol da sigara reklâmları var. Bir de sigara fabrikası var.
  • Boşnaklar, Sırp ve Hırvatlar arasında yaşanan gerginlik yüzünden araba plakaları o aracın hangi şehirden geldiğinin anlaşılmaması için Sırp Kıril alfabesi de kullanılarak özellikle düzensiz bir sistem yaratılmış.
  • Bosna’da 1995 yılında gerçekleşen Srebrenitsa katliamının 10. yılı kutlandı. Dışişleri bakanımız ile Sırp Lideri ve daha birçok politikacı orada idi. Burada sekiz binden fazla Müslüman kendilerine koruma garantisi veren Birleşmiş Milletler askerlerinin gözleri önünde Sırp kuvvetlerince katledildi. Bu olay Avrupa’da II. Dünya Savaşından beri en büyük katliam olarak kabul ediliyor. Ancak işin ilginç yanı savaş sonrası anlaşmaya varılan “Statü” savaş öncesinin aynısı. Yani bu büyük katliam, bu uzun süreli savaş bir “hiç” uğruna!
  • Meryem Ana’nın üç farklı coğrafyada çocuklara görüldüğü rivayet edilir. Birincisi Portekiz’deki ünlü Fatima (hani söylediği üç kehanet sonraları gerçekleşti: Papa’nın vurulması, Sovyetlerin dağılması gibi). İkincisi Avusturya’da, üçüncü ise burada. Bu köyün adı Meco-Goridge (ama gezemedik).
  • Halk kurallara saygılı ve hakkına razı.
  • Sırpların aşırı milliyetçilerine “çentik”, Boşnaklara “mücahid”, Hırvatlara ise “ustaşa” denilmekte!
  • Osmanlıdan kalma değirmen ve köprülere nehir boyunca rastlarsınız. Yapılar genelde ne batılı ne de doğulu. Camiler, kiliseler, sayıları az da olsa sinagoglar iç içe.
  • Kendisiyle barışık bir kent olan Saraybosna’da çoksayıda Ziraat Bankası şubesi var.
  • Bosna ile Hersek toprakları yüksek Dürel sıradağları aşan uzun bir tünel ile birbirinden ayrılıyor. Hersek’e geçince bol güneşli tamamen farklı bir coğrafyaya adım atıyorsunuz. Bir anda Ege kıyılarını andıran tabiat örtüsünü bol meyve ve zeytin ağaçları süslüyor. Giysiler bile değişiyor. Bosna kısmında ise karasal iklim hâkim.
  • Osmanlı’nın “kahve içme” gelenekleri bizde unutulurken burada aynen devam ediyor. Kulpsuz fincan tutulurken doğal olarak “hilal şekli” veriliyor. Fincanın içinde ise bir yıldız var. Sonra şeker ve lokum yanında servis ediliyor. Tabii su da! Kıtlama yoluyla içilen kahve özel bakır cezve ile geliyor.
  • Dino Merlin kendine has müziği ile bu ülkenin en popüler sanatçısı.
  • Bosna Hersek’te o kadar çok mezarlık görüyorsunuz ki ! Şehir parkları bile ihtiyaçtan mezarlığa dönüştürülmüş. Genelde siyah taşlı mezarlar Hırvatlara ait, beyazlar ise Müslümanlara. Ama mezarlarda taze çiçek hiç eksik olmuyor. Mezarlar temiz ve bakımlı. Mezar taşlarında ölüm tarihleri hep aynı yılı gösteriyor: 1992 ve 1993.
  • Mimar Sinan’nın ünlü eseri Drina Köprüsü aynı isimli romanla daha da ünlendi. Aslında bu eserde Ivo Andriç, köprü civarında geçen olayları incelerken Osmanlının devşirme sistemini de eleştirmektedir.
  • Saraybosna’da geziniyorum, yanıma başörtülü, mavi gözlü bir hanım yaklaşıyor. Beni tanımış olmalı. Ne olur söyleyin diyor “Kimse artık Türkiye’de oğluna “Savaş” ismi vermesin, savaş çok kötü.”
  • Bosna Hersek’te üniversiteye girmek pek zor değilmiş ama esas zorluk mezun olmakta imiş. Laf aramızda bugüne kadar Türkiye’den gelen öğrencilerden mezun olana pek rastlanmamış.
  • Bu ülkelerde pazarlık yok ama fiyatlarda aldatmak da yok.
  • Bosna Hersek topraklarında üç adet piramit bulundu. Mısırdan gelen uzman bu yapıları görünce şaşırmış. Bakalım zaman ne gösterecek?
  • Kanite (buraya yerleşen Konyalılardan ismini aldığı söyleniyor) Kasabası’ndaki tarihi Osmanlı Köprüsü de onarılmaya başlanıyor. Hitler’in ordusunun yıktığı köprüyü gene Türkler onaracak.
  • Mostar yolunda bir savaş açık hava müzesini görüyoruz. Burada Tito kumandasındaki Yugoslav ordusu gece gizlice kurduğu geçici köprü ile karşı kıyıdaki Alman ordusunu bozguna uğratmış. İşte Tito’nun yıldızı burada parlar.
  • Bosna Hersek’in vadi boyunca nehirleri takip eden caddelerinde ilerledikçe tuğla kaplı binalar görüyorsunuz. Meğer bir şekilde çatıyı kapatıp binasına yerleşen Boşnaklar sıva ve izolasyon için bir yandan para biriktiriyorlarmış.

CHİOS – Sakız Adası

Hem tarih ve kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz İzmir Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim.

Bir Tutkudur Seyahat (BTS) grubumuzun İzmir temsilcileri yaz aylarında bizi Çeşme’ye davet edince, pasaportumda hazır vize varken, hemen karşı teklif yaptım; “İki günlüğüne Sakız Adasına gidersek gelirim.” Sağ olsunlar, teklifimi kabul ettiler. Yaklaşık bir ay öncesinden feribot, otel, araba kiralama rezervasyonları ile ilgili ayarlamalar devam ederken ben de ada hakkında genel bilgileri, gezilecek-görülecek yerleri, gerek internetten gerekse giden arkadaşlarımdan öğrenerek bir program oluşturmaya çalıştım.

Hareket günümüz bir çarşamba günüydü. Öğlen saatlerinde kontağa bastık. Yolda tek mola verip yedi saatlik bir yolculuktan sonra akşam saatlerinde Çeşme’ye vardık. Yol yorgunluğundan ve ertesi günün heyecanında, o geceyi kısa kestik.

Ertesi sabah 7.30’da Çeşme Limanına hareket ettik. MSC ile yaptığımız Adriyatik programı cruise seyahatinden sonra ilk defa Türkiye’den bir limandan feribot ile hareket ediyorduk. Gümrük ve pasaport işlemleri sonrası limanın kahvesinde hareket saatini beklemeye başladık. Önce arabaların, ardından yolcuların gemiye binmesiyle feribotumuz tam saatinde hareket edip Sakız Adasına doğru yol almaya başladı. Sabah güneşinin içimizi ısıttığı, harika bir deniz manzarası eşliğinde, 45 dakikalık bir yolculuk sonrasında Yunanistan’ın Chios (Sakız) Adasına yanaştık. Kısa ve sorunsuz geçen pasaport ve gümrük işlemleri sonrası kendimizi Sakız sahili sokaklarında bulduk.

840 kilometrekare yüzölçümüne sahip adada bugün coğrafi konumlarına göre 62 köy bulunuyor. Kambohora(Merkez köyleri), Notiahora (Güney köyleri) ya da Mastihahora (Damla sakızı köyleri), Voriaanatoliki (Adanın kuzeydoğusunda bulunan Denizci köyleri), Voriahoria (Kuzeydeki dağlık bölgede bulunan köyler).

Tarihi MÖ 1000’li yıllarda, İyonlıların adaya yerleşmesi ile başlayan Sakız, daha sonra Bizans, Cenova ve Osmanlı hakimiyetine girdi. 1912 yılında özgürlüğünü kazanıp Yunanistan’a bağlanması ile günümüze kadar geldi. Adanın ekonomisi öncelikle turizm, denizcilik, balıkçılık ve ada ile özdeşleşmiş damla sakızı ticaretine dayalı.

İlk hedefimiz, kültürel ve tarihi içerikli bir mekân olan Nea Moni Manastırı oldu. Limandan yaklaşık 25 kilometre mesafede bulunan manastır adanın tam merkezinde, Provatio Oros (Provatio Tepesinde) XI. yüzyılın ortalarında inşa edilmiş. Konstantinos Monahos, kendisi Midilli’de sürgündeyken krallığını yayan ve mucizeler yaratan Meryem Ana ikonasını Provatio Oros’ta bulan Nikita, İoanni ve İosif adlı keşişlere verdiği sözü tutmak için manastırı inşa ettirmiş. Ortaçağ Bizans dönemine ait en önemli anıt olan manastırın mimarisi, resim ve mozayikleri örnek olma özelliği taşıdığından, UNESCO tarafından dünya kültür hazineleri arasına alınmış. Manastırın en can alıcı bölümü adada ve bölgede katledilen Hristiyanların kafataslarının sergilendiği oda. Manastırı gezdikten ve çevresini fotoğrafladıktan sonra bahçesindeki ek binanın içindeki müzeyi 4 Euro giriş bedeli vererek gezdik. Manastırın eski zamanlarına ait dini içerikli objelerin sergilendiği küçük bir müze idi. Görevli müze hakkında bilgiler verdikten sonra, papazların yemek yedikleri ayrı bir binada yer alan yemekhaneyi gezdirdi.

Keyifli bir başlangıcın ardından yol yorgunluğu, öğlen açlığı ile birleşince rotamızı Emborio Limanına çevirdik. Limana varır varmaz cam gibi bir deniz ve manzaraya bakan dört – beş restoran iştahımızı bir kat daha kabarttı. Arabayı park edip, Neptün Restoran’a attık kendimizi. Oturur oturmaz gelsin soğuk Yunan Mythos biraları… Menümüzün olmazsa olmazları cacikis, sağanaki, Grek salat ile açılışı yaptık. Peynir pane topları damak çatlatan cinstendi. Kabak tava kıvamında, sardalye ızgara inanılmazdı.       

 Turkuaz renkli sular…

Keyifli bir yemek sonrası, sahile 15 dakika yürüme mesafesinde, denizi volkanik taşlarla kaplı Mavra Volia’ya vardık. Hemen bir ağaç altına yerleştikten sonra kendimizi turkuaz renkli sulara attık.

Denizin içindeyken sahilin görüntüsü harika idi. Biraz yüzüp, biraz suyun içinde sohbet edip volkanik taşlı zemini olan plajın tadını çıkarmaya bakıyorduk. Buruşuncaya kadar suda kaldıktan sonra, volkanik taşların üstüne yayıldık. Arkadaşlar burada otururken, gezgin ruhumun keşfetme arzusu ile plajı dolaşmaya başladım. Bir tepeyi adeta bir patika yolundan tırmandıktan sonra aynı sahilin farklı bir koyu olan Foki Plajı ile karşılaştım. Tepeden burayı izlemek cidden çok güzeldi.

Saat 17’i gösterirken otele dönüp, dinlenip akşam yemeği için hazırlanmak vakti gelmişti. Otele dönüş yolunda Mastika köylerinden geçerek yol boyunca zeytin ve sakız ağaçları gördük. Uygun bir yer bulunca sakız ağaçlarının yanında bir mola verdik. Etraf buram buram sakız kokuyordu. Ağaçlardan sızan sakızı tadıp bir doğa harikasına daha şahit olduk. Saat 18’e doğru Katarraktis Köyündeki Ostria Apart Otel’imize geldik. Aile işletmesi olan otelde, check-in işlemlerimizi yaparken resepsiyon görevlisi ailenin gelini, buz gibi naneli limonatalarla bizi karşıladı. Deniz manzaralı odalar mütevazı olduğu kadar her ihtiyacı karşılayan nitelikte idi.

Çantalarımızı bıraktığımız gibi otelin önündeki denize indik. Girişi kayalık ve hafif çırpıntılı olsa da su pırıl pırıldı. Otelin denize sıfır olmasının keyfini çıkarmaya çalışıyorduk. Ancak kayalık oluşu çok zevk vermeyince, odamıza çıkıp, denize karşı balkon keyfi yaptık.

Akşam rezervasyonumuz adanın en popüler restoranı olan To Apomero’ya yapılmıştı.20 gibi otelden çıkıp lokantaya vardık. Gerçekten manzarası, konumu ve farklı menüsü ile güzel bir yerdi. Ancak perşembe geceleri müzik olmadığını öğrendiğimizde bir hayal kırıklığı yaşadık. Amaç yemekten çok, Buzuki eşliğinde sirtaki yapıp Yunan müziği dinlerken, damaklarımızı da arada şenlendirmekti. Köyün bazı yerlerinde asılı reklam afişlerinden meydanındaki bir barda müzik gösterisi olacağını okumuştuk. Akşam yemeği olarak köyün bir balıkçısında deniz mahsulleri yiyip doğru bara gittik. Köy halkı genci, yaşlısı, bir şeyler yiyip içerken şarkılara eşlik ediyorlardı. Ancak bizim motivasyonumuz düşmüş, beklentimize karşılık bulamadığımızdan kısa sürede kalktık.

Ertesi sabah erkenden kalkıp köyde yürüyüş yaptık. Deniz kenarında sabah serinliğinde yürüyüş yapıp, sahilde dalgaların sesini duymak sevgili eşime ve bana adeta terapi gibi gelmişti. Oteldeki kahvaltının ardında ikinci günün kültür turuna başladık. Bu kez adanın en popüler iki köyünü ziyaret edecektik; güney bölgesindeki Pirgi ve Mesta köyleri. Televizyonlarda tüm gezi programlarında bu iki köy gösteriliyordu.

Masal âlemi köyler

Sakız Adası dendiğinde hep bu iki köyden bahsedildiğinden buraları görmek için çok heyecanlıydım. Ancak alışveriş olmadan asla deyip yolumuzun üzerindeki sağanaki peyniri, somon konservesi gibi değişik tadlar alıp yolumuza devam ettik. Önce Kalamoti köyünde turistik objelerin ve hediyelik eşyaların satıldığı, özellikle seramik ve çömlek sanatı eserlerinin sunulduğu dükkânlara daldık.

Dükkânlara girer girmez sakız likörü ve sakız şekerleri ikram ettiler. Kasaya ödeme yaptıktan sonra ayrılırken de birer şişe su verdiler hepimize. İnanılmaz bir misafirperverlik ve turizm anlayışı örneği gösterdiler… Buradan ayrılıp Pirgi Köyüne girer girmez köyün mimarisi ve mozaik bezemeleri insanı adeta bir masal âlemi içine sokuyor. Meydanı, kilisesi, sokakları ve de özellikle evleri tek kelime ile harika. Evlerinin önünde sokakta oturan yaşlı nineler ve dedeler sahiden çok sevimli. Fotoğraf çektirip o anları ölümsüzleştirdik. Gezerken her adımda farklı keyif alıyorduk.

Zamanımız kısıtlı olduğundan fazla vakit kaybetmeden Mesta Köyüne yollandık. Yol üzerinde mağarası ile bilinenOlimbi Köyü vardı.

Burası da bir başka rüya âlemi. Evlerinin balkon saksı ve süsleri bizleri hayretlere düşürdü. Hele ara sokaklarda gezinirken gerçekten labirent gibi çıkmaz sokakla karşılaştığımızda, epey heyecanlandık. Kaybola kaybola köyün meydanına ulaştık.

Saat öğleni geçince meydandaki Kanellos Kahvehane’de oturduk. Yemek sonrası tatlı ve kahve limanda yapmaya karar verdik. Sahile geldiğimizde ara sokaklarda gezinip Tarabya sahilini andıran deniz kenarındaki cafelerde oturup soluklandık. Çeşme’ye dönüş feribotumuzun saati gelene kadar burada vakit geçirdik. Bir çırpıda biten pasaport ve gümrük kontrolünden sonra Sakız Adasına ve sahildeki değirmenlere güverteden el salladık. 

Sakız Adası gezimiz, bir gece – iki gün sürmüştü. Ancak daha uzun kalmaya vakti olanlara görülebilecek diğer yerleri de şöyle sıralayabilirim:

Adanın özellikle orta ve güney bölgelerinde, Osmanlı izleri taşıyan cami, hamam, çeşme ve mezarlıkları, Bizans dönemini yansıtan müzeleri, Chios Kalesi ve kulelerini görmek mümkün.

Karfas ve Megas Limniona Plajları, çok turist çeken plajlar. Uzun soluklu gezilerde adanın arka tarafına düşen kıyılarındaki birkaç plaja daha gidilebilir.

Geceleri yine yukarda belirttiğim gibi rıhtımdan başlayıp sahil boyunca devam eden caddedeki mekânlarda yemek yiyip bar, kahve ve lokantalarında keyifli zaman geçirebilirsiniz. Hem tarih, kültür, hem eğlence ve dinlence isteseniz Çeşme’den feribot ile 45 dakika mesafedeki Sakız Adasını tavsiye ederim!

Bir Tutkudur Seyahat…