Yaz Sinemaları

beyaz perdenin sarmaşığı ufkuma dolanmıştı bir kez

nereye gitsem bir sinema kapısı bulurdum bakılacak afişler

gördüğüm, görmediğim, göreceğim hayatımızı benzetmeye çalıştığımız filmler

Malatya‘ya dayımlara gitmiştik. Sümerbank evleri… Kayısı ağaçları… Yaz bahçeleri… Derin gölgeler… Basma buğusunda kaybolan kadınlar… Ağaçlar arasında bir görünüp, bir duyulan uzak kahkahalar…

Bütün gün ağaçlardaydım.

Orada kendi derinliğine batan yazları tanıdım.

Dalların arasından görünen dünyanın sonsuz olanakları, eşyanın ve zamanın başka boyutlarıydı; sanki ağaçlara değil, içimde bir yerlere çıkıyordum.

O ağaçlarda, o kayısıları yiyor; filmlerden ödünç yerleri düşlüyordum. Bir yanda dalından meyve koparmanın şimdiki zamanı; öte yanda geleceğin düşler imparatorluğuna çıkılan seferler. Hem sonuna kadar orada, o yazın anısında duruyor hem başka yerde olmanın serüvenlerine yazılıyordum. Daha

o zamanlar, bir yere gitmek yetmiyordu bana; gittiğim yerlerden de gidiyordum.

O günlerden kalma olgun bir kayısının tadı hâlâ ağzımda. Bütün gün ağaçlarda, filmlerde, romanlarda yaşıyordum.

ömrün kimi duraklarında ne kadar çağırsa da imkânsız

çocukluğun dallarına asılı kalmış ufuklar dönüp baktığımız yerden geriye kaybolur

ağaçlar arasında bir görünüp bir duyulur

uzak, basma buğusunda kahkahalar

anlarız kocaman adamlar olduk

bir şeyler kazandık, bir şeyler yitirdik orada nelerdi şimdi pek ayıramasak da

biz indik

bir şey kaldı ağaçlarda

Çarşı içinde

Her harfi ayrı renkte yazılmış “Renk” Sineması

oysa siyah-beyaz filmler zamanı bu tenha özlem

Sinemanın girişindeki sonbaharı bekleyen afişleri ezberlemiştim.   Biliyordum   ―Gelecek   Program‖ların   birine yetişemeyecektim. Yalnızca bir tatildi şimdiki zaman. Kim

bilir nereye, ne zaman saklanmıştı bu afişlerin gizlediği filmler.

Ama duyduğum sızı bundan öte bir şeydi.

Sonradan ad ararken bir zamanlar bizi niye derinleştirdiğini bilmediğimiz anılara, bir pus belirir, kendi kartlarımızla yalnızca kendimizin açabileceği falda belki sahiden öyleydi, belki biraz yakıştırma:

Sanki başlangıcını bildiğim; ama artık

olamayacağım zamanlara değin bir ıskalama duygusu; kaçırılmış fırsatlar, teğetlerde yitmiş olanaklar kıstırıyordu beni afişlerin önünde duyduğum sızıda

Bir yeni yetmenin sinema tutkusu içimin yumağında bir var oluş sorununa dönüşüyordu usulca,

usulca anlam değiştiriyordu afişler bir başka zaman boyutunda

Ne zaman o yazın anısı düşse, geceleri

günebakan çaldığımız bahçeler ve orada görmediğim filmler gelir aklıma. Hep düşünürüm “Bu filmi orada mı görmüştüm?” Kendime kurduğum bir tuzak oysa Bizden çalınanlara karşı

korur bizleri Sahte Hatıra

simli gecelerin çekirge çocukları! günebakan hırsızları!

bahçe duvarlarında oturur, çekirdek çitleyip, filmler anlatırdık birbirimize

geceye karışmış ağaçlar, evler

kararmış bahçelerde günün tüten buğusu

sönmüş pencerelerden çağrılırdık birer birer filmin sonuna kalan her zaman birkaç kişi Kim bilir belki her zaman birkaç kişi için Anıların yıkık duvarlarında oturur

böyle bir yaz korosu

Ne zaman o yazın anısı düşse, bunları düşünürüm ilkin

Sonra ansızın Balıkesir‟de yediğim bir tokat Malatya‟yla birleşir.

Nedendir gizli kareler arasında bilinmez ilişkiler Nedendir içimizi büyüten

alaca bilmeceler

Bir 29 Ekim Bayramı, İstiklal Marşı okunurken, olduğum yere çakılacağım yerde, usulca kayıp annemin elinden, bakılacak afişler bulmuşum meydan kenarında. Annem deliler gibi aramaya başlamış beni, polisler önünü kesmiş, marş sürerken annem devlet ile benim aramda kalmış, sonra öteki yüzünde gezindiğim afişlerin üzerinden Balıkesir Meydanı‘na bir tokatla düşmüşüm.

Nedense bu iki olay birbiriyle birleşir Sanki ben o ağaçlardan indikten sonra o tokadı yemişim ağaç, bahçe, çarşı, mektep, sinema arasında hazırlandığımız dünya

büyüdük asrî zamanların hayal ve hayat kurslarındabüyüdük her şehrin gurbeti olan sinemalarda Malatya‟daki ağaçları, Balıkesir meydanına bağlayan şeyi pek anlamasak da.

İsrail’de Duygu Yüklü Bir Anıt

Bu satırların yazarı, 70 yaşında cerrah, bir anıtın içinde hüngür hüngür ağladı.

Dünyanın en büyük, en çirkin, en iğrenç ölüm kampını, Polonya‘da Auschwitz‘i ve Birkenau‘ı gezdiğim zaman yıkılmıştım.

Ama Kudüs‘te Yad Vashem‘i gördüğüm zaman, çöktüm, dilim tutuldu, ağladım.

Dünyanın hiçbir yerinde, kıyılmış çocuklar için dikilmiş bu derece anlamlı bir anıt görmedim.

Nedense anıtlar hep yetişkin insanlar için yapılmış.

Ya çocuklar, o masum çocuklar?

İlk kez çocuk soykırımını hedef tutmuş, çarpıcı bir anıt gördüm.

Şimdi size bunu anlatmaya çalışacağım.

Adı: Yad Vashem Children‘s Holocaust Memorial. Holocaust, bildiğiniz gibi, özellikle Yahudileri hedef tutan soykırımı ifade eder.

Bu anıt, öldürülmüş 1,5 milyon çocuk için yapılmış. Bir kaya oyulmuş, yerin altında kocaman bir mahzen açılmış.

Giriş yolu kısa, geniş, kesik.

Bu  yolu  açmak  için  önce  bir  kayayı  ―U‖  şeklinde yontmuşlar, sonra üstüne kaya kemerler koymuşlar.

Çıkmaz yolun dibi, sarı-beyaz bir taş duvar.

Bu duvarın yüzü yukarıdan gelen gün ışığı ile aydınlatılmış. Duvarın ortasına tatlı bir çocuğun yüzü oyulmuş. Çocuk size gülümseyerek bakıyor, içinizi ısıtıyor.

Durup onu doya doya seyrediyorum, resmini çekiyorum, onu gönlümün derinliklerine gömüyorum.

Şimdi sola dönüyorum, bir mahzenin içine giriyorum. Burası sekizgen, zifirî karanlık, sanki mezar içi. Ağır aksak yürürken, karşıma birden yüzleri ustaca aydınlatılmış 10–15 çocuğun vesikalık resimleri çıktı.

Çocuklar bitkin, üzgün, yorgun, aç, susuz, hasta; ölümü bekliyorlar.

Sonra bu karanlık yol, beni binlerce yıldızın parladığı bir kubbenin altına götürdü.

Burada yıldızlar irili ufaklı, tek tek, ya da küme küme. Aslında sekizgenin ortasında bir mum var, aynalar onu milyon odak yapıyor, gökyüzü yıldızlarla parlıyor.

Her bir yıldız, bir çocuğun ruhunu aydınlatıyor.

Bu sırada kulağıma ağır, kasvetli bir matem müziği geliyor. Tok bir ses düzenli aralıklarla müziği bastırıyor, bir ismi ve bir memleketi söylüyor.

Adam, öldürülmüş olan çocukların önce adlarını, sonra ülkelerini tek tek okuyor. Bu anma sonsuza dek sürüyor. Ağlamamak mümkün değil.

Birkaç adım daha atıyorum, birden ışığa kavuşuyorum, karşımda Judea Dağı!

Yeraltındaki sekizgen odanın üstünde, yeryüzünde, yine sekizgen bir amfi var Bunun 7 kenarı üstüne servi ağaçları dikilmiş, kuzeyde sekizinci kenarı açık bırakılmış.

Bunun üstüne, öldürülmüş olan çocukların değişik yaşta ve değişik boyda olduklarını anlatabilmek için boy boy taş sütunlar konmuş.

Yad Vashem, 1987 yılında açılmış.

Bu anıtı, Beverly Hills California‘da yaşamış ve çocukları Uziel‘i 1944 yılında Auschwitz toplama kampında kaybetmiş olan Abraham ve Edita Spiegel yaptırmış.

Onları alkışlıyorum ve yıldızlarla temsil edilmiş, kıyılmış çocukların canlanarak yeniden dünyaya gelmeleri için kalben dua ediyorum.

Suçlu Ayağa Kalk!

Uluğbey (asıl adı Muhammed Turugay); İmparator Timur‘un torunu, Şahrut‘un oğludur. 22 Mart 1394‘te doğmuştur.

Uluğbey çok iyi bir gök bilimciymiş. Semerkant‘ta, tepe olmadığı için, bir tümseği kazdırmış, içine sekstea (açıklığı yukarıya bakan hilal gibi) şeklinde bir çukur yaptırmış. Bu çukurun boyu 63 metre, radiusu (iki uç noktanın arası) 40 metre, genişliği 2 metre olup hâlen ziyarete açıktır. Çukurun üstü taşlarla yarım ay şeklinde örülmüş, kubbesi birkaç yerden delinmiş.

Uluğbey çukurun içine girer oturur, kubbedeki deliklerden gökyüzünü gözetlermiş.

On yıl içinde 1008 yıldızın koordinatlarını belirlemiş ve dünyanın döndüğünü fark etmiş. Dünyanın güneşin etrafında dönüş süresini hesap etmiş. Lütfen sıkı durun: 365 gün 6 saat 10 dakika 8 saniye demiş.

Zamanımızda bu süre modern aletlerle binlerce kez ölçüldü ve şu bulundu: 365 gün 6 saat 9 dakika 9.6 saniye.

Yani arada sadece 60 saniyeden az bir fark ortaya çıktı. Semerkant‘ta Uluğbey‘in adını taşıyan bir medrese gördüm, giriş kapısının üstünde şu yazılıydı: “Kadın, erkek tüm Müslümanlar için ilim tahsil etmek farzdır.”

Günü gelmiş Uluğbey imparator olmuş.

Hayırlı(!) oğlu Abdüllatif, babasını tahttan indirmiş, mahzene hapsetmiş. Sonra mollaları kışkırtmış, onu 27 Ekim 1449 tarihinde boğdurmuş. (1940 yılında Rus arkeologlar Uluğbey‟in kemiklerini tetkik ettiler, boyun kemiklerini kırılmış buldular.)

Oğlu, babasını neden boğdurmuş? Mollaları tahrik etmiş, onları kışkırtmış.

Kur‘an-ı Kerim‘de bir ayet varmış, Neml suresinin

65. ayeti: ―Dedi ki: Göklerde ve yerde, Allah‟tan başka kimse gaybı bilmez…‖

Hâlbuki gök bilimci Uluğbey, gelecek hakkında konuşmaya başlamıştı.

Galilei, 1564 yılında doğmuş, yani Uluğbey‘den 122 yıl sonra. Galilei, Uluğbey‘in keşfıni öğrenmiş miydi, bilemiyorum;   ama   tıpkı   onun   gibi   iddia   etmiş:   ―Dünya Güneş‘in etrafında dönüyor‖ demiş.

Papa VII. Urban onu aforoz etmiş, yani ―Sen bundan sonra, kilisenin meşru çocuğu değilsin‖ demiş.

Galilei, Engizisyon Mahkemesi tarafından hapse mahkûm edilmiş ve daha sonra öldürülmüş.

Büyük âlim, 1633 yılında son nefesini verirken bile inancından   vazgeçmemiş,   ―Dünya   hâlâ   güneşin   etrafında dönüyor‖ demiş.

İz‘anlı ve vicdanlı Papa II. Jean Paul, 349 yıl sonra, Galilei‘nin dosyasını yeniden inceletmiş, 10 yıllık bir emekten  sonra  sonucu  açıkladı:  ―Galilei,  kilisenin  meşru evladıdır‖ dedi, yani özür diledi ve aforozu kaldırdı; koca âlimin ruhunu temize çıkardı, serbest bıraktı. Yüz yıl önce Fransız ordusunda görev yapmış olan bir Yahudi subay,

Yüzbaşı Alfred Dreyfus, haksız yere casuslukla itham edilmiş, askerî sırları Almanlara sattığı söylenmişti.

Dreyfus, 7 yıl prangaya mahkûm edilmişti.

Emile Zola, Dreyfus‘un suçsuz olduğuna inanmış ve onu    korumuştu.    J‘accuse    ―İtham    Ediyorum‖    ya    da

―Suçluyorum‖ adında bir kitap yazmıştı. Emile Zola, Fransız ordusuna hakaret ettiği için hapse mahkûm edilmişti. Zola bu kararın yanlış olduğunu düşünerek İngiltere‘ye kaçmıştı.

Bir süre sonra Emile Zola, Fransız hükûmeti aleyhine açmış olduğu davayı kazandı. Dreyfus affedildi; asıl casus olan Albay Esterhazy yakalandı ve hapsedildi.

Fransız Cumhurbaşkanı Chirac, 12 Ocak 1998 günü, olayın 100. yıldönümü nedeniyle ayağa kalktı, Dreyfus‘un ailesinden Fransız hükümeti adına alenen özür diledi. Şimdi ben sabırla bekliyorum ve soruyorum: Uluğbey‘in ruhunu kim temize çıkaracak? Onun asil ruhundan kim, ne zaman özür dileyecek?

Tsampa / Tibet

Tibet, coğrafî ve iklimsel koşulları nedeniyle tarım, hayvancılık, avcılık gibi konularda çok fazla çeşide sahip olamamış. Tahıl türleri içinde, yüksek irtifaya, soğuk iklim koşullarına ve tarıma elverişli zamanın kısa sürmesine en iyi adapte olanı arpa, ardından da buğday geliyor. Buğday, çeşitli ekmek türleri, makarna ve gözlemelerin yapımında kullanılıyor. Fakat arpa, tahılın ekmek haline dönüşmesine yardımcı olan glütenden yoksun olduğu için, ekmek yerine

‗tsampa‘ olarak değerlendiriliyor.

Arpa  unu,  koyu  bir  hamur  veya  sulu  lapa  hâlinde

―tsampa‖ olarak  veya ―chang‖ adı  verilen arpa birası olarak tüketiliyor. Tabii ki chang‘ı da denemiştim; ama içkiyle arası pek hoş olmayan biri olarak pek becerememiştim. Tibet‘e ve Himalayalar‘ın eteklerine yaptığım farklı ziyaretler sırasında, yöre halkının en temel besini olan tsampa‘yı defalarca tatma şansım oldu. Her seferinde de büyük bir keyif ve lezzet duydum. Yalnızca damak tadı olarak değil, aynı zamanda eski bir kültürün kendine özgü değerlerinden birini yaşıyor olmanın verdiği hazzı da yaşadım. Misafir olduğum pek çok manastırda ve evde, odun ateşinde hazırlanmış tereyağlı siyah çayın ardından, mutlaka tsampa da ikram edilirdi. Elle yemeye alışkın  olmadığım  için, eğer mümkünse,   genellikle

kaşıkla yemeyi tercih ederdim Bugün bile evimde bir kavanoz tsampa bulunur.

Özel kaplarda taşınan tsampa, tereyağlı çay ile karıştırılarak servis edilir. Küçük, yuvarlak kaplarda yavaş yavaş ilave edilen çayla çevrilerek ve çok hoş bir beceri ile parmakla ezilerek macun hâline getirilir. Elle yenir ve sonra gerekirse tekrar aynı seremoni ile hazırlanır.

Son derece besleyici ve güçlü bir besin olan tsampa, özellikle Himalayaların yüksek, soğuk ve sert koşulları için çok uygun bir gıda. Kendine özgü lezzeti ve pratikliğiyle Tibetli‘nin günlük hayatında önemli bir yeri var. Elbette ki Himalaya halklarının tek besini tsampa değil. Bizdeki mantıya  benzer,  içi  etle  doldurulmuş  ―momo‖,  sadece  iç ekmekten oluşan, yani kızarmış dış kısmı olmayan haşlanmış hamur ekmekler, pirinç, küçük dere balıkları, patatesin değişik çeşitleri, özellikle küçük tatlı patatesler, kurutulmuş yak eti ve kurutulmuş yak peyniri ki yemekte en zorlandığım şeylerden biriydi. Sindirebilmek için önce 1–2 saat çiğnemek gerekiyor, zaten bu yüzden de çocuklara sert bir tatlı niyetine veriliyormuş. Tibet mutfağında elbette ki Çin‘in etkisini görmek de kaçınılmaz.

Tsampanın bir besin olmasının yanı sıra bir başka kullanımı daha var; dinsel seremoniler. Tibetliler, Pujha törenlerinde ve bazı dinsel kutlamalarda, tsampayı havaya atarak tanrılara sunuyorlar. Bu uygulamanın ne kadar zamandır yapıldığı yazılı kaynaklardan tam olarak anlaşılmıyor; ancak Budizm‘in Tibet‘e girmesinden çok daha önceye dek gittiği düşünülüyor. Eski Tibet‘in ruhçuluğa dayalı dinsel yapısında, sahip olunan besinlerin bir kısmının tanrılara    sunulduğu     biliniyor.     Özellikle    ―Bön    Dini‖ yaygınlaştıkça, tsampanın havaya atılması seremonilerinin de giderek yayıldığını görüyoruz. VII. yüzyıldan itibaren kralların taç giyme törenlerinde ve bakanların atanmasında, resmî evlilik törenlerinde mutluluk ve refah göstergesi olarak tsampanın havaya savrulması seremonisini görüyoruz. XIII. yüzyıla gelindiğinde, Tibetli‘nin hayatındaki önemli olayların hemen hepsinde bu uygulamaya rastlanıyor.

Özellikle yeni yıl kutlamalarında önemli bir yeri var. İki kişi arasında uğurlu olduğuna inanılan bir diyalog yaşanıyor. Sunumu yapacak olan ilk kişi avucuna aldığı tsampayı ―Tashi Delek!‖ diye bağırarak havaya atıyor.

İkinci kişi de, aşağıdaki dizeyi söylüyor:

“Tashi Delek, iyi şans ve iyi sağlık. Değişmeyen mutluluğa ulaş,

ve o hep artsın.”

Bu anlamıyla, havaya tsampa atmak, hem kendiniz hem başkaları için iyi şeyler dilemenin ve bütün zorlukların üstesinden gelmenin ―hoş‖ bir gösterimi.

Aynı uygulamayı, Himalaya Dağı‘na tırmanış öncesi yaptığımız Pujha töreninde de gözlemledim. Bütün dağcılar bir araya gelip avuçlarındaki tsampayı 3 kez havaya fırlatıyorlar. Bu, dağcıların, o tırmanışın sağlıklı geçmesi için tanrılara bir sunumu. Aynı zamanda, tsampanın beyaz ununu birbirimizin omuzlarından, saçlarından aşağıya döküyorduk. Bunun anlamı da, her birimizin bu tırmanışı sağ salim atlatıp, ileride saçları beyazlamış yaşlı insanlar olacak kadar yaşamamız. Tanrılardan uzun bir ömür dilemenin bundan daha güzel ve doğal bir benzetimi olabilir mi? Dilerim tüm dağcılar, omuzlarından dökülen ―tsampa‖ misali beyaz saçlarına aynada bakabilirler…

')}

Kendine Özgü Ülke: Nepal

Nihayet beklenen gün gelmişti…

Beni Bangkok‘tan Kathmandu‘ya taşıyan uçaktaydım. Everest‘in, Himalayalar‘ın ülkesi Nepal nasıl bir ülkeydi? Çiçek   çocukların,   ―68   Kuşağı‖nın,   dağcıların   düşlerini süsleyen Nepal gerçekten de bir ―hayal‖ ülkesi miydi acaba?

Uçak Kathmandu‘ya yaklaştıkça heyecanım da doruk noktasına ulaşmaktaydı. Kısa bir süre sonra, bir akademik sene misafir profesör olarak ders vereceğim Kathmandu‘ya varacaktık. Ve nihayet Kathmandu gözüktü uçağın penceresinden. Yere yaklaştıkça heyecanım artmakta idi. Aşağıda kocaman bir yeşil vadiye yayılmış, oyuncak bir şehir vardı âdeta. Bir başkent düşününce aklıma gelen devasa binalar yerine, kırmızı tuğlalarla yapılmış, en fazla üç katlı, bir yarısı da yarım kalmış binalar vardı. Yemyeşil bir vadi, yemyeşil tepeler ve kırmızı evler daha yere inmeden bu şehre sempati duymamı sağlamışlardı.

Havaalanına inince “Küçük Hanım Avrupa‟da” filmleri geldi aklıma. Hani o zamanlar uçağa yürüyerek gider hatta uçağın kapısından sizi uğurlamaya gelenlere el sallardınız. Burada da uçağa yürüyerek gidip geliyorsunuz.

Beni karşılamaya Kathmandu Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi dekanı gelmişti. Nasıl havadan gördüğüm şehir başka bir başkente benzemiyorsa bu dekan da bizim alıştığımız koyu renk takım elbiseli ciddi dekanlara benzemiyordu. Başında beyaz bir kasket, beyaz bir gömlek, beyaz keten pantolon ve beyaz spor ayakkabılar giyiyordu, bir bakıma maç yapmaya giden afacan çocuklar gibi bir hâli vardı. Neden sonra öğrendim ki annesi ya da babası ölen erkek evlat bir yıl boyunca sadece beyazlar giymek zorundaydı ve saçı da sıfır numarala kesilmiş olmalıydı. O da bembeyaz olabilmek için böyle bir kıyafet seçmiş ve saçsız kafasını da beyaz kasketle saklayabilmişti.

Dekan ile üniversitenin misafirhanesine gittik. Bahçe içinde, yine kırmızı tuğladan yapılmış iki katlı cici bir evdi. Biraz şehri gezdikten sonra yeni yuvama geri döndüm. Misafirhaneden sorumlu Nobaraç ve eşi Şörmila, akşam yemeğini hazırlamışlardı bile. Nobaraç büyük bir gururla

―Yemeği   Şörmila   hazırladı,   nasıl   beğendiniz   mi?‖   diye yemek boyunca en az beş kez sordu. Bu sevimli aileyi unutmam hiç mümkün değil. Gündüzleri bitkisel ilaçlar yapan bir firmada çalışan Nobaraç, akşamları ve hafta sonu karısına yardımcı oluyor, özellikle ağır iş olan el de çamaşır yıkamayı cumartesi günleri kendisi yapıyordu.

Sabahları evden çıkıyor caddenin köşesinde üniversitenin servis arabasını bekliyordum. Şehrin 28 kilometre dışında olan üniversiteye gitmek için ikinci bir yol da halk otobüslerine binmekti.

Her iki ulaşım şekli de Nepal‘deki yaşam hakkında bilgilenmenizi sağlıyor. Okul servisinde yolculuk eden arkadaşlarım sürekli birbirleriyle şakalaşıyor ve  hiç durmadan kendi dillerinde konuşuyorlardı. Zaman zaman bu durumdan eğleniyor, kimi zamanda bunalıyordum.

Halk otobüsü ise başka bir âlemdi; yabancı olduğunuz için sürekli dikkat üzerinizde oluyor ve ilk fırsatta sizinle konuşmaya çalışıyorlar. Kısa zamanda öyle ahbaplıklar oluşuyor ki sizden adres alıp en azından mektupla haberleşmek istiyorlar. Bazı günler, bu deneyimleri yaşayabilmek için özellikle halk otobüsüyle giderdim. Halk otobüsünde bir zevkim daha vardı; camı açar, kolumu pervaza yerleştirir, yanıma aldığım kabuklu fıstık -bizimkiler kadar büyük değil ama çok lezzetli- ve de su yerine mandalina yer, kabuklarını da doğal gübre olsun diye camdan tarlalara atardım. Yine böyle bir gün yanımda oturan iki kız kardeşe de mandalina ikram ettim. Çok sevindiler. Bir ahbaplık, bir ahbaplık. Allah‘tan Kathmandu‘da herkes az veya çok İngilizce konuşabiliyor.

Benim ineceğim üniversite durağından bir önceki durak olan Banepa‘da otobüsler uzun bekleme yapıyorlardı. Bu fırsattan istifade kız kardeşler hemen otobüsten atlayıp bana hediye olarak kumaş mendil aldılar. İşte Nepal‘de her an, her yerde rastlayabileceğiniz insan sıcaklığına güzel bir örnek. Hayvanlarla da yakın ―olmak‖ içten bile değil.

Kathmandu Üniversitesi otobüs durağından 2 kilometre içeriye inşa edilmişti. Yine böyle otobüsle okula gidip, duraktan üniversiteye yürüdüğüm sıcak günlerden birinde yolun ortasında güneşlenmekte olan bir yılanla karşılaşma şerefine nail oldum. Allah‘tan yılan kılını bile kıpırdatmadı.

O zamanlar, özel bir vakıf üniversitesi olan Kathmandu Üniversitesi, kampusuna yeni taşınmıştı.  Ve 1995 yılının Ağustos ayında üniversitenin açılış törenine katıldım. Tahtın varisi Prensin de bulunduğu görkemli bir tören yapıldı. Üniversite bazı zengin iş adamlarının ve Norveç, Japonya gibi yabancı ülkelerin bağışlarıyla inşa edilmişti. Arazinin doğal yapısı bozulmadan Norveçli bir mimar tarafından tasarlanmıştı. Benim ders verdiğim binaya merdivenlerle iniliyordu. Kütüphane ve idari binalar ise bir tepedeydi. Kafeteryaya gidebilmek için bulunduğum yerden bir tepeye tırmanıp, tekrar uzun bir yürüyüş sonrası oldukça çukur bir bölgeye inmem gerekiyordu. Bu yolculukta, yanımda öğlen yemeği olarak ―muz sandviçi‖ -2 dilim ekmek arası 2 yerli muz- götürdüğüm çok oluyordu. Limonlu çay, öğretim elemanlarına ücretsizdi. Zil yerine İngiliz usulü çan çalan odacı, teneffüslerde devamlı tüm hocalara çay servisi yapıyordu. Okulda benim dışımda; Avustralya, İngiltere, Amerika, Norveç, Almanya ve Hindistan‘dan yabancı hocalar vardı. Amerikalı hoca üniversitenin bulunduğu Dhulikhel‘de ev tutmuş ve bütün ailesini de getirmişti. Çocuklarını da deneyim kazanmaları için mahalle ilkokuluna gönderiyorlardı. Bu Amerikalı hoca, okulun bilgisayar sistemini kurdu. Yıllar içinde kampus çok gelişti. Her ziyaret edişimde Rektör Bay Sharma, en küçük odasına kadar tüm binalardaki odaları bana büyük bir gururla gösteriyor.

Halk otobüslerindeki bir özelliği daha anlatmadan geçemeyeceğim; Eğer iki veya daha çok arkadaş otobüste sohbet ediyorlarsa, çevredekilerde sizi dinlemekten hatta kendi görüşlerini belirtmekte hiçbir sakınca görmüyorlar. İnsanlar birbirleriyle her şeyi paylaşmaya o kadar açıklar ki…

Bir seferinde yine Banepa‘dan Kathmandu‘ya dönecektik. Araştırmama yardımcı olan gençlerle beraber havanın kararmaya başladığı bir saatte farklı bir otobüse bindik. Bu otobüs Tibet‘ten geliyordu ve içi çekik gözlü Tibetliler ve çok sayıda tavukla doluydu. Otobüsün koridoru hasırdan yapılmış tavuk kafesleriyle kapanmıştı. Ben ve asistanım Saçi en öne oturduk. İlk bindiğimizde otobüsün ne kadar dolu olduğu hakkında hiçbir fikrimiz olmadığından koridora doğru eğilip arkama baktım. Gördüğüm manzara o kadar hoştu ki, bu gizli bakışları Kathmandu‘ya gidene kadar en az 5-6 kez tekrarladım. Arkama dönüp koridordan geriye baktığımda tüm sıralardaki Tibetliler de başlarını koridora doğru uzatıp renkli tavuk kafesleri üzerinden çekik gözleriyle beni görmeye çalışıyorlardı. O anlardan birini fotoğraflayabilmeyi çok isterdim.

Ayrıca Kathmandu‘dan üniversiteye giden yol o kadar güzel, yemyeşil bir doğanın içinden geçiyordu ki, her seferinde bu güzellikleri görebilme fırsatı tanıdığı için Tanrı‘ya şükrediyordum. Havanın açık olduğu günlerde hem kampusten hem yolculuk boyunca Himalayalar‘ı da izleyebiliyordum.

Yazın pirinç, kışın buğday ekilen, doğayla uyumlu insanların kat kat elleriyle oluşturdukları taraçalar doğal güzellikleri daha da zenginleştiriyordu.

Kathmandu denilince aklımıza sadece Nepal‘in başkenti gelir. Hâlbuki Kathmandu Vadisi‘nde üç ayrı şehir vardır:

  • Kathmandu başka bir deyişle ―tahta tapınaklar şehri‖ diğer adı ise ―Kantipur‖.
    • Patan –Güzel Sanatlar Şehri– diğer adı ise ―Lalitpur‖
    • ―Bhaktapur‖  –kendini  dine  adamışların  şehri–  diğer adı ise ―Badgaon‖

Bu üç şehrin de saray meydanları birer sanat harikasıdır. Nepal küçük krallıklar hâlindeyken, her üç şehrin kralı birbirleriyle rekabete girişmiş, kendi şehirlerini en güzel yapabilmek için âdeta yarışmışlardır. Bu şehir meydanlarında yürürken âdeta bir zaman tüneline girer, Orta Çağ‘a geri dönersiniz. Zaten Nepal, Kathmandu Vadisinde 20 kilometre çapında bir alan içerisinde UNESCO tarafından dünya kültür mirası ilan edilmiş yedi ayrı grup esere sahip nadir ülkelerden birisidir. Değinmiş olduğumuz üç şehrin saray meydanları dışındaki diğer kültür mirasları şunlardır:

  • Swayambhu Stupa – 2500 yıllık en önemli Budist tapınağı
    • Bouddhanath Stupa – vadinin en büyük Budist tapınağı
    • Changu Narayan Tapınağı – Kathmandu‘nun 12 kilometre doğusunda Tanrı Vişnu‘ya adanmış en güzel ve en eski biçimde Hindu tapınak örneği
    • Pashupatinath Tapınağı – Hinduların Mekke‘si, Tanrı Şiva‘ya adanmış ve ölülerin yakıldığı Hindu tapınağı.

Coğrafi farklılıklar Nepal‘e gelen turistlere çeşitli aktiviteler sunmaktadır. Dağlarda muhteşem trekking, Himalayalar‘dan gelen nehirlerde de her yaş grubunun yapabileceği rafting imkânları bulunmaktadır. Terai bölgesindeki Bengal ormanlarında vahşi yaşam denenebilir, fillerle ve ciplerle safari yapabilir, nehirlerde kano gezintisi sırasında kuş çeşitlerini izleyebilirsiniz. Bu bölgedeki

―Chitwan   Millî   Parkı,   dünya   kültür   mirası   olarak   ilan edilmiştir ve tek boynuzlu gergedan gibi bazı hayvan türleri sadece bu parkta görülebilmektedir.

Dünyanın en yüksek tepesi Everest ile en alçak yarığı Kali-Gandhaki‘ye sahip olan Nepal, tabiatının sağladığı güzellikler ve çeşitliliğinin yanı sıra kültürel açıdan da büyük bir zenginliğe sahiptir. İki bin beş yüz sene önce Buda bu topraklarda doğmuştur. Dünyanın en eski dinlerinden olan Budizm ve Hinduizm bu ülkede büyük bir uyum içinde yan yana yaşamaktadır. Kırk etnik grup ve yaşayan yetmiş dili ile Nepal son derce renkli bir mozaik sergilemektedir. Son iki yüz senede hiçbir ülke ile savaşmamış Nepal‘in tarih kitaplarında  ―düşman  ülke‖  diye  bir  kavram  yoktur.  Herkes sizi    ―namaste‖    diye    güler    yüzle    selamlar.    Doğanın güzelliklerine, barışçıl güzel insanların eklendiği Nepal‘de ayrıca çok zengin bir kültür birikimi vardır. El sanatlarının, tahta oymacılığının çok geliştiği Nepal‘de yüzyıllar öncesine yolculuk yapıp, tarihin derinliklerine gömülürsünüz.

Nepalliler, doğaları gereği arkadaş canlısı ve misafirperverdir. Özellikle turistlere büyük ilgi gösterirler. Bununla beraber sizden bazı beklentileri de vardır.

  • Hindu ve Budist tapınaklarına girdiğinizde saygı gereği olarak pabuçlarınızı çıkarmanız gerekir.
  • Bazı Hindu tapınakları, Hindu olmayanların ziyaretine açık değildir. Girebilmeniz söz konusu olduğunda ise üzerinizde hiçbir deri eşya bulunmamalıdır.
  • Hem Hindu hem Budist tapınakları geleneksel olarak saat yönünde dolaşarak ziyaret edilir.
  • Nepalli hanımlar elinizi sıkmaz ise şaşırmamalısınız. Çünkü özellikle hanımlar için selamlama biçimi ellerinin avuç içlerini dua eder gibi önlerinde birleştirerek sadece ―namaste‖ demektir.

Dünyanın çatısı, barış havarisi Buda‘nın doğum yeri, doğanın yemyeşil, insanlarının ise güleç, yaşayan tanrıça Kumari‘nin tüm ziyaretçilerini saygı ile selamladığı XX. yüzyılın âdeta bir masal ülkesi Nepal.

İnsan sayısından çok tanrıları, ev sayısından çok tapınakları ve bir yıldaki gün sayısından çok bayramları olan
başka bir ülke tanıyor musunuz? Nepal, belki de şu anda yeryüzünün geleneklerine sıkı sıkıya bağlı en ilginç ülkesi. Çağımızın küreselleşme değişim hızından pek fazla nasibini almadan bu gizemli, kendine özgü ülkeyi bir an önce ziyaret etmenizi hararetle tavsiye ederim.

')}

Biz Kimlerden İndik?

Seksenli yılların ortalarında, dünyaya yeni yeni açılmaya başlayan ve turist çekmek için turlara gezi kolaylıkları sağlayan ilginç ve gizemli bir ülkeydi Rusya. Elli küsur yıllık bir yalnızlıktan sonra üzerindeki esrar perdesini azıcık aralamıştı. Eteğinin ucundan kaldırılmış, dikkatleri o anda sadece bacağına çekmek isteyen; ama daha nice tatlar sunmaya hazır olduğunu da belli eden çapkın bir kadın gibiydi. Biz orta sınıfın Türkleri de bize çağ atlatan yeni yönetimin     rüzgârında,     ―turistik     gezi     manyakları‖na dönüşmüştük. Her bir bayram ve yılbaşı, ne pahasına olursa olsun, illa bir başka ülkede kutlanmalıydı. Yurt dışına çıkışların, çok zor yetmişli yıllardan sonra (o yıllarda hapishanelerden toplu kaçış oranları, yurt dışına tedavi amaçlı çıkışlardan daha yüksekti) insanlara bir vatan klostrofobisi gelmiş olmalıydı. Yurt dışı yasağı kalktığından beri, önüne gelen bir tura yazılıyor, Uzak Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine parası çıkışmayanlar da Avrupa‘nın varoşlarında, Bulgaristan‘da, Romanya‘da dolanıp duruyorlardı.

Ben 1987 yılını 1988 yılına bağlayan geceyi Moskova‘da geçirmeyi programlamıştım. Yılbaşında sabaha kadar havyar yiyecek, votka ve şampanya içecek ve balalaykalar eşliğinde kazaskalar yapacaktım.

Yılbaşından iki gün önce, sabahın çok erken saatlerinde kalkmış, Yeşilköy‘e varmış, bizi Moskova‘ya

götürecek olan uçağımızın bilet gişesinin önünde toplanmaya başlamıştık. Biz ilk gelenler, beş vizon mantolu hanım ve eşlerimizle birlikte on kişilik bir gruptuk. Dakikalar ilerledikçe diğer yolcular da ikişer üçer geliyorlardı.

Bir vizon, bir vizon daha, üç vizon, beş vizon, on, on iki, on altı vizon. Yirmi, yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş vizon! Tanrı‘m, bu şehirde başka kürk bulunmaz mıydı? Grubumuz tamamlandı. Bir kişi dışında tam yirmi yedi baş vizonduk!

Biz vizonlar aramızda üç gruba ayrılıyorduk. Mantolarının omuzları çok yüksek vatkalı olup, etek boyları topuklarını dövenler (1987 yılının modasıydı), yurt içinden alınmış parlak kısa tüylüler ve yurt dışından alındıkları besbelli, parlak uzun tüylüler. Vizonlar olarak, bir alt kimliğimiz daha vardı ki o da renklerimizdi. Açık kahve, koyu kahve ya da çok koyu kahverengiydik hepimiz. O anda kılıf değiştiremeyeceğimize göre, kuplarımızın ve renklerimizin belirlediği sınıflarımıza boyun eğmişliğimizi hazmetmeye çalışıyorduk çaktırmadan.

Yüksek vatkalı olanlar ve etekleri topuklarını dövenler, son modayı yansıtmanın gururuyla hafiften kasılıyorlardı. Benim gibi, diz altı vizonlular, eksik etek olmanın utancını, eskinin soyluluğunu taşımanın kibriyle dengelemeye çalışıyorlardı.

Uçağa çağrılınca itiş kakışla, yumuş yumuş, vizon vizon merdivenleri tırmanmış; ancak kürklerimizi çıkartıp tepedeki raflara tıkıştırınca gerçek kimliklerimize kavuşabilmiştik.

Moskova‘da götürüldüğümüz otelin lobisi Türk, Japon, İtalyan, Fransız ve Amerikalı turistlerle doluydu.

Amerikalıları       kocaman      ayaklarından,      Türkleri       de vizonlarından şıp diye ayırt edebiliyordum.

Alık alık etrafıma bakınırken birden, o kafasında kırmızı damalı örtüsüyle bembeyaz uzun entarisiyle dolanan Arap‘ı gördüm. Bir gözü eski zaman korsanları gibi bandajla kapanmıştı. (Şimdikiler Rayban ya da Armani gözlük takıyor.) Adam döndü dolaştı, gelip sağ yanıma oturdu. Gözüm ha bire Arabın bandajına kayıyordu. Ayıp olmasın diye öte tarafıma kaykılıp, sol tarafa çevirdim başımı. Aaa! Oda nesi? Sağ tarafımdaki Arap kaşla göz arasında soluma geçmiş. Sağa baktım, gözü bandajlı Arap sağda. Sola döndüm, gözü bandajlı Arap solda. Gözlerimi sımsıkı yumup açtım, tam karşıya baktım, bandajlı Arap asansöre giriyor. Yok yok, asansörden çıkıyor. Bir giriyor, diğeri çıkıyor. Yine sağıma baktım, Arap sağımda. Soluma döndüm, Arap solumda. Asansörün önündekiler üçlemişler. Her taraf gözü bandajlı, beyaz elbiseli, başları kırmızı damalı örtülere sarılmış bu Araplarla dolu.

Ya benim uçak düştü, ben öldüm ve suçlarımın cezasını çekmek üzere tek gözlü Araplarla, vizonlu kadınlarının bulunduğu bir mekâna bırakıldım ya da bu otelde kör Arapların yıllık toplantısı var.

Ölmemişim, tek gözlü Arapların yıllık toplantısı da yokmuş. Sadece otelin beşinci katında, bir klinik varmış ve çok ünlü bir Rus doktor bu klinikte katarakt ameliyatları yapıyormuş.

Ertesi sabah, grubumuzla Moskova‘nın ruhsuz ve muntazam binalarının yer aldığı geniş caddelerinde, en açık kahveden en koyu kahveye ton farkları atarak dalgalana dalgalana yürüdük. Sanki vizonların bulunduğu taraflarda yangın çıkmıştı da, topluca kaçmıştık ormandan. Ruslar bu muhteşem sürüyü ibretle izliyorlardı. Önce o çok ünlü metroya binecek, sonra müzeleri ve kiliseleri ziyaret edecektik. Programımızda ―sirk‖ ziyareti de vardı. Sirkin kapısına vardığımızda, bilet almak için biz vizonlar önde, beyler arkada sıralandık. Biletleri kesen genç, eliyle bizi göstererek rehberimize bir şeyler söyledi:

―Vizon, Türklerin millî kıyafeti midir?‖ diye sormuş.

―Ergenekon   efsanesine   göre,   Türklerin   kurtlardan indiğini sanıyordum; ama anlaşılan yanılmışım. Herhâlde vizonlardan iniyorlar‖ dedi rehberimiz. Doğru, yanılmış bizim rehber! Biz ne kurtlardan, ne de vizonlardan iniyoruz. Son bir iki seneden beri, Nişantaşı caddelerinde dolaşan Türkler‘den kolaylıkla anlaşılacağı gibi, ―Louis Vuitton‖dan iniyoruz biz.

Tanrıların Adası: Bali

Bali Adası, Endonezya Takımadası‘nın en ufaklarından biri olduğu hâlde, doğası, kültürü, gelenekleri, folkloru, festival ve bayramları ile dünya turizminin odaklarından biridir. Ada, gerçekten Tanrı‘nın verebileceği güzelliklerden birçoğunu bünyesinde barındırıyor.

Turizm, 1970‘lerden sonra burayı keşfetmiş. Sonuç olarak, 1990‘larda 3–4 milyon gibi yüksek turist potansiyeli, Endonezya‘nın başlıca döviz girdilerinden biri hâline gelmiştir. Turistler buradan harika hatıralarla ülkelerine dönüyor ve gelecek tatillerinde Bali‘yi seyahat programlarına tekrar katmayı düşünüyorlar.

Balililer için farklı bir durum vardır. Adaları onlar için her şeydir, hatta evrenleri denebilir. Evet, başka bir dünya olduğunu da bilmiyor değiller ancak onlarınkinin hiçbir eksiği yok. Çünkü mutlu bir yaşam için gerekli her nimet Bali‘de bulunuyor. Bali insanları, tüm bu güzelliklerin karşılığında şükranlarını sık sık onları ikram eden tanrılarına belirtme gereğini duyuyorlar. Bu yüzden her ay, her hafta, hatta her an, Bali‘de tanrılara saygı ve şükran görevlerini yerine getirmek üzere tapınaklara gidiliyor, tanrılara çiçek, meyve ve başka hediyeler sunuluyor, tüm etkinlikler büyük bir coşku havası içinde yapılıyor. Burayı ziyaret eden yabancılar, adanın sürekli olarak bir bayram havası içinde olduğunu görünce şaşırıyor.

Sanırım Bali insanı haklı. Dünyada bu kadar güzelliğin bir arada bulunduğu yerler pek çok değil çünkü… Bin yıldan beri ekimi yapılan pirinç ve pirinçten elde edilen yan ürünler, onların her türlü gıda gereksinmelerini karşılıyor. Adanın dört yanı denizlerle çevrili olduğundan, balıkçılıktan yana da sorunları yok. İklim bakımından de şanslı sayılırlar. Yıl ortalama sıcaklığı 28 derece. Muson yağmurları, diğer Güney Asya ülkelerinde olduğu gibi burada çok etkili değil. Yağmur, ihtiyaca yetecek kadar yağar.

Tüm ada yemyeşil, pirinç tarlalarının teras teras şekilleri, adanın kıvrımlarını öylesine uygun bir tarzda yapılmış ki, bunları seyrederken insan hayretler için kalıyor. Bunlar, 50 nesil çiftçi tarafından bu duruma getirilmiş. Tarlaların ötesinde, meyve ağaçları, daha içlerde doğru sık ormanlıklar var. Adanın yapısı volkanik  olduğundan, kuzeyde birkaç yanardağ bulunuyor. Üç bin metreye ulaşan Gunung Agung, Bali‘nin en kutsal tepesi. Batur ve Bratan kraterleri su ile dolarak göl hâline gelmiş. Gunung Agung sessiz görünse de, bazen hiç beklenmedik etkinlikler yapabiliyor. Son olarak 1963 yılındaki büyük patlama, birçok köyün yok olmasına neden olmuştu. Balililerin yegâne korkusu yanardağlar! Tanrıların gazabı diye inandıkları yanardağlar herhâlde onlardan korktukları için bu kadar saygılılar, onları daima mutlu kılmaya çalışıyorlar…

Bali‘nin nüfusu 3 milyon kadar. Yüz ölçümü ise yaklaşık olarak Rodos‘unkine eşit. Tüm adada sulama sistemleri bu kadar iyi geliştirilmiş ki, krater göllerinde biriken yağmur sularını tarlalarına mükemmel dağıtıyorlar. Zaten öyle olmasaydı, bu ufak ada bu kadar insanın gıda sorununu hâlletmeye yeterli olur muydu?

Köyler, pirinç tarlalarının yanında gelişmeye başlamış. Aslında Bali köyü, bir ev kümesi olmaktan çok, sosyal bütün durumundadır. Tapınağıyla, okuluyla, asırlık ağaçlarıyla, evleriyle, köy zaten ufak bir dünyadır bir Balili için. Zaten bir köye varıldığında, evlerin şirinliği, tuğla duvarları arkasından sarkan koca koca çiçek dalları, her yerde görülen ve neredeyse her evin bahçesinde bulunan mini tapınaklar köylerin zenginliğini, estetik ile güzellik anlayışını sergiliyor. Bu anlayış zaten tüm Balililerin ortak yanları. Bali‘de bu durumda olan yüzlerce köy var.

Tapınaklar ise, demin yazdığım gibi her köyde bulunuyorsa, bunların bazıları Balililer için daha da özeldir. Bunların  dışında,  Batur  Yanardağı‘nda  bulunan  ―Besakih‖ tapınağı geliyor. Bali‘nin bu tapınağı, adaya hükmeden yüksek bir dağda bulunduğundan, yerliler tarafından daha kutsal, hatta en kutsal sayılıyor. Adanın batı sahilinde, deniz kenarında  bulunan  koca  bir  kayalık  üstünde  kurulu  ―Tanah Lot‖ mabedi de bunlardan biri. Ancak, Bali adasında 20 bin üzerinde tapınak olduğu söyleniyor. Diyeceksiniz ki bunların dini nedir, kimlere tapıyor Balililer?

Eski dönemlerde, yaklaşık olarak 1000 yıl kadar önce, Balililer basit tapınaklarda, toprak, ateş, su, hava gibi inandıkları güçlerin simgesi olan tanrılara taparlarmış. Ancak

XV. yüzyılda, deniz ticaretinin gelişmesiyle, komşu büyük Java adasına ulaşan İslamiyet burada Hindu geleneklerine sadık kalmak isteyen halkın bir bölümünü kaçmaya zorlamış. Ve bunların ulaştığı yer de Bali Adası olmuş.

Bugün Bali Adası‘nın halkı, Hinduizmin başlıca tanrıları, yani Brahma, Shiva ve Viahnu‘ya inanıyor. Ancak bu Hinduizm zamanla bazı değişimlere uğramış, inançlar ve

ibadet şekilleri Hindistan‘ınkinden farklı. Hindistan‘da meyve sepetleri sunan kadınlara rastlanmıyor örneğin.

Balililer için, sanat ve gelenekler onların yaşama sevincini aşılayan nefestir. Tuhaftır, Bali dilinde ―sanat‖ diye bir kelime yoktur. Bu, ancak şöyle izah edilebilir: Sanat kavramı Balililerin günlük yaşamlarının bir parçası. Estetik ve güzellik arayışı her an kendilerinde mevcut. Ve bu durum

XX. yüzyılın tablosu değil, belki 1000 yıldır sürekli yenilenen bir tablo. Hemen şunu da ekleyelim: Ağaç işlemeleri zamanla çürüyebiliyor, taş oymalar ise, taşları volkanik lav ile tüften olduğu için yine zamanla aşınabiliyor. Sonuç olarak birer sanat eseri olarak yaratılan her şeyin sık sık yenilenmesine ihtiyaç duyulmaktadır, bu durumda da sanatlarının devamlı canlı ve yaratıcı olmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Resim sanatının merkezi sayılan Ubud kasabası, Bali‘ye gelen turistlerin mutlak surette uğradıkları yerdir. Akla gelmeyecek kadar resim galerileri bulunuyor Ubud‘da. Buna paralel olarak tahta işçiliği, bronz, çömlekçilik ve hasır eşya ile ün yapan köy ve kasabalar da var. Sanat anlayışı o denli değişken olmuş ki, yaratılan eserler kimi yerde çok şaşırtıcı olabiliyor… Örneğin, hangi ülkede tapınak duvarlarının betimlemelerinde kabartma olarak taşa işlenmiş otomobillere rastlanabilir? Ya da eski tarzda yapılan resimlerde, hangi ülkede fotoğraf çeken turistler göze çarpar?

Tüm güzelliklerin yanı sıra, Balililerin içinde daha gizemli, daha kapanık bir endişe var. Tiyatro ve danslarında bu duygu çok daha güzel bir şekilde ifade edilmekte. Buna, belki de iyi ile kötü, zayıf ile kuvvetli ya da temiz ile kirli güçler arasındaki devamlı mücadele denilebilir.

Demin de yazdığım gibi, bu sonu gelmeyen mücadele, Bali geleneklerine uygun olarak yaratılan tiyatroların başlıca konusu. Batı toplumlarında yerleşmiş tiyatro türünün aksine, bu toplum klasikleşmiş tiyatrosunu, hem tanrıları hem kendini avutmak için yaratmıştır. Tiyatro ile birlikte dans da Bali halkının bir ihtiyacı. Çeşitli dans türleri, çeşitli duyguları dile getirmekte ve birçok geleneği sembolik olarak yaşatmakta.

Örneğin,   kadınlar   tarafından   uygulanan   ―Legong‖ dansı, bir kadının tüm zarafetini ortaya çıkaracak kadar ince hareketlidir. Neşe olsun, arkadaşlık olsun, bu tür duyguların en iyi ifade eden danslar ―Joged‖ ve ―Janger‖dir. Tarihte ün yapmış kahramanların dansı ise ―Topeng‖dir.

Balililerin en popüler dansı, ülke dışında da ün yapan

―Barong‖.   Barong,   tam   olarak   ne   olduğu   bilinmeyen, ormanda yaşayan, iyi kalpli, insanları seven, onları koruyan, aslana benzeyen, hayali bir yaratıktır. Aslan kafalı, uzun dişli ve çok da süslü bir ejderhaya daha çok benzediği söylenebilir.  Arka  arkaya  kenetlenmiş  iki  insan  ―Barong‖ kıyafetini gezdirir, kafa korkunç gibi görünüyorsa da kimseye saldırmaz, aksine, zorda olan insanların yardımına koşar.

Barong danslarının ikinci kahramanı ise, karanlıklar kraliçesi, çocukları yiyen, uzun dişli ve peruklu dul cadı

―Rangda‖dır.  Balililer  bu  yaratıktan  çok  korkmakta.  Ancak Barong aralarındaki kavgadan daima galip çıkacaktır. Ve kötülüğü  simgeleyen  ―Rangda‖  ise,  bir  zaman  için  ortadan kaybolma durumunda bırakılacaktır.

Tüm bu danslara eşlik eden ―Gamelan‖ bandolarını da unutmamalı. Güneydoğu Asya ülkelerinin hemen hemen tümünde olduğu gibi, burada da vurma çalgılı aletler

kullanılıyor. Ksilofon türünden tutun, boy boy tencere takımına benzeyen çeşitli tınılar çıkartabilmek için çekice benzeyen, tokmaklarla vurulan müzik aletleri. Bu arada tempoları veren boy boy gongları da saymalı.

Bu ufak orkestralar, bayramlarda, festivallerde, düğün ve toplantılarda ve son olarak otellerde, sanatlarını, hünerlerini göstermekte. Bazen bir orkestrada 30, hatta 40 eleman yer alabiliyor.

Bali‘nin dünya sanatındaki yeri daha yeni sayılır. Sömürge döneminde Bali, daha çok baharat arayışı içindeydi… Endonezya, bilindiği gibi, XVII. yüzyıldan sonra gittikçe Hollanda‘nın bir sömürgesi durumuna girdi. İki yüzyıl kadar da öyle kaldı… Pasifik Savaşı sırasında Japonya tarafından işgal edilen Endonezya, 1956 yılında bağımsızlığına kavuştu.

Ancak rahat günlerin gelmesi uzun sürdü. 1962 yılında farelerin istilasına uğrayan ada, daha bu felaketten kurtulmamışken Gunung Agung Yanardağı‘nın aniden patlaması oldu.

1965 yılında ise tüm Endonezya‘yı saran yeni bir alev söz konusuydu: Komünist avı… Endonezya‘da milyonlarca komünist ve onların sempatizanı yakalanıp öldürülmüş, Bali adasında da yaklaşık olarak yüz bin kişi idam edilmişti.

Turizmin adaya ulaşması, 1970 yıllarından sonra

oldu…

Önce  başkent  Denpesar‘ın  batısındaki  sahilde Kuta

kumsalında, daha sonrada doğuda Sanur kumsalında yeni yeni        oteller  filizlenmeye           başladı.  Bunlardan,      Sanur‘da

bulunan Hyatt Regency, dünyanın en prestijli otellerinden biri olarak hep anılıyor.

Son yıllarda, Bali‘nin en güney noktasında bulunan Nusa Dua Yarımadası da, en modern anlayışla birçok büyük ve prestijli otelin bulunduğu bir belde olarak planlamaya başlandı.

Bali‘nin diğer turistik yerlerinin de belirli avantajları

vardır.

En büyük ve kutsal tapınakları Besakih, akşam gün

batımını seyretmek üzere Tanah Lot turu, eski dönem krallıklarının tapınakları Mengwi, Tampaksiring‘deki krallık mezarları, Batur ve Bratan gölleri ve buralarda bulunan dağ tapınakları, kuzeyin incisi diye anılan Singaraja kumsalları yapılan gezilerin ancak birkaçı. Bunların dışında Bali danslarını tanıtıcı turlar, sanatçıların köyü Ubud‘da horoz dövüşleri, adanın etrafında gemi gezileri ve civar adalara da turlar yapılabilmekte.

İsteyenler bu turlara katılır, benim gibi bağımsızlıktan hoşlananlar da cip veya benzer araç kiralayabilir. Bali‘de trafik  ―sol‖  taraftan  işler,  bunu  hatırlamakta  yarar  olduğu gibi, Denpasar‘a yakın yolların trafiğinin de çok yoğun olduğunu da anımsatmak istiyorum. Bilhassa motosiklet trafiği korkunç. (Bali‟de henüz emniyet kemeri uygulaması olmadığından daha da dikkatli olmak gerekiyor.)

Trafik, Bali‘de gerçekten anarşik bir sistem olarak yürüyor ve ne kadar dikkat edilse azdır.

Yollarda bulunan işaretler de yeterli değil. Endonezya‘da Latin alfabesinin geçerli olması bir avantaj ise de, trafik levhalarına güvenme konusunda pek emin

olmayınız. En iyisi yanınızda bir Bali haritası bulundurmak. Yoldakiler size çok yardımcı olmaz, hatta sizi belki de yanıltabilirler.

Genelde Bali‘ye gelen turist, burada en çok 5–6 gün geçirir; Bali, Uzak Doğu seyahat paketinin bir durağıdır.

Eşimle ben Bali seyahatini değişik planladık. Uzak Doğu‘da birçok yer birden göreceğimize, Bali gibi özel bir yeri hakkıyla tanımak daha iyi olur, diye düşündük ve iki hafta kaldık. Böylece adanın güneyini, doğusunu, batısını, kuzeyini ve krater göllerini de görmeyi başardık. Bali‘de değil on beş gün, bir yıl dahi kalsanız, her gün değişik bir program uygulanabilir. Hem Bali cennetinde her gün yollarda olmanın bir anlamı da yok, denizinden de yararlanmak gerekir.  Ne  var  ki  deniz  burada  ―gelgit‖  olayından  dolayı kaprisli. Örneğin, sabah erken kalkıyor ve otel plajından denize gireyim, diyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki, deniz gitmiş, hem de bir kilometre uzağa. Oraya yürümeniz zaten söz konusu değil; çünkü dalgalar kayalıklarda kırılıyor, oradan kimse denize giremez ve zaten çok tehlikeli!

Otellerin bahçelerindeki panolardan denizin gelgit saatlerini kontrol ederek yüzmeye gelmeli…

Bali‘de otel lobileri harika… Öncelikle iklim müsait olduğundan her yanı açık büyük ahşap yapılar düşünülmüş ve bunları genellikle havuz ve çiçek aranjmanlar ile süslemişler…

Bir de Bali Hyatt, Melia Bali Sol, Sheraton ve Hilton gibi uluslararası otellerin tropikal bahçeleri bir harika. Bunlar, dünyanın en ünlü bahçe dekoratörleri tarafından yaratılmış. Nilüfer göletleri, Japon bahçeleri, fıskiyeler, şelaleler hep etüt edilerek yapılmış.

Kuta otelleri için aynı şeyi söylemek zor. Burası Bali‘nin en kalabalık turizm merkezi. Belki de ucuzluğu turistleri cezbediyor… Burada günde 10 dolara bile geçinmek mümkün…

Bizim durumumuz her zaman olduğu gibi farklı oldu… Günde 35 dolara Range Rover benzeri Endonezya yapımı bir Toyota kiraladık, kaldığımız 14 günün 12‘sinde ada içinde geziler yaptık.

Otelimiz Nusa Dua‘da olduğundan, köylere ulaşmak bir hayli zaman alıyordu ve erken, örneğin saat 7:00‘de yolda olmamız gerekiyordu. Bali‘nin sahil kesimlerinde hava genelde açıktır. Sabah uyandığında, pencereye çıkıp etrafı gözlüyorsunuz, bugün hava iyi olacak, diye düşünüyorsunuz. İlginçtir, adanın iç kesimlerine doğru gittiğinizde, bulutlar çoğalıyor ve dağlara doğru hava tamamen kapanıyor… Krater golleri civarında ya da Besakih Tapınağı‘nın bulunduğu Gunung Agung Dağı‘nda açık hava bulmak neredeyse imkânsız.

Nusa Dua‘dan Sanur‘a varmanız yaklaşık 35 dakikamızı alır. Bali‘nin ilginç köyleri daha sonra sıralanıyor. Hangi yöne giderseniz, sizi kesinlikle ilgilendirecek köylere varırsınız. Hatta kimi yerde bunlar birbirlerine bu kadar yakın ki, nerdeyse birbirlerinin uzantısı gibi. Örneğin, Ubud Kintamani turu parkurunda, önce Denpasar‘a uğrayacak,  daha sonra danslarıyla ün yapan Batubulan, gümüş ve metal işçiliğiyle ünlü Celuk, maske imalatçıları ile adı çok duyulan Mas ve resim sanatıyla Bali‘nin en popüler yerlerinden biri olan Ubud‘a varacaksınız. Her yerde durma arzusuna karşı gelemeyeceğinizden, adanın daha kuzey, daha iç kesiminde bulunan Tampaksiring ve Kintamani‘yi başka bir güne

bırakmak  daha  doğru  olacak.  ―Batur  Gölü‖  gezisi  de  dolu dolu bir gün alacaktır. ―Bratan Gölü‖ turu da aynı şekilde…

Gianyar kasabasından adanın doğusuna gidildiğinde, bambaşka bir doğa ile karşılaşırsınız. Yeşil tonlarının tüm yelpazesini taşıyan pirinç teraslarının eşsiz görüntüleri, sizi hayretler içinde bırakacaktır. Pirinç tarlalarının hasat sonrası yakılması ya da ördek sürüleri tarafından temizlenmesini seyretmek, size hoş anlar yaşatacaktır.

Bu anlattıklarım, Bali‘nin güncel yaşamının birer parçasıdır. Ancak 10 gün boyunca bunları gördükten sonra

―Artık bu kadarı  yeter‖ deyip gitmeyi düşünebilirsiniz. Eğer şanslı iseniz, Bali‘de bulunduğunuz hafta bir yerde bir festival, bir bayram, bir yürüyüş olabilir. Ya da bir ölü yakma töreni… İşte, iki hafta kalmanın verdiği avantajlar. Bizim bulunduğumuz dönemde ilk 10 günde hiçbir olağanüstü etkinlik fark etmedik; ama son 4 gün bambaşka oldu. Tapınak girişindeki kadınların maharetli elleriyle sepetçikler, çiçek buketi ve kolyeler imal ettiklerini görüyorduk. Bu bir festivalin, bir bayramın yaklaştığını müjdeler gibiydi.

Bu festival ile bayramların tam olarak hangi köyde yapılacağını kestirmek zor, otel yetkililerinden bilgi almak da pek olası değil. Ama şansınız olur da doğru gün ve doğru saatte etkinliklerin yapıldığı tapınak civarında bulunuyorsanız, emin olun, tüm yaşamınızın en unutulmaz ve en heyecanlı anlarını yaşayabilirsiniz…

En renkli, en parlak ve şık giysileriyle kadınlı, erkekli, coşkulu gruplar tapınağa giden yol güzergâhında toplanacak, çarpıcı renkli bayrak ve şemsiyeleriyle yürüyüşe geçeceklerdir. Kadınların başlarında bayramına göre bazen çiçek, bazen meyve sepetleri bulunacak, bu kadar çarpıcı

rengi bir arada gördüğünüz için hayretler içinde kalacaksınız. Kafile, Gamelan Bandosu eşliğinde yürüyecek, tüm civar köylerden geçidi görmek üzere çocuklar ve insanlar yol kenarlarında toplanacaktır.

Tapınağa varmadan kafile birçok ana yoldan geçtiği gibi, köy yollarına da sapacak ve böylece birçok kişinin onları görmesini sağlayacaktır.

Bu  arada  seyyar   ―Barong‖  dansı  maskeli   gruplar, köylerde çocukların sevinç çığlıkları arasında tur atarken, Batı kültürü ile hiçbir ilgisi olmayan tüm bu etkinlikleri tanımaktan kuşkusuz çok hoşlanacaksınız.

İşte, Bali‘de geçirdiğimiz son 3 gün boyunca adanın kuzey kesimlerinde bir bayram havası vardı. Bu yürüyüş ve sunuşların sanırım en muhteşemlerinden ikisi seyahatimizin sondan bir evvelki gün oldu.

Bratan Gölü‘nde bulunan Bedegul kasabasında bir şiir kadar zarif, bir düş kadar güzel, ufak bir tapınak vardır;

―Danu Tapınağı‖. Tapınak gölde, bir adacıkta bulunduğundan Balililer buraya sandalla ulaşmakta. Sunularını ufak tapınağa getiren halk, gölün sahilinde sırasını bekliyor, sandallar sepetli insanlarla dolup taşıyor. Dağlık bölgelerde havanın o gün sisli olması, bu tabloya daha mistik, daha gizemli bir görünüş veriyordu.

Singaraja‘da adını anımsayamadığım diğer bir tapınakta toplanan renkli toplum da bize unutulmaz anlar yaşattı.

Tapınaklar, Bali‘nin yaşamının kopmaz bir parçası. Bali halkı burada hem ibadet ediyor hem buluşuyor. Gençler burada tanışmakta, evlilikler burada filizlenmekte.

Kuzey sahilinin kenti Singaraja‘ya gittiğimiz gün, akşam orada bir motelde kalmayı kararlaştırdık. Böylece karanlık başlamadan Nusa Dua‘daki otele dönmenin verdiği sıkıntıyı atlatmış oluyorduk. Singaraja kumsalları, güneydekilerin aksine çok sakin, gerçek istirahata ihtiyacı olanlar deniz, kum ve güneşten istifade etmek için buraya geliyorlar.

Her şeyden önce Bali‘de yalnız dolaşmak sakıncalı değildir. İstenilen saatte istenilen yerde sorun olmadan gezilebiliyor. En azından son yıllara kadar durum öyle görünüyordu. Ancak Bali turizminin en kara günü olan 12 Ekim 1992 tarihini kimse unutamıyor. O gün, Kuta sahilinde bir diskotek, yüzlerce turistin içeride bulunduğu bir anda bombalandı. 200‘den fazla insan öldü bu olayda. Özellikle Avustralyalı turistlerin öldüğü bu terörist saldırı çok kanlı oldu ve Bali turizmini çok kötü etkiledi. Bali hiçbir zaman eskisi gibi olamayacak diye düşünenler de var. Denebilir ki bu tür olaylar dünyanın her tarafında olabiliyor. Fakat Bali için durum öyle değil. Çünkü bu ufak ada, Endonezya‘nın turizm gelirleri arasında birinci sırada.

Bali Adası; kültürü, gelenekleri, sanatı, tapınakları ve coşkulu toplumu ile bize yeni bir yüzünü tanıttı. Belki de yapmış olduğumuz tüm egzotik seyahatlerin en güzeli oldu. Fotoğrafik açıdan da başarılı olduğunu sanıyorum. Kuşkusuz 14 gün içinde; dia gösterilerimde, fotoğraf sergilerimde, dergilerde kullanmak üzere ürettiğim fotoğrafları çekmek, çok büyük bir çalışma gerektirdi. Ama bu çalışma ile sonuçların verdiği mutluluk küçümsenecek gibi değil. En büyük mutluluğun, güzellikleri, onları seven ve takdir edenlerle paylaşma olduğunu, bilmem hatırlatmakta yarar var mı?

Dünyalı Çocukların Yeni Yıl Bildirgesi

Biz, Türkiye‘den Afrika‘ya, Afrika‘dan Amerika‘ ya, Rusya‘ya, Çin‘e, Japonya‘ya, Avrupa‘ya kadar tüm dünya çocuklarının, yaşlı baskılarının uzanamadığı ortak bir düşü var…

Evrenlerin   sonsuzluğunda   minicik   bir   ―ada‖   olan dünyamızda, adına insanlık denen inanılmaz bir ortaklık oluşturduğumuz bilinciyle, el ele bir ışık dünyası düşlüyoruz.

―Barış    Yılı‖,    silahlanma    harcamalarının    rekora ulaşmasıyla, şaşkın ve yorgun bizleri terk ederken, saat tam on ikide dünyadan uzaya, bir kahkaha çınlaması yükselsin istiyoruz.

Ve biz dünya gençleri, ortak  düşüncelerinin piramitini yarıp fışkıracak dev bir barış çiçeğinin tohumunu patlatmak istiyoruz.

Magma tabakasındaki kabarcıklar gibi, orada-burada fokurdayan savaşlardan, ayrılıklardan, düşmanlıklardan, nükleer cephaneliklerden, bütün tutuculuklardan, yozluklardan, yobazlıklardan uzakta…

Dev bir çiçek…

Her birleşen yeni elden… Her gülüşten enerji alacak,

Sevgiyle, hoşgörüyle, sınırsızlıkla büyüyecek

Dev bir çiçek…

Ayrılıkçı, çıkarcı, savaşçı yaşlı kurtların el ovuşturmaları arasında ezilmeyecek dev bir çiçek…

Gölgesinde o çiçeğin. Din, dil, ırk, renk, sınır

Ve hiçbir ayrılık bilmeksizin halkalanıp, yüzümüzde bin dokuz yüz seksen yedi ve gelecek yılların ateşiyle dans edip bir şarkı söylemek istiyoruz.

Yeni yıl şarkısı…

Bir şarkı…

Bildirgesi, kurtların çocuklarının güvercin torunlara, Uzağa… Uzağa…

Çok uzaklara duyurmak istedikleri… Hoş geldin yeni yıl…

Seni bekliyorduk, Ta ilk canlının

Tohum olup dünyaya düştüğü günden beri.. Evet, her şey değişti,

Evrimleşti…

Ama savaş hep aynı savaş… O ilerliyor ağır-aksak Yavaş yavaş…

Tank paletleri çiziyor ekvatorunu dünyanın… Sen, bin dokuz yüz seksen yedi, Beklediğimiz yarın…

Bir şeyler yap… Gidişin yakın… Dünyayı bize ver.

Kurtların eline bırakma sakın… Onların hüneri yalnızca makineler,

Trik-Trak-Güm… Hoş geldin ölüm… Hayır!

Hoş geldin Yeni Yıl…

Bak doğumuna kalkıyor kadehler, Işıklar sönüyor saat tam on ikide… O yaşlı kurtlar ki, utanmadan

Yeni savaş ve yalan zamanlarına içiyorlar… Rahat…

Yine sövmek için birbirlerine ana avrat Sen bizim sıratımız ol…

Geçelim karşılara, Onlara karşı…

Ve yıkalım bu gece savaş köprülerini… Öte yanda kalsın

Ağlayan dünyanın son halkası… Bin dokuz yüz seksen altı…

Hoş geldin bin dokuz yüz seksen yedi… Doğdun… Aç gözlerini…

Davranışlarımızı, düşlerimizi, düşüncelerimizi kısıtlamayan, Güler yüzlü, bilge büyükleri,

Sınırsız sevgi enerjilerini ver… Bacasında yürek dumanları tütsün, Sıcacık kıl evlerimizi…

Ve öyle bir gel ki,

İlk defa gerçek bir ümitle patlasın… Gönlümüzün çeperleri…

Gitsin karanlığın tacirleri… Gelişin altın çağın gelişi olsun…

Ve öyle bir kahkahayla haykıralım ki, Bu şarkıyı değil tüm dünya,

Kâinatların en ucundakiler bile duysun…

Manifesto’dan Bir Önceki Yazı… Ya da Son Kavga, Sevgi Çağından Önce

Kâinatlarda bir nokta evrenimiz… Evrende bir zerre Samanyolu…

Samanyolu‘nda yok kadar küçük planetimiz… Yaşam için bir sebep biz…

Bitkiler – hayvanlar – insanlar…

O kadar büyük ki aslında dünya insan için… Kaplumbağalar, politikacılar,

Gençler, yaşlılar, herkese yer var…

Başka bahçelere göz dikmeden yaşamak için… Hatta nükleer santrallere, silahlara bile…

Uzaklarda yer var…

Hepimizin düşlerine, düşüncelerine yer var, Büyük – büyük…

Senin, benim, onun, hepimizin… Çiçeklere yer var…

Fikirlere… İnanca… Savaşlara belki,

– Savaşlar bitsin diye –

Duymamaya yer var işe gelmeyenleri… Ve duyumsamaya gerçekleri…

Paylaşmaya… Her şeyi…

İnsanca, kardeşçe bile değil, Daha hassas terazilerle…

Paylaşmaya…

Çıkarıp da siyah önlükleri

Bebelerimizden… Gülümcüklü… Sevecen…

―Merhabaa!.. İşte bu kadar…‖

Demeye yer var… (Zaman yok ama) Gecelikleri çıkarıp asmaya,

Giymek için sabahlıkları… Yer var…

Uzasın saçlarımız… N‘olur?.. Yer var uçuşturmaya onları… Ve rüzgâr,

Eteklerinde gençliğin… Devrimin her türlüsü için… Siyahlıklara da yer var belki,

Işıklar yekpare açılmadığından henüz… Sağırsınız şimdilik…

Ve yatalak. Tepenizde bir fanus…

―Bugün yerli yerinde oturanlar Yarın yersizlik telaşında…‖ Desem,

Bu düşünceye de yer var… Bir geliş-gidiş her şey…

Genişlik içinde suni darlıklar, sahtelikler… Sapına kadar gerçek olan

Çernobil… Aids… Radyasyon… Pershing… Cruise…

Yıldız savaşları… Delinen atmosfer…

Ozon-mozon (bu sefer bitirdik belki başka sefer…) Aman da gelenekler…

Gençler nereden bilecekler?..

―Susun bre veletler…

Ya da bize sorun Atatürk‘ü… Nasıl da çırpınırdı Karadeniz… İstanbul‘un fethi… Zafer – mafer… Bize insanlık lazım aslında…

Para arada rabıta… Susun!.. Gelir zabıta… Polis -molis…

Asker – masker…

Karışmayın,

Biziz dünyanın merkezi…

İstersek alır merkeze götürürüz herkesi…‖ Açıldığında ustamın nasırları gibi gökyüzü…

– Ki çok yakın… –

Bir aralıktan bakacağım size…

Kanser yanıklarından korunacak bir delik aranırken siz… Güzellikleri yok ettiğiniz için,

Ben de olmayacağım belki. Ama bakacağım,

Varlık ve yoklukların yüreğinden. Bir an göz göze geleceğiz… Dünya küçük, Görüşeceğiz.

Ah Ulan Paris!

Dehey, sen ne bilirsin toz toprak oğlu gâvurun treni erkân üzere şöyle bir yol çan vurmadan, düdük çekmeden yola revan olurmuş; on iki bin mermer basamaklı -Destur Allah!- Marsilya Garı‘na tekmeyi teper, çeker başını gidermiş. Selamı cıvıl cıvıl olsun; yollar aydın, gözler aydın. De bakalım, bu şehirden de kırlangıçlar gibi siyah, beyaz ve hançerleyin çıkıyoruz. Gönlümüz efendimiz bir karadan estiriyor; haddeden çekilmiş teller misali incecik bir ayaz gözlerimize çivi kestiriyor. Gökyüzü kazasının ötelerinde betelerinde yıldız yıldız çakıntılar. Kompartıman sekiz kişiliktir, rahattır; sağ omzuna bir sendikacı düşmüştür, sol omuzun çarkı felektir; misafiri kim olsa beğenirsin: Olsa olsa bir çalgıcı Ferhad‘dır: Cigarası dudağında konak tutmuş, kemanı koltuğunda, aklı gözlüğünde… Pruvamda gençten bir çocuk, burnunu kitabına sokmuş, satırların aracığında çift sürer: Okur Allah okur, ha bre okur, de bre okur; Peter Cheyney‘den kan kızılca cinayet okur. Kimse kimseyle iki satır kelam eylemez. Tren tespih çeker ve ben şimşek gibi birden Konya bozkırlarını hatırlarım. Bozkırın yabanî engininde lokomotifin ezelî türküsünü: Gide gele canım çıktı, gide gele canım çıktı!.. Pencereden delimsirek ışıklar geçer. Herhâl, küçümen taşra istasyonlarıdır. Ve lâkin, şol bizim tren ekâbir trenidir, Paris‘i künyede vuruncaya dek, galiba üç istasyonda duracak; Lyon‘da, Dijon‘da ve bir de hani o adını

unuttuğumda. Ve sabah cennetmekân olup maviş bulutların maviş eteklerinden sarkıp dökülünce on senenin, yüz senenin, üç yüz senenin, on yüz senenin prensesi Paris‘tesin.

Sendikacı bayrak gibi açmış gazetesini okuyor. Ne gazetesi okuduğu lâzım değil, okuyor işte. Delikanlı – kestirmeden gitmek suretiyle- Peter Cheyney‘i hakladı haklayacak. Çalgıcı Ferhad, gözlüklerinin arkasından çipil çipil gözleriyle uykuya bağdaş kurdu. Yorulmuş olacak; garda, cıgarası burnunda yarım porsiyon bir adamla çene dalaşı yaptılardı. Birbirlerine on kere mösyü, on bir kere yine mösyö diyerek çatıştılar. Küfür müfür hak getire! Güldüydük. Benim aklıma, Adana Garı‘ındaki kamalı hançerli cıngar geldiydi. Çalgıcı Ferhad gelip yerine yıkıldıydı. Dediğim diyeceğim, kemanının telleri, gözlükleri, ince uzun parmaklarıyla kat‘i yorulmuş, uykudan yana yay çekiyor. Görüşülüp konuşulması mümkün olmadı. Olmasın. Sancağımdaki, işçi oğlu işçi babasına bir cıgara peşkeş çekiyor, heyecanla fikrini bekliyoruz: ―Bu cıgara‖ diyor, ―çok hafif, hafif. Cıgara bile değil.‖ Bak sen, sonra kalkıp bize Marsilya grevini anlatıyor. Gözleri dehşet adamın. Teker teker, akı, karası, mavisi ile gözleri velfecri okuyor. Konuşuyor ademoğlu, konuşsun konuştuğunca, söylesin söylediğince; onu söylediği kelamda koyup biz dönelim kendi hâlimize: Trenimiz istasyonları bakla eker gibi bir bir yol boylarına ekerek yol alıp yol veriyor.

Yâd ele çıkmış garibin içinde, deli huylu bir karanfil kuşu çığrışır. Adam, bir Fransız treninde, yarı uyur, yarı uyanık camlardan mazlum geceyi seyran ederken şol garip kurşun çığlıkları adam boyu devleşiyor. Hiç kelamın adamı

alıp gittiği görülmüş müdür? İlle ben, günler günü, yarasa kanatlarıyla yolda olmanın bizzat kelamı ve aklı alıp gittiğini görmüşüm. Sen, gayrı iki elini cebine sokuyor, dudaklarını bir ıslığa terk ediyorsun: Beş duyguyla yaşamaktasın.  Hareket hâlinde olmak seni beş duyunun beşinden kavrıyor ve çekip götürüyor. Yaşıyor ve yaşadığını biliyorsun sağdıç! Raylar yılansı gözleriyle soğuk ve hain yaşıyorlar. Sen de yaşıyorsun. Gâvurun Hasret-Kavuşturan‘ı basmıyor çığlığı! Benim, Paris şehrinin, yabancı diyarların aşkına çığlığı basmıyor ve utangaç ufukların arkasından lokma lokma yankılar çevrilmiyor. Bu gidişin vücudumu ılık bir akarsu hovardalığı ile sarıp sarmaladığını, şiirlerimi peksimetler gibi mısra mısra ufaladığını hayal meyal seziyorum. Sezerim ya sezmesem de vız gelir!

Ortalık ağarmıştı. Kirli bir gümüş beyazlığı. Başka bir gök ki efendi, bildiğin gibi değil. Sanki başka bir tren, başka yolcular. Bir devler gecesinden, peygamber yüreklerimiz karanlığı döve döve, kanter içinde çıkmışız. Vagonun penceresinden dış mahalleler geçiyor: Çarşıcıklar, kahvecikler, kadıncıklar, erkekçikler. Bir fabrika bacası. Bir atölye. Bir garaj. Duvar boyunca bir ilan: ―Dubonnet‖. İlânlar boyunca Fransızca amatörü gözlerimiz. Hep kirli gümüş beyazlığı. Hep serpim serpim ayaz. Hep o Kerem‘in damarlarında bıngıldak bıngıldak dolaşan eski macera mısraları. Bir gara yaklaşıyoruz: Raylar, ömrümde görmediğim bir kargaşa içinde: Tek ray. Çift ray. Üç çift ray. Ray oğlu ray. Makasçı kulübeleri. makasçı kulübeleri. Lokomotifler. Şeytan karşıma çıktı, muratsız gözleriyle destur çekiyor: Bu gelen göklerin biraderi şair, bu gelen Gare de Lyon‘dur. Bu gardan, şu delisi olduğun deli devranın levent ufuklarına sencileyin garipler gider gelir. Avuçlarını

sımsıkı yummuşlardır. Ve şarkılar ve o seni calvados gibi çarpacak şarkılar, oldum olasıya mahzun, valizi ve bagajı olmadan yollara düşmüş adamdan bahseder durur.

Gâvurun treni durur. Gâvurun treninin böğründe adamcıklar kaynaşır durur. Efendi kılıklı hamallar selamünaleyküm çeker. Abbas, Gare de Lyon‘da güzel veya çirkin, dokunaklı veya hafif, kandan veya ateşten bir şeyler aranır durur. Abbas‘ın ateşi delikanlı kor olmuştur. Yalnızdır. Yalnızlardır. Yolcular çıkıyorlar. Ve çıkacaklardır. Ehlen sehlen çehreli doktorcuğum çıkar gider. Peter Cheyney ölüleri ve sessiz tabancaları ile sırra kadem basar. Ve sen de ansızın gardan taşra dökülüp kendini, utanmaz ve mağrur ve tahammül edilmeyecek kadar muhteşem olan Paris şehrinin karşısında bulursun: Yüksek yüksek, esmer çehreli evler. Eski püskü taksiler. Ve sözle tarife sığmaz bir değişik hava. Durukana, ciğerinde bir türkü gerinir, varır bir taksiye duhul edersin.   Taksi   yola   revan   olur.   Şoföre:   ―Biz‖   dersin

―valizlerimiz ve kirpiklerimizle hazza yabancıyız. Kerem kıl, cümlemizi şu adrese döküver.‖ Şoför tığ bıyıklarıyla yârenlik çıkartır: ―Buralıkta yabancılık mühim bir şey değildir. Sizler de neredensiniz?‖ Mırç, desturunu doğrultur: ―Türk‘üz baba‖ eyirtir. ―Yok hele! Benim üvey kızım var: O da Türktür. Adı: Aicha!‖ İptida benim daktilo kıs kıs gülmeye başlamıştır. Bunu gözümle gördüm. Vallahi deyu beşlik lüver gibi yemin bile sıkabilirim: Çiğ yemedim başım ağrımaz. Daktilonun ardınca biz fıkırdadık. Tığ bıyıklıya ayaküstü Türkçe ders verdik: ―O senin Aicha dediğin esasında Ayşe‘dir, çorbacı.‖ Çorbacı‘nın Renault arabası, aldı bizi caddelerin ortası, Paris‘in beşinci mahallesi St-Jacques sokağında, yüz  bilmem

kaç numaralı hanenin kapısına çekti, yükümüzü yıktı. Geçmiş gün galiba iki yüz Frank çözüldük. Sen sağ, ben selamet!

Abbas: Kalem tutan elini göz bebeğinin üstüne koy, Abbas! Metrolar, otobüsler şahid-i sadıkın olsun. Champs- Elysee‘ye, Condorde Meydanı‘na Pigalle‘e ve ve Quartier Latin‘e sığınarak eyit kim: – Bunca yıldır dillere destan Paris şehri şimdi başlamıştır. St-Jacques‘dan Luxemburg Parkı‘na doğru çıktığın, yetmiş bin milletin otuz iki bin miktarındaki süt beyaz, kirli sarı, abanoz karası, buğday esmeri mozalarına baktığın şu anda. Saat sabahın 10:00‘u. Paris, Boul-Mich. Kitap sergileri. Kahveler dolusu gençlik. Pantolonları, kesik saçları, her dakika yeni aşkların tesiriyle zil zurna dudakları pırıl pırıl ufacık tefecik kız milleti. Kadın milleti. Az buçuk kendini beğenmiş çok buçuk yine kendini beğenmiş oğlan milleti, erkek milleti. Ölüm toprağın başladığı yer, dünya ölümün kol gezdiği bahçe, yeter bre evlere şenlik, hayırlı bir rüyanın eteklerine tutunmuş seyran eylemekteyim, bu seyran seyran-ı devrandır, bu Seine Nehri‘dir, eyvahlar biraderim, hâlim dumandır: Bu Chatelet‘de Sarah Bernard tiyatrosu, şuysa ―Beyaz Beygir Hanı‖ temsilinin üçüncü senesi. Sen ne kelam konuşursun efendi? Ben gayrı kelamdan taşra çıktım. Ben konuşmam gayrı. Ben bulutum. Ne bulutu? Ben ateşim, ateş! Sebastabol Bulvarı boyunca sekerim. Dumanım hincilik sehr-i dil-ârâ-yı Paris‘ten çıkar. Yarın nereden çıkacak? Onu ne ben bilirim, ne masaldaki Emine bilir, ne de gıppin can glimin can!

Senin için ne usturuplu laflar kurdum, hepsini unuttum Paris! Sen önüm sıra, şimdi, başında berenle yürüyorsun. Daha ışıklar yanmıyor. Önce oturacak bir yer
bulmalı. Oteller. Sıra sıra oteller. Ve bütün suallere verilen tek cevap: ―Pas de tout monsier, rien de tout!‖ Le Grand Midi Oteli. Hotel des Mines. Grand Hotel, Mrand Otel, konforlu otel, konforsuz otel, saat saat. Dakika dakika. Paris Paris. Ulaaaaaaan! Ulan ulan ulan! Hele şükür şuralık Rue de Vaugirard‘dır. Şu da Lisbonne Oteli. Bu otelde yatak vardır. Işıklar yanar ve yağmur başlar. Hafif, kedi ronronu gibi utanmaz bir yağmur. Gece nasıl gelir, nereden gelir: Başı açık Eiffel‘den gelir. İhvanlar, Türklerin toplaştığı bir kahveye düşerler. Orada, üç dakikada beş on dâhi ile tanışırım. Gece sinemadayız. İçim sımsıcak. Yorgunum galiba. Gece yarısı otele dönüyoruz. Paris tenha ve işveli. Yatmadan evvel pencereden bakıyorum: Hilafsız karanlık. Bir yerlerde birisi ıslıkla bir türkü çalıyor. Camlar benek benek.Yukarıda yabancı bulutlar. Gözlerimin arkasında ince bir duman: Ha burası İstanbul‘dur, baştan çıkma işi boldur. Atina‘nın önünden gelip geçersin. Napoli‘nin ufak tefek taşları. Marsilya‘nın kadifeden kesesi. Gare de Lyon ve Paris! Anlı Paris şanlı Paris! İhtiyar dünyanın ortası Paris! Kız oğlan kız! Apaş! Orospu! Komünist! De Gaulle‘cü, XX‘nci asırlı ve kahraman Paris! Ulaaaaaan Paris!..

Babaannenin Sardunyası

Yunanistan‘ı hep merak etmişimdir.

Sadece Yunanistan‘ı değil; Osmanlı‘ya ait olan bütün toprakları, ülkeleri, kentleri… Suriye‘yi, Şam‘ı, Halep‘i, Bağdat‘ı, Yemen‘i, Kudüs‘ü, Tebriz‘i, Kırım‘ı, Gürcistan‘ı, Dağıstan‘ı… Bu ülkelerin bir kaçına gitmişliğim var.

Yunanistan‘a ise bir bayram tatilinde gittim. Sınırdan geçtikten bir süre sonra, çoğumuzun olduğu gibi benim de bilinçaltıma sinip kalmış, kendini dışa vurmaktan hep ürkmüş, çekinmiş olan o duygu; bir zamanların güçlü bir ülkesine ait olma duygusu yine depreşti ve usul usul ele vermeye başladı kendini…

Ninelerimizin, dedelerimizin zaman içinde birer destana dönüşmüş çocukluk anıları, evleri, ocakları, vatanları… İnsanın içini yakıp kavuran göç -mübadele- öyküleri, kötü niyetli feleğin ettikleri. Kahpe feleğin!.. Kahpe Yunan‘ın!.. Selânik‘teki Hamza Bey Cami‘nde seks filmleri oynatacak kadar coşmuş –acaba azmış mı deseydim– milliyetçilik duygularıyla körüklenen öfkeler, horozlanmalar, çatışmalar…

Bir benzin istasyonunda durduk ve ilk kez ayak bastık babaannenin on üç yaşındayken son kez bastığı Yunan toprağına…

―Kurşunsuz benzin hangi pompadan veriliyor acaba?‖ Oğluma Türkçe söylediğim bu söz, kırık dökük bir başka Türkçe   cümleyle   buldu   karşılığını…   ―Kurşunsuz   benzin

burada 98 oktan süper.‖ Benzini doldururken alacağı yanıtı bile bile ―Türkiye‘den mi?‖ diye sordu.

―Türkiye‘den.‖

―Benim       dede       de       Türkiye‘den;       Marmara Ereğlisi‘nden.‖

―Bizim  babaanne  de  Kavala‘dan.  Oraya  gidiyoruz.

Doğduğu evi görmeye…‖

―Benim  dede  korkuyor  gitmeye.  Sanıyor  ki  Türkler kötücülük yapacak ona.‖

İkram ettiği çay, sohbet kadar bizdendi ya da onlardan…

Dedesi iki şeyden vazgeçmemiş: İnce belli çay bardağından   ve   ―Güle   güle   kullan‖   sözünden.   ―İkisi   de Yunan‘da yok‖ diyor benzin istasyonunda çalışan Mouameletizis.

Acaba   ―muameleci‖mi   diye   geçiriyorum   içimden. Kim bilir belki de bir zamanlar Marmara Ereğlisi‘nde muamelecilik yapıyordu dedesi… Komik duruma düşmemek için sormuyorum.

―Güle  güle  kullan‖  deyimi  Yunan  dilinde  olmadığı için Türkçe‘sini söylermiş hep. Çok da hoşuna gidermiş. Hediye vermeyi, belki de bu cümleyi bir kere daha söylemek için severmiş dede Mouameletizis…

Artık söylenmiyor bu cümle Dedeağaç topraklarında.

Dedeağaç da denmiyor Dedeağaç‘a.

Çünkü Dede ölmüş.

Oraları artık Aleksandrapoli…

Tıpkı Türkiye‘de söylenmeyen Rumca sokak ve kasaba isimleri gibi…

Paylaşılmış bir tarih usul usul yitiyor; önce sokak adlarında,    sonra    da    ―Güle    güle    kullan‖    ve    benzeri sözcüklerde. Duygulara sıra gelmemiş henüz. Duygular hâlâ tarihe saygılı; paylaşmaya, emeğe…

Mouatmeletizis, Yunanca bir kelime söylüyor ve ne çay  parasını  alıyor,  ne  de  oğlanın  içinde  ―pokemon  tasosu‖ var diye tutturup aldığı patates cipsinin…

Söylediği o Yunanca kelimenin ne anlama geldiğini soruyorum.  Düşünüyor  bir  süre  ve  ―ayıp‖  diyor  ve  tekrar Yunanca‘sını söylüyor ‗ayıp‘ın.

Ayıp!

Bu sözcüğün her iki dilde de söyleniyor olması içimi ferahlatıyor. Utanmasam boynuna sarılacağım Muameletizis‘in. Belki o da benim boynuma sarılacak. Fakat nezaketle ve elbette ki serdeki tarihî düşmanlık duygularına halel gelmemesi için el sıkışıyoruz sadece ve otomobilimize binip tekrar yola koyuluyoruz. Sağımız, solumuz, önümüz, arkamız Yunanistan.

Çetin Altan, Yunanistan‘daki yaşam kalitesinin Türkiye‘ninkinden 65 basamak yukarıda olduğunu yazar hemen her yazısında. Bir de ―enseyi karartmayın‖ diye yazar.

―Bunlar    zamanla    geçecek;    bizim    yaşam    kalitemiz    de yükselecek.‖ Çetin Altan‘ın sözünü ettiği bu kaliteyi arıyor gözlerim. Yol aynı yol. Say ki Adapazarı-Bilecik yolu. Kasabalar, kentler aynı. Say ki Turgutlu, Manisa. Bakkallar, manavlar, manavlardaki meyve ve sebzelerin duruşu, bakkallardaki gazetelerin dizilişleri…Asfalt yol, otoyol kalitesi desek; o da değil…Fert başına düşen elektrik tüketiminden haberim yok tabii.

Ya da et tüketiminden; kitap, gazete tüketiminden.

Her neyse…

Yunanistan‘ın benim ülkeme benzemesine hiç şaşırmıyorum. Yunanlı‘nın bana benzemesine de… Bir daha ki gelişimde, bir düzine ince belli çay bardağı getireceğim torun  Muameletizis‘e  ve  o  ―efharisto  poli‖  diyecek  kendi dilinde;   ben   de   ona   kendi   dilimde   ―güle   güle   kullan‖ diyeceğim. Belki bu kez birbirimizin boynuna sarılmaktan çekinmeyeceğiz. Dışa vurdukça daha da sahici olacak duygularımız. Daha sevimli, daha içten, daha coşkulu…

Kavala‘ya varıyoruz. Adı hem Türkçede hem Yunancada aynı yazılan ve söylenen Kavala‘ya.

Görkemli bir su kemeri karşılıyor bizi. Babaannenin anlata anlata bitiremediği ve bu nedenle de her santimetrekaresini bildiğimiz bir su kemeri…―Bizim ev su kemerlerinin ardında; kale içinde‖ derdi babaanne. Kafamızı kaldırıp kaleye bakıyoruz. Gözlerimiz yanıyor. Biraz önceki coşkumuz sönüyor birdenbire, eriyor.. Bir eziyete dönüşüyor Kavala.. Kocaman bir Kıbrıs haritası konmuş kaleye. Kıbrıs‘ın kuzeyi kızıl kan… Kan Güney‘e damlıyor…Belki de Babaannenin on üç yaşında terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı evine, evinin balkonuna, pencerelerine, mutfağına, ekmeğine, rızkına…

―Kıbrıs‘ı  unutmayın‖  diye  yazıyor  haritanın  altında.

Hem Yunanca yazıyor hem İngilizce. Türkçesi yok!

Sadece Kavala‘nın adı Türkçe. Bir de babaannenin doğduğu evin balkonundaki sardunyanın adı…Hem Türkçe hem Yunanca, dolmanın, patlıcanın, rakının adı.Evinin çatısındaki bu kanlı Kıbrıs haritasından babaanneye söz etmeyeceğiz. ―Sardunyan hâlâ balkonda babaanne‖ diyeceğiz. ―Ona gözü gibi bakan Yunanlı komşun, biz oradayken ona su veriyordu…‖

Kurtuba ya da Uzaklardan Gelen Son Emevî

Guadalkivir‘in sol yakasında, lüks bir otelin terasındayım. Kurtuba‘nın mimarî dokusuyla hiç uyuşmayan bir yapının en üst katında. Bulunduğum yerin tek özelliği, eski kentin en iyi buradan görünmesi. Kurtuba karşıda, ilkyaz yağmurları ile kabarıp genişleyen ırmağın öte yakasında dar sokakları, beyaz duvarlı evleri, Alcazar‘ı, gölgesi suya vuran ünlü La Mezquita‘sıyla uzaklaşıyor gibi. Belki de iki yakayı bağlayan eski Roma köprüsü bu uzaklık duygusuna yol açan, Endülüs halifelerinin kentini ulaşılmaz, gizemli kılan. Sular taş köprünün ayakları arasından akıp gidiyor işte,  sazlıklardan oluşan adacıklarda bile duvarlar, sur yıkıntıları, eski bir değirmenin hayaleti var. Bir de Molino de la Albolifia, yani bir zamanlar bu yörenin simgesi olan bostan dolabı. Çarkının ağır bir devinimle dönüşünü buradan izleyemiyorum; ama aşağıdan aldığı suyun yukarıdan geldiği yere, yine ırmağa dökülüşünü tahmin edebiliyorum.  Gıcırtıyla dönerken inliyor dolap.

Zamanın çarkı inildeyerek dönüyor işte, savaşlar yıkımları, yıkımlar yok oluşları izliyor. Üç yüz yıl boyunca bu kentte hüküm süren Emevî hanedanından ne kaldı geriye? Nerede yüz binlerce el  yazması ciltten oluştuğunu bildiğimiz

II. Hakem‘in, İbn Futeys‘in kitaplıkları, havuzlu bahçeler, Medinâ‘nın  dolambaçlı  sokaklarını  dolduran  Yahudi, Arap,

Berberî, Hristiyan, Mecuzî toplulukları, nerede o renkli güzelim kalabalık? Ve efendilerin saltanatı, arkların içinden akan suyla sarayda mavi yeşil çinilere sıçrayan kan? Bilim yuvası okullar, kandil ışığında sabahlara dek kopya edilen Kur‘an‘larla astronomi kitapları, İdris‘in haritaları ile usturlabı, İbn‘ül Arabi‘nin, İbn Hazm‘ın, İbn Rüşt‘ün kelamları, ―Toprağı buram buram bilgi tüten Kurtuba‖ya ağıt yakan Şerif er-Rundi‘nin, adını Akdeniz‘in simgesi zeytin ağacından alan İbn Zeydun‘un o güzelim müveşşah ve zecelleri, Maymunid‘in her derde deva ilaçları şimdi nerede? Medinet-ül Zehra‘da görkemiyle göz kamaştıran sarayların, portakal bahçeleri ile havuzların yerinde yeller esiyor artık. Ve bugün Batı Avrupa‘nın ortak belleğinde bir anı bile olmayan eski Endülüs İbn Haldun‘un öngördüğü tozlu tarih sayfalarında yaşıyor.

Kol saatimde yelkovanla akrebin yarışı hâlâ sürüp gidiyor ama… Diyeceğim şu ki, Molino de la Albolafia‘yla Gongora‘nın anısına dikilmiş anıtın arasındaki mesafe çok kısa; bulunduğum yerden baktığımda her ikisini de görebiliyorum. Gel gelelim o mesafeyi kat eden yüzyıllar var arada. Roma lejyonlarından Vizigotlar‘a, La Mezquita‘nın şadırvanından loş ve karanlık kiliselere, Tora‘ların korunduğu eski sandıklardan Kolomb‘un yumurtasına koskoca bir tarih var. Dolap inleyerek döne dursun, ben işte bu tarihin akışına bırakmalıyım kendimi. Kurtuba‘yı halifeliğin merkezi yapan Emevî soyundan bir kaçağın, Mavera-ün-nehir‘de doğduktan sonra  ―makus  talihini‖  yenebilmek  için  çöllerde  yıllarca  at koşturup yüce dağlar aşan, yedi deryalar geçen, Şam‘dan kalkıp ta buralara, dünyanın bir ucuna gelen İbn Muaviye‘nin olağanüstü serüvenini anlatmalıyım. Kurtuba tarihi onunla

başlamıyor belki; ama kentin üç yüzyıl boyunca artarak sürecek görkemi onun öyküsünden kaynaklanıyor.

Halife II. Hişam‘ın torunuydu Abdurrahman, babası Emevî soyundan bir prens, annesi Berberî kökenli bir köleydi. On dokuz yaşına dek dedesinin Fırat kıyısındaki sarayında büyümüş, cariyelerle haremağaları tarafından el üstünde tutulmuş, iyi bir eğitim almıştı. Şairdi. Aşkı savaşa, musıkîyi kılıca yeğliyordu. Ne var ki El Rusafa sarayındaki mutluluk, işret sofralarıyla kadınlardan, şarapla musıkî ve şiirden ibaret bu sorumsuz yaşam, fazla uzun sürmedi. Hanedan‘ın can düşmanı Abbasiler, doğu vilayetlerinde başkaldırdılar. Abdurrahman‘ın yıllar sonra bile düşlerine girecek, korkulu bir karabasan gibi ömrü boyunca peşini bırakmayacak siyah bayraklarıyla halife II. Marvan‘ın üzerine yürüdüler. Marvan savaşı yitirince iktidarı ele geçiren Abu   el-Abbas,   bizzat   kendisinin   seçtiği   El-Saffah, yani

Kandöken‖  adının  gereği,  Emevî  soyunu  katletmeye  karar verdi. Yalnızca yaşayanları değil, ölüleri bile  rahat bırakmadı. Eski halifelerin Şam‘daki mezarlarını açtırarak Muaviye‘nin küllerini çöle savurttu, Hişam‘ın cesedi haça gerildikten sonra yakıldı. Abdurrahman‘ın yeğenlerinden biri, el ve ayakları kesilerek bir eşeğe bindirilip diyar diyar dolaştırıldı. Hişam‘ın kızı prenses Abda, hazinenin yerini söylemediği    için    hançerlenerek    öldürüldü.    ―Kandöken‖ Abbas bu yaptıklarıyla da yetinmeyerek, ülkenin dört bir yanına tellallar gönderip Emevîleri bağışladığını ilan etti. Sonra da, sarayına davet ettiği tüm Emevî ileri gelenlerini muhafızlarına öldürttü. Yerde can çekişen cesetlerin üzerinde raks  edilip  şarap  içildiğini  yazıyor  eski  kaynaklar, şölenin

sabaha dek sürdüğünü, ud sesleriyle gazellerin son nefeslerini verenlerin inleyişine karıştığını belirtmeyi de unutmadan.

İşte bu dehşet ortamından bile sağ kurtulabildi Abdurrahman, ağabeyi Yahya da boğazlanınca küçük kardeşini ve oğlu Süleyman‘ı yanına alıp doğuya doğru at koşturarak izini kaybettirmeyi başardı. Kurtuba‘da noktalanacak uzun yolculuğu boyunca onu bir an olsun yalnız bırakmayan kölesi Bedri‘yle birlikte Fırat‘ı geçti. Kervansaraylarda konaklayıp viranelerde gizlendi. Ne var ki, Abbas‘ın adamları çok geçmeden izini buldular ve gözleri önünde kardeşiyle oğlunu kılıçtan geçirdiler. Abdurrahman ise katillerin elinden yaralı kurtulabildi. Yapayalnızdı artık. Bu dünyada Bedri‘den başka ne bir yakını ne bir dikili ağacı vardı. Bu kez batıya yöneldi. Her an öldürülebileceği korkusuyla kimliğini gizleyerek, mağaralarda, ağaç kovuklarında geceleyip gündüzleri dörtnala at sürerek Ürdün‘den Filistin‘e, oradan İskenderiye‘ye doğru yoluna devam etti; Libya çölünü geçerek Keruan‘a vardı. Oradan ötesi Arapların İfrikiya adını verdiği topraklardı. Bu toprakları da ardında bırakıp annesinin kabilesi Nafza‘ya sığındı. Bu kabile Ceuta yöresinde yaşayan Berberî kabileleri arasında en savaşçısıydı. Orada silah kullanmayı, kılıç kuşanıp kelle kesmeyi öğrendi. Düşmanlarıyla savaşa hazırdı artık. Ama Şam çok uzaklarda kalmıştı. Hem Abbasi Devleti hâlâ güçlüydü. Oysa karşıda, 20 küsur yıl önce Tarık bin Ziyad‘ın geçtiği denizin ötesinde Endülüs denilen, henüz sağlam bir yönetimin oluşmadığı, uçsuz bucaksız bir ülke vardı. Kaçak prens, son Emevî Abdurrahman, eski kölesi, can yoldaşı Bedri‘nin önerisiyle Cebel-ü Tarık‘ı geçerek Endülüs‘e ayakbastı ve hem Berberîlerin hem Arapların

desteğini almayı başardı. Sevilya‘da bir kahraman gibi karşılandıktan sonra Kurtuba üzerine yürüdü. Kentin valisi Yusuf al-Fihri‘yi bozguna uğratarak iktidara el koydu. Böylece İber Yarımadası‘nın neredeyse tümünü üç yüzyıl boyunca egemenlik altına alacak Emevî hanedanının temelleri atılmış oldu. Kurtuba, beş yıl kaçtıktan sonra yitirdiği her şeyi yeniden ele geçiren bu gözü pek delikanlı sayesinde yeni ve güçlü bir yönetime kavuştu. Kent kısa sürede gelişti. Su yollarının kazılmasına, Alcazar‘la La Mezquita‘nın yapımına başlandı. Yahudi ve Hristiyan halk inançlarında özgür bırakıldı. Hoşgörü ve güven ortamında, yeni bir toplum düzeni kuruluyordu Guadalkivir‘in kıyısında. Yine de her şey tozpembe değildi. En yakınlarından bile kuşku  duyan  Abdurrahman,  ―Kandöken‖  kadar  zalim  bir hükümdar olmuştu. Rakiplerini acımadan öldürtüyor, egemenliğini tanımayanların ocağını söndürüyor, onu iktidara taşıyanları küstürüyordu. Bu davranışlarında da pek haksız sayılmazdı. Abbasiler Kurtuba‘da Emevî yönetimini devirmek için her çareye başvuruyor, karışıklık çıkartıp isyanları körüklüyorlardı. Belki bu yüzden kendisine başkaldıran bir isyancının kellesini kesip tuzlatarak bir kutuya koydurttu Abdurrahman. Ve bir mektupla birlikte Bağdat‘a gönderdi. Batı halifesinin mektupta ne yazdığını bilmiyoruz. Ama eski kaynaklar kutuyu açan Doğu halifesinin  ―Allah‘a  şükürler  olsun  ki  bu  İblisle  arama  bir deniz koymuş‖ diye dua ettiğini yazıyorlar. Yine eski kaynaklara bakılırsa, uzun boylu ve sarışındı. Bir gözü, belki uzun yıllar karanlıkta yaşamak zorunda kaldığından, belki de bir hançer yarası aldığından, görmüyordu. Kurtuba‘da yaşadığı 32 yıl boyunca doğup büyüdüğü ve bir gün her şeyini yitirdiği ülkesini unutmadı. Bugün hâlâ Kurtuba

evlerinin iç avlularını süsleyen La Mezquita‘nın şadırvanını, her biri ayrı biçim ve renkteki sütun ormanının devamı olan nar ve portakal ağaçlarını ona borçluyuz. Abdurrahman bir şiirinde şöyle dile getiriyor sürgün acısını:

Bir hurma dalına baktım yurdundan ayrılmış Uzak Batıdan ta El – Rusafa’dan gelen

Dedim: İkimizde yaban ellerdeyiz.

Çok zaman uzak yaşadım sevdiklerimden.

Uzaktan gelen son Emevî sayesinde yeni bir uygarlık yeşerdi burada. Batının gelişmesinde, Orta Çağ karanlığından kurtulup  Rönesans  ve  ―aydınlanma‖ya  ulaşmasında  önemli katkıları olan bir uygarlık. İşte bu sürecin altını çizmek gerekiyor, Endülüs tarihini ele alırken. Oysa son yıllara dek Avrupalı tarihçilerin, birkaçının dışında, söz konusu süreci araştırmaktan özellikle kaçındıklarını biliyoruz.Kurtuba‘ya bakıyorum. Orada, ırmağın öte yakasında başlayıp dağa doğru yayılıyor kent. Bir zamanlar İslam‘ın en görkemli dönemine tanık olmuş bu duvarlar, diye düşünüyorum, sazlıkların içinden fışkıran ağaçlıkların gölgesinde ayrı dinlerden insanlar barış içinde yaşayabilmişler. Ezan sesi çan sesine karışmış, bir Müslüman, Yahudi komşusuyla konuşup dertleşebilmiş, hatta kız alıp vermişler birbirlerine. Derken yine Yunus‘un dizeleri geliyor aklıma. Bu kez dertli dolaptan dem vurmuyor şair, yılların ötesinden insanlık dersi veriyor bize:

Sen sana ne sanırsan Ayrığa da onu san Dört kitabın manası Budur eğer var ise…