Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Gezginlerin Kolay Ulaşamadığı: Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Air Koryo Rus yapımı üç bölümlü uçağına ayak basınca, tüm dünya için bir soru işareti olan yepyeni ve kolay kolay ulaşılamayan bir coğrafyaya uçmanın heyecanı bizi sarıyor. Hostesleri özel seçmişler, hepsi bir birinden güzel, ikram da var.

Havaalanı doğrusu gayet modern, vizeler ayrı ve şık bir kâğıtta hazırlanmış. Üç form doldurup, pasaport polisinden rahatça geçiyoruz. Bavulunuz cihazdan geçerken kitap veya dergi görürlerse açıyorlar. Mühim olan içinde liderlerinin resminin olmaması, bulurlarsa başınız “dertte” demektir.

Cep telefonu ve diğer elektronik aletlerle, nakit paranızı verilen forma yazıyorsunuz.

Rehberimiz ve sivil polis olduğuna inandığımız ikinci bir rehber ile otobüse biniyoruz ve tekerlekler tüm dünyanın merak ettiği bu ülkenin topraklarında dönüyor…

Yol boyunca mısır, pirinç ve sebze ekilmiş; her taraf yemyeşil. Hava yağmurlu, hatta fırtına var. Yol boyunca rengârenk ışıldayan şemsiyeleri altında sıra hâlinde yürüyen insanlar görüyoruz.

Pyong Yang’da anıtlar ile binalar devasa boyutlarda ve çok etkileyici. Büyük önder Kim İl Sung’un Japonlara karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi anısına dikilen dev zafer tâkının önünde kısa bir mola veriyoruz. Geniş caddeler, 382 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi, bulvarlar, havuzlu parklar, salkım söğütler, yan yana spor sahaları, çağdaş bir lunapark, su parkı ve modern binalar hemen dikkatimizi çekiyor. Kent bol parklarla beslenmiş ve rahat nefes alıyor. İlk bakışta insan “İşte tam yaşanacak yer” diyor Pyong Yang için.

Kenti besleyen Taedong Nehri, ayrı bir güzellik katıyor başkente. Sanki yeterince canlılık yok. Kent ile içinde yaşayanlar tam uyuşmamış gibi. Hele enerji sıkıntısı yüzünden elektrikler kesilince geceleri başkentin üstüne tam bir sessizlik çöküyor. Yeni yapılmış o dev apartmanlar bazen sanki boş gibi görünüyor.

Kavşaklardaki beyaz kıyafetli ciddi bayan trafik polisleri, sert hareketlerle boş sokaklara rağmen görevlerini aksatmadan sürdürüyorlar.

Otelimiz Yanggakdo 48 katlı ve 176 metre yüksekliğinde olup Taedong Nehri’nin üstündeki bir adada yer alıyor. Görkemli ve aydınlık bir girişi var. Bol mermer kullanılmış. Buradaki dükkânlarda sadece dolar ve avro ile alışveriş yapılıyor. Ama en fazla Çin parası Won kullanılıyor. Ne de olsa Çinliler her yerde. En üst kat döner lokanta en alt kat ise gazino var. Ülkeye gelen yabancıların neredeyse tamamı burada kalıyor. İlk gelişimde de 19 yıl önce aynı otelde kalmıştım.  Ne de olsa otelde eskimiş. Bakalım yeni muhteşem otelleri ne zaman bitecek.

Bu coğrafyada yalnız başınıza gezinmek, fotoğraf çekmek, halkla sohbet etmek gibi bir lüksünüz yok. Bu kuralları çiğnemeye teşebbüs ederseniz, nazikçe ihtar ediyorlar. Bir defasında iki rehberimiz de tuvalete gitmişti ve ben 15 dakika ortadan kayboldum. Masaya dönünce nerede olduğumu sordular. “Hiç.” dedim, “Civardaki konutları ziyaret ettim ve ev sahipleriyle sohbete doyamadım.” Yüzlerindeki dehşet ifadesini görmeliydiniz. Ama ikinci gelişimde bazı kurallar gevşetilmiş. Bir defa bir AVM’de iki saat serbest bırakıyorlar, metroya biniliyor ve parkta dolaşılıyor.

Ertesi sabah yolculuk Puan Mun Jon’a doğruydu. Burası 38. paralelde bulunan bir köy ve Kore’yi ikiye bölüyor.

Kore Tarihine Bir Bakış

Gezginlerin Kolay Ulaşamadığı:

Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti

Kore, bütün tarihi boyunca Çinliler, Japonlar ve Moğollarla savaşmış durmuş. Çinliler Kore Yarımadası’nı M.Ö. 108 yılında işgal etmiş. Daha sonraki yıllarda birkaç kez Moğol istilâsı yaşamışlar. XIX. yüzyıl sonlarında Japonlar bu yeşil ülkeye girmişler. Özellikle 1904-1905 Rus-Japon savaşından sonra kuvvetlenen Japon İmparatorluğu, 1910 yılında Kore’yi resmen kendi topraklarına katar. Bu işgal 35 yıl sonra, 1945 yılında sona erer. Bu 35 yıl içinde Japonlar bir milyon Koreli’yi öldürüp bir o kadarını da özellikle  madenlerde çalışmak üzere kendi ülkelerine götürmüş. Bugün Japonya’da nerede ise bir milyon Koreli yaşıyormuş.

II. Dünya Savaşı galipleri Kore’yi 38. paralel boyunca ikiye ayırıp bu ülkenin yeni sahipleri olurlar. Kuzeyde Sovyetler Birliği, güneyde ise ABD egemenliği başlar. Sovyet silahları ve Çin askerleri ile desteklenen Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin “komünist” korkutucu  sözcüğü altında kuvvetlenmesini, kendi sömürge politikası için ürkütücü bulan ABD’nin müdahalesi, Türkiye de dâhil olmak üzere 14 ülkesinin asker göndermesi ile 1950 yılında bu güzelim yarımadada savaş tüm şiddetiyle başlar.

Kore Savaşı, Ne Uğruna?

Sayın İsmet İnönü’nün muhalefetine rağmen Demokrat Parti lideri ve dönemin başbakanı Adnan Menderes, Türk halkının kahramanlık hislerini öne çıkararak “Savaş erkekliğin simgesidir.”, “Silah Türk’ün süsüdür.” gibi söylemlerle resmen savaş naraları attı. Karşı çıkanlar ise hemen vatan hainliği ile suçlandı. II. Dünya Savaşı’na girmediğimiz için erkekliğimizi kaybetmiştik ya! Amerika’ya minnettardık, savaşmamız gerekirdi,  NATO’ya bir an girmek istiyorduk,  Kore Savaşı bu hayranlığımızı göstermek için ne güzel bir fırsattı !

Sonuçta meclisten karar bile çıkarılmadan, 5 bin kişilik tam teşkilâtlı ve tam teçhizatlı kahraman bir “tugayımız” Kore’ye büyük tezahüratla yolcu edildi. Yeni Zelanda, Filipinler ve Tayland gibi bölge ülkelerinden sonra asker yollayan dördüncü devlet olduk.

Türk tugayı hemen Kore’de sıcak savaşın yaşandığı Pusan, Suvan ve Eco cephelerine gönderildi. Sadece Kunuri Savaşında 78 şehit ve 352 ağır yaralı verdik. Başkumandan Mac Arthur, sağolsun Türk askerlerine övgüler yağdırdı. Övgü yağdırmasın  da ne yapsın ! Anlaşmaya göre bulundurmak zorunda olduğumuz 5 bin askerimizi, kayıplar verdikçe ülkemizden gönderilen yeni gençlerimizle hemen tamamlıyorduk.

İki yıl 9 ay 10 gün sonra 27 Temmuz 1953’te sıcak savaş bittiğinde 6360 şehit ve 229 tutsak vermiştik; 5247 de gazimiz olmuştu. ABD boynunu eğmişti; ama kendisinin yanında birçok üçüncü dünya ülkesinin de acılar içinde kalmasına neden olmuştu. Bugün de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde Rusya ve Çin Cumhuriyeti tarafından da desteklenen 700 bin kişilik dünyanın dördüncü büyük ordusuna sahip olduğunu hatırlatalım !

Evet, Sınırdayız

İşte şimdi Puan Mun Jon’dayız. Sınıra geldiğimizde bizi bir salona alıyorlar. Bu salonda sigara içen beş kişiyi korkusuzca dışarı çıkartıyorum. Kore’de sigara içme oranı çok yüksek. Böyle otoriter bir ülkede halkın sağlığı nasıl göz ardı ediliyor, doğrusu anlayamadım. Kapalı alanlarda bile sigara içilebiliyordu. Ama 2019 yılında ikinci ziyaretimde artık DPKR’de artık kapalı alanlarda sigara yasaklanmıştı !

Her iki ülke de ikişer kilometrelik tampon bölge oluşturmuş. Dikenli teller arasından ilerleyip bu tampon bölgeden geçiyoruz. Sınırın iki yanında göğe yükselen iki uzun bayrak direği dikkati çekiyor. İki taraf bir yarış içinde, bayrak direklerini sürekli yükseltiyorlar. Sonuçta her ikisi de neredeyse Eyfel’in boyuna ulaşmış!

Güney Kore’nin başkenti Seul’e sadece 45 kilometre uzaklıktayız. Üçü pembe olan 6 adet prefabrik yapı var. Bu barakaların yarısı kuzey, diğer yarısı da güney topraklarında. Zaman zaman bir araya gelen iki ülke heyetleri burada ortak sorunları tartışıyorlarmış. ABD tarafında Amerikan askerleri yerine, kulübenin içinde kuzeye karşı savaşan 14 ülkenin bayrağı bulunuyor; ama aralarında Türk bayrağını göremiyoruz. Meğer Türk hükümeti kendi bayrağını çekmiş. Dünya barışı için güzel bir adım, iyi bir jest.

Sabah Dinginliğinin Mutlu Ülkesi: Kore

Acaba DPKR’de hayat nasıl? Yakıt sıkıntısı yüzünden geniş yollarda fazla araç yok,  şoförümüz sinir bozacak kadar sıklıkta kornaya basıyordu. Zaman zaman öğrenciler ve işçiler bir sıra hâlinde yol kenarında yürüyorlar. Yollarda çok sayıda askerî konvoy ve sık sık kontrol noktaları dikkatimizi çekiyor. Tarım arazisinin % 90’ı kooperatiflerce işletiliyormuş. Geri kalan % 10’u ise devlete ait çiftlikler. Ama, ülkenin % 84’ünün dağlık olduğunu da hemen ekleyeyim. Kooperatifler kazançlarının % 30’unu devlete veriyor. Devlete ait kooperatiflerde ise çalışanlara belli bir maaş ödeniyor.  

Ve bir şaka:

Ev bulmanın güç ve ücretsiz olduğu Kuzey Kore’de, evleneceği için uzun süredir konut arayan bir genç, bir gün köprüden geçerken ırmakta birinin boğulmakta olduğunu fark eder. Dikkatle bakınca tanır adamı. Nefes nefese, doğruca onun oturduğu apartmana gider ve ev sahibini bulur.

  • Üçüncü kattaki dairenizi tutmak istiyorum.
  • Maalesef tutuldu, diye cevap verir ev sahibi.
  • Ama nasıl olur? Eski kiracınızı az önce boğulurken gördüm.
  • İyi ya, zaten onu suya iten adam kiraladı daireyi.

Kore Hanedanlığı’nın ilk kurucusu Wang-Gong’un mezarını ziyaret etmek üzere Kaesung Kentine gidiyoruz. Kaesung, Kore Krallığı’nın ilk başkenti ve şimdiki başkent Pyong Yang’a 160 kilometre mesafede. Ortalama 3 saat sürüyor. Kralın mezarına yeşil çimler üzerinde yer alan basamakları tırmanarak çıkıyoruz.

1000 yıllarında Kore yarımadasında üç krallık varmış. Wang Gong bu krallardan birincisini savaşta mağlup etmiş. İkincisi kendiliğinden teslim olmuş ve böylece ilk kez tüm yarımada, tek bir Kore bayrağı altında birleşmiş.

Wang Gong’un kral mezarı yakınında bulunan küçük bir müzede, o döneme ait tablolar, porselenler, paralar, ipek kumaş örnekleri, metal kalıpla basılan kitap örnekleri ve değişik tarım ve ev araçları sergileniyor. Kralın mezarının etrafına iri aslan ve muhafız heykelleri dikilmiş. Japon işgalciler bu mezarı dinamitle patlatıp içindekileri Japonya’ya götürmüş.

Gienseng Mucizesi

Kore’ye giderseniz, adım başı “Gienseng” ile karşılaşacaksınız. O da ne, derseniz anlatmaya çalışayım. Sarı renkte kollu, bacaklı sarı  bir kök. Tarlaların gölge kısımlarında, ancak yedi yılda gelişimini tamamlıyor. Ama, her şeye iyi geldiği iddia ediliyor. Yorgunluk, seks gücü, romatizma ve daha neler neler. Özellikle bilgisayarla çalışanlara tavsiye ediliyor. Gienseng bilgisayarın sebep olduğu yorgunluğu yok ediyormuş. Zaman içinde bu kökler artık Kanada, Japonya, Çin ve Sibirya’da da yetiştirilmeye başlanmış.Ancak, esas ana vatanı elbette “Kore.”

Tozunu, çayını, kremini,  şurubunu, pestilini ve hapını satıyorlar. Bir de ünlü Gienseng tavuğu var. İçi pirinç, zencefil, hurma ve tabii bir de Gienseng kökü ile doldurulmuş tavuk tam sekiz saat kaynatılıyormuş. Vallahi işte bu zavallı tavuk için tam 20 dolar ödedik; ama bana sorarsanız hiç değmez. Merak ettik ve tattık. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Büyük Önder Kim İl Sung, Oğlu Kim Jong İl

Evet, bu iki isim Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde âdeta kutsallaşmış. Ülkenin her köşesinde önder Kim İl Sung veya oğlunun ya da her ikisinin fotoğrafı veya heykeliyle karşılaşıyorsunuz. Sadece Kim İl Sung’un ülkenin dört bir köşesinde 60 bin heykeli olduğu söyleniyordu. Her Kuzey Koreli’nin göğsünde birer yüce lider Kim İl Sung kırmızı renkli rozeti. Çok istedik, bu rozeti kesinlikle yabancılara veremiyorlar.  Ünlü önder fotoğraflarında zaman zaman oğlu ile, bazen buyruklar veriyor, bazen çocuklarla, bazen de işçi, asker ve köylüyle. Gazetelerde sadece onların resimleri var. Televizyonda üç kanalda da sadece çoğu zaman gösteriliyor.

Ama Kim İl Sung çoğu kez gülümsüyor veya gülüyor. Belli ki karizmatik bir şahısmış. Bütün şiirler, bütün gösteriler, öyküler ve romanlar onların özdeyişlerini yineleyerek bu iki kutsal şahsa teşekkür ederek bitiriliyor. Herhangi bir konuşmada onun ismi geçerse herkes alkışlıyor. Örneğin bir gösteride fotoğrafı ekranda belirirse ayağa kalkılıyor.

Öndere gönderilen armağanların saklanması için 1978 yılında Pyong Yang’ın kuzeyindeki kutsal Myohyang Dağları’nın doğusunda, 26 bin metre kare üzerine 6 katlı Uzakdoğu tapınağı mimarî üslubunda bir bina (Uluslararası Dostluk Sergi alanı)  inşa etmişler. Bütün duvarları, tavanları açelya, manolya ve kimilsung çiçeği ile süslemişler. Bu saraya konulması için ben de saatli özel bir madenci heykeli yaptırdım, mektuplaştık, özel ambalajı ile getirdim, yetkililer  ölçtüler, fotoğrafladılar, incelediler, gittiler ve son gün saatin kalitesini beğenmemişler, olmadı. Bana İstanbul’da saati değiştirmemi önerdiler. Takvimin bile Kim İl Sung’un doğum günü ile sıfırlandığını söylediler.

Kim İl Sung, 1994 yılında 83 yaşında vefat etti. Yerine veliahdı, oğlu Kim Jong İl geçti.

Çiçek Şehri Pyong Yang’da Bir Tur

Önce ulu öndere 60. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen dev halk eğitim merkezini ve kütüphaneyi (Grand Peoples’ Study House) geziyoruz. Onlarca okuma odası, lisan laboratuvarı, milyonlarca kitap ve müzik odaları…

Bu kütüphaneye editörü olduğum “Coal” isimli kitabım ile gezi kitaplarımdan birer adet hediye ediyorum. On dokuz sene hediye ettiğim kitap ilgili bölümde duruyordu.  

Başkan Kim İl Sung’un 1972 yılında tamamlanan Mansu Tepesi’ndeki 35 metrelik dev bronz heykeli önünde sıra ile eğiliyoruz.

Başkana 70. yıl doğum günü hediyesi olarak inşa edilen 170 metrelik Chuce Anıtı’nın tepesine asansör ile çıkmak mümkün. Bu muhteşem anıtın ucundaki meşale gece de yanıyor. Ön cephesine ise değişik ülkelerdeki Chuce çalışma gruplarının yolladığı mermer yazıtlar konnmuş. Aralarında Türkiye yok. Keşke bir üniversitemizin felsefe bölümü böyle bir incelemeyi gerçekleştirse, diyorum. Ama panoda asılı bir sözcük bana çok itici geldi. “Her şey insan için.”

Daha sonra bizi ve diğer grupları akrobat gösterisi seyretmek üzere “Sirk Binası”na (Peoples’ Army Circus) götürüyorlar. Gösteri tam profesyonelce hazırlanmış. Zaten bu sirk dünyanın değişik yörelerinde gösteriler yapmış ve büyük beğeni kazanmış.

Çocuk Sarayı bizi büyüledi. Burada okul sonrası çocuklara bale, müzik, edebiyat, bilgisayar ve spor eğitimi veriliyor. Her girdiğimiz odada alkışla karşılanıyoruz. Ardından her sınıf bize kısa bir gösteri yapıyorlar. Daha sonra bizleri büyük tiyatro salonuna aldılar. Bir buçuk saat süren nefis bir gösteri sundular. Sevgili oda arkadaşım, sanatçı ve eczacı Attilâ Atasoy bu merkeze hayran kaldı.

DPKR’de her şey çok farklı, çok değişik geldi bizlere. Ya edebiyat!… Düşünceler ne olursa olsun, yaşam koşulları ne kadar değişik olursa olsun, şiirin tadı hep aynı.

Sizlere So Çong-Ju’nun “Bir Kasımpatının Yanı Başında” şiiri ile bu ülkenin şiir tadını sunmak istiyorum.

“Bir kasımpatı çiçek açsın diye

ötüp durdu guguk kuşu

bahar geldiğinden beri

Bir kasımpatı çiçek açsın diye

Gökler gürledi durdu

Kara bulutlar ardından

Uzaklardan dönecek kız kardeşimi

Aynanın karşısında

Yutkunarak durup

Gizlice beklercesine

O sarı taç yaprakları açsın diye

Kırağı yağdı dün gece

Ve bir türlü uyuyamadım ben.”

Herkesin kolayca ulaşamayacağı bir coğrafyayı, bir Türk grubu olarak 1990 yılında ilk kez ziyaret etmiştik. On dokuz yıl sonra tekrar geldim.  Artık tüfeklerimizi, kasaturalarımızı gömdük ve Kore’ye asker değil gezgin dost gönderme mutluluğuna eriştik. Herkesin bu güzel coğrafyayı görebilmesi dileğiyle…

İran’ın Sıradışı Kentleri:

Hamedan, Kermenşah, Meşhed, Rasht,

Bandar – e – Anzalı

Kurban Bayramının ikinci yarısında yol arkadaşım, becerikli dostum Selman Arınç ile birlikte İran’ın görmediğimiz yörelerini ziyaret etmeyi planladık. Ayrıca böylece Nomadmania web sitesinin bölge sıralamasında ikimiz de yükselecektik.

Ben daha Ekvator Ginesi’nden yeni dönmüştüm. Olsun, her zaman yeni bir yolculuğa  “hazırım”. Uzun süredir Selman ile birlikte yola çıkmamıştık. Gece saat 23, Tahran uçağı Sabiha Gökçen Havalimanından kalkıyor. Uçuş ortalama 3 saat sürüyor. Sabahın erken saatlerinde Tahran Havalimanındayız, bir taksi ile hemen otobüs garına gidiyoruz. Vallahi terminal de lokantası da tertemiz.

Hamedan’a giden “VIP” otobüse kuruluyoruz. Koltuklar oldukça geniş, ikram bile eksik değil, internette varmış. İran sahiden ucuz, düşünün Hamedan Tahran’a karayolu ile en az üç saat mesafede. Otobüse ödediğimiz miktar vallahi sadece 4 dolar. Yolda uyumuşum, ama yol boyunca uçsuz bucaksız taş çöllerini, ilginç bir yüzey yapısına sahip dağlık araziden geçiyoruz.

“Hamedan” bence pek sempatik bir yerleşim merkezi değil, Hamedan Eyaletinin başkenti. Burası sadece İran’ın değil dünyanın  en eski kentlerinden biri olarak biliniyor. Ama bizi oraya çeken esas neden İbn-i Sina’nın mezarının burada olması. Gerçi anıt mezar maalesef çirkin ve oldukça yüksek  betondan bir kule.  Hamedan’da ayrıca Bu-Ali Sina Üniversitesi bulunuyor. Bir çok okulun, işyerinin adı bu öncü tıp bilimcisinin ismini taşıyor. XI. yüzyılda yaşamış olan ve kentin bir meydanına adı verilen şair Baba Tahir ile 2003 yılı Nobel Barış ödülü alan Avukat Şirin Ebadi de Hamedan doğumlu.

Bir taksi ile 3 saat uzaklıktaki Kermenşah’a doğru yola koyuluyoruz. Yol düz ve geniş ama trafikte buna karşın çok yoğun. Özellikle kamyon ve tırlar yol boyunca her an hareket halinde. Şoförümüz tam bir bitirim. Taksisi ile bir sağa, bir sola kaçıyor. Ben arkada uyumuşum ama Selman devamlı şoförün yanında “tetikte.”

Nihayet Kermanşah’a giriyoruz. Burası aynı zamanda Sasaniler’in başşehri. Kürt müziğinin en önemli sanatçıları da bu topraklarda yetişmiş. Kürt besteciler ayrıca Mevlana Rumi’yi eserlerinde sık sık yad ediyor.

Hani ünlü de ünlü bir efsane vardır:  “Ferhat ile Şirin”,  Ferhat Şirin’e olan aşkı uğruna dağları deler ya ! İşte o dağda Kermenşah’da !

Kentin en dikkat çekici eseri şüphesiz, “Tağ – Bostan.”

Dağa tek tek işlenmiş olan kabartmalar sahiden Sasani sanatının birer harikası. Ana kompozisyon 3 metre yüksekliğinde, 7 metre genişliğinde ve 6 metre derinliğinde.  Kompozisyonda ata binmiş olan Sasani kralına tanrıça Anahista huzurunda  bir yüzük hediye ediliyor. Filleri, avcıları, avcılarca öldürülmüş masum geyikleri ile bir av sahnesi de taşlara aynı  incelikle tek tek işlenmiş.

Civardaki dağlar, gün içinde değişen renkleri ve şekilleri ile sahiden etkileyici.

Otelimiz  Parsian hem ucuz hem de rahat. Altıncı kattaki manzaralı keyifli bir kahvaltı sonrası “Fartaknews” televizyonu benimle bir mülakat yapıyor.

Kermenşah Havaalanından Meraj Havayolları ile Meşhed’e uçuyoruz. İran da  çok sayıda özel havayolu var. Ne de olsa geniş bir coğrafya. Karayolu ile ulaşım onlarca saat alıyor. İki saate yakın İran’ın kuzeyinde kurak arazisi üzerinden uçuyoruz.

Meşhed Havalimanı oldukça geniş ve modern ancak bavullar bir türlü gelmiyor. Ayrıca hangi bantta bavulların olacağı panolarda yazılı değil. Herkes sürekli bir banttan diğerine koşuyor. Kırk dakika sonra bavuluma kavuşuyorum.

Meşhed’de lüks bir otelin süit odasında kalıyoruz. (Gecesi 120 dolar) “Darvishi” (Derviş) otelinin servisi bizi alandan otele kadar götürüyor.  Selman her şoförle hemen Farsça sohbete başlıyor. İnanın çok da “başarılı”. Espriler yapıyor, onları da  güldürüyor.

İran’ın en büyük ve en verimli eyaleti olan  Horasan’ın başkenti olan Meşhed aynı zamanda Kerbela’dan sonra Şiiler için “en kutsal yer”.

“Haram Rezazi” yani İmam Rıza’nın Türbesi ve kompleksi sahiden her yönü ile şaşırtıcı bir binalar topluluğu. Günün değişik saatlerinde karşınıza ışık oyunları ile yepyeni bir manzara ile çıkıyor.  Her gün binlerce İranlı’nın yanında Türkiye, Irak, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Arap ülkelerinden gelen Şiiler İmam Rıza’nın defnedildiği bu kutsal alanı ziyaret ediyor. Geceleri de burası ışıl ışıl.

Gevherşad Caminin avlusunda beyaz sakallı, beyaz sarıklı yaşlı bir imam hutbe veriyor. Hutbe ekranlarla tüm avluya yansıtılıyor. Ahşap, mozaik kakma ve taş oymacılığının harika birleşimi olan çeşmelerle soğutulmuş avluları, kemerleri, aynalı fayanslarla süslenmiş saf altından kubbeleri birbirine tamamlanmış.

Girişlerde kapılarda ciddi bir kontrol var. Erkeklerde uzun pantolon, hanımlarda ise başörtüsü ve uzun etek aranıyor. Gerçi cep telefonuna artık izin verseler de elinizde herhangi bir çanta ile kesinlikle içeri giremezsiniz. Daha  önce bu alanda bir bomba patlamış! Çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş. Benim çantayı da yakaladılar ve kesinlikle içeri koymadılar, gelen komisere çantamdaki kitapları gösterdim. “Dünya İçin Bir şey Yap” adlı kitabımın Farsçasını ona imzalı olarak hediye edince,  Sırtçantamla içeriye girmeme izin verdi. Belki de buranın tarihinde bu bir “ilkti.” Selman ile ziyaretçileri inceledik, benim dışımda kimsenin elinde herhangi bir şey yoktu. Kapının girişinde tüm ziyaretçilere zeytinli birer çörek hediye ediliyordu.

Hazreti Ali,  Peygamberimizin kızı Fatima tül Zehra ile evlenir. İki oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin dünyaya gelir. Hz. Hasan soyundan gelenler “şerif”, Hz. Hüseyin soyundan gelenler ise “seyit” olarak anılır. On iki imamın sonuncusu İmam Rıza o zaman bir köy olan Meşhed’de dönemin halifesi tarafından üzümle zehirlenir, İran topraklarında gömülü tek ve son imamdır. İşte bu yüzden  “İmam Rıza” Şiiler için çok önemlidir.

Altın kafesteki türbesini hergün ziyaret eden binlerce Şii erkek,  kadın ve çocuk saf altın kaplı kapıları, türbeyi  üçer defa öpmekte, başında ağlamakta, dua okumakta ve türbenin kafesine dokunmaya çalışmaktadır. Hatta siyahlara bürünmüş bazı delikanlılar ellerindeki zincirlerle vücutlarını kanatıp kendilerini cezalandırmaktalar. Yeni evliler de  bu büyülü türbeyi muhakkak ziyaret etmekte.

Tahran’a 600 kilometre uzaktaki Meşhed her gün misafir ettiği binlerce ziyaretçi ile her an hareketli ve hızlı yaşayan bir kent. Trafiği İstanbul’dan bile beter, her an her yerden bir araç çıkabilir. Hele motosikletliler kaldırımda bile deli gibi yol alıyor. Ana caddeler boyunca yüzlerce otel, kuruyemişçi, dondurmacı, giysi dükkanları, kuyumcu, baharatçı dizilmiş.

  • Altmış bin beyitli Şehname’nin yazarı Firdevsi’nin mezarı da Meşhed’de. Sultan Murat her bir beyit için bir altın vereceğini kendisine vaad etmiş ama sonra nedense bu sözünü tutamamış.
  • Almas – Şark (Şarkın Elması) Meşhed Kentinin modern yüzü. Sirk, lunapark, modern siteler ve AVM’ler bu bölgede yer alıyor.
  • Meşhed Tren İstasyonunun geniş hacminin tavanını sadece kenardaki sütunlar taşıyor. Şah Rıza’nın atamızı ziyareti sırasında Ankara garını görünce etkilenmiş ve buranın projesini hazırlatmış. 

Meşhed’den Tahran’a trenle dönmeye karar veriyoruz. Akşam üstü hemen her saat başı Tahran’a bir tren var ama trenler üç ayrı kategoride. Biz en lüks olanını seçiyoruz. Bir gezgin olarak ikinci el giyerim ama doğrusu trenlerde konforlu seyahat etmek isterim. Kompartımanlar 4 kişilik. Elbette aile olmadan kadın ile erkeği aynı bölüme vermiyorlar. Doğrusu vagon tertemiz. Herkesin çarşafı, yastık kılıfı, battaniyesi bir şişe suyla beraber özel torbalara konmuş. Yolculuk tam 10 saat!

Tren hareket edince önce meyve-yemiş yanında naneli leziz bir limonata ikram ediliyor. İki saat sonra da kızarmış tavuk da içeren yemek servisini  getiriyorlar. 

Doğrusu sessiz ve neşeli bir yolculuk, ilaç aldım, uyumuşum. Tahran’a sabahın 5’inde varıyoruz. Gar o saatte bile kalabalık. Yine bir taksiye atlayıp önceden tanıdığımız otogara geçiyoruz.

Saat 07.00 otobüsü ile Hazar Denizi kıyısındaki Bandar e Anzali’ye doğru 5 saatlik bir yolculuğa başlıyoruz. Önce eyalet başkenti Rasht Kentine varıyoruz. Bu kent hem birinci,  hem de ikinci dünya savaşında Rus işgaline uğrayınca ekonomisi iyi bozulmuş. Polonyalı esirler burada çalıştırılmış, hatta bir Polonya Mezarlığı bile var. Rus binaları ile pirinç tarlalarının bulunduğu genellikle yüksek duvarlı iki katlı çiftlik evleri dikkati çekiyor.

Sefid Nehri üstünde büyük bir baraj inşa edilmiş. Bölgede jilet, cam, sabun, sepet ve ipek atölyeleri bulunuyor.

Selman otobüste Hüseyin adlı bir gençle dostluk kuruyor, Hüseyin bizi Bandar’daki evine davet ediyor.

Hazar Denizi kıyısında Behareset-Talab (Cennet lagün) adlı hoş bir otele yerleşiyoruz. Motel tarzında güzel planlanmış, su üstünde platformda kurulmuş sevimli bir lokantası var. Ancak sazlıkların içinden hızla geçen motorlarının ardı arkası kesilmiyor. Ekosisteme büyük bir darbe. Oradaki, kuş, kurbağa ve balık yumurtaları yok ediliyor. Bu durumu ertesi gün bölge valisine anlatıyorum. 

Sabah kent merkezine iniyoruz. Hemen her köşede bir banka var. Buranın içinde ufacık tohum taneleri bulunan bir meşrubatı var. Vişneli, kayısılı, şeftalili,  ahu dudulu  da oluyor. Doğrusu hoşumuza gidiyor. Hele de soğuksa daha da lezzetli, öyle çok da tatlı değil.

Valilik binasına uğrayıp zor da olsa Tahran otobüsüne saat 12’de yetişiyoruz. Otobüste lise öğrencilerinden oluşan bir futbol takımı var. Sohbet yol boyunca derinleşiyor. Dokuz saat sonra Tahran Otogarına varınca bizim havalimanına kadarki taksi ücretini öğrenciler aralarında toplayıp şoföre ödüyorlar. Utanıyoruz, çok ısrar ediyoruz, almıyorlar. İnanılmaz bir dostluk ve misafirperverlik !

Nedense Havalimanında yine beni polis çeviriyor. Özel bir odaya alıyorlar. Valiye niye gitmişim ? Yaa diyorum, kitabımın Farsçasını hediye ettim. Kabahat mi ? Kendisi bizi kahvaltıya davet etti. Vali ziyaret edilmez mi ?

İstanbul’a dönüş saati geldi. Beş günde batıdan doğuya İran’ın beş farklı kentini tanıdık. Maceralar yaşadık, öğrendik, uzun yollar aştık, güldük, soruşturma bile geçirdik. Yeni dostlar ve tecrübeler edindik. İnanın öyle fazla para da harcamadık doğrusu ! Mutluyuz!

Thassos

Yunanistan artık Türklerin en önemli turizm destinasyonu haline geldi. Thassos yani Taşöz de son yıllarda Türkler arasında gittikçe popüler olan bir Yunan adası. Karayolu ile gidilebilecek en yakın adalardan biri olması ve eşsiz doğası Thassos’un tercih edilmesinin nedenlerinin başında geliyor.

Yunanistan’a ilk yolculuğum dostluk treni Filia ile Selanik’e olmuştu. Melodik lisanından, yemeklerinden, müziğinden, danslarından kısacası kültüründen çok keyif almıştım. O seyahatten sonra hep Yunan adalarında bir tatili hayal ettim. Gündüzleri akvaryum misali cam gibi sularda yüzüp, akşamları tavernalarda rakı ve mezeler eşliğinde buzuki dinleyip sirtaki yapmayı çok arzulardım. Kısmet bu seneymiş. Haziran ayında evlenme yıldönümümüzü fırsat bilip İstanbul’a en yakın Yunan adası olan Thassos’a gitmeye karar verdik. Programımıza BTS grubumuzun kurucu üyelerini de dâhil ettik.

Bir cuma sabahı saat 5’te kontağı açıp yola koyulduk. Su gibi akan, tenha denebilecek şehirlerarası yolda üç saat gittikten sonra, köy kahvaltısı veren bir İpsala’ya yakın bir benzincide durduk. Keyifli kahvaltı sonrası yarım saat daha yol aldıktan sonra gümrüğe vardık. Şansımıza gümrük boştu, önümüzde iki – üç araç vardı. Türkiye sınırını 15 dakikada geçip Türk askeri ve bayrağına el salladıktan sonra Yunan gümrüğüne geçiş yaptık. Bu kez komşu bayrağını selamladık, askerine Yasas diye seslendik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/2-1.png

             

Varış noktamız Thassos Adasına arabalı vapurların kalktığı Keramoti Limanı idi. Yolu iyi bilmediğimizden biraz kaybolarak limana vardık. Şansımız burada da yaver gitti, varır varmaz geminin kalkacağı bildirildi. Hemen gişeden biletlerimizi alıp kendimizi gemiye attık. Güverte tatilcilerle doluydu. Herkesin elinde makineleri ile etrafı görüntülemeye çalışırken, martılar yol boyunca bize eşlik etti.

Arnavut asıllı olduğu öğrendiğimiz bir müzisyen akordeon ile ritim tutarken diğer eli ile trompetle Napoliten parçalar çaldı. Türk olduğumuzu duyunca sanki Türk şarkısıymış gibi bize hoşluk olsun diye ‘Ya Mustafa ya Mustafa’ adlı Fransızca şarkıyı çalıp bahşişi kaptı. Göz açıp kapayıncaya kadar 35-40 dakika geçmiş, Thassos’a varmıştık. Otelimiz Limenas’ta, gemilerin yanaştığı yere 5 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Tam merkezde diyebileceğimiz Otel Timoleon’a çantaları bıraktığımız gibi önceden isimlerini not aldığımız beach’lere doğru yola çıktık.

   MERMER PLAJI

İlk durağımız Marble Beach yani Mermer Plajı oldu. Yol mermer tozundan ve çakıl taşlarından dolayı çok kötü idi. Ancak plajı görünce karşılaştığımı manzara nefesimizi kesti. Mermer tozundan dolayı plaj bembeyaz, adeta karlar altında gibiydi. Su derseniz turkuazdan laciverte kadar tüm tonları barındırıyordu. Şezlonglara yerleştiğimiz gibi kendimizi Ege’nin serin sularına bırakarak yol yorgunluğumuzu atmaya çalıştık.

Plajın büfesinden soğuk bira, sandviç ve soğuk kahve frappe’lerle öğlen açlığımızı geçiştirdik. Plaj gösterişi olmayan ancak suyu ve manzarası ile harika bir plajdı. Biraz güneşlenip, biraz yüzüp dinlendikten sonra saat 6 gibi otele dönmeye karar verdik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/4.png

             

Tüm arkadaşlar odalarına çekilirken ben yeni yerler keşfetmek ve akşam yemeği için uygun bir taverna bulmak amacı ile sahilde dolaşmaya çıktım. Mythos Taverna adlı mekânı uygun görüp akşam için rezervasyon yaptım. Sonrasında otelimizin arkasına bakan çarşıyı keşfe çıktım. Hediyelik eşya satan dükkânlar, plaj ve yazlık kıyafetler satan mağazalar, restoranlar, dondurmacılarla dolu şirin ufak bir çarşı buldum.

     Sözleştiğimiz saatte arkadaşlarla otelin kafesinde buluştuk. Yaptığım keşfi ve akşam yemeği için ayırttığım yeri anlatıp yola koyulduk. Tavernaya vardığımızda müzik başlamıştı bile. Az da olsa Türkçe konuşan şef garsondan masamızın buzuki çalan sanatçıya yakın olmasını istedim. Kırmadı, hemen yanı başında bir masa verdi bize. Cacikis, Grek salat, patlıcan salata gibi klasik mezelerden sipariş verdik. Ara sıcak sonrası ızgara ve tavadan oluşan kocaman bir deniz mahsulleri tabağı geldi. Bizim Yeni Rakı’ya en yakın bulduğumuz mavi etiket Barbayani marka rakı ise Stin İya Su nidaları ve buzukinin nağmeleri ile su gibi aktı. Buzuki eşliğinde şarkılara eşlik edip sirtakiler yaptık 38. evlilik yıldönümümüz çok eğlenip keyif aldığımız bir şölen gibi geçti adeta. Gecenin geç saatinde otele dönmek yerine sahilde bir kahve içtik.

Sabah hava biraz bulutlu olsa da keyfimiz bozulmadı. Eşimle, herkesten erken kalkıp biraz sabahın sessizliğini yaşamak istedik. Uzun zamandır özlemini çektiğim Yunan adalarından birindeydim. Biraz yürüyüş biraz etrafı resimlemek amaçlı gezindik. Otele döndüğümüzde, mütevazı ancak bir kahvaltı için olmazsa olmazlarının bulunduğu açık büfeden bir şeyler alıp kahvaltımızı yaptık.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/7.png

Sonrasında hedef otelden yaklaşık 45 dakika mesafede olan, adanın en meşhur plajlarından Aliki idi. Yine harika bir koy, harika bir deniz, harika bir plaj Aliki. Plaja inerken gördüğümüz manzaraya bayıldık. Su o kadar güzeldi ki her girdiğimizde bir saate yakın suda kaldık. Saat 3’e doğru hava kapatıp birkaç damla yağmur bırakınca doğru plajın restoranına geçtik. Snack bar tarzı atıştırmalık ve soğuk biralarla geçici yaz yağmurun dinmesini bekledik. Yemek bittiğinde güneş yine sıcak yüzünü gösterince kendimizi tekrar tadına doyamadığımız sulara attık. Akşamüstü istemeye istemeye plajdan çıkıp otele döndük. Burada geceleri uzun olduğundan akşam çıkmadan önce biraz dinlenmekte fayda var.

Akşam otelin kapısında buluştuğumuzda sıkı bir yağmur ile karşılaşınca çok yakınlardaki bir İtalyan restoranına koştuk. Yemeğin ardından otele yakın kafelerin birinde kahvelerimizi içip yatmaya gittik.

https://www.btseyahat.com/wp-content/uploads/2019/06/8.png

Pazar sabahı dinlenmiş, uykumuzu almış vaziyette kalkıp otele yürüme mesafesindeki Paradise Beach’a gittik. Yine inanılmaz bir sahil, inanılmaz bir su; taşlar tek tek sayılıyordu baktığınızda. Aslında birkaç değişik plaj notu almış olsak da deniz aynı deniz deyip günümüzü burada geçirmeye karar verdik. Öğlen güneşinin yakıcılığında, kafesinde yine Snack tarzı atıştırmalıklarla keyif yaptık.

YUNAN GECESİ

Thassos’ta son gecemizi tekrar bir tavernada geçirmek istediğimizden Alexandra’s Taverna’da yer ayırttık. Mezeler çok lezzetli; Sağanaki (beyaz peynir pane), Pabucaki (patlıcan yatağında fırında peynir), feta peynirli yeşil biber, tarama, ızgara sardalye damak çatlatan cinstendi. Restoran sahibinin kızı siparişleri alıyor, annesi Alexandra servis yaparken sirtaki yapıyor, baba içerde mutfak ile ilgilenirken arada dışarı çıkıp “yasssuuuu” diye bağırıp tabak kırıyordu. İlerleyen saatlerde buzuki çalan adamın yanına org çalarak sipariş alan kız gelmez mi? Türk olduğumuzu bildiğinden Zülfü Livaneli, Grup Gündoğarken ve Yeni Türkü’den şarkılar söyleyip bizleri keyiflendirdiler. Barbayani Rakısı ve sirtaki ile neşemizi bulduk. Yine bir müthiş Yunan gecesi yaşıyorduk.

Yemek sonrası kahvelerimizi sahilin sonunda bulunan Karnagio Beach’in barında içmeye karar verdik. Gündüz arkadaşlar güneşlenirken ben yine etrafı kolaçan etmek amacıyla sahilden buraya yürümüş ve mekânı çok sevmiştim. Taverna çıkışı Karnagio Bar’a geldik. Kayalıklar arasında çok güzel aydınlatılmış ve manzarası olan keyifli bir bar olmasına rağmen, içeri girmemizle, ortamın yaş ortalamasını aniden arttırdık. Gençlerin huzurunu kaçırmamak adına sahilde başka bir yerde kahve içmeyi uygun bulduk. Otele dönüşümüzde, odamızın balkonundan limanı ve denizi izlerken, Thassos’a gelmekle verdiğimiz isabetli kararın keyfini çıkardım.

DÖNÜŞ YOLUNDA ALEKSANDROPOLİS

Ertesi sabah kahvaltı sonrası dönüşe geçtik. O günü yolumuzun üstünde olan Aleksandropolis’de (Dedeağaç) de bir plajda değerlendirmeye karar verdik. Böylelikle dönüş yolunu bölüp yarılamış olacaktık. Feribottan iner inmez rotamızı Aleksandropolis’teki en ünlü plaj olan Amo Amo’ya çevirdik.

               Bu mekân Thassos’taki plajlara benzemiyordu. Daha lüks, Bodrum ve Çeşme ‘beach’lerini andıran tarzdaydı. Ama denizi ise Thassos’takilerle mukayese bile edilemezdi. Amo Amo’nun restoranı ve mutfağı ise en güzel ‘beach’lerle yarışacak cinsteydi. Deniz sonrası öğlen yemeğini, harika sunumlu Yunan spesiyaliteleri ile deniz mahsullerinden seçtik. Yine isabetli bir seçim ve karar vermiştik. Dönüş yoluna geçmeden biraz şehir merkezinde gezindik. Sahilini gezip Aleksandropolis’in simgesi olmuş, meşhur deniz feneri önünde fotoğraf çekip, Jumbo Market’te alışveriş molası verdik.

Dönüşte gümrük, bizi yine hüsrana uğratmadı. Oysa neler duyuyorduk giden arkadaşlardan; zaman zaman altı saate yakın gümrükte bekledikleri oluyormuş. Gümrükten oylanmadan geçerek Türkiye sınırından giriş yaptık. Müthiş bir ‘long weekend’ ile evlilik yıldönümü kutlamasına vesile olan Thassos unutulmaz anılar bıraktı gezi dağarcığımızda. Efharisto ThassosYasas komşu seni unutmayacağız.

 Bir Tutkudur Seyahat… 

Ekvator Ginesi’ne Ulaşmak Pek Kolay Değil !

Afrika kıtasının 54 ülkesi var. Hepsine gitmiştim ama Ekvator Ginesi’nin başkentinin bulunduğu Bioko Adasına ayak basmamıştım.

Bioko Adası sadece 70 kilometre uzunluğunda. İkibin kilometre kare ve Kamerun kıyılarına sadece 32 kilometre uzaklıkta ! 

Malabo’ya THY uçmadığı için Addis Ababa aktarmalı Etiyopya havayollarından bilet alıyorum. Diğer bir alternatif ise Fas Havayolları.

Etiyopya Havayolları Afrika’nın en geniş uçuş ağına sahip havayolu bir de üstüne Star Alliance üyesi. Nispeten ekonomik bir havayolu ve vallahi sistemini de iyi kurmuş. Tüm yolcularını sabahın 6’sında Addis Ababa’da toplayıp sonra 08.30’dan sonra her 10 dakikada bir Sahraaltı Afrika ülkelerinin hemen her başkentine sıra ile uçak kaldırıyor.

İstanbul Addis Ababa yolculuğu 6 saat, bu uçuş pek rahat geçmedi ama Addis Ababa – Malabo uçuşunda 4 saat uçağın arkasında  üç kişilik yerde güzelce uyudum. Ne de olsa uçak yeni idi. Sonra …… kalan yolcular Kamerun’un başkenti Doula’ya devam ediyor.

Gelelim vizeye: Ekvator Ginesi henüz turizme tam açılmadığı için vize konusunda gayet titizler. Ankara’daki gayet modern Büyükelçiliklerinden alınıyor. Bir aylık vize 125 Avro. Hiç de ucuz değil !

Ben Fahri Konsolos olmama ve değerli üyemiz ve Ankara temsilcimiz Mete Darcan elçiliğe iki defa gitmesine rağmen vizeyi alırken zorlandık, işin ilginç yanı uçmayı planladığım gün verdikleri bir aylık vize bitiyordu. Mecburen ceza ödeyip uçak biletimi vizeye göre değiştirdim.

Neyse pasaportumu daha uçağın kapısında kontrol edip beni içeriye kabul ettiler. Hemen bir taksi ile Büyükelçiliğimizin geçici olarak görev yaptığı  Malabo Hilton’a gidiyorum.

Malabo’da otel fiyatları cidden uçmuş. Hilton da gecesi 285 Avro ile başlıyor. Ama pazarlığa açıklarmış. Neyini pazarlık edececeksiniz ki ?  Elçiliğimizin elemanı İsmail bana kentin dışına doğru ucuz bir otel (Hotel Mc) bulmuş., gecesi 50 dolar ama inanın oda çok  dar. Bir yere çarpmadan yana dönerek bile yürümek bile zor. İki defa düştüm.  Aynen mezara benziyor, internet de  yok. Geceleri yakındaki bulunan diskodan gelen müzik ve bağrışmalarla uyumak da zor. İlaç alıp yatıyorum. Sabah zaten kahvaltı yok, dolmuşa atlayıp oranın en şık yeri olan ve interneti bulunan bir Fransız kahvesinde kahvemi içip hemen çalışmaya başlıyorum.

Bioko Adası Hindistan’ı bulmak için yelken açan Ferna’o do Po’ tarafından 1472 yılında bulunmuş. Geçen zaman içinde adı değişerek sonunda “Bioko” olmuş.

Ekvator Ginesi, Afrika’nın nüfusu en az olan ülkesi. Anakara’da Rio Muni bölgesindeki en büyük şehri Bata. Başkent 6 ay Bata ve altı ay ise adadaki Malabo oluyor.  

Tam 190 yıl İspanyol sömürgesi olduktan sonra 12 Ekim 1968’de bağımsızlığına kavuşmuş. İlk Devlet Başkanı Francisco Macias Nguema söylenenlere göre tam 11 yıl ülkeyi zorbalıkla yönetmiş. Sonuçta 3 Ağustos 1979’ta “özgürlük darbesi” olarak bilinen bir hareket ile yeğeni Mbasogo yönetimi ele geçirmiş ve kendi askerleri red edince Fas’dan gelen infaz ekibi ancak Nguema’yı kurşuna dizmiş. 

İspanya’ya kaliteli “kakao” satan Ekvator Ginesi, 1992 yılında kıyılarında petrolün bulunması ile hızla kabuğundan sıyrıldı. Petrol Malabo kıyılarında sıralanan petrol platformlarından çıkarılıyor. Rafineri de var, benzin ile metanol elde ediliyor. Ancak denizden çıktığı için maliyeti yüksek. Petrol fiyatları düşünce burada faaliyet gösteren bazı şirketler üretimi durdurmuş.

Gelirinin hemen hemen yüzde doksanı petrolden geliyor. Ge- Petrol isimli bir de petrol şirketleri var.

Daha önce deniz yolu ile bir darbe teşebbüsü olduğu için büyük teknelerle balıkçılık yasaklanmış. Sınırlı olsa da tarım yapılıyor. Özellikle muz ve mango bol ve ucuz.

Afrika daima farklıdır, renklidir, coşkuludur. Diğer kıtalara hiç ama hiç benzemez. Yeşilin her tonuna rastlanır. Yıllardır büyük atalarının beyaz adamlarca aldatılmasının öfkesini taşır. Ama yine de beyaz adama karşı genelde saygılıdır.

Malabo sokaklarında amaçsız dolaşıyorum. Fakir mahallelerde çürüyen mukavva kokusu etrafa yayılıyor ve açan güneş yeni ümitler saçıyor. Rıhtıma iniyorum. Çarşaf gibi suya mavi-mavi kırmızı- kırmızı, sarı – sarı boyalı evlerin gölgesi düşmüş. Derin suyun dibine bakıyorum her yer sessiz. Yıllar yılı acı çekmiş,  köle olarak pazarlanırken aileleri parçalanmış, siyah insanları düşünüyorum. Yüreğime sanki iğneler batmış gibi sızlıyor, Hayaller, idealler,  bazı  anlamlar  suyun dibine doğru birer birer yok oluyor. Bugün de buranın kaymağını aslında Çin ile ticarette başarılı Lübnanlılar yemekte.  Hep lüks yerlerde onları rastlıyorsunuz.

Kısa Kısa Ekvator Ginesi ve Malabo !

  • Hayat bu coğrafyada hiç de ucuz değil,  dolmuş bile 2 dolar. Kahve ortalama 5 dolar.
  • Yollar çift şeritli ve ileriye dönük geniş planlanmış. Yeni yerleşim Sipopo’nun geniş bulvarları boyunca şık bakanlık binaları sıralanmış, banka,  petrol şirketleri, adalet sarayı, sigorta merkezleri yanında kongre merkezi dikkati çekiyor.
  • Malabo’da şık bir ortamda rahatça bir kahve içip internete bağlanacağınız “Deli de France” ile rıhtıma yakın “La Luna” lokantası var.
  • Luba (San Carlos eski adı) adanın ikinci büyük kenti. Plajları ile ünlü, Malabo’dan iki saat uzaklıkta.
  • Sokakta dert anlatmak inanın çok zor. Kimse İngilizce bilmiyor, doğrusu sizi anlamak için pek de gayret de sarf etmiyorlar. 
  • Lüks araçlar, etrafı yüksek duvarlarla çevirili lüks villalarla gecekondular ile fakirlik iç içe.
  • Büyükelçiliğimiz Hilton Malabo Otelde görevini sürdürüyordu. Büyükelçimiz değerli Şebnem Cenk Hanım Büyükelçiler toplantısı dolayısıyla ile Ankara’da idi. (Ağustos 2019) Geçici görev yapan değerli diplomat Mehmet Türkay ile becerikli yerel eleman Ismael Nchaso sağolsunlar beni yalnız bırakmadılar. Yakında elçiliğimiz kiralık bir binada hizmet vermeye devam edecek.
  • Eski FETÖ okulu bugün öğrencilere Türkiye Maarif Koleji olarak hizmet veriyor. Uğradım, modern bir bina. Türkçe hocası dışında öğretmenlerinin çoğu yerli imiş. 
  • İspanyollar bence  bu ufak ülkeyi sahipleniyor. İspanyol işadamları, gezginler ve öğrencilere sık sık rastladım.
  • Malabo ayrıca çok önemli bir liman, deniz doldurularak liman genişletilmiş.
  • Başkan Mbasogo 1979  yılından beri Ekvator Ginesi’ni yönetiyor. ABD yönetimi ile özellikle petrol işbirliği nedeniyle arası çok iyiymiş.
  • Basın genellikle devlet kontrolünde !
  • Anakara’nın 600 kilometre güney batısında yine Ektavor Ginesi’ne ait 17 kilometrekare alanında ada var. “Annobon” ama şu anda pek turistik değil. 
  • Ekvator Ginesi halkının % 90’ı Katolik. Unutmayın bu ülke 190 yıl Katolik dininin en önemli temsilcisi İspanya’nın toprağı imiş. Başkanlık Sarayının karşısındaki Santa Isabel Katedrali’nin yapımı tam 20 yıl sürmüş. Dışarıdan azametli bir bina, ne de olsa yerli halkı etkilemek gerekirdi. Neo Gotik üslubunda göz alıcı uzun kemerler ve 40 metre yüksekliğindeki ilginç iki kulesi hemen dikkati çekiyor. Katedralin önündeki fıskiyeli havuzun etrafında neşe ile top oynayan çocuklar zaman zaman serinlemek için suya atlamayı da ihmal etmiyor.
  • Nüfusun % 3 ile % 5’i arası Müslüman toplumu genellikle anakarada yaşayan Nijerya kökenli Fang Kabilesi.
  • Resmi lisanı İspanyolca olan Afrika’daki “tek ülke”. Aynı zamanda İspanyolca konuşan ülkeler arasında da en ufağı. Halkı Portekizce ama bilhassa da Fransızca da  biliyor. En yaygın yerel lisan ise “Fang”
  • Bu coğrafyada kredi kartı kullanımı gayet sınırlı. En iyisi siz yanınıza nakit alın, elbette lüks otellerde kredi kartı geçerli.
  • Santa Isabel Havalimanı kente sadece 3 kilometre uzaklıkta. Hele Hilton Oteli hemen havalimanının yanında. Çinlilerin yaptığı yeni havalimanı da Ekim (2019) de açılacakmış. Ayrıca Bata ile geleceğin başkenti Ciblo’ya da havalimanlarını Çinliler inşa ediyordu.
  • Ekvator Ginesi aslında ekvator üzerinde “değil”. Zaten eski adı “İspanyol Ginesi” imiş. Tropik bir iklime sahip yıl boyunca sıcaklık 25 – 26oC,  rutubet insanı zaman zaman rahatsız ediyor.
  • Her Afrika ülkesi gibi Ekvator Ginesi’ne giderken sarı humma aşısı öneriliyor. Zaten bir defalık bu aşıyı olursanız en az 10 yıl  geçerli. Sıtma konusunda önceden ilaç almanızı hiç önermem. Yutacağınız her ilaç,  safra kese ve karaciğerinize çok zararlı. Zaten sıtmayı önleyici etkisi de sınırlı. Sadece titreme, yüksek ateş gibi sıtma belirtilerini dikkatli takip edin ve zamanında şüphelenip sıtma savaş kliniğine müracaat edin. Hemen parmaktan kan alıp, anlıyorlar. Sadece geç kalmaktan korkun.
  • Başkent Malabo’nun ana atarı okyanus ve liman boyunca devam eden Avenida de la Independencia !
  • Milli Park içinde Pico Basile, Pico Malabo ve Loreto ile Lago krater gölleri yürüyüş ve doğa sevenleri bekliyor. Bu yöre 50’nin üstünde bitki çeşidine de ev sahipliği yapıyor. Bilhassa ülkenin sembolü dev Ceiba Ağaçları görmeye değer. Yağmursuz dönemlerde binlerce kelebek iki yüze yakın kuş türüne rastlamak mümkün.
  • Bioko Adasının güneyindeki Moka Köyünde adanın doğal varlıklarını gelecek kuşaklara ulaştırmak amacı ile İspanyol bir ailenin Bask mimarisinde yaptırdığı bir bina bünyesinde “Yaban Hayatını Araştırma Merkezi” kurulmuş. Moka Köyü ve civarı ayrıca bir tarım merkezi. Köyün civarında iki bin yıllık Bubi krallarına ait mezarlar bulunuyor.
  • Güneydeki Ureca Plajının siyah kumlarına deniz kaplumbağaları yumurtalarını bırakıyor.
  • Ekvator Ginesi mutfağı yerli ile İspanyol karışımı ama öyle tipik değil.
  • Malabo’da Ekvator Ginesi Üniversitesi bulunuyor. Oraya “Coal” adlı eserimi hediye ettim.
  • Özellikle sabah güneş doğarken ve akşam batarken Malabo’nun ufkundaki iki dağ ziyaretçilere net ve etkileyici bir görüntü sunuyor.
  • Bir ara süpermarkete uğradım vallahi şaşırdım tüm alışveriş arabaları dolu ve içerisini çılgınca sürekli satın alan halk doldurmuş.
  • Kızları ve hanımları çok bakımlı ve makyajlı tüm Afrika’da olduğu gibi saç bakımına çok önem veriyorlar. Zaten her köşede bir berber dükkanı var.
  • Bir yabancı olarak soru sorunca önce size ters bir tavır takınıyorlar ama gülümser ve biraz da sabrederseniz hemen tavırları değişiyor.
  • Genellikle televizyonda İspanyol ile Fransız kanalları gösteriliyor.
  • Ekvator Ginesi 2011 yılında Afrika Birliği Zirvesi ve 2012 yılında Gabon’la beraber Afrika Uluslararası futbol şampiyonasına ev sahipliği yapmış.
  • Ekvator Ginesi, para birimi olarak Çad, Gabon, Kamerun, Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti ile beraber Orta Afrika Frangı (CFA) kullanıyor. (1 Euro = 655 CFA idi.) (Ağustos 2019)
  • Özellikle yüksek kesimlerdeki çok kaliteli kakao üretimi kabileler arası rekabet yüzünden sekteye uğramış.
  • Komşusu Gabon’da da petrol bulundu. Ayrıca Gabon başta altın olmak üzere  minerallerce çok zengin. Muhtemelen Ekvator Ginesi’nde de bu mineraller var !
  • Summa Türk şirketi bu coğrafyada çok başarılı kutlarım. Sipopo modern yerleşiminde Kongre Merkezi ve AVM yapmış. Gerçi AVM şu an faal değil, çünkü konumu yanlış seçilmiş.
  • Ayrıca Sippo – Sofitel otelini bilhassa plajı ve konumu açısından tavsiye ederim. Kumlu plajı ve denizi yanında bir de özel adası var.
  • Sipopo yolu üzerinde gelecek konuklar için yanyana 52 villa yaptırılmış. Sayın Tayyip Bey 2014 yılında buraya geldiğinde bunların birinde kalmış.
  • Ekvator Ginesi’nin sembolü bayrağında bulunan dev ağaç “Ceiba” (kapok ağacı) vallahi tropik ormanlarda bulunan bir ağaç Dev gövdeli Ceiba Ağacı mayalardan başlayarak dünyanın her yerinde saygı görmüş. Allaha ulaşmanın yolunun Ceiba ağacının tepesinden geçtiğine inanılırmış. Şemsiye şeklinde olduğu için her türlü fırtınaya dayanmakta. Ekvator civarında tropikal ormanlarda görülür. Ekvator Ginesi Havayolunun adı da “Ceiba’dır”.
  • Bata ile Malabo arasında günde 3 sefer var, gidiş – dönüş uçak ücreti ortalama 120 dolar.
  • Malabo Hilton Oteli’nde elçiliğimizin desteği ile bir basın toplantısı yaptık. Ekvator Ginesi Milli televizyonu üç defa gösterdi.
  • Kaldığım otelin altında 7 masalı bir lokanta vardı. Masalar devamlı kurulu bekliyor hatta her masadaki vazolara orkide bile koymuşlardı. Vallahi dört gün kaldım, sık sık otele girdim, çıktım bir müşteri bile görmedim. Menüye baktım çok pahalı, otelin yeri hiç merkezi değil, mutfağı zaten dökülüyor, personeli suratsız mı suratsız. Niye müşteriler gelsinler ki? Bakalım acaba bu boş masaları hazır tutmaya ne kadar süre devam edecekler

Ekvator Ginesi bölümünü Afrika’nın çilekeş annelerine yazılmış bir metinle bitiriyorum.

ANNEME ! 
Zenci kadın, Afrikalı kadın, seni düşünüyorum, annem e y …
Ey Dâman, annem hey, sırtında sen taşıdın beni, sen emzirdin, ilk
adımlarımı sen attırdın, ilkin sen açtın gözlerimi yeryüzünün olağanüstülüklerine,
seni düşünüyorum…
Tarlaların kadını, ırmakların kadını, büyük ırmağın kadını, sen hey,
annem, seni düşünüyorum…
Ey Dâman, annem hey, gözyaşlarımı sen kurulardın, sen coştururdun
yüreğimi, sen katlanırdın yaramazlıklarıma sabırla, çocukken yanında
olmaktan hoşlanırdım, şimdi bile yanında bulunmaktan nasıl da
hoşlanacaktım!
Arı kadın, duru kadın, tevekküllü kadın, sen ey, annem, seni düşünüyorum…
Ey Dâman, büyük demirciler ailesinin Dâman’ı, büyük demirciler
ailesinin Dâman’ı, usum, düşüncem hep seninle ilgileniyor, her adımda,
senin düşünmen eşlik ediyor bana. Ey D âman, annem, şimdi bile, içtenliğinle,
sıcaklığınla olmaktan. Nasıl hoşlanacaktım, çocukken yanında
olmaktan…
Zenci kadın, Afrikalı kadın, sen ey, annem, sağol; benim için yaptığın
her şey için sağol, oğlun ne uzak sana, ne yakın sana oğlun!
Camaralaye (d. 1928), Türkçesi: İshak Yetiş

Atlantik’e Sırtını Dayamış Halifax Görülmeli !

Halifax “Nova Scotia” yani “Yeni İskoçya” Eyaletinin başkenti, ayrıca coğrafya açısından çok önemli bir konuma sahip. Aileleri ile birlikte umutları ve rüyaları  ile yeni dünyaya koşan iki milyona yakın çoğunluğu Avrupalı göçmen Kuzey Amerika’ya buradan giriş yaptı. Aşağılandılar, zorlandılar ama dayandılar ve Kanadayı yarattılar. Ayrıca eyalet nüfusunun % 40’ı  Atlantik kıyısındaki bu çekici ve hareketli kente yerleşmiş. Halifax ayrıca çok önemli bir liman, askeri üs ve aynı zamanda çok farklı eğitim kurumları ile tam bir “eğitim merkezi”.

Buraya ilk yerleşen Mikmal Yerlileri. XVII. yüzyılın başlarında kaşif Samuel de Champlain liderliğinde Fransızlar bu topraklara ayak basmış. Fransa Bayrağının içine bir “sarı yıldız” ekleyerek yepyeni bir ülke yaratmaya çalışmışlar. Daha sonra gelen İngiliz ve Fransızlar ile yerli halk ilk defa bu coğrafyada karşı karşıya gelmiş ve  savaşmış. Çünkü orman ürünleri açısından dikkati çeken zenginliğini, beyaz adamın kürkleri için masum hayvanların avlaması,  ardından istakoz katliamı takip etmiş.

Akadiyen (Acadians) diye anılan Fransız kökenli halk İngilizlere karşı fazla direnemeyip 1700 yıllarında su yollarını takiben güneye Louisiana ve New Orleans Eyaletlerine yerleşmişler. Napolyon daha sonra nedense bu eyaletleri Amerikalılara satmayı tercih etmiş.

Halifax’da su ürünleri ile ünlü bir lokantada yemeğini tamamlayan müşteri garsonu çağırıyor.

  • Buranın mutfağı çok temiz olmalı

Garson

  • Öyle olmasına çalışıyoruz efendim, nasıl anladınız ?
  • Şu ana kadar yediğim her şey sabun tadında idi !

Biraz Tarihçe

  • 1789 yılında Halifax’ın kurulması ile aynı yıl ilk eğitim kurumu da faaliyete geçmiş.
  • 1825  senesinde kentin Ticaret Bankası kapısını halka açmış.
  • 1835’te bu kentte basın özgürlüğü tanınmış.
  • 1850’de yeni kuralları ile ilk buz hokeyi maçı burada gerçekleşmiş.
  • 1929 yılında arabalarda geri vitesle yanan far ışıkları Halifax’da uygulamaya başlanmış ve patenti alınmış.

Halifax’a gelen herkes önce kentin en yüksek noktası Citadel Hill’e (Kale Tepe) koşuyor. Geniş yeşil bir alan içinde kale her coğrafyada olduğu gibi kenti düşmanlardan korumak için 1856 yılında inşa edilmiş.

Prens Edward tarafından 1803 yılında inşası başlatılan sekizgen, dört yüzlü,  ilginç ahşap saat kulesi 1985 ile 1990 yılları arasında iki önemli yenileme çalışması geçirmiş. Bugün ise  kentin simgesi!

Halifax, Viktorya tarzı bahçeleri, Argyle Sokağındaki canlı gece hayatı, ziyaretçiye saygılı ama oldukça şişman halkı, bitmeyen hayalet hikayeleri, yerel geleneksel Alexander Keith Birası, inişli çıkışlı sokakları, rengarenk ahşap bahçeli evleri, neşeli öğrencileri ve hareketli rıhtım bölgesi ile inanıyorum hoşunuza gidecektir. 

Alfred W. Purdy (d. 1919) bakın o yılların Kanada’sını nasıl anlatmış!

DURGUNLUK

Su damlası

Karanlıkta

Ve gürültü

Fazla gürültü

            Güvenle

            İlerleyen

            Ve duran

            Hayvanlar

Düşen

Kayalar

Çakıl

Parçalar

Yivlerden

            Ve orada

            Ayılar

            Fareler (görülmekten kızgın)

            Yılanlar

            Kertenkeleler

            Ağaçlar

            Arasında

            Yavaşça

            Yürüyen geyikler

            Ve sonra

            Yolun kıyısında

            Ben

Sigara içen

Kızgın

Geceyarısı

Saatte

100 mil

            Tuzlu

            Ve korkunç

            Yolun kıyısında

            Tek canlı

            Kımıldanıyor

            Hiçbir şey

Halifax Public Parkta oturup ördekleri besliyorum. Daha sonra her zamanki gibi 80 numaralı otobüse binip yurda doğru yola çıkıyorum. Aaa cep telefonum yok, her yere bakıyorum yok. Çantayı boşaltıyorum yok. Yolcular otobüsü arıyor yok, bir hanım sağolsun “bir çaldırayım” diyor, evet  telefon çalıyor ama açan yok.  Sonunda biri “alo” diyor, meğer parkta bankın üstünde kalmış. Herhalde beslediğim kedilerin duası sayesinde telefonuma kavuşuyorum. Kadın sağolsun parktaki kahveye bırakıyor dönüp hemen alıyorum.

Atlantik Deniz Müzesi (1948). Bünyesinde 70 adet küçük tekne yanında bir de gerçek gemi barındırıyor. Ayrıca Titanik’ten geriye kalan yemek salonunun duvar saati, yemek takımları, ahşap balkon süslemeleri, resimler, masa ile sandalye parçaları da bu  müzede teşhir ediliyor. Denizcilikle ilgilenenlere özellikle tavsiye edilir. Giriş ücreti 10 dolar ve akşam üstü saat 17 gibi kapanıyor.

Kısa Kısa Halifax

  • Fundy Körfezi’nde Digby yerleşkesi “deniz tarağının başkenti” kabul ediliyor. Burada gelgit olayını birebir yaşıyorsunuz. Yüzlerce metre çekilen denizin kumlarında tırmık ve kova  ile midye toplanıyor.
  • Askeri Halifax Cephanelik binası (Armoury) sahiden çok sayıda yuvarlak tuğla kuleleri ile yine yuvarlak ana binası ile insanı şaşırtan farklı bir yapı. 
  • 1857 yılından beri devam eden gelenekle üniformalı bir topçu subayı karabarutla  topunu her akşam aynı ciddiyetle ateşlemeye devam ediyor.
  • Ortalama iki dolar verirseniz körfezin karşısındaki Dartmouth Yerleşkesine geleneksel tekne ile 10 dakikada geçip bir süre terminalin yanındaki parkta dolaşıp sonra da aynı manzarayı seyrederek geri dönebilirsiniz.
  • Halifax’da yaya geçitleri “gökkuşağı” renklerinde. Ayrıca çok sayıda dükkanlarda asılmış bayraklarını görüyoruz. Bu “eşcinsel yaşama” destek ve saygı anlamına geliyor. Özellikle de Gottingen Caddesi’nde !
  • XIX yüzyılın ortalarında hazırlanan kent merkezindeki “Halifax Halk Bahçesi” (Public Gardens); heykelleri, özel düzenlenmiş rengarenk bahçeleri, havuzu ve yürüme yolları ile sizin için şehrin kalabalığından bir kaçış noktası olabilir. İçeride bahçeli beyaz bir bina içinde sevimli bir kahvesi var.
  • Province House (1819) Kanada’nın en eski meclis binası. Heykel koleksiyonu ve zengin arşivi ile görülmeli. St. Paul’s Kilisesi ise ilginç çan kulesi ile tipik bir Anglikan ibadet hacmi.
  • Nova Scotia Eyaletinin içinde yer alan “Cabot Trail” belki de Kanada’nın en gözde ve popüler araba yolu, aynı zamanda motosikletlilerin de cenneti olmuş.
  • Her yerde çok sayıda şişman insan görüyorsunuz. Hatta bazen tüm aile toptan şişman, zaman zaman şişmanlar üzerlerine geçirdikleri kötü kaliteli, üstü yazılı tişörtler de manzarayı daha da kötüleştiriyor. Hele şortun üstünde bir de eğri büğrü “Coca Cola” yazarsa deli oluyorum.
  • Halifax’ta Vancouver gibi yoğun bir Çinli nüfus var.
  • Halifax’ın rıhtımında su üstünde yazın kurulan ahşaptan özel hazırlanmış platformda yürümenizi öneririm. Zaten tezgahları, standları ve  sokak müzisyenleri ile bütün hareket bu sahilde !
  • UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş olan İskoçya geleneğini sürdüren Lunenburg Balıkçı Köyüne doğrusu ben de gidemedim !
  • Halifax’ın vahşi doğasına hayran olan bazı ziyaretçiler,  özellikle de zengin New Yorklu’lar bir hevesle dağların üstüne villa inşa ettiriyorlarmış. Ama maalesef bu evlerin ömrü çok uzun olmuyormuş. Hatta Demi Moore’un başrolünü oynadığı bir film için yaptırılan ev bile zaman içinde çökmüş.
  • Halifax ve çevresinde 500’e yakın Türk yaşıyor. Nova Scotia Türk Derneği Başkanı Haluk Alemdar beni ziyaret etti. Rıhtımda Pier 21’in önünde atamızın adına dikilmiş olan anıta gittim, ziyaret ettim, onu çok çok seviyoruz. Tüm dünya bu büyük liderin başarılarına şapka çıkarıyor !
  • Halifax’da ulaşım çok sayıda otobüsle çözülmüş. Günlük ortalama 2,5 dolara günlük bilet alıyorsunuz ve tüm gün boyunca o bilet geçerli oluyor. Bu biletin rengi her gün  
  • Kanada hükümeti İngilizce dışında Fransızcanın da ikinci lisan olarak kullanılmasını projelerle  destekliyormuş.
  • St John’s ile Halifax arasında bile yarım saat zaman farkı var.
  • Bu sahilde aralık başından haziran ayına dek 6 ay boyunca istakoz yakalanıyor. Balıkçı tekneleri yaz aylarında ise ziyaretçilere yönelik balina izleme veya balık avlama turlarında kullanılıyor.
  • Tim Horton’s dükkanları Kanada’nın her köşesinde ama inanın sahiden her köşesinde karşınıza çıkıyor, sürekli de içleri kalabalık. Dondurma, pelte, milk – shake, kurabiye, pasta, sandviç  gibi kalori bombası ürünler satıyorlar. Ama fiyatları piyasadan düşük ! Ayrıca kaliteli olduğu söyleniyor.
  • Siyam Kralı’nın çocuklarının bakıcısı olarak ün yapan ve yaşantısı daha sonra Yul Brynner’in baş rolü oynadığı filme de konu olan Anna Leonowens, 1887 yılında Halifax’da Little Fish adlı bir lokanta açmış !
  • Halifax tarih boyunca bazı felaketlerle de anıldı:  1912 yılında Titanik battığında kaza yerine yakın en önemli yerleşim merkezi “Halifax”” idi. Fairlawn Mezarlığında tam 124 adet Titanik kurbanı yan yana gömülü. Bir kısmı yolcu, bir kısmı ise  mürettebat. Hatta 227 numaralı mezarda J. Dawson adlı bir genç yatıyor, Leonardo di Caprio’ya çok benziyor. Caprio’yu ünlü yapan bu filmde aktör de  J. Dawson ismini almıştı, ama filmin yönetmeni James Cameron’a bu ilginç olay sorulduğunda “rastlantı” olarak nitelemiş.
  • Titanik’ten tam 5 yıl sonra limanda patlayıcı dolu bir Norveç gemisinde gerçekleşen yangında gemi hareketli bir bombaya dönüşmüş ve tüm rıhtım bir anda cehenneme dönüşmüş,  tam 2 bin kişi,  evet iki bin kişi hayatını kaybetmiş. Onların bir kısmı da yine aynı mezarlıkta gömülü.
  • Bitmedi, biraz daha eskilere gidelim,  2 Eylül 1998’de ise 111 numaralı Swissair uçağı limanın girişindeki Peggy’s Cove Fenerinin yanına düşmüş, sonuçta 229 yolcusu hayatını kaybetmiş. Her yıl 2 eylülde kazada ölenlerin akrabaları onlar için  denize çiçek bırakır.
  • Halifax sokaklarında yürüyordum, bekleşen bir kalabalık gördüm. Merak ettim, yaklaştım meğer “Salvation Army” yemek dağıtacakmış. Bir kap yemek bekliyorlarmış.  Burası Kanada !

Balkanların Paris’i idi : Bükreş

1895 yılında dünyada ilk kez merkezi ısıtmanın uygulandığı ve 50 yıl süren Sovyet egemenliği altında güzel binaların yanına Stalin Dönemi çirkin dev Rus mimarisinin gri beton gökdelenlerini bir türlü kabullenmek istemeyen Bükreş’deyiz. Depremler, savaşlar, yangınlar yaşamış Bükreş.

            Yıllarca “Balkan’ların Paris’i” olarak bilinen başkent Bükreş, Avrupa’nın, mimarı dokuya özen gösterilen güzel kentlerinden biri. Bahçe içinde malikaneler, taş yapılar, dar sokaklar göller, nehirler ve ağaçlar kaplı her tarafı tarih kokan kentin dış mahalleleri de kendilerini yenilemek için büyük bir çaba içinde. Bükreş’in ünlü binalarından Opera Binası, gece ve gündüz ziyaretçileri hâlâ kendine çekmekte.

            Bükreş yorgun ama samimi. Eski ile yenisi ile acımasız geçmişini unutmuş ve umutlu geleceğine bakıyor.  Neo-Klâsik binalar, zafer takı, Çavuşesku’nun son konuşmasını yaptığı eski Komünist Parti Merkez Konseyi binası, büyük beton yığınların arasına sıkışmış kapıları ve pencereleri işlemeli küçük kiliseler, onca sarsıntıya, bunalıma ve yıkıntıya göğüs germiş. Çünkü kentin alt yapısı sağlam ve de yeşili bol.

  • Herastrau Parkı göleti ile Bükreş’in en büyük yeşil alanı. Avrupa’nın en büyük parkı olmakla övünüyor. Halk burada geziniyor, kitap okuyor, spor yapıyor, bisiklete biniyor, bol oksijen depoluyor.
  • Bükreş Üniversitesi’nin (1895) merkez kitaplığı da görmeye değer.
  • George Enescu Sanat Müzesi sevenlerini bekliyor.
  • Bükreş’te 38 müze ile 26 tiyatro bulunmakta.
  • Bükreş’te bir metro var. Ama pahalı. Tek yön için bir dolar (4 Lei) ödedik.
  • Avrupa’nın en büyük kilisesi halen Bükreş’te inşa ediliyor. Ah !hep bu en büyük olma tutkusu !

 Çavuşesku’nun Yaşamı Sanki Bir Masal

            Aramızdan ayrılan değerli İtalyanca hocam Mefkure Tamer’in babası uzun yıllar Türk azınlığının temsilcisi sıfatıyla Romanya’da milletvekilliği yapmış. Babasından duyduğu bazı bilgileri size kısaca aktarmak istiyorum. Nikolay Çavuşesku, aslında adi bir hırsızlık suçundan hapse düşen bir köylü imiş! On çocuklu fakir bir ailenin oğlu olan Çavuşesku’nun sarhoş babası yanlışlıkla iki oğluna aynı ismi vermiş.

            Kundura tamirciliğini öğrenmek amacı ile Bükreş’e giden genç Çavuşesku çalıştığı dükkândan ayakkabı çalınca kendini hapiste bulur. Ancak, hücre arkadaşı politik bir tutukluymuş. Yıllarca aynı odayı paylaştıktan sonra yeni rejimle birlikte hızla yükselerek sonunda Komünist Partisi genel sekreteri olan hücre arkadaşı Gheorghe Gheorghiu-Dei vicdan borcu olarak hapisten çıktıktan sonra “komünizm ilkesini” benimseyen ve ona çok yardım eden Çavuşesku’yu da yardımcısı yapmayı ihmal etmemiş. Daha sonra arkadaşının 1965 yılında ani ölümü ile Çavuşesku başa geçer o okuma yazma bile bilmeyen bu haris çiftin 24 yıl süren başkanlık devri başlamış olur.

Suyun formülünü (H2O) yazmayı bile beceremeyecek kadar bilgisiz olduğu iddia edilen karısı Elena’nın kimya profesörü olarak kaleme aldığı (yani aldırdığı) kitaplar bulunmakta. Hatta bu kitaplardan biri İTÜ hocaları tarafından Türkçe’ye tercüme edilerek ülkemizi ziyareti sırasında kendisine hediye edildi. Yani bir “fıkra” gibi.

Kuzey Kore ziyareti sırasında o muhteşem yapılardan etkilenen Çavuşesku çiftinin tüm kaynakları kurutma pahasına yaptırdığı “fakirhanesini” anlatayım! Burayı gördüğümde kendimi bir an rüyada sandım. İki yüz altmış beş bin metrekare alana bir tepeye inşa edilmiş bu halk sarayın yapımı için 1977 depremi sonrası bir ay içinde 20 bin ev ve 26 adet Ortodoks kilisesi yıkılmış! Baba evini terk etmek zorunda kalan onlarca Romen üzüntüsünden intihar ederken, yüzlerce köpek sokağa atılmak zorunda kalır. Bu ünlü binanın yapımında 700 mimar ile 35 bin işçi çalışmış. Oda sayısı 1100 yüksekliği 86 metre, 92 metre de yer altında var.  Kapı sayısı da 3 bin. Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmeyen bir israf.

Ama, Karpatların kasabı olarak anılan Çavuşesku çifti burada keyif süremeden 1989 yılında devrim olur. Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük binası olan bu saray, bugün Parlamento Binası ve Uluslararası Kongre Merkezi ve farklı konser ve faaliyetler için kullanılıyor. Hatta salonlar kiralanıyor.  Binanın tamamını gezmeniz eğer kaybolmazsanız üç saat sürüyormuş.

Şu anda önceden randevu ile gerçekleşen turlar bir saat sürüyor. Ücreti 10 dolar. (40 Lei)  Pasaportunuz da yanınızda olmalı. Aslında bana sorarsanız değmiyor, zaten sadece 4 -5 salon gösteriyorlar. Balkondan binanın arkasını görüyorsunuz. Konser için Bükreş’e gelen Michael Jackson ısrar edince kendisine binayı gezdirmişler. Balkondan meydanda toplanan Bükreşlilere “Selam Budapeşte” demiş.

Binada kullanılan inanılmaz miktardaki mermerin tamamı Romanya’dan elde edilmiş. Aynı zamanda dünyanın en ağır ve en pahalı binası imiş. Açılan proje yarışmasında birinci olan ve projesi uygulanan mimar kızcağız sadece 29 yaşında imiş. Uzun zaman bitmemiş olan bu dev binanın geleceğini tartıştılar Kimi otel, kimi gazino, kimi müze, kimi üniversite, kimileri de AVM olsun dedi. Sonuçta Parlamento Binası olmasına karar verildi. Daha da henüz tamamlanamayan bölümleri var.

Çavuşesku’yu destekleyen gösterilerin ve törenlerin yapıldığı, yine balkona çıkan Çavuşesku’yu protesto eden yüz binlerin tek ağızdan “yeter” diye haykırdığı o muhteşem meydan bu sarayın önünde yer alıyor. Sonuçta, yaşamını yitiren iki bin üniversite öğrencisi, ardından gerçekleşen darbe ve hepimizin bildiği gibi helikopterden indirilip Çavuşesku çiftinin kurşuna dizilerek öldürülmesi. Tarih 21 Aralık 1989. Ardından bu meydana “yeniden doğuş anıtı” dikildi.

Avrupa’nın tek Latin Ortodoks ülkesi olan Romanya hızla demokratikleşme sürecine girince madalyonun öbür yüzüyle karşılaşmakta gecikmez. Evet, önemli ilerlemeler olmuş; ama acaba ne pahasına. İnsanlar açlık sınırında yaşıyorlarmış meğer. Bir yanda 1981’de 10 milyon dolar dış borcunu kısa zamanda sıfıra indiren bir ülkenin övünülecek ekonomik göstergeleri, öte yanda da bu faturayı ödemek için insanların özgürce tek soluk almasına bile izin vermeyen bir sistem.

Romanya’da Çavuşesku döneminde en yaygın meslek ispiyonculukmuş. Böylece “İnsanlar kendi ülkelerinde mahkum” durumuna düşmüşler. Öğrencilerin bile neredeyse hepsi bu mesleği icra ediyorlarmış ve her türlü rüşvet iliklerine kadar işlemiş, Romenlerin.

            Ama, artık Romanya’da genç kızlar, garsonlar, naylon çorap ve makyaj malzemeleri istemiyorlar. “Kot pantolonunu kaça satarsın?” diye sormuyorlar. Çocuklar sizden çiklet yada kalem istemiyor. Diğer tarafta, parkta kitap okuyan insanlara daha az rastlanıyor ve tiyatroların önünde artık kuyruklar yok! Çünkü,  yeni sistemde herkes para kazanmak için sağa sola koşturmak zorunda!

Kısa Kısa Romanya ve Bükreş

  • Romence Latin kardeşi İtalyanca’ya çok benziyor. Örneğin rakkamlar aynı.
  • Romanya’da bebekler sürekli soğuya alıştırılıyor. Hergün sokakta gezdiriliyorlar. Bizde olsa çocukları “aman üşümesinler” diye evden çıkarmayız.
  • Romen halkı nazik ve sessiz. Tarom uçağına 50 yolcu ile bindik. Bükreş’ten Cluj’a uçacağız. Kırk dakika geçti, hareket yok. Herkes öyle oturuyor. Bir kişi bile acaba “niye bekliyoruz” diye sormuyor.
  • Romanya’nın farklı kentlerinde beş adet dişi kurt heykeli bulunuyor. Roma mitolojisinde bir sepet içinde nehre bırakılan Romus-Romulus ikiz bebekleri bir dişi kurt sepet içinde bulup emziriyor. Aslında dişi kurt Ortaasya kökenli bir efsanedir. Muhtemelen Etrüksler’in de kökeni Ortaasya’ya dayanıyor! Latin kardeşi İtalya hazırlattığı beş dişi kurt heykelini Romen şehirleri Timişoana, Bükreş, Kşinov, Cluj ve Tangu-Müres’e hediye etmiş.
  • Çok girişli Schengen vizesi ile Türk vatandaşları Romanya’ya giriş yapabiliyor.
  • “Coal” adlı eserime önsöz yazan 22 devlet başkanı arasında Çavuşesku’yu deviren devlet başkanı Ion Iliesca da vardı.
  • Romence’de 5 bine yakın Türkçe kelime olduğu saptanmış. Çardak, bahşiş, çarşaf, emanet, zerzevat, mangal, sarma (dolma), peşkeş, kalabalık bunlardan ilk akla gelenleri.
  • Bükreş’te arnavut kaldırımlı eski kentteki XVII yüzyıl  ufak ama sevimli Stavnopoleos Kilisesi’ni gezin. İç ve dış süslemeleri ve taş işçilği korunmuş, avlusu da çok hoş. Ara sokaklarda, gelinlik satan dükkanlar, şapkacılar ve züccaciyeciler yer alıyor.
  • Villacross – Macca pasajı bizim Çiçek Pasajını hatırlatıyor. Yuvarlak şekilli pasajda yan yana çok sayıda şık kahve sıralanmış.
  • Mamaliga: Lapa pilav görünümünde öğütülmüş mısır. Hoşuma gitmedi.
  • Romanya’da da Kanal D var. Ayrıca Arçelik “Artika” markası ile üretim yapıyor. Alarko ise çevre yollarını inşa ediyordu. 
  • Büyükelçimiz değerli Füsun Aramaz ile rezidansta sohbet ediyoruz. Zarif ve bilgili bir hanımefendi. Teşekkür ederiz.
  • Romanya’da 5 bin Türk’e ait işyeri bulunmakta.
  • Bükreş doğumlu kiralık bir koca arayan bir genç kızın serüvenlerini komedi tarzında anlatan “Bulletin Bucaresti” filmini anımsadım.
  • Soseava Kiseleff Caddesi’ndeki zafer anıtı da (Arc de Triump) Paris’i hatırlatıp dikkatinizi çekecektir.
  • Açık alanda kurulu köy müzesi Romanya’nın farklı bölgelerinden sökülüp taşınan geleneksel yapılarını ve mimarileri içeriyor. Ama ben bu evleri ait oldukları yerlerde görmeyi tercih ederim.
  • Bükreşliler Milli Tiyatro’ya 1852 yılında kavuştu. En büyük Romen aktörler burada sahne aldı.
  • Odeon Tiyatrosunun önünde değerli atamızın bir büstü bulunuyor. Koştuk ve ona sarıldık.
  • Casa Capsa başkentin tarihi bir lokantası
  • Lipscani Tarihi Bölgesi Avrupa Birliği fonları ile yenilenmiş görmenizi öneririm.

Berlin

Bilgi ve duygu yüklü bir gezi

Yahudi mirası açısından da dünyadaki sayılı şehirlerden biri olan Berlin, kültürel açıdan mutlaka görülmesi gereken bir yer. Meydanları, caddeleri, anıtları ve müzeleri, bir seyahatten farklı beklentileri olan herkesi tatmin ediyor.

Gezi grubumuz BTS (Bir Tutkudur Seyahat) ile yeni ufuklara yelken açmayı planlarken, çok keyif aldığımız cruise seyahatine bir yenisini eklemek için Norveç fiyortlarını seçmiştik. Fiyortları gezmenin farklı yolları bulunuyor. Biri Norveç’e uçakla gitmek ve oradan tüm fiyortları otobüs ile gezmek. Cruise gezisini tercih eden grubumuz, bu kez hangi limandan hareket eden gemiyi tercih edeceğimizi tartışmaya başladı. Kopenhag, Hamburg, Warnemünde Limanları arasında tercihimizi Warnemünde’den yana kullandık. Sebep belliydi; Berlin ile mesafesi fazla olmadığından ve grup üyelerinin birçoğu Berlin’i görmediğinden Norveç fiyortlarını gezmeden Berlin’i de görüp gezme fırsatımız olacaktı.

Her seyahatimizde olduğu gibi yaklaşık bir yıl öncesinden rezervasyon işlemlerine başlayıp, programı şekillendirmeye koyulduk. Gemi pazar akşamüstü hareket edeceğinden, birkaç gün öncesinden Berlin’e gitmek üzere programlandık. Biraz internetten, biraz giden arkadaşlardan, biraz TV ve gazetelerin seyahat eklerinden Berlin hakkında bilgiler toplayarak gezi programının taslağını yaptık.

Nihayet hareket günü geldiğinde grubumuz 36 kişi olarak hareket etti. Bir perşembe sabahı 9.15 uçağı ile Berlin’e uçtuk. Yerel saat ile 11.20’de Berlin’in Tegel Havaalanına indik. İstanbul’dan ayarladığımız otobüsümüz rehber ile birlikte havaalanı çıkışında bizleri karşıladı. Otele gitmeden, daha önceden programladığımız gibi, yarım günlük şehir turuna başladık.

1.Dünya Savaşı Berlin simgeleri

Yolun üzerinde 2. Dünya Savaşı’nın Berlin’deki simgelerinden East Side Gallery ve Check Point Charlie’de fotoğraf molası verip bilgiler alındıktan sonra Jewish Museum’a gittik. 1940’lı yılların başında Yahudilere Soykırım kararları alınan bir şehirde, Berlin’de, Yahudi Müzesini gezmek çok etkileyici bir o kadar da anlamlı idi.

Saat öğlen vaktini geçtiğinden açlığımızı bastırmak için müzenin içindeki kaşer kafeteryada bir şeyler atıştırdık. Sonrasında da üç gece konaklayacağımız Alexander Platz metro durağına yakın, merkezi Titanic Confort Mitte Oteline vardık. Check-in işlemlerinden sonra odalarımıza dağıldık.

BTS grubu erkekleri olarak her ayın ikinci perşembesi akşam buluşur, bira – patates keyfi yaparken gezi ve seyahat ağırlıklı sohbetler eder, yeni destinasyonların tohumlarını atarız. BTS grubu bu kez ayın ikinci perşembesi Berlin’de idi. O halde geleneksel bira gecesi yurt dışında da olsak yapılacaktı. İstanbul’dan bu gece için mekânlar arandı ve yaklaşık bin kişinin bir arada bira içip yemek yiyebileceği, sohbet edebileceği Prater Garten bulundu.

Akşam tüm grup lobide buluşarak daha önce internetten siparişini verdiğimiz ve otelden teslim aldığımız metro biletleri ile mekana gittik. 36 kişinin bir arada oturması çok kolay olmasa da 3-4 masaya dağılarak keyifli bir gece geçirdik. Günün yorgunluğu kendini hissettirmeye başlayınca yemek sonrası kahveleri Bebelplatz Meydanında içip, yine metro ile otele döndük.

Hüzünlü durak Holokost Anıtı

Cuma sabahı iyice dinlenmiş olarak erken saatlerde turumuza başladık. Yoğun, yorucu ve kültürel bir tur bekliyordu grubu. İlk durak Holokost Anıtıydı. Rehberden bilgiler alırken hüzünlenmemek mümkün değildi. Birçoğumuz “Neden?” diye geçirdi içinden; bir kısım ise “Bir daha asla!” İnanılır gibi değil; altı milyon Yahudi katledilmişti savaşta. Tüm arkadaşlar yürekleri buruk, gözler nemli ayrıldı anıttan.

Sonraki durağımız Orien Strasse’de bulunan Neue Sinagog ile Rosenstrasse Anıtı ve Block of Women oldu. Grup, bir taraftan gezilen yerler hakkında bilgiler alırken diğer taraftan fotoğraf makinelerinin deklanşörüne durmaksızın basıyor, anıları ölümsüzleştirmeye çalışıyordu. Berlin’deki Yahudi mirasına biraz ara verip Berlin ve Almanya’nın simgesi haline gelmiş Branderburg Kapısına gidildi. Çok heybetli, izlenmesi gündüz başka, gece başka güzel olan bir anıt.

Bilgi ve duygu yüklü bir gezi

Buradan Berlin’in bir başka simgesi Parlamento Binasına geçildi. Binanın üstündeki Reichstag Kubbesi ikonik olarak yapılmış cam bir kubbe. Cam oluşu parlamentonun işleyişinin şeffaflığını simgeliyor. 360 derece Berlin manzarasına sahip olan bu yapı önceden rezervasyon ile gezilebiliyor.

Bilgi ve duygu yüklü programımız akşamüstü saatlerinde sona erdi. Arkadaşlardan kimileri otele dönüp dinlenmeyi tercih ederken, kimileri meydan ve caddelerdeki cafelerde vakit geçirdi; bazıları ise alışverişi tercih etti. Akşam Şabat yemeği için otelin restoranında buluşuldu. Tüm ekibin katılımı ve büyük bir coşku ile söylenen Arvit duası ile başlayıp, Kiduş duası ile devam eden Şabat yemeği, şarkılar, fasıl ve danslarla keyifli bir eğlenceye dönüştü.

Berlin’deki üçüncü gün, kahvaltı sonrası sabah yürüyüşü ile Alexanderplatz Meydanından başladı. Cumartesi günü, TV Kulesi, Berlin Dome Katedrali, Topographie des Terrors (Nazi/Gestapo Merkezi), Müzeler Adası içindeki olmazsa olmaz Pergamon Müzesi ziyareti planlanmıştı. Özellikle önceden internetten alınan giriş biletleri sayesinde kuyrukta beklemeden ziyaret edilen Pergamon Müzesi, koleksiyonları ve sergilenen eserleri ile herkesi oldukça etkiledi.

Öğlen yemeği ve dinlenme molasını Hackesher Markt’ın otantik havasında verdik. Öğleden sonrasını ise serbest saatler ilan ettik ve alışveriş tutkunları için Kurfürstendamm Caddesini hedef aldık. Denizi olan ya da içinden nehir geçen hangi şehre gitsek bir fırsat yaratıp mutlaka tekne turu yapmaya çalışırız. Spree Nehrinin bu şehirden geçmesini fırsat bilen bazı katılımcıları alışveriş yerine tekne turu yapmayı tercih etti.

Akşam yemeği için bir İtalyan restoranı olan 12 Apostel’i uygun gördük. Daha önceden yaptığımız rezervasyonla, 36 kişi hiç sıkıntı çekmeden nefis şaraplar eşliğinde, İtalyan mutfağının lezzetlerinin tadına vardık. Yemek sonrası kahve keyfi için Unter den Linden (Ihlamurlar altında) Bulvarına yakın cafelerden biri seçildi. Arka fonda Deutsche Dom ve Fransözischer Dome’un muhteşem ışıklandırılmış siluetleri eşliğinde seyahatin tatlı anıları paylaşıldı. Dolu dolu yaşanmış, bu üç gün adeta tarih ve kültür bombardımanı etkisi yaratmıştı. Bir taşla iki kuş vurmak tabiri bu tur için sanırım kullanılabilirdi. Amaç ve hedef Norveç fiyortları iken 3 gece, 4 gün ayırıp unutulmaz anılar bırakan bir Berlin turu da BTS grubunun seyahat dağarcığına katılmıştı.

Bir Tutkudur Seyahat…

Mismina’nın Çayhanesi

Diwali Bayramı yeni bitmişti. Geceler boyunca, kandiller, adak mumları, çatapatlar, çalgılar, şenlikler arasında gelmiştik. Yol boyundaki çayhanelerin, seyyar satıcıların, dükkanların, irili ufaklı tapınakların önünde şimdi bolca kandil kırıkları, eriyip akmış, sağa sola bulaşmış parafinler, çatapatlardan, füzelerden, kız kaçıranlardan arta kalmış barut yanıkları vardı.

Üçüncü gecedir yoldaydık. Köylerden geçerken Diwali eğlencelerine doyamamış haylazlar, tüketemedikleri atomlarını bizim arabanın önünde · patlatmaya devam ediyorlardı. Bildikleri otobüslere benzemeyen, camı penceresi sıkı sıkı kapalı, üstünde iyice sarılmış bagajdan başka ne insan ne tavuk bulunan yabancı sarı otobüsü uzaktan görür görmez çocukların giriştikleri sinsi hazırlık kısa sürede tamamlanıyor ve tam biz geçerken ya altımızda ya az ötemizde, ya ön camın tam ortasında gümbürtülü şimşekler çaktırıyorlardı. Bizim cephanemiz tükenmişti. Yol kıyısındaki tezgahlardan aldığımız maytaplar, fişekler iki kez ikmal yaptığımız halde yetmemişti, karşılık veremiyorduk. Katlanmaktan başka çare kalmamıştı, zaten alışmıştık, sabaha Delhi’ de olacaktık.

Geçtiğimiz son köyden beri karanlık içinde yol alıyorduk. Bu yollarda hiç alışık olmadığımız kadar uzun sürmüştü ıssızlık. Çoktandır ne bir yerleşim ne bir çayhane, ne bir araba … Öylece boş, sessiz, dümdüz uzayıp giden bir yol. Oysa bu yollarda adım başı bir köye bir çayhaneye ya da tamirhanelerin çıplak ampulleriyle aydınlanmış bir yol çatıya düşersiniz. Hindistan sizi asla tenhada bırakmaz, ama gidiyorduk işte ve ortalık tenhaydı. Gece yarısını henüz geçmiştik …

Sarı otobüste on kişiydik. İki kişi dışında herkes, arkadaki ranzalarda uyuyordu. Çevrede bizim motorun sesinden başka bir ses, bizim farların ışığından başka bir aydınlık olmadığını neden sonra fark ettim …

İşte o sırada sağ tarafımızda göründü. Yandaki camda bir anda belirdi. Birkaç Diwali kandiliyle aydınlanmış çardağın altındaydı. Uzaktı, yalnızdı. .. Frene bastım. Nasıl olduysa bizim duraklamamızı beklermiş gibi, sağ tarafımızdan peş peşe kamyonlar geçmeye başladı. Oysa iki saniye öncesine kadar dikiz aynasında tek bir ışık yoktu.

Onu ilk gördüğüm andaki hali olduğu gibi hafızamda duruyor. Tahtadan, geniş bir kerevetin köşesine bağdaş kurmuş, sırtını aynalı bir mindere dayamıştı. Kamyonlar havalı kornalarını kökleyerek hala yanımızdan geçiyordu. Bağdaş kurduğu yerde hiç kıpırdamıyordu ve bizden başka hiç kimse onu görmüyordu sanki. Kamyonlar tamponlarından sarkıtılmış yüzlerce zinciri şakırdatarak geçiyordu. Kandillerin ışığı, siyah iri gözlerinde şaşırtıcı yansımalar çaktırıyor ve ayak bileklerindeki halhalları aydınlatıyordu. Kamyonlar, egzozlarından sis bulutları salarak geçiyordu. Kuzguni siyah saçları, sim işlentili erguvan bir şalın altından taşmıştı. Kamyonlar soluk almadan geçiyordu. Sanki eflatuna çalan sürmeleri vardı. Kamyonlar, yorgun şoförleriyle sarsılarak geçiyordu. Sarisini özenle kuşanmıştı belli ki ve gecenin bu geç vaktinde biraz dağılmış görünse de gözden kaçmayan bir titizlik seziliyordu duruşunda. Kamyonlar rüzgarlarıyla bizim otobüsü sarsarak geçiyordu. Nefis bir kıvrımla bükülmüş dizlerinin dibinde küçük tahta bir sandık vardı, bir zamanlar nefti yeşile boyanmış, ama sökülen boyalar yerini insan teniyle temas eden tahta rengine bırakmıştı. Kamyonlar rengarenk kasalarından taşan yüklerle bizim pencerelere sürtünerek geçiyordu. Parmakları, kulakları, bilekleri küçük ışıltılarla doluydu. Kamyonlardan fırsat kaldıkça ve yolun karşısındaki kandillerin ışığı egzoz bulutlarından sıyrıldıkça, palmiye yapraklarıyla örtülü çayhane çardağının altında, halı serili geniş bir ahşap kerevete bağdaş kurmuş dimdik oturan kadın siyahiydi, doğuluydu, geceye müthiş yakışıyordu …

Kadını bu kadar yakından ve ayrıntılarıyla otobüsün içindeyken mi gördüm, yoksa kamyonların geçişi başladığı gibi bir anda kesildikten sonra arabayı, sağa, çayhanenin az ötesine çekip kerevette yanına oturduktan sonra uzun uzun seyrederken mi aklıma yerleşti tam bilemiyorum.

Adı Mismina’ydı. Yol kıyısındaki çayhaneyi işletiyordu. Sırım gibi kocası ve iki erkek kardeşi, Mismina’nın talimatlarına uyarak çay hazırlıyor, çapati pişiriyor, sabah için havuç patates soyuyorlardı.

Yol kıyısındaki bu çayhanelerde hangi saat olursa olsun sütlü zencefilli Hint çayı ile birlikte buraların asli yemeği mercimek çorbası “dal” ve haşlanmış pirinç “bat”, hiç ikirciklenmeden söyleyeceğiniz gibi “dalbat” isteyip karnınızı doyurursunuz. Dal bat’ ın yanında tandırda pişmiş çapati ekmeği de olursa tadından yenmez. Yalnız, buralarda yemek önünüze konduğunda çatal kaşık istemeyin tuhaf karşılanır. Sağ elinizin üç parmağı varken, haşlanmış pirinci parmaklarınızla toparlayıp avucunuzun içinde tek lokmalık hamur haline getirdikten sonra, kıvamlı mercimek çorbasına daldırıp ağzınıza atmak varken, dudaklarınızla bu lezzetli lokma arasına, o tuhaf metal parçasını sokmanın ne gereği var anlaşılmaz.

Çayı pişirdikleri ocak, kerpiçle örülüp toprakla sıvanmış mutfak tezgahının üstündeydi. Modern mutfakların tezgah altı ocak-fırın düzeni bu yol kıyısı çayhanelerde de aynen uygulanır. Çoğunda sütlü çayın yanında birkaç çeşit yemek ve mutlaka pilav bulunur. Toprak tezgahın en uygun yerine açılan deliklerden birinde tencere, diğerinde çay kaynar. Üçüncü delik, çapati pişirmek için tandır olarak kullanılır. Deliklerin altında odun, saman, çöp, dal yaprak ne bulurlarsa yakarlar. Bu üç delikli ocağın yanına, çayhanenin kapasitesine göre tencereler, tabak çanaklar dizilir, çay servisi de buradan yapılır. Mismina’nın Çayhanesi ‘nde servisi patateslerin başından kalkan yakışıklı koca yapıyordu, ama bütün gözler tahtın köşesinde oturan esmer sultandaydı.

Mismina, bağdaş kurduğu ahşap tahtın köşesinden küçük çayhaneyi, belli belirsiz jestler ve mimiklerle bir prenses edasıyla yönetiyordu. Çayhanede çalışan üç kişi, yerli bir dil konuşuyorlardı kendi aralarında, alçak sesle ve gerektiği kadar. Üç erkek kayıtsız şartsız bir teslimiyet içindeydi, Mismina’ya çoktan biat etmiş, huzura ermişlerdi. Sultan’ ın dizleri dibinde, sulanıp süpürülmekten sertleşmiş toprak zeminde, çıplak ayaklarıyla küçük adımlar atarak oraya buraya gidip geliyorlardı. Sabah kahvaltısı için ekmeğimiz bitmişti, kırk çapati ısmarlamıştık onun hamurunu karıyor, çay kaynatıyorlardı. Sükûnet içindelerdi …

Bizim otobüste yatanlar, çoktandır sallantısız ortamda uyumayı unuttukları için uyanmış, birer ikişer açık havaya çıkmaya başlamışlardı. Ayakları toprağa basar basmaz, önce yandaki tarlaya gidip işiyor, sonra doğruca Mismina’nın dizleri dibine oturup çay beklemeye başlıyorlardı. Sapa bir yoldaydık ve çayhanedekiler muhtemelen ilk kez bu kadar çok yabancıyı bir arada ve yakından görüyorlardı. Bir şaşkınlık ifadesi ya da garipseme yoktu hallerinde her geceki kamyonculardık sanki onlar için …

Birkaç kamyoncu daha yanaştı bizim arkamızdan, birer çay içip gittiler. Giderken hesabı Mismina’ya ödediler. Sultan, aldığı parayı dizi dibindeki hazine sandığının kapağını hafifçe aralayarak içine bıraktı. Sandığın ön yüzünde irili ufaklı birkaç çekmece, yan tarafında işlentili pirinç kulplar vardı. Kandillerin ışığı ağırlaşmıştı. Küçük sandık da ağır masif duruşuyla ve Mismina’nın dizleri dibindeki yeriyle iyice esrarengiz görünüyordu.

Çayhanede, Mismina’nın tahtıyla mutfak tezgâhı arasında, bambu çerçeveye kenevir ipler gerilerek yapılmış, yorgun kamyoncular birkaç saat kestirip tazelensinler diye yan yana dizilmiş bir sıra somya, gelişigüzel çakılmış üç salaş masa ve sert plastik sandalyeler yanında en göz alıcı eşya bu sandıktı. Mismina’yla kocasının hiç kuşkusuz en değerli servetleri …

Gerçi sultan da müthiş süslüydü; sol kulağında bir sıra altın halka, sağ kulağında kırmızı taşlı iri ve sallantılı bir tek küpe vardı, küpenin ucundaki gümüş püsküller omzuna kadar iniyordu. Simli başörtüsünü boynundan aşağı koyuvermişti. Sarisinin altına giydiği dar bluz bereketli göğüslerini kuşatırken, gergin göbeğini açıkta bırakmıştı. Ayak bilekleri yine halhallar, ayak parmakları yüzüklerle doluydu. Hepsinin farkındaydı, kostümünü ve takılarını dişiliği gibi şahane taşıyordu. Bizim tayfadan kadın arkadaşlarımızın giyim kuşamlarına, duruş davranışlarına bakışındaki anlamı daha sonra arkadaşlarımızın bizzat kendileri itiraf etti. Biraz şaşkınlık ve garipsemeyle karışık bir ünlemdi Mismina’nın kadın arkadaşlarımız hakkındaki fikri: “Vah vah … ”

Eğer ortak bir dili konuşuyor olsaydık, el kol hareketleri ve bir iki kırık kelime dışında sözle de iletişim kurabilseydik, kim bilir neler sorup anlatırdı. Belki de bütün bir ömür geçirecekleri bu küçük işletmede, hemen arka tarafta hasırla bölünmüş oda gibi bir yerde yatıp kalkıyorlardı, bunu anlamıştık. Üç çocuğu vardı, arkadaki bölmede uyuyorlardı. Tahtının yanındaki kalasa dergilerden kesilmiş sinema yıldızlarının fotoğraflarını asmıştı. Hepsinin arasına da küçük bir ayna …

Diwali kınaları ellerini daha da güzelleştirmişti, kandiller indikçe çayhanenin ve Mismina’nın büyüsü koyulaşıyordu, yola çıkma vaktiydi, çapatile! pişmişti. Hesap ödenirken sandık bu kez aralanmadı, kapak tamamen açıldı. Hafifçe itilerek önümüze sürüldü …

Mismina hazinesini sunuyordu. Merakımızı arsız bakışlarımızdan anlamıştı, “Alın bakın ne varsa işte bu.” diyordu. Baktık. Bu küçük sandık, çekmeceleri, katları, gizli bölmeleriyle bir dükkan, bir ev, bir tuvalet masası ve kasaydı. İçinde bir dikiş iğnesiyle birkaç renk iplik, kamyonlar için yedek far ampulü ve iki boy sigorta, Mismina’nın diğer takılarıyla birlikte sürmeler, kınalar ve paralar. Her şey, sanki bir ömür, bu küçücük sandığın içindeydi ve bu çayhanedeki yedi kişinin hayatı gibi o da Mismina’nın dizleri dibinde duruyordu. Biraz daha kalırsak, biz de oranın bir parçası olacaktık, yola koyulmalıydık.

Arabaya binerken son bir kez göz attım geriye, her şey yerli yerinde gibi görünüyordu, ancak hangi arada geldiyse elektrikler gelmiş, kandillerin ışığı yerini renkli-beyaz neon çiğliğine bırakmıştı. Gözlerim Mismina’yı aradı, tahtında yoktu, arkamızdan kalkmış, yan taraftaki tarlaya işemeye oturmuştu. Kontağı çevirdim, yol yine tenhaydı, sola geçip devam ettik …

Kolomb’ un Gemisinde Bir Türk

Amerika’nın keşfinde Türklerin ne kertede büyük bir rol oynadıklarından haberiniz var mıydı?

Bu soruyu soruyorum; çünkü Ankara Halkevi Mecmuası “Ülkü”nün Temmuz 1934 sayısında, Miralay (Albay) Abdurrahman imzasıyla yayımlanan bir yazının başlığı “Amerika’nın Keşfinde Türklerin Hizmeti”dir…

Miralay Abdurrahman Bey’in anlattığına göre, Kristof Kolomb 1492 yılında Kraliçe Isabella’nın buyruğuyla bu seyahate çıkmaya hazırlanırken, mürettebat bulmada ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır. Durum Kraliçe’ye bildirilmiş, o da ceza evlerindeki hükümlülerin affedilmesini, mürettebat olarak onlardan yararlanılmasını buyurmuştur. Bu sırada “hal ve etvan” ( durumu ve tavırları H.Y.) ve bilhassa sözleri calib-i dikkat (dikkat çekici H.Y.) birisi Kolomp (Miralay Abdurrahman Bey, ‘Kolomb’u ‘p’ ile yazıyor!) için mürettebat yazan komite katibine müracaatla, kendisinin de sefer-i bahriye iştirak (deniz seferine katılmak H.Y.) arzusunda olduğunu ve fakat evvelemirde behemehal amiral ile görüşmek ihtiyacında olduğunu” bildirmiştir. Mürettebat kayıt görevlileri “Rodrigo namını taşıdığı anlaşılan bu garip adama” Kristof Kolomb’u görmesine gerek olmadığını söylemişler; ama dinletememişlerdir. Sonunda, Miralay Abdurrahman Bey’in deyişiyle “Vaki ısrar üzerine mülakat vuku bulmuş.”, Amiral Kolomb, Rodrigo ile görüştürülmüştür.

Kolomb ile Rodrigo’nun bu özel görüşme sırasında ne konuştukları bilinmiyor. Bu görüşmenin esrarı, 1924 yılında, o tarihe kadar “meçhul kalmış iken Paris Kütüphane-i Mill’i’sinde (Paris Ulusal Kitaplığında H.Y.) her nasılsa ele geçirilen” Kolomb’un anıları ise “kısmen” aydınlanabilmiştir!

Miralay Abdurrahman Bey, okurların heyecanını daha arttırmak için reklamcıların “teaser” dedikleri bir yönteme başvuruyor ve “Biz bu esrarı hemen bu satırlarda yazacak değiliz.” diyor; ama hemen arkasından şunu da eklemeyi ihmal etmiyor: “Bu mülakattan sonra Kolomb’un meçhuliyet manaları akan çehresinde beşaşet çizgileri ve sanki kendisince malum bir kıt’a gibi hal ve etvarında itimat asarı görülmeye başlamıştır.”

Gemiler denize açıldıktan sonraki günlerde, esrarengiz Rodrigo’nun alicengiz hünerleri yavaş yavaş ortaya çıkar. Haftalar geçtiği halde karanın görünmemesi, (bu arada “görülmedik dalgaların cesameti ve dehşeti”) iki defa isyan çıkmasına yol açar. Miralay Abdurrahman Bey, Rodrigo’nun bu isyanlara katılmak şöyle dursun, tam tersine, çok kesin bir dille, karanın yakında görüleceğini söylediğini bildiriyor. Bu arada seferin altmış beşinci gününe gelinmiştir. O gün, nihayet karanın göründüğü konusunda işaret verilmiş, mürettebat “Ulu Tanrı ‘ya hamdı senalar ederken Rodrigo ortaya çıkarak görünenin kara olmadığını söylemiştir. Elbette Rodrigo’nun iddiası doğru çıkmış ve görünenin kara değil, siyah bir bulut parçası olduğu anlaşılmıştır. Bravo Rodrigo ! …

Ama neyleyelim ki, iki ayı aşkın bir süredir sefer halinde olan gemilerde (bu arada Amiral sefinesinde) “müthiş bir isyan” zuhur eder! Kolomb, mürettebatı yatıştırmak isterse de, gemiciler ona “taşlar ve ağaçlarla” saldırırlar. Kolomb, endişeli ve mütereddit, ne yapacağını kara kara düşünmek üzere kamarasına çekilmişken Rodrigo, güneşten “irtifa” (yükseklik H.Y.) aldıktan sonra amiralin yanına gider. Yirmi dakika sonra Kolomb, Miralay Abdurrahman Bey’in ifadesiyle “itminanbahş bir çehreyle” (kendine güvenen bir yüzle H. Y.) mürettebata, “karanın üç gün sonra görüneceğini” müjdeler…

Haydi, bir tahminde bulunun bakalım! Evet, haklısınız. Kara, Kolomb’un müjdelediği gibi, tastamam

üç gün sonra görünmüştür! Ve elbette karayı ilk gören de Rodrigo’dan başkası değildir …

Gelgelelim Kolomb, karayı ilk görene verilmesi vaat edilmiş olan 10 bin altını Rodrigo’ya vermemiştir. Miralay Abdurrahman Bey’in bu işe fena halde içerlediği anlaşılıyor: “İsyan müşkülatından kurtardığından ve tarih sayfalarına ‘Yeni Dünya’ kaşifliğini kazandırdığından dolayı Kristof Kolomb, Rodrigo’ya yalnız hükümdarların mükafatını değil, aynı zamanda kendi parasından bile vermek lazım gelirken, bunlardan çekinmesini bir türlü tarihler halledememişler ve Kolomb hasis bir zat olmadığına göre, neden dolayı bu küçüklüğü irtikap ettiğine akıl erdirememişlerdir.”

Peki, şimdi soralım: Kristof Kolomb bu mükafatı niçin Rodrigo’ya vermedi?

Miralay Abdurrahman Bey, bu sorunun yanıtının Fransız kaptan Charcot’nun 1928 yılında yayımlanan “Christophe Colombe vu parun Marin” (“Bir Denizci Gözüyle Kristof Kolomb”) adlı kitabında verildiğini bildiriyor bize. Charcort’ya göre, Kolomb, Rodrigo için “Bu zat, adi bir tayfa olmayıp, Müslüman bahriyesine mensup idi. Gizli din ve nam taşıyordu. Buna benden başka kimse vakıf değildi. Binaenaleyh, yenidünya keşfi şerefini resmen bir Müslüman’a vermek istemediğimden mev’ud (vaat edilmiş H.Y.) mükafatı kendisine teslim etmedim.” demiştir. ..

Diyelim ki; Rodrigo, “gizli bir din taşıyan” bir Müslüman’ dı. Kabul de, “Türk” olduğu nereden belli peki?

Miralay Abdurrahman Bey, buraya kadar belki de doğru yanları olabileceğini düşündüğümüz açıklamalarına, bu defa akıllara seza bir yenisini ekliyor. Bakınız, şöyle:

İspanyol donanmasının ilk defa yanaştığı adaya Kolomb ‘San Salvador’ adını vermiştir. Ama adının yerlileri ‘San Salvador’ yerine ‘Guvani Hani’ adını kullanmaktadırlar. Tarihçi J.Harisse(?) ise bu adın ‘Guvan’ ve ‘Hani’ anlamına gelen iki sözcükten oluştuğunu öne sürmektedir. Ona göre, amiral gemisinde Rodrigo’nun bazı arkadaşları da vardır ve bunlardan birinin adı da ‘Yuvan’dır (Johann, loannis?). Kara ilk defa göründüğünde bu arkadaşlarından biri direkte bulunan ‘Yuvan’a Türkçe olarak “Yuvan (kara nerede), hani?” demiş, doğallıkla bu sözlerden bir şey anlamayan İspanyollar da Ada’ya “Guvan (Yuvan) hani” denildiğini sanarak bu adı San Salvador yerine kullanmaya başlamışlardır! …

Miralay Abdurrahman Bey, yazısını şöyle bitiriyor:

“Muhakkak olan bir şey varsa, o da Amerika keşfinde Kolomp’a Türk zabitleri, suret-i katiyete rehberlik etmişlerdir. Makalemizde ismi çok geçen Rodrigo, işte bu cesur adamların başları ve belki de gemi süvarisidir. Fakat teessüfle itiraf ederiz ki, bugün ne Rodrigo’nun asıl adını ve ne de Amerika’ya düşen Türk gemisinin ismini yazmaktan çok uzak bulunuyoruz.”

Bu makalenin yazıldığı tarih 1934 yılıdır ve okullarda yavaş yavaş tahtalara göç yollan haritaları asılmaya, Ankara köylerinde antropometri çalışmaları yapılmaya başlanmış; ilk insanın “Türk” olduğu ispatlanmış; “elektrik” sözcüğünün “yaltınk”tan geldiği gözler önüne serilmiştir. Elbette Amerika da Türkler tarafından keşfedilecek, “San Salvador”un asıl adı “Guvan Hani” olduğu(!) kanıtlanacaktır!..

Burada insanın aklına bir soru geliyor: Sakın Rodrigo, hazır Amerika’ya ayak basmışken bir koşu “Niagara” şelalelerine kadar gitmiş ve “ne yaygara!..” diyerek şelaleye de bu adı vermiş olmasın?

Anadolu Sevdamız

Parantez açamazsın yarınlara.

Ya gidersin adam akıllı,

her santimetre karesini duya duya,

ya seğirtir de gözün

aldırmaz yürürsün

o da yakışmaz yolcuya.

Üstünde taşıdığı kadar seni

hakkı var yolun.

Ağırlığınca basmalısın toprağa.

Yüzyıllardır ne yaşandığını

o topraklarda

hissetmelisin bir tek adımında.

Boğulmuş,

tükenmiş onca öyküyü

bırakamazsın,

bırakıp da gidemezsin yola.

Saklayan saklasın

gözümüz de,

dilimiz de durmaz bizim.

Biz, sevdalıyız Anadolu’ya.

Az yorulup

çok gitmek yazılmış ya anlımıza

duraklar dost yüreği

katığımız sözleridir onların.

Sonu olacaksa bir gün

bu yolculuğun

Biz, Anadolu’da

ve Anadolu için ölmeliyiz.