PRAG

Masal Kent

“En çok seni seviyorum diyorum, ama gerçek sevgi bu değil. Sen bir bıçaksın, ben de o bıçakla durmadan içimi deşiyorum desem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…” Bu sözler ünlü yazar Kafka’nın, sevgilisi Milena Jesenk’a yazılmış mektuplarından bir alıntı.

Kafka aşkı dilediği gibi yaşayamayanlardan, ama Prag’a gidip de aşık olmadan dönmek imkansız çünkü Prag’ın her yanı aşkla örülmüş.

Orta Avrupa’nın buram buram tarih kokan bu şehri, yaşlanmış ancak güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir kadın gibi dimdik ayakta duruyor. Nefes kesici ama soğuk bir sarışın adeta. Büyüleyici, ancak mesafeli ve donuk. Tam bir aristokrat. Ve kesinlikle ulaşılmaz. Üstelik bunun farkında… Yalnızca bakmakla yetineceğiniz, dokunmaya cesaret edemeyeceğiniz bir kadın o.

Prag sürprizlerle dolu bir şehir. Şehre adımınızı attığınız andan itibaren kendinizi kah Paris’te kah Budapeşte’de hissetmeniz kaçınılmaz. En güzel yanı, eskiye sadık kalınmış olması, tarihi dokunun özenle korunması. Kent neredeyse baştan sona tarihi binalardan oluşuyor.

Kente, “Avrupa’nın kalbi”, “Altın Prag” gibi yakıştırmalar yapılmış tarih boyunca. Komünist rejimin etkilerini silmek için müthiş bir gayret içinde olan Prag, bu unvanı kısa zaman içinde yeniden kazanacakmış gibi görünüyor. Ülkenin toplam nüfusu 10.5 Prag’ın nüfusu ise 1.3 milyon, anlayacağınız yolda yürürken kimselere çarpma riskiniz yok.

Çek Cumhuriyeti’nde din ilginç bir gelişme izlemiş. Her ne kadar Prag’da adım başı bir kiliseye rastlasanız da, yapılan araştırmalar, 40 yıl Komünist Rejimle yaşayan halkın %50’sinin  Ateist olduğunu gösteriyor. Geri kalanlar arasında en önemli iki grup ise Katolikler ve Yahudiler.

Vlatava Nehri, kahverengi sularıyla Prag’ı ortadan ikiye ayırıyor. Nehrin her iki yakasını birleştiren pek çok köprü olsa da, en görkemlisi Karlov Most yani Charles Köprüsü. Giriş ve çıkışındaki kuleler başlı başına birer sanat eseri. Köprünün üzerinde, sağlı sollu, on metrede bir, bir Aziz’in heykeli dikilmiş. Ayrıca kuklacılar, vitray sanatçıları, ressamlar, hediyelik eşya satanlar burayı kendilerine mesken edinmişler. Köprü yalnızca yayalara açık, motorlu araçlar geçemiyor. Köprünün bittiği yoldan ilerleyerek Prag Kalesi’ne ulaşabilirsiniz.

Dokuzuncu yüzyılda inşa edilen kalenin içindeki Kraliyet Sarayı, (dönemin Cumhurbaşkanı burada ikamet ediyor) Loreto, Cephanelik, Simyacılar Sokağı, St. George Bazilikası ve St. Vitu’s Katedrali görülmesi gereken yerler arasında. St Vitus Katedrali 1244’te IV. Karluv’un emriyle yapılmaya başlanmış. 20. Yüzyıl Çek mimarları tarafından da tamamlanmış. Katedraldeki vitraylar ve antik dönemden kalma dini objeler ilginç.

Buradan bir taksiyle, ya da yaya, eski şehir denilen meydana –Old Town Square-geçebilirsiniz. Şehrin kalbi 12. Yüzyılda kurulmuş olan “eski şehir”de atıyor. Elinizde sıcak karanfilli şarabınızla, meydandaki Hus anıtının basamaklarına oturup, Tyn Kilisesinin muhteşem görüntüsü eşliğinde, ünlü “Astronomik Saat”in saat başı çalışını izlemek büyük keyif… Eski Belediye Binasındaki bu 500 yıllık tarihi saat ünlü saat imalatçısı, kör sanatçı Hanus tarafından yapılmış. Saat çaldığında binanın en tepesindeki kapı açılıyor ve Apostles dışarı çıkıyor. Tam bir mühendislik harikası… Öyle ki, aynı zamanda hem saati, hem ayın ve güneşin durumunu, hem de hayvan simgeleriyle gökyüzünün durumunu gösteriyor.

PADAUNG

Bİ SOR BAKALIM NİÇİN HALKA TAKIYORUZ?

UZUN BOYUNLU PADAUNG KADINLARI

Kızıl Karen kabilesi alt kolu olan Padaunglar, yani Shan dilinde, uzun boyunlular manasına gelen kabilede ki kadınlar neden bu halkaları takıyor. Eminim bu kadınları bilenlerin, niçin bu halkaları taktıkları konusunda da fikirleri vardır. Ama Mulo nun annesi halkayı niçin taktıklarını bakın nasıl izah etti. Az sonraaa…Mulo mu kim? O da az sonraaa J Beni bağışlayın. Bu az sonra vs bende sevmem ama asıl meseleye gelmeden bazı konulara değinmeliyim.

Artık dünyada tüm ülkeler, şehirler ve insanlar giderek bir birine benzemeye başladı. Gittiğiniz ülkelerde gördükleriniz, sizi başka bir ülkede değil de, koca bir şehrin semtleri arasında dolaşıyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Yüksek binalar, otomobiller, fastfood zincirleri ve insanların kıyafetleri neredeyse bir birinin aynı. Gittiğiniz ülke toplumuna ait, etnik ve kültürel özellikler ise çoğu yerde kalmamış, kalanlarda ise folklorik bir hal almış. Demem o ki dünya yı gezerken farklı yaşamlar, evler, insanlar kültürler görme olasılığımız giderek azalıyor. Çok mu karamsarım, belki? Ama Afrika’dan, Asya ve Güney Amerika’ya kadar doğal yaşam süren bir etnik grup, kabile bu gün turistler için her gün günlük yaşamdan kesitler tiyatrosu oynuyorlar. Kabile reisi ”Bir sonraki seans, turist grubu 14.45 köyümüzde olacak, herkes hazırlansın. Cep telefonlarınızı evlerinize bırakınsın çocukların yüzlerindeki boyaları tazeleyin, kıyafetlerinizi kontrol edin ve gösteriye hazır olun…” Uzun boyunlu kadınların kabilesi olarak, ünlenen Red Karen kabilesi de bir istisna istisna değil.

Karen kabilesinin alt grubu olan ve Shan dilinde “Uzun boyun” manasına gelen Padaungların yaşadığı bir köyü rehber eşliğinde ziyaret ediyorum. Rehber köyün girişinde beni ve birkaç kurbanı daha bir köşeye sıkıştırıp, şişmiş çenesini üzerimize boşaltmaya başlıyor. Verdiği gereksiz ve köyde yaşayanları aşağılayan bilgilerle bana ”Buraya niye rehberle geldim ki, yada en azından bu rehberle ”dedirttiriyor. Rehberi atlatıp köyü gezmeye başlıyorum.  Biraz ilerde ilk karşılaştığım, şirin mi şirin işini ve o meşhur boyun halkalarını henüz kullanmaya başlamış 5 yaşlarında bir kız çocuğu oluyor. Adının Mulo olduğunu öğreniyorum. Mulo işini çok ciddiye alıyor. Herkesten önce süslenip püslenip evlerinin önündeki ahşap merdivene konuşlanmış. Beni görünce seviniyor, gülümsüyor ve şirinlikler yapmaya başlıyor. Şirinlik yapmasına hiç gerek yok aslında yeterince şirin zaten. Bol bol fotoğrafını çekip, küçük bir hediye ve bahşiş veriyorum. Mulo eline aldığı parayı kumbarasına atmaya fırsat bulamadığı için avucunu sımsıkı kapatarak bana poz vermeye devam ediyor. Sonra Mulo’ nun  annesi  ‘henüz hazırlanabilmiş olacak ki ‘ geliyor. Gülümseyip, Mulo nun yanına oturuyor. Anne ve kızın fotoğraflarını çekerken, bir taraftan da sorular soruyorum. Neden bu halkaları takıyorlar, zor olmuyor mu vs.? Derken konuşmanın bir yerinde anne ”Artık bu halkaların günümüzde pek bir  fonksiyonu ve manası kalmadı, geçine bilmek için her gün bu halkaları takıp, kendimizi sergilemek zorundayız” diyor. Donup kalıyorum. Birkaç kare fotoğraf çekip gitmek, burada ki yaşamların perde arkasını merak etmemek utandırıyor beni. Meğerse dünyaca ünlü “Zürafa boyunlu kadınların” hayatları gerçekte bir dramdan ibaretmiş. Anne üzüldüğümü anlıyor ve söyle diyor “Merak etme buraya gelmekle fotoğrafımızı çekmekle iyi ettin. Böylece bize katkıda bulunmuş oldun. Biz bundan şikâyetçi değiliz. Tek özlediğimiz kendi gerçek köylerimizde, gerçek yaşamlarımız.”diyor. Mulo’nun annesi .Burma’dan (Myanmar ) buraya Tayland’ın kuzeyine göç etmek zorunda kaldıklarında henüz 4 yaşındaymış.

PEKİ KİM BU KIZIL KAREN KABİLESİ VE PADAUNGLAR?

Long  Neck’ler veya diğer isimleriyle Padonglar, Burma‘daki (Myanmar) etnik bir grup olan Karen Kabilesi‘nin bir alt kolu. 1980’lerin sonu 1990’ların başında, Burma’daki askeri rejim çatışmaları nedeniyle birçok Karen kabilesi topraklarını terk edip, kaçmak zorunda kalmış. Boyunlarına metal halkalar takmaları ile meşhur Long  Neck‘ler de bu kabilelerden bir tanesi.

O senelerde Burma’dan Tayland’a kaçan kişi sayısının 140.000 civarında olduğu söyleniyor. Bunlardan bazıları, ülkeye yasal yollardan, bazıları ise ormanlardan geçerek kaçak olarak Tayland’a giriş yapmış. Ülkeye kaçak olarak giren Karenlerse, zor şartlarda ve zor işlerde kaçak olarak çalışıyorlar.

Karenlerin büyük bir çoğunluğu, Baan Mai Nai Soi mülteci kampında yaşıyor. Fakat boyunlarında ki halkaların ilgi çektiğini gören Tayland hükümeti kamp etrafında yapay köyler kurulmasına izi vermiş ve Taylandlı turizmciler ise bu köylere turlar düzenlemeye başlamışlar. Chiang Mai ve Chiang Rai bölgesinde bu köylerden onlarcası var. Kabile erkekleri, tarlalarda ve çeşitli işlerde çalışırken kadınlar ise oluşturulmuş bu köylere gelip, turistler için gösteriler yapıyorlar. Gösteri dediysem, yani boyunlarında ki halkaları sergiliyorlar. Ayrıca çeşitli el işçiliği hediyelik eşyaları yapıp satıyorlar.

Kadınların bu halkaları niçin taktıklarına dair birkaç söylenti var. Efsaneye göre Karenlerin ataları dişi bir ejderha ile rüzgâr tanrısından geliyor. Karen kadınlarının boyunlarını uzatma geleneği ise ejderhanın görünüşünü yansıtma çabasıymış. Kadınlar ejderhayı, erkekler rüzgârı sembolize ettiği mitolojilerinde, Bu halkaları sadece çarşamba günü doğmuş kadınlar yine sadece dolunay zamanlarında takarmış. Diğer bir bilgi ise, erkekleri köy dışına giden kabile kadınlarının vahşi hayvan saldırılarından boyunlarını korumam için bu halkaları taktıkları. Bir başka bilgide şöyle; Köle ticareti zamanında kadınların kendilerini çirkin göstermek amacıyla takıyor oldukları.

İşin aslını ise Mulo’nun annesi şöyle anlatıyor “Yaşadığımız bölgede her kabile kendisine özgü bir işaret kullanırdı. Biz 4 – 5 yaşlarından itibaren boynumuza bu pirinçten yapılma halkaları takarken, Akaa lar kulaklarına bir işaret çizer, Kayanlar ise dizlerinin altına bir obje takarlardı. Yani her kabile farklı kıyafetler ve farklı işaretler kullanarak kendini ifade ederdi” diyor. Meğer işin aslı buymuş. Nitekim Afrika’da da bunun çok sayıda örneğini görüyoruz. Kabileler dudaklarını kesiyor, yüzlerini boyuyor vs.

Halkalar kullanılmaya başlanıldığı 4-5 yaşından itibaren her yıl bir halka eklenerek,20 halkaya ve 12 kg ağırlığa kadar ulaşa biliyormuş. Omuzlarda aşağı doğru baskı yapan halkalar, vücudu deforme ediyor ve boynun daha uzun görünmesini sağlıyor. Kullananların çoğu ilk zamanlar zorluk yaşadıklarını boyunlarında ve çenelerinde yaraların oluştuğunu belirtiyor. Bilinenin aksine bu halkaları geceleri çıkarıyorlarmış. Son olarak bugün bu halkaları istemeyen çocuk takmaya biliyormuş.

Halen 130 bin civarında Karen mensubu Myanmar da yaşamaya devam ediyor. Burada Kuzey Tayland da yaşayanlar ise halen mülteci statüsünde. Vatandaşlık hakları yok.

Köyden ayrılırken üzülsem mi sevinsem mi bilemediğim duygular içerisindeydim. Görmeyi hayal ettiğim bu değildi…

CHITWAN

RHİNO! RHİNO!

CHITWAN MİLLİ PARKINA HOŞGELDİNİZ

Otel görevlisi ve aynı zamanda rehberimizin heyecanla  “Rhino! Rhino!” diye bağırarak, bizi çağırmasıyla kendimizi apar topar odadan dışarı attık. Rehberimiz sabahki orman yürüyüşümüzde bizim mutlaka gergedan görmemizi sağlayacağına dair söz vermişti. İşte şimdi sözünü tutmanın gururuyla “Rhino! Rhino!” yani “Gergedan! Gergedan!” bağırıyor.

Peşine takıldığımız rehberimiz bizi Narayani Rapti nehri kıyısına getirdiğinde, haberin ne kadar çabuk yayıldığını anlamış olduk, Chitwan’da ne kadar turist varsa, buranın fenomeni “Gergedan”ı görmeye gelmiş. Kalabalığın arasında yer bulup, nehirde bulunan gergedanı seyretmeye koyulduk. Gergedanın sırtı ve kafasından başka bir yeri görülmüyor. Gergedan, dakikalar sonra azcık kıpırdasa etraftan “Ooo! Vaav!” sesleri yükseliyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar gelmiş gergedanı izliyor, gergedan ise hiç istifini bozmadan, banyosunu yapıyor.

Birazdan güneş muhteşem bir gösteriyle veda ediyor. Zifiri karanlık ne demekmiş o zaman anlıyoruz. Yıldızlar gökyüzünde kristal avizelermişçesine yakın ve parlak. Karanlıkta floresanımsı ışıklarıyla ıpıl ıpıl ateş böceklerinin gösterisi ve türlü vahşi hayvan sesleri. Uyku vakti gelince otelimize dönüyor, sivrisinek ordusuyla birlikte yatağa giriyoruz. Neyse ki cibinliklerimiz var.

Nepal’in başkenti Katmandu’ya 160 Km mesafede olan Chitwan millî parkı, zamanında yani 1900’lü yıllarda soyluların ve sömürgeci İngilizlerin av sahasıymış. Hayvanların ve türlerinin azalmasıyla 1973 yılında buranın koruma altına alınıp millî park olmasına karar verilmiş. Hayvanlarla birlikte yaşayan halk buradan çıkartılamayınca halka “Buyrun, birlikte yaşayın, ama uslu durun!” denilerek araya sınırlar konulmuş. İnsanlara “Bu alanlara kesinlikle girmeniz yasak!” denilmiş, fakat aynı şey hayvanlara söylenememiş. Hayvanlar kafalarına göre tarlalara, kümeslere evlere izinsiz girişler yapmaya devam etmişler. Hayvanların bir kısmı kaza kurşununa kurban gitmiş(!). İnsanlardan da sınır ihlali yapanlar olmuş. Bazı insanlar da hayvanlar tarafından kazara yenmişler. Bugün bile hayvanlar tarafından kazara yenen insanlar olduğunu öğreniyoruz. Hiç şaşırmadım. Rapti nehrinde kano gezisi yaparken, etrafımızın irili ufaklı onlarca timsahla sarılı olduğunu düşününce bu bana olmayacak bir şeymiş gibi gelmedi. Kano kullananlar bize iyilik olsun diye ağzını iyice ayırmış timsahın burnunun dibine kadar yanaşmıyor mu! “Ha yendik ha yenileceğiz!” korkusu yaşıyoruz?

Kano gezisi demişken “Silk Cotton” ağacı gövdesinden yekpare olarak yapılan kano ile yaptığımız nehir gezisi pek keyifliydi. Suyun üzerinde kuğu gibi süzülürken, etrafımızda türlü vahşi hayvanlar (maymun, fil, geyik, yak vs.) üzerimizde uçuşan rengârenk kuşlar… Ki başka nerede gözünüzün önünden bir Tavus Kuşu uçarak geçer?

Bir saatlik Kano gezisi ardından iki saatlik orman yürüyüşü. Gerçek bir ormandan bahsediyoruz, her şeyiyle gerçek bir orman. Düşünün artık. Burada tasvir gücümün yetersizliğini hissediyorum. İçerisinde yüzlerce çeşit yırtıcı, memeli, otçul hayvan ve dahi kuş türü barındıran ormanı daha sonraki yazılarımda anlatacağım söz. Fakat burada gördüğüm kuş türleri dudak uçuklatacak türdendi. Bir ara Büyük Yarış isimli bir film izlemiştim. Yarışa katılanlar dünyanın dört bir yanında kuş gözlemliyor, en çok kuş gözlemleyen yarışı kazanıyordu. Burada da kuş gözlem turları yapılıyor. Nasıl ki burada şehrimizde penceremize serçe, güvercin gibi kuşlar konuyor, orada başınızın üzerinde kartallar tur atarken, pencerenizin pervazına Zümrüdüanka kuşu konabiliyor. Abarttım galiba 🙂

Chitwan’a geldiğimiz gün, henüz hiçbir yeri görmemişken, kahvaltı yaparken, penceremizin önünden dev bir filin geçmesinden anlamalıydık buranın ne denli doğa ile iç içe bir yer olduğunu. Tabii sonra alışıyor insan. Sonraki günlerde fil bizim için sokaklarda dolaşan kedi köpek gibi oldu. Yeğenim Taha ya “Taha, bak fil geçiyor!” dediğimde “Off yaa, yine mi, bi rahat bırakmıyorlar ki alış veriş yapalım!” deyince anladım durumu. Sonrasında duşumuzu bile filin sırtında, filin hortumundan fışkırttığı su ile aldık düşünün artık.  Ormanda çıktığımız fil sırtındaki yolculukta filin sırtında olduğumuzu unutturacak manzaralarla karşılaştık. Kâh nehre daldık kâh antilop sürüsü görüp üzerlerine gittik. Hatta Taha şapkasını düşürüp “Eyvah, gitti şapka!” demişken fil durumu fark edip, hortumuyla şapkayı alıp Taha’ya verdi. Yani demem o ki filmiş, maymunmuş burada sen ben gibi. Gergedan, eh işte. Burada asıl mesele Bengal Kaplanı görebilmekte. O da yerli halk için değil sen ben için. Hani küçükken derlerdi ya “Uslu bir çocuk olursan, ormanda şirinleri görebilirsin!” diye, burada da yerli halk bize “Ormanda birkaç gün geçirecek cesaretin varsa kaplan görebilirsin!” diyorlar. Sadece kaplan değil tabi, birçok vahşi hayvanı. Bizim vaktimiz yok, yoksa kim korkar ormanda bir kaç gece geçirmekten! 😉 Filmlerde bir sahne vardır ya hani. Yakılan ateşe gergedan gelir… O geldi birden aklıma…

Akşamları Tharu halkının, dans gösterileriyle vaktimizi geçirdik, gündüzleri ormanda, vahşi hayatla iç içe. En çok içimi acıtansa fil yetimhanesinde gördüğüm, zincire vurulmuş yetim filler oldu. Kıpırdayamayan fil yavruları delirmek üzere gibi geldi bana. Onun dışında her şey muhteşemdi.

Ha bir de Asya fili ile Afrika fili arasındaki farkı anlatmaya çalışan rehberimizi dinlemeyince bizi “Dinlemeyecekseniz boşuna anlatmayayım!” diye azarlaması vardı. “Etrafta bu kadar renk, koku, ağaç hayvan varken nasıl dinleyelim seni?” diyemedik. “Bak bir tavus kuşu daha uçuyor, sen de bak!” diyemedik. Özür dileyip dinliyormuş gibi yaptık.

Özetle ve şiddetle güzeldi Chitwan.

URUGUAY

GÜNEY AMERİKA’ NIN AVRUPA’ LISI URUGUAY

Dünya’ da yeni yerler keşfeden Avrupa’ lı denizci milletler peşlerinden göçmenleri getirirken, yeni gelen göçmenler kendi ülkelerine yani Avrupa’ ya benzer özellik gösteren coğrafyaları tercih ettiklerini görmekteyiz çoğunlukla. Örneğin Afrika’ da Güney Afrika Cumhuriyeti’ nin en çok Avrupa’ lı göçmenin geldiği yer olmasının sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Komşu ülkeler Arjantin veya Brezilya’ da insan yüzlerine bakıldığında yer yer eski Amerika yerlilerini andıran yüzleri sıklıkla görsek de Uruguay’ da genelde beyazlar çoğunluktadır. Yemyeşil bitki örtüsü, geniş çayırlıkları ve düz arazisi ile coğrafi özellikleri de Avrupa’ yı andırıyor Uruguay’ ın. Bu nedenle Uruguay’ a Güney Amerika’ nın Avrupalısı adını verdim.

Türkiyeden doğrudan uçuş bulunmayan Uruguay’ a Arjantin’ in başkenti Buenos Aires’ den ulaşım oldukça kolay. Otobüsle geçmek isterseniz, iki ülkeyi ayıran Uruguay Irmağının dar yerlerine kurulu kuzeydeki köprülerinden geçerek giden otobüsler 12 saatte başkent Montevidio’ ya varıyorlar. Uruguay Irmağı’ nın denize döküldüğü yer oldukça geniş bir körfez şeklini almış ve nereden nehrin bittiği ve nereden denizin başladığı belirsiz. Buenos Aires’ ten hızlı bir şekilde Uruguay’ a geçmenin yolu gemileri kullanmak. Körfezi karşıdan karşıya geçen deniz otaobüsleri mevcut ve oldukça hızlı bir biçimde gidiyorlar. Colonia Express adlı deniz otobüsünü tercih ettim. 1 saatlik yaklaşık 25 dolar (150 Arjantin pezosu) ödenerek yapılan yolculukla Uruguay’ ın Unesco Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Colonia Del Sacramento şehrine geliyorsunuz. Gemiye binmeden önce Unesco birtakım tarihi değerleri için bu şehri listeye almış olsa da, şehrin etrafındaki ilk gelen Avrupalı’ ların yaptığı basit surlar ve tarihi birkaç yapının tarihi değeri Türkiye’ de yaşayan birine göre oldukça vasat kalıyor.

Unesco Dünya Kültür Mirası Listesindeki Colonia Del Sacramento Şehir Surları

Colonia Uruguay’ ın turistik yerlerinden olduğu için oldukça fazla otel ve yemek seçeneği var. Fakat restoranlardan hiçbiri akşam 20′ den önce servise başlamıyor. Karnınız çok aç olsa marketlerden alacağınız yiyecek dışında bir şey bulamayabilirsiniz. İstanbul adını taşıyan bir Türk restoranı Uruguay’ da bile var. Sahipleri konuştuğumda akşam yemeğinin saat 20′ den sonra yenmesinin burada bir kültür olduğunu öğreniyorum.

Hayvancılığın gelişmiş olduğu bu ülkede et ve et ürünlerinin fiyatları diğer yiyecek maddelerine nispeten ucuz. Hayvancılık ve tarım yaygın olmasına karşın Uruguay’ da nüfusun az olması nedeniyle doğal yaşam da korunmuş görünüyor. Örneğin ülkede muazzam kuş çeşitliliği var. Uruguay’ ın ulusal kuşu kabul edilen “güneyli lapwing” (southern lapwing) kuşunu her yerde görmek mümkün. Ayrıca Colonia şehri muazzam bir papağan cenneti. Şehrin içindeki ağaçlar kalabalık papağan sürüleri ile dolu. Ziyaretim sırasında (Ağustos ayı) Uruguay da kışın ortası olmasına karşın hava çok soğuk değildi. Aşırı soğukların görülmediği bu ülkede papağan nüfusunun fazla olması normal olmakla birlikte şehir içlerinde bu denli kalabalık papağan varlığı oldukça ilgimi çekti doğrusu.

Uruguay’ ın ulusal kuşu “Güneyli Lapwing”
Colonia’ da papağanlar

Colonia Şehri kadar başkent Montevideo’ da sessiz bir şehir. Şehirdeki birkaç meydan hariç diğer yerlerin sessizliği Avrupa şehirlerini andırıyor. Şehir dışlarında yol boylarında sık sık büyük çiftliklerde kırsal yaşam yaşam oldukça yaygın. Fakat ülkenin kırsal bölgeleri de şehirleri gibi gelişmiş durumda. Son yıllarda Avrupalı’ yaşlıların Uruguay’ a göç ederek bu ülkede yaşamayı tercih ettiklerini okuyorum. Gerçekten de ülkenin tamamı sanki bir sayfiye yeri.

Başkent Montevideo’ da tarihi meydan

Komşu ülkelere göre daha gelişmiş bir görüntüsü bulunan Uruguay’ da kendi para birimleri olan Uruguay Pezo’ su kullanılıyor. Fiyatlar diğer Güney Amerika Ülkelerine göre biraz pahalı. Pahalılığın nedenlerinden biri de ülkeye gelen yabancılar olabilir. Geniş alanlarda az insanın yaşadığı, hayatın oldukça durağan aktığı bu ülkede fazla durmanın çok fazla gereği olmadığı için kısa bir seyahat yeterlidir.

KENYA

KENYA’ DA MASAİ MARA’ YA VE MASAİ KÖYLERİNE YEREL OLANAKLARI KULLANARAK NASIL GİDİLİR?

Afrika’ daki doğal koruma alanlarından en ünlülerinden olan Masai Mara’ ya ve civardaki Masai Kabilesi’ ninin yaşadıkları köylere karayolu ile ulaşım oldukça zordur. Bu nedenle çoğu safari sever uçakla ya da arazi aracı ile ulaşımı içinde olan paket turlar ile safariye çıkar. Zorunlu kalmadıkça bu tür turlardan uzak durmayı tercih eden ben Nairobi’ den yola çıkıp Masai Kabilesi’ nin yaşadığı köylere ve Masai Mara’ ya yerel taşıtları kullanarak giderek iyi bir deneyim yaşadım.

Kisimu’ dan Başlayan Yolculuk:

Elimde ayrıntılı bir Kenya haritası ile yoldayım. Viktoria Gölü’ nün hemen kıyısında bulunan Kisimu Kenya’nın üçüncü büyük kenti ve Başkan Obama’ nın babasının memleketi. Nairobi gibi rakım yüksek olmadığı için havası oldukça sıcak. Kisimu’ da pazarlıkla 16 dolara Viktoria Gölü’ nde yaptığım 2 saatlik tekne turu ve tekne ile ulaşılan balıkçı köylerini ziyaret ilginçti. Akvaryumlarda özenle beslenen çiklit balıkları afiyetle sofra balığı olarak tüketiliyor. Köydeki sokak lokantasında kızarmış çiklit balığı, yanında domates ve doğu Afrika’ nın ünlü yiyeceği ugali ile birlikte 200 şiling (Yaklaşık 4 TL).

Kisimu’ dan Kisi’ ye:

Kenya’ da şehirler küçüldükçe yoksulluk artıyor, güvenlik sorunu ise azalıyor. Küçük şehirler ve köylerde insanları cana yakın ve yardımsever buldum. Bu nedenle kendimi güvende hissederek yalnız olduğum halde büyük bir cesaretle yoluma devam ediyorum.

Kisimu’ daki bir günün ardından akşamüzeri otel bulabileceğim söylenen daha güneydeki Kisi kentine gitmek üzere yola çıktım. Amacım Kisi’ de geceyi geçirmek, sabah

yola devam etmekti. Bindiğim araç yolcular tamamlanınca hareket eden ve insanların sıkışarak oturduğu eski bir minibüs. Minübüslerin eskiliği sıkışıklığı ve içindeki kötü kokutan çok rahatsız edici en kötü şey oldukça yüksek sesle müzik çalınıyor olması. Yol dar ve kötü bir asfalt. Tek kişilik ön koltukta birlikte oturmak zorunda kaldığım kişi Türk alfabesinde kaç harf olduğunu sorunca Türkçe’ mizdeki noktalı harflerden haberdar olduğunu anladım. Doktorasını yapmakta olan Paul gelecek yıl Kenya’ da bir yılda doktora bitiren yaklaşık beş kişiden biri olacakmış. İşte bir Afrika gerçeği daha. Doktora çalışmalarında kullandığı Türkiye’ nin 2001 krizinden kurtulması ve ilerlemesi ile ilgili bir araştırma raporunu gösterince şaşırdım doğrusu.

Masai Mara’ ya gitmek için haritaya göre Kilgoris denen kasabaya gitmem gerekiyordu. Paul bana çalıştığı şirketin aracı ile yakıt parasını vermem koşulu ile beni Kilgoris’ e götürebileceği söyledi. Paul’ un teklifinin aslında bana daha pahalıya mal olacağını bildiğim halde işimi kolaylaştıracağını düşündüğüm için kabul ettim. Kisi kenti yaklaşık yüz bin kadar kişinin yaşadığı küçük bir kent. Biraz dağlık bir yöre ama iklim yine sıcak. Küçük şehirler daha bakımsız ve pis Kenya’ da. İnsanlar da öyle. Ama kaldığım Dallas Otel temiz sayılırdı.

Kisi’ den Sonra Kilgoris ve Masai Kabilesi Bölgesi’ ne Doğru Gerçek Yolculuk Başlıyor:

Kisi Kenti ve çevresindeki yaşayan kabilenin ve konuştukları dilin adı Kisi. Yolda bizimle birlikte gelen Paul’ un arkadaşı Milly Kisi kabilesinden olduğundan söz ederek geçtiğimiz köylerde gözlemlediğimiz geleneksel Kisi kabile yaşamını anlatıyor. Kisi’ ler Masailerden farklı olarak çağdaş yaşama ayak uydurmuş, geleneksel yaşamdan uzaklaşmışlar. Yuvarlık formlu 20 – 30 m2 büyüklüğündeki tek göz odalı evler eskiden çamurdan yapılırken şimdi tuğladan çatı örtüsü ise ot yerine modern malzemelerden yapılmaya başlanmış. Kisi kabilesi genelde tarımla uğraşıyorlar. Köylerde dağınık bir yerleşim var ve çoğu yer ekili dikili alan. Bu kadar tarım yapılan bir ülkede hala açlık sorunun varlığından söz edilmesi ilginç doğrusu.

Birbuçuk saatlik yolculuk sonunda yaklaşık beş ile on bin kadar nüfusun yaşadığını tahmin ettiğim oldukça bakımsız ve pis bir yer olan Kilkoris’ e varıyoruz. Geleneksel kıyafetleri ile Masai insanlarını görmeye başladım Buraya yaklaşırken Milly bana artık Kisi kabilesinin bölgesinin bittiğini ve Masai kabilesinin yerleşim yerlerinin başladığını söyledi. Masai kabilesi genellikle hayvancılıkla uğraşan, tarım yapmayan ve geleneklerini en çok sürdüren kabileymiş Kenya’ da. Gerçek bir Afrika ve gerçek yoksulluk karşıma çıkmaya başladı bu bölgede. Amacım Masai Mara’ ya mümkün olduğu kadar yaklaşmak ve geleneksel yaşamı sürdüren Masai Köylülerine ulaşmak.

Artık minibüs yok ve küçük binek otomobiller ile yolculuk ediyoruz. Bindiğimiz Toyota Corolla tipi aracın ön koltuklarında dört kişi, arka koltuklarında ise yine dört kişi oturuyor. Şoför kedi kodluğuna bir kişi daha oturtuyor. İnanılır gibi değil. Sekiz kişiyi tamamlayan araç hareket ediyor. Ben son gelen sekizinci olduğum için boş kalan ön koltukta oturan kişinin yanına oturdum ve kapıya adeta yapıştım. Arabanın bagajına diğer yüklerin arasına sırt çantamı zar zor sığdırdıktan sonra yola koyulduk. Artık asfalt bitti ve inanılmaz bozuk bir toprak yoldayız. Yolun ne kadar kötü olduğunu anlatmak olanaksız çünkü artık Türkiye’ de böyle yollar sadece orman içlerinde falan kalmış durumda. Yağmurun aşındırdığı yerlerde artık kocaman kayaların ortaya çıktığı, yer yer derin çukurların oluştuğu, çamurlu yerlerde yoldan geçen ağır vasıtaların içine düşen küçük araçların bir daha çıkamayacağı kadar derin izler bıraktığı berbat bir yol.

İçinde bulunduğumuz binek otomobilin muhtemelen özel bir teknik ile altının iyice yükseltildiğini tahmin ediyorum. Çünkü bildiğimiz otomobillerle öyle bir yolda gidilemez. Yolun kötülüğüne karşın araçtaki insanlar bir o kadar sevimli. Bana çok ilgi gösterdiler ve oldukça fazla yardımcı oldular. Her sorduğum soruya iyiniyet ve samimiyetle yanıt buldum.

Yolumuz Masai Mara’ nın hemen kuzey sınırına paralel devam ederek yol üzerindeki köylere uğrayıp Mararianta Köyü’ nde son bulacakmış.Gittikçe güneye iniyoruz ve Masai Mara’ ya yaklaşıyoruz. Artık yolda başıboş zebralara falan rastlamaya başlayınca Afrika nın az insan yaşayan bir bölgesinde olduğumu fark ettim. Yaklaşık bir iki saatlik sallantılı bir yolculuktan sonra Lilgorian adındaki bir başka büyük köye geldik Burası yerden bitme barakalarda küçük dükkanların olduğu büyükçe bir köy görünümünde. Saat öğle sıralarıydı. Şoförümüz yaklaşık 20 dakika kadar bekledi burada. Arabadan inenler oldu, binenler de oldu. Araç hareket ettiğinde ön koltukta artık üç kişi kalmış ve biraz rahatlamıştık. Giderken yol kenarları rengarenk kıyafetlerle dolu insanlarla doluydu. Elimde hiç bırakmadığım ve yedek pillerini hiç eksik etmediğim fotoğraf makinem var ve her şeyim ama her şeyim resmini çekmek istiyorum. Bu bozuk yollara alışık şoförümüz iyi bir insan ve bana yardımcı olmaya çalıyor. Masai Mara’ ya yaklaştığımızda beni çadır kamplarının olduğu bölgede bırakmasını söylüyorum. Tamam diyor ama nasıl bir yerle karşılacağımı ben de bilmiyorum.

Araçtaki diğer kişilerde sohbete katılıyorlar. Kimisi geleneksel kıyafetli kimisi değil. Ama hepsini cana yakın buldum. Hepsi Masai kabilesindenmiş. Kenya’ da bizdeki hemşehricilik gibi kabilecilik olduğunu öğreniyorum.

Sağlamlığında artık şüphe duymadığım aracımızın içindekiler bazen kendi aralarında İngilizce yi bırakıp kendi yerel dillerinde konuşmaya başlıyorlar. Fakat hepsi devletin resmi dili olan İngilizce biliyor. Okula gidip gitmediklerini soruyorum, peç çoğu hiç okula gitmemiş. Okula gidenlerin İngilizce leri daha iyi durumda.

Her geçilen büyük köyde onlarca dakika duruyor aracımız. İnenler ve binenler oluyor. Köylerde iniyor ve etrafı dolaşıyorum. Kisi’ ye yakın yerlerde Kisi kabilesinin bölgesinde yuvarlak olan evler Masai Kabilesinin olduğu bölgeye gelince köşeli olmaya başladı. Büyük ev yapma olanağı olsa da insanlarda belli ki küçük ev kültürü olduğu için evler hep küçük ve muhtemelen tek oda ya da iki minicik odadan ibaret. Çocukların ilgisini çekiyorum belli ki. Hepsi yanıma geliyorlar. Belki de pek çoğu hayatlarında ilk defa beyazla karşılaşıyorlar. Yolda gelirken Paul bana bakıp “muzungu” diye seslenen çocukların annelerinin yanına

gidince bugün beyaz adam gördüklerini söyleyeceklerini söylemişti. “Muzungu” yerel dillerinde “beyaz adam” demekmiş. Kenya’ nın bu bölgesi belli ki yabancıya, özellik de beyaza pek alışkın değil. Bilindik turistlerin pek uğramak istemeyecekleri yerler buralar. Köylerde yemek yiyecek yer yok, gecelemek için de otel yok. Aracın şoförüne konaklayacak kamp bulamazsak beni Kisi’ ye geri kaça götürürsün diye sorduğumda “100 dolar” cevabı karşısında içim rahat.

Yarım saate yakın beklediğimiz Kavai adlı köyden yola çıkmak üzereyiz. Şoför etrafta dağınık haldeki yolcularına eliyle işaret etti ve herkes toplandı. Geleneksel kıyafetli insanlara yol kenarlarında daha sık rastlamaya başladım. İşte gerçek Afrika burası. Yabancının ayak basmadığı, nüfusun az, doğal yaşamın çok olduğu, hala ilkelliğin ve geleneksel yaşamın hüküm sürdüğü bozulmamış Afrika. Kadınlar rengarenk kıyafetler içinde, hem erkeklerin hem de kadınların kulak memelerinde kocaman delikler ve bu deliklere asılı duran boncuklu küpeler var.

Yağmur sularından oluk oluk aşınmış yerlerden geçerken iyice yavaşlıyor sürücümüz. Uzakta geniş bir ova görünüyor gibi. Yaklaştıkça uçsuz bucaksız bir düzlük karşıladı bizi. İşte Masai Mara… Harika bir manzara karşımızda. Sonu görünmeyen toprak rengi bir deniz gibi.

Elimdeki ayrıntılı haritada çadır kamplarının yerleri belli. Buraya gelirken bölgeyi böyle hayal etmemiştim. Kampların bir arada olduğu toplu bir turistik bölge ile karşılaşacağımı sanırken yanılmışım. Çünkü kamplar birbirinden ayrık ve uzak. Bir kamptan diğer kampa yürüyerek gitmek imkansız.

Masai Mara doğal koruma alanı alabildiğine büyük karşımızda boylu boyunca yatarken, tepelerin yamaçlarından doğru devam eden yol boyu aracımız ilerliyor. Karşımıza çıkan ilk kampta indirmediler beni çünkü bu kampın pahalı olduğu söylendi. Belli ki Masari Mara’ nın hemen yanından geçen bu kötü yol sayesinde bu bölgede yer yer çadır kampları oluşmuş turistler için. Sonraki kampın kapısında durdu aracımız. Etrafı duvarlarla çevrili büyük bir alanın içinde kamp. Alalona Safari Clup adı. Dışından bakınca içinde çadır falan gözükmüyor ağaçlardan. Kapıdaki bekçi aracın içinden inen bir beyaz görünce şaşırdı belli ki. Gittim yanına konuştum, “müdüre sormadan alamam içeri” dedi. İçeriden gelsin talimatını alınca araçla birlikte kampa girdik. Ağaçların içinde oldukça bakımlı ve temiz bir yer. Beni karşılayan temiz giyimli güleryüzlü iki görevlinin sordukları ilk şey buraya nasıl geldiğim oldu. Belli ki kapıdan gelen ziyaretçiye alışık değiller. Çünkü müşterileri hep programlı turla gelirlermiş. Önce Nairobi’ deki merkeze sormaları gerektiğini, bu gece grup gelmeyecekse beni alabileceklerini söylediler. Bu arada beni lobiye aldılar ve oturmam için yer gösterdiler. Hemen yanımızdan Mara Nehri’nde öbek öbek su aygırları bir araya toplanmışlar. Etrafta yemek yiyen tek tük beyaz turistler bu manzara eşliğinde. Nairobi’ den çıktığımdan beri belki de ilk gördüğüm beyaz insanlardı bunlar. Küçük nehrin karşısı çok sık olmayan çeşit çeşit ağaçlarla kaplı.. Burada kalmak çok keyif verir insana diye düşünerek fiyatları sordum görevliye. Buranın 5 yıldızlı bir kamp olduğunu, yüksek sezonda zaman zaman 700 dolara kadar fiyatların çıktığını fakat düşük sezon olduğu için safariler ve yemekler dahil 190 dolara kalabileceğimi söylediler. Bir safari için bu kadar para ödemek gelmedi içimden ama yine de pazarlık yaptım 150 dolar olur dediler. Bu akşam ve sabah olmak üzere iki defa da beni safariye çıkaracaklarını ve nehrin kenarındaki çadırlardan birini bana vereceklerini söylediler. Teşekkür ederek ayrıldım, fakat aklım da kalmadı değil. Amacım başka kamplara da bakmak. Bu arada dışarıda bir araba dolusu insan beni bekliyordu. Yoldaki başka bir kampın önünde durduk fakat kapıdaki görevli müdürün burada olmadığını ve müdüre sormadan dışarıdan kimseyi içeri alamayacağı belirtti. Diğer kamplar ise aracımızın gittiği yol güzergahından farklı yerlerde belli.

Yol boyunca center dedikleri merkezi köyler dışındaki köylerin tamamı etrafı çalı örtülü çitle çevrili tipik masai köyleri. Elektrik dahil hiçbir modern altyapının bulunmadığı bu köylerdeki halkın tamamı geleneksel Masai kabilesinin kıyafetini giyiyor. Kulağından onlarca

delik ve onlarca renkli renkli boncuklardan yapılmış küpeler aşağıya doğru sarkıyor. Masailerin çoğu uzun ince kapkara. Erkeklerin elinde kocaman asalar var. Sanki canlı bir belgesel izliyor gibiyim. Kapılarında kilit olmayan eğilerek girilen evlerin içleri hemen hemen eşyasız. Tuvalet ve banyo diye bir kavram yok.

Yoldan bizden başka araç geçmiyor. Özel araç diye bir şey yok. Bazıları İngilizce bildiği için konuşma fırsatım oluyor. Hayvanları olduğunu, fakat yağmur son yılda az yağdığı için ot sıkıntısı çektiklerini, hayvanların bir kısmının telef olduğunu söylüyorlar. İnsanlar medeniyetten uzaklar ama mutlular. Hayattan beklentileri az ve yüzleri gülüyor.

Son durak olan Mararianta Köyünde alışveriş mümkün ama dükkan bile diyemeyeceğimiz birkaç barakada çok az şey satılıyor. Center dedikleri merkezi köylerden biri burası. Birkaç muzla açlığımı bastırıyorum. İnsanlar meraklı gözlerle bana bakıyorlar. Çocuklar yanına geliyor, onlara çantamda bulunan Türkiye’ den getirdiğim zor zamanlar için sakladığım çikolatalardan veriyorum. Sevinçle koşarak uzaklaşıyorlar.

Araç yolcu alıp geri Kilgoris’ e gidecek. Yarım saatten fazla bekledik köyde. Biraz etrafı dolaştım, insanlar sıcakkanlı. Küçük Masai köylerinde evler geleneksel duvarlardan yapılmış burada çağdaşlıkla birlikte briket tuğla dizmek gibi kolaylık ama eksik bırakıldığı için çirkinlik gelmiş. Etraf ve insanlar oldukça pis görünüyor. Fotoğraf çekilmesin kimse sesini çıkarmadığı için bol bol çekiyorum.

Güneşin feri sönmeye başlayınca akşamın hızla geldiği aklıma geliyor. Daha geceleyecek yerim dahi yok. Daha fazla zaman kaybetmeden dönüş yolunda uğradığım Alalona Kampında kalmaya karar veriyorum.

Pahalı turların gecelediği yer olduğun düşündüğüm Alalona Safari Clup gerçekten harika bir yer. Bana Mara Nehrinin kenarında kocaman bir çadır verdiler. İçi beş yıldızlı otel odası konforunda. Dışarıyı ve dışarıda gelirken gördüğüm köyleri ve insanların içler acısı durumunu görünce böyle bir çadır bana çok fazla dedim içimden. Bölgede elektrik yok ama jeneratör ve güneş enerjisi ile kamp aydınlatılıyor. Nehirden alınan su bulanıklığı giderilip musluklardan akıyor sorun yok. İnternet bile var inanılmaz. Etraf tam bir doğal hayat. Regarenk kuşlar ve kelebekler etrafta uçuşuyor, yemek yerken yanına kadar geliyor. Nehrin karşı kıyısında babun maymunları doğal ortamlarında ağaçtan ağaca atlıyor ve ses çıkartıyor. Safari turları dışında sadece jip ve profesyonel sürücü olmadan kampın dışına çıkmaya izin vermiyorlar. O akşam hava kararana kadar ve sabah 6 da uyanarak iki tur safariye çıktım. Safariler ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniş. Masai Mara aynı zamanda çok fazla belgesel çekilen bir yer olduğu için bitki örtüsü ve arazi yapısı tanıdık gelebilir ve burayı gördükten sonra televizyonda izlenilen belgesellerin büyüsü bozulabilir.

Kampta bir gün kaldım. Ertesi gün öğleden sonra ayrıldım. Farklı bir güzergah takip ederek Nairobi’ ye gitmek istiyorum aslında ama olanak yokmuş. Nairobi ile bulunduğumuz bölge arasında Narok diye bir kasaba var, haritaya göre. Narok a doğrudan ulaşabilirsem yolu epey kısaltmış olacağım fakat Narok’ a araç yokmuş. Bu durumda yine Kilgoris ve Kisi üzerinden, yani geldiğim yolu takip ederek kavis çizen uzun yolu takip ederek gitmek gerekiyor. Binmek istemediğim Nairobi’ ye giden küçük uçakların fiyatının 140 dolar olduğunu öğreniyorum.

Kendisinin gerçek bir masai olduğunu söyleyen beni Safari’ ye çıkartan jip şoförü Daniel’ den etraftaki köylerden birine daha götürmesini rica ettim. Daniel’ in rehberliğinden ayrıntılı bir köy gezisinde yeni şeyler öğrendim. Keşke köyün içinde uyumak için temiz bir yer olsa da gece kalsam diyorum ama eminim bir yabancının orada gecelemesine izin vermeyebilirler.

Dönüş Zamanı:

Kamptaki yöneticiler başıboş vaziyette gelen bir beyaz turiste şaşırdıkların ilk sordukları şey nasıl geldiğim olmuştu. Nasıl geldiğimi anlatınca şaşırarak nasıl döneceğimi sormuşlardı. Yerel imkanları kullanarak döneceğimi bilen kamp yöneticileri jip sürücüsü Daniel’ e yol üstündeki ilk köye kadar beni götürmesini söylediler. Yol üstünde ne zaman geleceği belli olmayan araç beklemek zor olacağı için bu davranışlarına sevindim. Daniel’ in götürdüğü köyde bir saatlik bir beklemeden sonra ilk gelen araca bindirdi. Araç Lilgorian üzerinden Kilgoris e gidiyor. Kilgoris e akşam saatlerinde varabilirsek, oradan Kisi’ ye yani otel bulabileceğim en yakın kente minübüs bulabileceğimi düşünüyorum. Aksilik olmadı ve saat 18 gibi Kilgoris e vardık. Yollara yine her zamanki gibi bozuk denemez, rezalet denir. Masai Kabilesinin yaşadığı bölgenin en büyük yerleşim yeri olan Kilgoris’ e Masailerin başkenti diyorlar. Çünkü Kenya da her kabile kendi içinde bir devlet gibi. Hepsinin ayrı bir dili ve yaşam biçimi var. Kilkoris te bütün evler tek katlı ve yerden bitme. Büyükçü bir köyü andırıyor. Sanıyorum burada otel yok. Etraf yeşillik, yollar tamamen toprak.

İçi inanılmaz pis ve kötü kokulu bir minibüs ile Kisi ye yola çıkıyoruz. Yanımda oturan adamın üzeri leke içinde bir gömleği ve rengi atmış pis bir ceketi var. Ellerinin kiri, siyah renkten dolayı belli olmuyor. Bir kişilik yere iki kişi oturarak tasarruf yapılan bu ülkede insan yaşamına değer verilmiyor. Hiçbir şey için güvenlik önlemi alınmamış. Bir müddet minibüs ün kapısında açık durumda bir çocuk asılarak gitti, kimse bir şey demiyor. Şoför bile aldırış etmiyor.

Kisi’ ye vardığımızda saat geç ama eski kaldığım oteli biliyorum. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurdan dışarı çıkamadığım için minübüsçüye ücretini vererek otele kadar beni götürmesini istedim. Nihayet küçük ve ilkel de olsa iyi kötü bir şehirdeyim artık.

Nairobi’ ye kadar olan yolu biliyorum. En azından bundan sonraki yol kötü de olsa asfalt kaplama.

SEYAHAT ETMEK YAŞAMI YENİDEN KEŞFETMEKTİR

Önyargı, taassup ve dargörüşlülüğün en iyi tedavisi seyahattir.
Mark Twain

Seyahat etmek, yeni yerler, yeni kültürler tanımak, yeni insanlarla tanışmak, yaşamın içinde yeni olasılıklar keşfetmektir de bir yandan. Bu keşif kişinin vizyonunu, dünyaya bakışını geliştirir, hayatı, dünyayı, insanları, ülkeleri, kültürleri, olan biteni çok daha geniş bir perspektiften görmesini sağlar. Kişinin farkındalığını artırır ve hem ideallerini yükseltir hem de ufkunu genişletir. En önemlisi ise kendisine benzemeyenleri de oldukları gibi kabul edebilmeyi ve hiç kimseyi ve hiç bir şeyi ötekileştirmemeyi öğretir.

Hayatı dolu dolu yaşamanın etkili bir seçeneği de seyahat etmektir. Bu nedenle imkanlarımız elverdiği ölçüde, yurtiçinde ve yurtdışında gezilere çıkmak, yaşadığımız ve bildiğimiz yerin dışında yeni ve farklı kültürler tanımak, dünyanın bilmediğimiz, tanımadığımız köşelerini kendi gözlerimizle görmek ve deneyimlemek, beraberinde müthiş bir kişisel gelişim ve büyüme fırsatı da getirecektir.

Gezmek, kişinin vizyonunu, hoşgörüsünü, üretkenliğini artıran bir okul gibidir. Gezen kişi, kendini, yaşamı, dünyayı, diğerlerinden çok daha doğru ve detaylı kavrar. Bu sayede kendi yolunu çok daha belirgin ve tutarlı çizer. Yaşamın içine karışmış küçük detayları ve bu detaylarda saklanan güzelliği ve mutluluğu yakalar. Bu da gezgini daha mutlu, çevresine karşı anlayışlı ve sevgi dolu, kendisiyle ve herkesle barışık, meraklı, coşkulu, kendine güvenli ve bütün bunların sonucunda da daha başarılı ve daha üretken yapar.

Gençliğinde büyük bir gezi tecrübesi olan insanların, yaşamlarını çok daha verimli, sağlıklı ve doğru kurduğunu düşünüyorum. İnsan, özgürlüğü ve bunun sorumluluğunu ne kadar erken deneyimler ve öğrenirse, kararlarını da o kadar doğru verir ve hayatın zorluklarına karşı o denli güçlü ve dayanıklı olur. Dünyayı ne kadar erken tanırsa ve dünyanın, kendi evinde, mahallesinde, okulunda, işyerinde, yaşadığı şehirde gördüğünden çok daha fazla rengi, tadı, kokuyu, düşünceyi, inancı, dünya görüşünü, hikayeyi ve insanı barındırdığını ne kadar erken yaşar ve farkına varırsa da, o kadar dünya vatandaşı olur ve kendi yolunu o kadar doğru seçer, sonuçta da o denli başarılı ve mutlu olur.

16 yaşındayken İngiltere’ye bir dil okuluna gitmiştim, 20 yaşındayken de Norveç’te zihinsel engellilerin bakıldığı bir gönüllü çalışma kampına katılmıştım. Bu iki deneyim, dünya hakkındaki farkındalığımı artırmış, ufkumu açmış, hayal gücümün sınırlarını geliştirmişti. Dışarıda olağanüstü, rengarenk veçok güzel bir dünya olduğunu keşfetmiş ve çok etkilenmiştim. Bu paha biçilemez öğrenme fırsatını hayatıma daha çok dahil edebilmek için de, bundan sonra her fırsatta yollara düşmüş, yeni yerlerin, yeni kültürlerin peşinden gitmiştim.

Benim gezginliğim de dağcılığımla yaşıttır. 20’li ve 30’lu yaşlarım boyunca ne kadar çok dağa tırmandıysam o kadar da çok seyahat etmişimdir. Dağları bu kadar çok sevmemin bir sebebinin de bana dünyayı gezme fırsatı vermesi olduğunu söyleyebilirim. Bugünkü kişiliğimde tırmandığım her bir dağın olduğu gibi her bir seyahatimin deetkisi vardır. Her birinden çok değerli dersler çıkarmış, çok ama çok şey öğrenmişimdir. Çoğu zaman ikisini birleştiren projeler yapmaya çalıştım. Yürüyerek, otostopla, bisikletle, motosikletle, arabayla, trenle, helikopterle, uçakla, bazen de fille, deveyle yada o anda fonksiyonel olan herhangi bir şeyle her fırsatta yollara düştüm, bir yerlere gittim.

Dünyanın bir hazine, yaşamın da bir hediye olduğuna inanırım. Yaşadıkça ve öğrendikçe daha da sevdim, sonsuz Evrendeki bu minik mavi gezegeni. Sevdikçe daha yakından tanımak, hakkında daha çok şey öğrenmek istedim. Bir coğrafyadan bir diğerine koşturdum durdum bu güzel dünyada. 7 Kıtayı ve 90’a yakın ülkeyi görme imkanım oldu. Bir dünyalı olarak, insanın yaşadığı dünyayı, dünyayı paylaştığı diğerlerini tanımasını, kendi çerçevesi içinde her şeyden daha değerli olarak gördüğümü söyleyebilirim. Çünkü o zaman görüntüdeki farklılıklarımızın bir sorun değil bilakis bir zenginlik olduğunu ve aslında öz olarak hepimizin aynı olduğunu, aynı yerden geldiğimizi ve aynı amaçla aynı yere gittiğimizi de görebiliriz.

Zanzibar’ın dar sokaklarında kaybolmak, Alaska’nın muhteşem doğasına aşık olmak, Himalayaların muazzam boyutlarına hayran olmak, Endonezya’da, Afrika’da, Avustralya’da bambaşka kültürlerden gelen ama dünyayı benzer efsaneler ve söylencelerle anan ve aynı sevecenlikle kavramış olan yerli halklarla iletişim kurmak, Moğolistan’da dünyanın en büyük çayırlarındailerlemek, Patagonya’da Deniz Aslanlarını, Deniz Fillerini yakından görmekbir gezgin için unutulmaz tecrübelerdir. Bu deneyimleri yaşayan sıradan bir insan bir daha asla eskisi gibi olamaz. Artık çok renkli ve çok zengin bir dünyanın kapılarını aralamıştır ve daha fazlasını arzulamaktan kendini alamaz.

Seyahat etmenin en büyük faydası, bütün bu renkliliğin, çeşitliliğin, farklılığın aslında aynı özün farklı yansımaları olduğunu kavramamızı sağlamasıdır. Hepimiz neticede bir sokakta, bir mahallede yaşıyoruz. Genellikle bu mahallede herkes bizim gibi, herkes benzer bir kültürden geliyor. Benzer gazeteleri okuyor, benzer televizyon programlarını izliyoruz, benzer bilgilere sahibiz. Zannediyoruz ki bütün dünya gözümüzün önünde gördüklerimiz. Oysa dünya bunun çok ama çok ötesinde. Gezegenimizde 7 buçuk milyar insan yaşıyor, 200 civarında ülke var. Bunların oluşturduğu binlerce etnisite, din, mezhep, alt kültürler ve yerel kültürler var. Bunları deneyimlemek insana bambaşka bir farkındalık getiriyor. İnsanın yaşamla, doğayla, hatta Kozmosla ve Tanrı’yla olan ilişkisinde yeni ve daha doğru, daha sürdürülebilir bir kavrayışı da beraberinde getiriyor.

Bu farkındalığa ulaşmanın en kolay yolu seyahat etmek. O yüzden seyahat etmeyi de en az spor yapmak kadar yaşamın en önemli dinamiklerinden biri olarak görüyorum. Sporcular kendilerini, gezginler ise dünyayı daha doğru tanıyorlar. Kendini ve dünyayı doğru tanımak her şeyin başı. Çünkü o zaman yaşamı, varoluşu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, olan biteni daha iyi anlayabiliyor ve kendi içindeki sentezleri daha doğru yapabiliyor insan. O yüzden her fırsatta seyahat etmek en doğrusu. Bence ilk fırsatta toplayın çantanızı, yollara düşün ve olabildiğince uzaklara gidin, ilk anda zor gibi görünse de ilk adımı attıktan sonrası çok kolay gelir. Dışarıda olağanüstü güzel bir dünya var, kendinize bu şansı verin, sonuçlarına inanamayacaksınız..

Gaziantep

ALTIN KIZLAR ANTEP’TE

Anne bu sene doğumgünü hediyesi ne istersin? -Beni Zeugma’ya götürün. -İyi de ayaklarım ağrıyor diyorsun, nasıl gezeceksin. -Çingene kızı görmek istiyorum, yürürüm ben! Annem ilerlemiş yaşına rağmen kararlı! -O zaman gideceğiz, ablam ve komşun da gelsin mi? -Gelsin tabii!

Nerde kalınır? Hışvahan mı? O da ne? Pamuk kozası demek mi? Hımm demek çarşıya yakın, kaleye karşı. Hotel görevlisi Mahmut Atçı anlatıyor Hışvahanın restorasyon öncesini gösteren resmi önünde. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde buranın adı geçiyor. Gaziantep’in en eski hanı olanHışvahan’ın diğer adı Lala Mustafa Paşa Hanı.

1563-77 arasında Paşa’nın Halep ve Şam Beylerbeyliği görevinde bulunduğu yıllarda yapılmış bir külliyenin parçası. Susamhanede tahin elde edilirmiş. Mescidi ise bugüne kalmamış. Paşa hamamı hotelin arkasında ve bugün hamam müzesi. Hotelin yemek salonu develerin bağlandığı yer. Mimar Mahmut Anlar restore etmiş İpek Yolu şehri Gaziantep’e yakışan kervansarayı. Mallarını kapının önüne koyup odalarında konaklarlarmış. Gece yemeği için de bu hoteli öneriyorlar. Develi kebabdan küşlemeye, gavurdağından humusa yerken lokantanın içinde bulunan eski fırında da pide pişiyor. Yalnız lokantaya girerken azıcık ürperiyoruz! Neden mi? Zira lokantanın bar kısmının tabanı kırılmaz camdan. Ya kırılırsa? Camın altı ise Selçuklulardan kalma bina, ee camın üstüde Osmanlıdan tabii. Han avlusuna konmuş rahat koltuklarda mı dibek kahvemizi içsek yoksa bir zamanlar malların konduğu bugün bakırcılık sanatıyla yapılmış puf ve sehpalarda mı?

Bu kadar yemekten sonra yapılacak en güzel şey kale ve camiileri ışıklandırılmış olarak görmek için bir yürüyüş yapmak. Gün içinde Koçak’da bol fıstıklı burma ve havuç yediğimizi de söylemiş miydim? Ardındanda Seddar’da iki farklı renk kahvenin fincanda pişirilip getirildiği kahveden içip mideyi bastırdığımızı? Yarın sabah ilk hedefimiz Zekeriya Usta’da katmer. Öğleye kadar bitiyormuş. Metanet’te Beyran çorbası mı? Kimbilir belki de kahvaltı yerine onu içeriz sabah 5:30’da.

Ertesi sabah evdeki hesap çarşıya uymadı tabii. Sabah biraz geç kalkınca hotelin bakır tepsilerde sunduğu zahterli, Gaziantep peynirli, elma, şalgam reçelli kahvaltısını alıyoruz. Keyfimize diyecek yok di mi anne?

Hışvahan’ın karşısındaki kalenin önünde de cam zeminli bir teras var. Aşağıya baktığınızda yerin altındaki yapıları görüyorsunuz. Kale MS2-4.yüzyıllarda Romalılarca yapılmış ve burdaki buluntular 6000 yıl önceye Kalkotik döneme kadar gidiyor. Bugün görülen 12 burca karşı Evliya Çelebi 36 burçtan bahsetmekte. Kale çevresinde, eni 30 m, derinliği ise 10 m. olan bir hendek bulunmakta ve kaleye geçiş ise köprü ile sağlanmaktaydı. Yapılan kazılarda çok sayıda Bizans, erken İslam dönemi ve Osmanlı eserleri bulunmuş. Gaziantep’in dünyanın en eski sürekli yaşanmış şehirlerinden biri olduğunu düşününce buna şaşırmamak gerek.

Gaziantep’i Romalılar Antiochia ad Taurum diye çağırmış. LatinceToroslar‘ın karşısındaki Antakya” anlamına geliyor. Daha sonra şehri ele geçirenAraplar şehre Ayıntap demiş. Ayıntap adının kökenine ilişkin hikayeler çok…

Hitit dilinde “han toprağı” anlamına gelen “Hantap”tan türemiştir. Ayıntap, Farsça pınarı bol , Arapça pınarın gözü anlamına gelir. Ayıntap, adını eskiden bu yörede yaşamış bir kral olan Ayni’den almıştır. Hiçbirinin doğruluğu kanıtlanmamıştır.

Şehir, Hz.İsa’nın havarilerinden Yuhanna’nın Hristiyanlığı yaymak için seçtiği merkezlerden biridir. MS 395 yılında Bizans’ın eline geçen kent, MS 636 yılında halife Ömer Bin Hattab’ca İslamiyeti yaymak için alınır ve halkı İslamiyet’i kabul eder. 1516’da Yavuz’un Mercidabık zaferinden sonra Ayıntap, Osmanlı olur. 1921’de Fransızlara karşı Antep savunmasından sonra çıkarılan bir yasa ile Antep’e Gazi unvanı verilir.

Zeugma ilk durak! Dünyada ustasının (Zosimos) imzasını attığı tek mozaikler burada bulunmuş. Zeugma ne demek mi? Köprü. Büyük İskender’in generallerinden I. Selevkos Nikator, M.Ö. 300’de Fırat’ın geçit veren bir yerine Selevkeia Euphrates şehrini kurduktan sonra nehrin karşı tarafına da karısı Apama için bir şehir kurmuş, arasına da Zeugma yani köprü yaptırmış. Komajen krallığının en zengin dört şehrinden biri olan şehir M.Ö. 31’de Roma’ya bağlanmış ve adı “Zeugma” olarak değiştirilmiş. MS 2.yüzyılda Sasaniler şehri yıkıp yakmış. Daha sonraki dönemlerde Fırat üstündeki bağlantı noktası Birecik’e kayınca önemini yitirmiş. 15.yüzyılda buraya Türk kavimleri gelip harabeleri görünce Saba Melikesi Belkıs’ın şehrine benzetmiş ve bu adla anmışlar.

Zeugma’da evler öyle detaylıymış ki! Heykelli avlularında bir havuz bulunurmuş, yerler mitolojik konulardaki mozaikler, duvarlar ise fresklerle süslüymüş. Med yolunun üstünde olan bu şehir 80bin nüfusuyla, 20bin dönümlük arazisiyle Roma’nın Doğu’daki en büyük şehriymiş.

Zeugma’da bulunan 100bin bullalar (Mühür Baskı) sonucu Türkiye bir dünya rekoru kazanmış. Şehrin tepesinde kader ve tarih tanrıçası Tike’ye adanmış tapınak varmış ve şehri koruyacağına inanılırmış. Tike bir elinde çarkıfelek, diğerinde boynuz tutarak resmedilir. Roma döneminde Tike, Fortuna adını almış ve MS2.yüzyılda şehir zenginleşmiş. Çarkıfelek sembolü mozaiklerde sık sık görülmektedir. Fırat nehir tanrısı anne ve babası da sıkca mozaiklerde resmedilmiş. Afroditin doğuşu veya Europa’nın kaçırılışı gibi konular da mozaiklerde görülebilir.

Zeugma’nın MS2 ve 3.yüzyıla ait mozaiklerinde dünyanın hiçbir yerinde işlenmeyen konular da işlenmiş. Yürüyen heykeller yapabilen mitolojik karakter Pasiphae Daidalos ve mitolojik rahip Kalkhas’ın kızkardeşi Theonoe bu konulardan bazılarıdır. Mozaikler, Fırat’dan toplanan ya da şehrin etrafındaki ocaklardan çıkarılan renkli doğal taşlarla yapılmış ve ara rengi oluşturmak içinse renkli cam testeralar kullanılmış.

Bugün Zeugma’nın %30’u baraj yapımı sonucu sular altında kalmıştır. Zeugma müzesindeki Romalılar için en önemli tanrılardan biri olan Ares’in (Mars) heykeli, 1.50 metre boyunda ve bronzdandır ve dünya sanat tarihi açısından çok önemlidir. Ares bereketi ve gücü simgeler. Gözleri altın kakma, ifadesi sinirli ve vücudunda mükemmel uyum vardır. Tomurcuklu dal tutar bir elinde ve bu yüzden dünyadaki diğer Mars heykellerinden farklıdır. Bu dal, Zeugmalıların barış yanlısı karakterinin bir göstergesi olarak yorumlanmaktadır.

Çingene mozaiğine bu ad, başındaki eşarbı ve iri küpeleriyle çingene kızlarını anımsattığı için verilmiş. Karanlık bir salonda sergilenen bu kız siz nereye giderseniz gözleriyle sizi takip ediyor. Unutmayın ki Mona Lisa ancak 1300 sene sonra bunu başarabilmiş.

Gaziantep Arkeoloji müzesi de Hitit, Roma sanatını, Roma İmparatorluğunda doğumda ve kanamayı durdurmak için damarı sıkıştırmak için kullanılan tıbbi aletleri ve Zeugma’da çıkan mühürleri görmek için mutlaka gidilmesi gereken bir müze.

Ağız ne demek bilin bakalım? Dana doğduktan sonra annesinden gelen ilk sütmüş. Hala bakkaliyelerde satılmakta. Emine Göğüş Mutfak Müzesinde Gaziantep mutfağını ve kültürünü görmek için görülmesi gereken diğer müzelerden. Annemi bıraksam Mutfak Müzesindeki yemek derslerine katılıp sertifika da alacak. Kuru havası da ağrılarına iyi geldi zaten…

Bir Doğa Harikası: İskoçya

Seyahat edeceksem ya bir ülkede enaz birkaç yere gitmeliyim ya da peşpeşe dört beş ülke ziyaret etmeliyim diye düşünen bir uslanmaz gezginim!.. Çünkü bir yere gidip dönmek beni kesmiyor…

İşte bu yazımdada 2000 yılının Temmuz ayında, ilk durağım olan Fransa’dan başlayıp 1,5 ay süren İngiltere, İskoçya, Belçika, Hollanda seyahatimin; İskoçya’da Highlands denilen bölgeyi kapsayan 8 günlük sürece denk gelen dönemini paylaşmaya çalışacağım.

Paris’ten Eurolines’ın otobüsüyle Calais ile Dower arasında bulunan Manş Denizi’ni feribotla geçerek Londra’ya vardım. Oradan Edinburg’a tren biletimi aldıktan sonra arkadaşım Betty’yi arayıp tahmini varış vaktimi bildirdim. Böyle üstüste durmaksızın otobüsten gemiye, tekrar otobüse, oradan trene geçerek seyahat yorucu gibi gelebilir… Benim ise ulaşımda; ilk tercihim deniz, ikinci tren, üçüncü araba ve en son uçak yolculuğu olduğundan yorulmak bir yana, aldığım keyfi tarif edemem…

Acelesi olana uçakla seyahat etmek elbetteki büyük zaman tasarrufu ancak birdenbire coğrafya değiştirmek ve bazen çok sert iklim değişikliklerine maruz kalmak metabolizma üzerinde sarsıcı etkiler yapabiliyor. Ayrıca denizden ve karadan geze göre, sindire sindire gitmenin keyfi bir başka. Charter uçuşlar ve gün günden çoğalan özel havayolları arasındaki rekabet bugün sundukları çok cazip fiyatlarla; günümüz kıt zamanlı insanının haliyle tercih sebebi oluyor ama gerçek gezginlik ruhuyla bence pek bağdaşmıyor.

Londra’dan sabah dolu hareket eden tren Newcastle üzerinden ve kıyı şeridini takip ederek öğleden sonra Edinburg’a vardı.

1996 senesinde, Noel Baba Aziz Nikola’nın doğum yeri Patara’da eşi ve kız kardeşiyle geldiği tatilde tanıdığım arkadaşım Betty beni gardan karşıladı.

Avrupa kıtasından Kuzey Denizi’yle ayrılan , 79.000 km2 yüzölçümü ve 5 milyon nufusu ile Büyük Britanya adasının kuzey kısmında yeralan İskoçya Güney, Merkez ve ‘Highlands and Islands’ diye anılan Yüksektopraklar ve Adalar şeklinde üç bölgeden oluşuyor. Başkent Edinburg ve diğer önemli kent Glasgow’un bulunduğu kısım, Güney İskoçya’da.

Başkentten ayrılıp, arkadaşımın ve ailesinin oturdukları ülkenin orta kısımlarında bulunan ‘Merkez İskoçya’ diye anılan bölgedeki ‘Saline Fife, Stirling’e doğru yola koyulduk.

Stirling XIII. ve XIV. yy.da İskoç bağımsızlık savaşının en önemli mekânı. Çünkü, Bannockburn savaşında (23-24 Haziran 1314) Edward Bruce büyük zaferi İskoçlara burada yaşatmış. Aynı zamanda dünyaca ünlü bağımsızlık savaşçısı Sir.William Wallace’ın anıtıda orada.

İskoçya’nın kuzeyine doğru yol alırken Fourth Haliçi üzerinden geçiliyor. South ve North Queensferry adıyla karşılıklı iki köprüden biri; 1890 yılında ve 2,5 km uzunluğunda dönemin mühendislik harikası olarak kabul edilebilecek bir demiryolu köprüsü ile bağlanmış.

Bu köprünün inşaası için kullanılan çelikle bugün yine 2,5 km. uzunluğunda 10 köprü yapılırmış. Daha sonra yapılan ‘Road Bridge’ isimli yeni asma köprü ise sanki eskisine meydan okuyor…

Hava kararırken vardığımız Betty’lerin oturduğu yer Stirling yakınlarında küçük bir yerleşim merkeziydi. Tıpkı İngiltere’deki gibi bitişik nizam, tek katlı arkası bahçeli tuğla cepheli evlerden biri bizim İskoç ‘Thompson’ ailesinindi.

Sonderece düzenli ve tafsilatlı mektup yazma alışkanlığı olan Betty’nin iki tane yetişkin oğlu olduğundan o güne kadar bahsetmemiş olması bana büyük sürpriz oldu!..

İskoçya’daki ilk gecemde arkadaşım bana jest olsun diye milli yemekleri ‘Haggis’i hazırlamıştı. Sonradan öğrendiğim üzere; işkembe zarının içine: Bulgur, üzüm, fıstık, ince doğranmış sakatatlar ve bol baharat karışımının iç yağ ilave edilerek doldurulması ile yapılan bu yemek her ne kadar bizim ‘bumbar dolması’na benzesede arada muazzam bir ebat farkı var bir kere!.. Biri ne kadar ince ve uzunsa diğeri, yani ‘Haggis’ o kadar kısa ve kalın!..

Özellikle yemek konusunda çok kuvvetli bir gözüm vardır. O yüzden açık büfe ikramlarda hiç yanlış yemek almam, ziyanda etmem. Tabağıma alıpta bıraktığım ve atılmasına neden olduğum yemek pek olmamıştır bugüne kadar. Başka türlüsü hem ayıp hem de günah bence…

Neyse, şalgam ve patatesle servis edilen ‘Haggis’in görüntüsü beni hiç mi hiç sarmadı!..  İlk lokmadan maalesef haklıda çıktım… Ağzıma attığım her lokma öyle büyüdü öyle büyüdü ki nezaket icabı belli etmemeye çalışsam da yutmakta müthiş derecede zorlandım. ‘Hatır için çiğ tavuk bile yenir’ sözünden hareketle ben o yemeği bitirdim ama içimden “Bu ilk ve sondu” dedim. İskoçlar bu ağır milli yemeklerini afiyetle yesinler. Ben sıramı savdım!..

Benzeri bir durumu geçenlerde Porto’da yaşadım. Oranın milli yemeğide ‘Domuz işkembeli ve domuz sucuklu kuru fasulye!..’ Bir çatal olsun dahi almayı tüm ısrarlara rağmen kabul etmedim. Sebze meyve olsa âmenna, deniyim… Ama kırmızı et ve bir zamanlar bolca yediğim sakatatla, özellikle de domuz etiyle aram hiç yok!..

İskoçya’daki ilk gecemde, Temmuz ayında olmamıza rağmen geceleri ekstra soğuk olduğundan; salondaki yanan şöminenin karşısındaki kanapede uyudum. Bu ülkenin meşhur ayazıyla da tanışmış oldum.

Ertesi sabah yapmış olduğum uzun yolculuk sonrası bir banyo iyi geleceğinden ben yıkanmaya Betty ise birlikte çıkacağımız seyahatin hazırlıklarını yapmaya koyulduk.

Öğlene kalmadan eşi Graham’e oğulları Rush ve Graham Junior’a veda edip çıktığımız yolculukta önce Kinross’ta yaşayan annesi Mrs.Galbareth’e sabah kahvesine uğradık. Daha sonra evimde misafir etme mutluluğunu yaşayacağım bu yaşlı hanıma bayıldım. Sonra kızkardeşi Shina’ya uğrayıp -lâzım olurda giyerim zannıyla- bana bir sandalet ödünç aldık.

Hazır bu kadar aile ziyareti yapmışken bende; tanıştıktan iki sene sonra kanserden vefat eden kızkardeşi “Mary’yi ziyaret etmek istediğimi” söyledim. Birlikte fazla uzakta olmayan bir kabristana gittiğimizde yürüdük yürüdük duvar dibindeki etrafı hiçbirşeyle çevrili falan olmayan bir mezar taşının başında durduk. “İşte burası” dedi. Üstüne bastım zannıyla ürküp geri çekilince, “Biz dikey olarak gömeriz, çekilme!” dedi. Bunu hayatımda ilk defa duyuyordum ve bana çok ilginç geldi. İkimizde kendimizce Mary için dua ettik ve bu defa gerçekten yola koyulduk…

Britanya adasının adı, M.S.I. yüzyılda Romalıların fethinden sonra duyulmaya başlamış. Bugün İskoçya denilen kuzey kesim ‘Pitc’ bölgesiymiş. III.yy.dan sonra Roma ve dolayısıyla Hristiyan etkisi artmış.

İskoçlar İngilizlerle devamlı çatışmış ve İngilizler 1292’de İskoçya’ya hakim olmuşlar. 23 Haziran 1314 tarihinde Robert Bruce, Bannockburn savaşını kazanmış ve İskoçlar bağımsızlığını almış. 1707 de tekrar İngiltere’nin o dönem başındaki kral Oliver Cromwell’in İskoçya’ya yaptığı akın sonucu bağımsızlıklarını kaybetmişler.

Dünyanın dört bir yanına sömürgeci zihniyetiyle el atmış ve akıl almaz gaddarlıklar sergilemiş İngilizler’den doğal olarak hemen yanı başlarındaki İskoçlar nasiplerini fazlasıyla almışlar. Dipdipe konumda olmalarına rağmen 750 yıl ayrıda yaşamışlar. 1603 yılında gerçekleşen Birleşik Krallık’ın -United Kingdom- ambleminde ‘Aslan’ İngiltere’yi, ‘Boynuzlu at’ -Unicorn- ise İskoçya’yı temsil ediyor. 

İskoçlar daima kimliklerini, geleneklerini muhafaza etme gayreti içinde olmuşlar. Meselâ, erkekler ‘Kilt’ denilen ekose etekleri giymeye devam ediyor. Fotoğrafçı vitrinlerini bir sürü geleneksel kilt eteklikli ve gaydalı erkek resimleri süslüyor. Keltler aslen siyah saçlı ve esmer olduğundan bugün İskoçların çoğunun sarı veya kızıl saçlı ve renkli gözlü olmalarının Vikinglerden kaynaklandığı söyleniyor. Aslında yerel lisan ‘Gaelic’, oldukça karışık ve zor imlâsına rağmen halen İskoçlar tarafından yerel basında ve televizyonlarda kullanılmakta. Kendi dilleri ‘keltçe’ ‘Celtic.’ İngilizceyi de anlaşılması biraz zor farklı bir diyalektle konuşuyorlar. İlk gittiğimde ingilizlerin hıçkırık tutmuş gibi o tuhaf aksanlı konuşmalarını anlamaktakta ne kadar zorlandıysam bu seyahattede İskoçları anlamak için kafa patlattım…

İskoçların kiliseleri, adli ve eğitim sistemleri, kültürleri, zihniyetleri farklı. Eğitime verdikleri önem ise İngiltere’de Oxford ve Cambridge kurulmamışken İskoçya’da dört üniversitenin faaliyette olmasından anlaşılıyor. Güleryüzlü, mütevazı ve sevimli insanlar. Onlara her ne kadar ‘cimri’ denilse ve haklarında fıkralar anlatılsa da ben İngilizlerin onlardan her bakımdan çok daha cimri ve hesabi olduklarını biliyorum. Nedense bu tarz psikoloji hemen tüm toplumlarda var kendilerindeki defoyu bir başkasına yapıştırıp kaba tabirle ‘bok atıp’ kendini rahatlatma metodu. Ne yararı var?.. Gerçekleri bu şekilde davranmakla değiştirmek mümkün olabiliyor mu?..

Dönelim seyahatimize… Harika bir otobanda gidişte ve dönüşte mola vereceğimiz Aviemore kentine kadar yol aldık. Bu kentte ilk gözüme çarpan, daha sonra diğer kasaba ve kentlerde de rastlayacağım üzere; bir fotoğraf stüdyosunun vitrinine koyduğu yeni evli çiftlerin ilginç fotoğraflarıydı. Enteresan olan; gelin hanımların bildiğimiz normal uzun beyaz gelinlik giymiş olmalarının yanında tezat teşkil eden milli kıyafetler içindeki ‘kilt’ eteklikli ve dize kadar çoraplı aradan kıllı bacakları gözüken damatlardı.

İskoçya’da her yerde doğa sonderece zengin. Ama Aviemore’dan sonra kuzeye doğru devam ettikçe inanılmaz güzellikteki doğada ‘Thistle’ adını verdikleri tarlalar halindeki ‘mor çiçekli deve dikeni’ görüntüleri muhteşemdi.. Yeşilin sayısız tonlarının arasında bu mor çiçekli tarlaların yarattığı tezat adeta bir şölene dönüşüyor. Koleksiyonum için aldığım kartpostalların birçoğunda birbirinden ilginç tarihi şatoların yanısıra bu harika tabiat örtüsü de çarpıcı bir biçimde görülmekte.

İklimin sonderece sert ve soğuk olmasının sonucu olsa gerek; gerek Shetland koyunlarının gerekse büyükbaş hayvanların vücutları upuzun peluş gibi tüylerden oluşan bir kürkle kaplı.

Aviemore’dan akşamüstü varacağımız Ullapool’a gelmeden önce, gürül gürül akan nehir üzerinden köprüyle falan geçilen bir piknik yerinde mola verdik. Nehir suyunun 4-5 metre yükseklikten aşağı dökülerek hafif bir şelâle meydana getirdiği yerdeki görüntü çok ilginçti. Zira 8-10 kiloluk kocaman somon balıkları şelâleden aşağı düştükçe sudan fırlayıp geri atlamaya çalışıyorlardı.

Betty bana “Bu gördüğün balıkları tutmak kesinlikle izne tâbidir. Eşimin ve oğullarımın balık avlama müsaadeleri var. Ancak ‘sınırlı’ olmak kaydıyla” dedi. Hayran oldum doğayı bu kadar itina ile koruyor olmalarına. Tevekkeli değil somonlar kuzu gibi olmuşlardı.

İlk geceki ‘Haggis’ deneyiminden sonra; İskoçya seyahatimin sonuna dek; yemek konusunda daima birinci tercihim olan balık ve deniz mahsullerinden yemekle geçti. Bizde de tavuk vb. gıda maddeleri nasıl parçalar halinde satılıyor ve herkes tercih ettiği yeri alıyorsa; İskoçya’da da marketlerde inanılmaz çeşitlilikte başta somon olmak üzere diğer balık ve deniz ürünleri seçenekleri var. Bu seven için harika bir şey. Ben resmen bayram yaptım.

Ullapool’a vardığımızda deniz kıyısındaki kampingde kalacak olmamız beni çok mutlu etti ve heyecanlandırdı. Çünkü bu bir ilkti benim için. Bir başka ilkte kalacağımız çadırı birlikte kurmamız oldu. Çok hoş ve ilginç bir deneyimdi. Betty çok tecrübeli böyle işlerde. Bende o ne dediyse harfiyen yaptım ve tek odalı, verandalı çadırımız çabucak kurulmuş oldu. İçine denk gelen çimenle kaplı zemine önce bir örtü yaydık sonra deniz yataklarını şişirdik, o yatakların üstüne de uyku tulumlarını koyduk. Büyük Britanya adasının üst ucunda ve deniz kıyısında olmamız dolayısıyla gece çıkan nemli ayazdan çok üşüdüm. Betty bana arabadan birde kaz tüyü yorgan bulup getirmez mi? Gözlerime inanamadım. Arabaya yorganda koymuştu demek…

2000 yılında Avrupa’da yaz gayet serin geçti. İskoçya’dan sonra gittiğim Belçika ve Hollanda çok daha aşağılarda olmasına rağmen hava 19-20 dereceden yukarı çıkmadı ne yazıkki… Nerden bilebilirdim?.. Almışım yanıma pamuklu t-shirtleri, şortları, bol bikini ve pareoları! Yanımdaki kıyafetlerin tümünü üstüste giyiyor yine de ısınamıyordum! Betty halime acıyıp bir kazak verdi de hayatım kurtuldu. Sekiz gün nerdeyse hiç çıkartmamacasına onu giydim.

Ullapool’daki kampingdeki ilk gecemizde piknik tüpü üstünde tavada pişirdiğimiz balıkları ve üstüne içtiğimiz çayları kahveleri keyifle götürdükten sonra sıra yatmaya gelice; İskoçya’ya özgü çok ilginç bir haşaratla tanıştım ‘Matches.’ Bizim limon sineği dediğimiz boyutta miniminnacık bir şey. Ama ısırdığı zaman arı sokmuş kadar can yakıyor! Kamp kurduğumuz yerde akşam olunca kümeler halinde sanki bir bulut gibi ‘matches’lar gelmez mi?.. Allahtan her türlü önlemi düşünen Betty, çadırın veranda kısmınıda ağ gibi bir örtü indirmek suretiyle örtüp birde tütsü gibi, helezon şeklinde bir sinek kovucu yakıp koydu. O sayede matches’lar iç bölüme ulaşamadılarda rahat bir uyku uyumak nasip oldu.

İskoçya’da topu topu 5 milyon insan yaşadığı ve en kalabalık şehir Glasgow’un nufusunun 750.000 olduğu gözönünde tutulursa; gittiğimiz şehir ve kasabalar bana çok sakin ve huzurlu geldi. Doğal güzellikler hep ön plânda ki; bu da bizim gibi betonlaşmış kentlerde yaşayanlar için bulunmaz bir nimet. Havanın temizliği güzelliği oksijen oranının yüksekliği hissedilir derecede. Ciğerlere bayram ettiriyor.

Ullapool’da çok şirin kafeler restoranlar vardı. Biraz gezinip bir müzik marketten özgün gaydalı İskoç müziği cdleri aldıktan sonra yine arabayla cıvardaki Gairloch, Lochinver gibi yerleşim merkezlerine gittik. Özellikle kıyı şeridinde denizin rengi görülmeye değer. Bir de hava güzel olsaydıda yüzebilseydik ama nerdeee… Denizde bir buz parçacıkları eksikti!

Ullapool’daki üçüncü günümüzde kamptan sabah erken ayrılıp feribotla Lewis adasına gitmek üzere yola çıktık. Temmuz ayı olmasına rağmen güvertede durmak mümkün değildi. Ana karadan ayrıldıktan bir müddet sonra apartman boyu dalgalar üstümüzden atlamaya başladı. Feribot öyle bir sallıyordu ki ayakta durmak da olası değildi. Betty ile yanımızda oturan yaşlı bir Amerikalı gurupla sohbet ederek vakit geçirdik.

Lewis adasındaki yerleşim merkezi ‘Stornoway’e inince bizi otobüsler karşıladı. İlk durağımız dünyaca ünlü ‘Shetland’ yününden ‘Clans and Tartans’ diye anılan her rengin ve desenin ayrı bir kabileyi temsil ettiği ekose kumaşların dokunduğu bir atölyeyi ziyaret oldu. Modern makinalarla üretimin yanında çok eski dokuma tezgahlarınıda muhafaza etmişler. Bize göstermek için birisi oturup hemen eski sistem dokuma da yaptı. Arzu edenler alışveriş etti.

Oradan adanın kuzey kesiminde bulunan 6000 yıllık geçmişi olan tarih öncesi ‘Callanish’ Taşanıtlarını ve yakınındaki tarihi kale kalıntılarını gezdik. Tekrar Stornoway’e dönüp yemek ve yürüyerek keşif gezisi derken akşamüstü oldu ve Ullapool’a dönüş vaktimiz geldi.

Ullapool’dan ayrılmadan Betty, “Sen bekle” deyip bir yerlere girdi çıktı, bir şeyler konuştu ve “Sana bir sürprizim var!” dedi. Bir mânâ veremedim “Acaba ne sürpriz yapacak?” diye… Benim zaten yanımda ülkesini karış karış bilen ve işini, eşini, iki de çocuğunu (her ne kadar yetişkinde olsalar) bırakıp yanımda gelen bir arkadaşla geziyor olmam bulunmaz bir şanstı. Daha ne isteyebilirdim ki?..

Birlikte kurduğumuz sevimli çadırı yine birlikte söküp, onca öte berinin hâlâ nereye sığdığına bir anlam veremediğim mini cooper’ın arkasına yükledik ve yine muhteşem doğaya attık kendimizi. Bütün gün süren yolculuğumuzda Brora, Golspie ve Dornoch’a uğradık. Akşama doğru tarihi bir şatoya vardık. Betty “İşte, bu gece kalacağımız yer burası” demez mi?.. Çok sevindim. Burslu gittiğimde, Fransa’nın vadileri ve şatolarıyla ünlü gastronomi merkezi ‘Dordogne’da kaldığımda bir çok şatoyu ziyaret etmiştim ama gece kalma fırsatım olmamıştı doğrusu. İnsan ister istemez heyecanlanıyor. O yüksek ve kalın taş duvarlar, 5-6 metre yükseklikteki tavanlar, git git bitmek bilmeyen koridorlar, devasa kapılar, bastıkça gıcırdayan tahta merdivenler, yer döşemeleri, tarihi ortama uygun perdeler, duvar halıları, döneme ait möbleler… Böyle bir ortamdan etkilenmemek ve tarihin derinliklerine doğru yolculuk etmemek mümkün değil.

Günümüzün ekonomik ve sosyal koşulları gereği, şatoların büyük bir kısmı müze-ev veya müze-otel haline dönüştürülmüş. Bakımı ve masrafı sonderece zor olan bu devasa mülkler için gereken para kaynağını; ziyaretçilerden alınan 3-5 pound gibi ‘gezme’ veya 15-20 pound gibi ‘konaklama’ ücretleriyle karşılama gayreti içindeler.

Carbisdale adlı ‘Youth Hostel’ (Öğrenci Yurdu) haline getirilmiş şatoda; ertesi gün güzel bir kahvaltıdan sonra gidip bilgi alıp “Bu gecede ben ısmarlıyorum, lütfen gene burda kalalım, üstelik bu gece ‘Skoç Gecesi’ etkinliğide var” dedim. Arkadaşım itiraz etmedi.

Güzel bir kahvaltı sonrası İskoçya’daki en görkemli şatolardan birine Golspie Sutherland yakınlarındaki Dunrobin Şatosu ve bahçesini ziyarete gittik. Uzun süre Sutherland Dükü’ne ait olan 189 odalı bu şatonun inşası 1275’te başlamış 1300’de tamamlanmış. Birinci dünya savaşı döneminde Denizcilik Hastanesi olarak, daha sonra 1965-1972 yılları arası erkek mektebi olarakta kullanılmış. Muhteşem bahçe düzenlemesi ise 18 yy bahçe sanatının mükemmel bir örneği.

Kaldığımız Carbisdale şatosunda akşam yemeği sonrası büyük salonda düzenlenen İskoç gecesine katıldık. Müziklerde danslarda çok ilginçti. O gece dans eden kızların kilt eteklerinin renklerine hayran olup sekizinci skoç eteğimi almaya karar verdim!

Gayda; İskoçya ile özdeşleşmiş borular ve tulum olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Her ne kadar Romalılar tarafından getirildiği rivayet edilsede hüzünlü sesiyle, kederli ezgileriyle bu çoskun doğa ile kaplı dağlarda yankılanan sesiyle bu ülkeye çok yakışıyor. Tıpkı türkülerin Anadolu’yla, Fadoların Portekiz’le örtüşmesi gibi.

Şato’da kaldığımız odanın penceresinden yemyeşil bir vadi gözüküyordu ki… Saatlerce seyretmek insanı sıkmak bir yana huzur veriyor. İskoçya’daki tarihi ve coğrafi güzellikleri gördükçe o vakte kadar defalarca İngiltere’yi ziyaret etmiş ve buralara gelmemiş olduğuma pişman oldum.

Ertesi gün Highlands’ın Başkenti, Inverness’e hareket ettik. Bu küçük endüstri, ticaret ve kültür kenti, Ness nehrinin ağzında ve Moray körfezinin güney yakasında. Piet Krallığı döneminde başkent olmuş kentin halkı tarihten beri balıkçılıkla geçinmiş ancak Kuzey Denizi’nde yer alan petrol plâtformları şehrin kaderini değiştirmiş.

Genelde yağışlı, sisli, soğuk, bulutlu ve güneşsiz olduğu söylenen Highlands beni sanırım birazda Temmuz ayı olması nedeniyle pırıl pırıl karşıladı. Büyük Britanya adasının en yüksek dağları Cairngorms ve ilk kayak merkezi de bu bölgede bulunuyor. Betty “Çok şanslısın bu gökyüzünü bulutsuz ve bilhassa şu dağların, tepelerin zirvelerini net görmek İskoçya’ya gelen çoğu kimseye nasip olmaz” dedi. Elbette şanslıydım. Bir kere eşini ve çocuklarını -gerçi hepsi koskoca yetişkin insanlar ama- en önemlisi işini gücünü bırakıp yıllık izninden bir haftayı bana ayırıp ve maddi manevî özveride bulunarak bana eşlik etmesi bulunmaz bir ayrıcalıktı… Bir de İskoçlara cimri derler ve haklarında fıkralar anlatılır. Herhalde bunlar, esas kendileri cimri olan ve ayrıca bir dolu kötü hususiyeti kendilerinde bulunduran İngilizlerin uydurması.

Buralara kadar gelmişken hiç içmesemde; ‘Hayat Suyu’ Viski’nin öyküsünü dinlemeden ve bir imalâthane ziyaret etmeden gitmek olmazdı. İçkiye pek düşkün olan Betty de eski ve ünlü firmalardan birine götürdü.

‘Scotch Whisky’ yüzlerce yıl önce yapımına başlanan, muhteşem doğanın ortasında sessizce akan mineral dolu Skye nehrihin suyu ile yine aynı topraklarda yetişen arpa ve sadece İskoçya’da bulunan ‘turba’ adlı bir cins bitki kömürünün birlikte kullanılarak damıtılmasıyla elde ediliyor. Viskinin hammaddesi arpa maltları; bitki kömürlerine işlenerek kurutuluyor ve bu viskinin kokusuna ve tadına siniyor. Dünyanın başka hiç bir yerinde bulunmayan bu malzeme İskoç viskisinin tadıyla kokusuyla taklit edilememesini sağlıyor. Bugün İskoçya’ya 190 kadar ülkeye ihraç edilmek suretiyle 2 milyar sterlin gibi bir gelir sağlıyor. İskoçya’da halen irili ufaklı 110 viski imalathanesi var. Viski tadını toprak, su ve havadan alıyor. Meşe ağacından özel surette hazırlanmış isli devasa fıçılarda bekletiliyor. Yaklaşık her varilden 330 şişe kadar viski elde ediliyor. Viskide kendi içinde üçe ayrılıyor; Malt, Tahıl (Grain), Harman (Blended).

Bu varillerin özelliği Kuzey Amerika ormanlarından özel seçilmiş 100-150 yıllık beyaz meşe ağaçlarının odunundan, titiz bir işçilikle ve 30 yıl en az viski üretiminde hizmet verecek şekilde ustalıkla imal edilmiş olmaları. Varil hem loş ortamda nefes aldırmalı hemde içindeki sıvıyı sızdırmamalı… Ömrünü tamamlamış variller ise bazen ortadan kesilip çiçek serasını gibi hizmet vermeye devam ediyor.

Bütün bu açıklamalardan sonra ikram edilen içecekleri usulen alıp hemen kadehleri arkadaşıma veriyorum. O lakır lakır viski içen tipik bir İskoç. Yazı bu kadar soğuk olan, kışını ise tahayyül dahi edemediğim bu ülkede soğuğada ancak böyle katlanılır diye düşünüyorum…

Aviemore üzerinden eve dönüyoruz. Son gecemde Büyük Britanya adasının meşhur yiyeceği ‘Fish and Chips’ ile karın doyurup golf kulübündeki danslı şarkılı eğlenceye gidiyoruz. Betty’nin oğullarından Rush koyu bir Beşiktaş’lıymış meğer. Üstündeki formayla beni şaşırtıyor!..

Ertesi sabah Betty ve Graham bana Edinburg’a kadar eşlik edip Londra’ya uğurladılar. Gidişte ve dönüşte transit geçtiğim ve keşfetme imkânı bulamadığım bu tarihi başkent genel görünüm itibariyle bana Londra’yı anımsattı.

Gerçek bir Türkiye tutkunu olan ve her sene en az iki sefer ülkemize gelen Betty’yi, ailesini ve ülkesini her şeyiyle çok sevdim. İskoçya’da çok hoşlandığım bir başka şeyde benim vazgeçilmezim; beş çayı keyfi oldu. Ama sütsüz içmek kaydıyla…

Bir doğa sever ne ister?.. diye sorunca; bu ülkeyi gördükten sonra benim vereceğim yanıt: “İskoçya gibi zengin bir tabiata sahip ülkesinin olması” olacaktır. Ancak ‘Para parayı çeker’ sözündeki gibi ‘Doğada doğayı çekiyor.’ Bir coğrafya ne kadar zengin tabiata sahipse o kadar bol yağmur alıp daha da bitki örtüsü artıyor… Biz ise güzel ülkemizde gitgide yeşili az betonu çok ortamlar yaratıp sonrada tabiatın gazabına uğrayınca acılar içinde kıvranıp gözyaşları döküyoruz.

İngiltere’ye kadar gidenlerin bir İskoçya kaçamağı yapmadan dönmeleri büyük kayıp. Hararetle tavsiye ederim. Ancak kış aylarına denk getirmemek kaydıyla!.. Ben kendi adıma ülkenin kalan bölümlerini ve aynı adanın diğer bölümünde yer alan İrlanda’yı ve Galler’i de birgün gidip görebilmeyi çok arzu ediyorum…

Hindistan’da Geleneksel Bir Düğün

26 Ekim 2005 akşamı Gezginler Kulübü üyeleri için yapılan 2005 yılı En İyi Belgesel Oskarını almış ‘Kalküta Çocukları’ adlı filmin özel gösteriminde, bazı sahneler; bana 1991 senesinde gittiğim ve ondokuz gün kaldığım Hindistan seyahatini anımsattı. Bu filmin konusu aslında tam manasıyla bir insanlık dramı. Şayet bu ülkeye gittiyseniz veya filmi gördüyseniz sizde sanırım benimle bu yazıda belirtmeye çalışlacağım izlenimleri paylaşacaksınız. Hindistan, genelev yaşamı dışında da uzun yıllar çok acımasızca sömürülmüş olmanın izlerini açık ve net bir biçimde yansıtıyor zira…

Hintli kız arkadaşım Vaishali’yi 1987 senesi Haziran ayında Fransız hükümeti gençlik ve spor bakanlığının başarılı öğrencilere verdiği burs kapsamında tanımıştım. Daha sonra devam eden mektuplaşmalar esnasında bana; “Evleniyorum. Düğünüme mutlaka gelmelisin” diyerek davetiye yollayınca “Böyle fırsat ele geçmez, gitmeliyim!” deyip, derhal harekete geçtim.

Annem bana o zamanlar takılırdı; “Kızım, sana gökyüzünde düğün var deseler mazallah merdiven dayayıp gitmeye kalkarsın!” diye… Haksız da sayılmazdı hani!..

Hemen kolları sıvayıp seyahatin organizasyonu için çalışmalara başladım. O sıralar Türk Hava Yolları bir sene kadar süren bir grev sürecindeydi ve Bombay’e tek direk uçan havayoluydu. Bu seçenek devre dışı olduğundan, uçak bileti için epey bir araştırma yaptıktan ve Gulfair’in 1.675 $, Alitalia’nın 1.450 $’lık dudak uçuklatan bilet fiyatlarını öğrendikten sonra 775 dolardan Emirates’in Dubai üzerinden gidilip dönülen yolculuğunda karar kıldım.

Yalnız yine o sıralar yaşanan bir başka ayrıntıyı da belirtmeden geçemeyeceğim. Pan American havayolu batış sürecine girmişti ve 200 dolardan gidiş-dönüş New York’a uçak bileti vardı… Pasaportumda ömür boyu -sonradan 10 yılla sınırlanan- vizem olmasına rağmen beni hiç ilgilendirmedi bu durum. Serde anti-amerikanlık var ya!..

Ancak, bizden kat kat geri olduğunu bildiğimiz bu ülkeye bile ‘vizesiz’ gidilemeyeceğini ve Ankara’da bulunan elçilikten temin etmek gerektiğini öğrenince bayağı bir bozuldum. Demek Türkiye’nin itibarı bu kadar düşmüştü!..

Arkadaşım ve ailesi için kristal çanak, sallantılı altın küpe gibi hediyeler almanın yanında orada tanıyacağım kişilere vermek üzere lokum, çerez vb. bazı ufak alışverişleri yapmayı da ihmal etmedim.

Bankada o dönem, bir Amerikan firmasından bir grup Hintli bilgisayar uzmanı 3 yıl kadar sürecek özel bir çalışma yapmaktaydı. Onlardan, hem bu seyahate hemde 19 günün tümünü orada geçirmeyi düşünmediğimden; Maldivlere nasıl gidip döneceğime dair bilgiler aldım. Yalnız hiç unutmam; “Gitmeden önce salgın veya bulaşıcı hastalıklara karşı aşı olmalı mıyım?” soruma çok bozulmuşlardı…

Annemin “Bugüne kadar gittiğin diğer ülkeler buradan daha müreffeh olduğundan ses etmedim, amaHindistan’da ne işin var? Aklından zorun mu var senin evlâdım?” tarzı sözleri yetmezmiş gibi; o sıralar bir de televizyon kanallarından biri bir akşam ‘Selam Bombay’ filmini vermez mi?! Bir pislik, bir sefalet… Sokaklarda gezen fare sürüleri!!! Feci görüntüler… Ben habire başka kanala geçiyordum. Annem şiddetle itiraz edip “Çabuk orayı aç! Açta gör, nereye gideceğini” diye feryat ediyordu. Bir başka tuhaflığı da “Şu gün şu saatte geleceğim. Beni karşılayın” diye bildirmek için telefon ettiğimde yaşadım. Elimdeki numaraları çevirdikçe otomatik santral italyanca bir şeyler diyordu. Deli oldum, “yahu ben Hindistan’ı arıyorum italyanca ne alâka?” diye…

Bizim bankadaki Hintlilere sorunca ne deseler beğenirsiniz?.. “Bizim ülkeye telefon bağlantısı İtalya üzerinden yapılmakta. Hatlar doludur. Herhalde o sebeple ulaşamadın!..”

Mektup atsam bir ayda zor gidecek. Neyse bir haftasonu boyunca, telefonu durmaksızın çevirerek sonunda hattı düşürmeyi başarıp arkadaşımla konuştum. Ve uçuş numaramı, günümü, saatimi bildirmeye muvaffak oldum. Ama annem haklı olarak “Şu sarfettiğin efora bakta, ne kadar b.ktan bir yere gideceğini anla evlâdım!..” dedi. Eeee boşuna dememişler ‘Ulu sözü dinlemeyen ulur gidermiş…’

Bütün muhalefetine rağmen canım anneciğim; kafasına koyduğunu yapan, burnunun dikine giden kızını, havaalanına kadar gelerek yolcu etmeyi de ihmal etmedi.

1991’den bugüne yirmibeş-otuz kadar değişik yerli ve yabancı havayolu şirketiyle seyahat etme imkânım oldu. Ama hâlâ Emirates’ten daha şıkını, cömertini ve konforlusunu görmediğimi ifade etmeliyim.

Serince bir Mayıs öğleden sonrası İstanbul-Dubai uçuşu için içine bindiğim uçak başka türlü konforlu ve şıktı. Evvelâ manken fiziğindeki, tabii afet görevliler herkese Gucci marka -içi seyahat esnasında gerekecek malzemelerle dolu- seyahat çantaları verdiler. Yemek faslına gelince elimize dağıtılan mönülerden ne istiyorsak seçtik ve yedik. Şimdi neyse; belki daha şık, lüks havayolları da vardır, ama ben 90’lı yılların başından bahsediyorum…

Kulaklıktan stereo müzik ve film yayınları derken Dubai’ye indik. Yerim cam kenarıydı ve havalandıktan sonra aşağıdaki tabiat örtüsünün yesilden beje, bejden griye dönüşümünü ve denizden geçerkende petrol kulelerinin alevlerini açıkça görmek ve gittiğim istikametin coğrafi açıdanda ne kadar ‘madara’ olduğunu havadayken bile tesbit etmek mümkün oldu.

Dubai havaalanının vergisiz satış mağazaları ve bilhassa elektronik eşyaların ucuzluğu dillere destan ta o zamandan. Benim Bombay uçağıma kadar 5 saat gibi bir vaktim var. Vakit geçsin diye, biraz dolanıyim dedim. Bir şey almaya niyetim yoktu. Sadece ortamı kolaçan etmek ve oradaki insanları gözlemlemek maksadıyla…

Bir kere bizim uçaktan inen ve oradan Uzakdoğu’ya devam edecek tamamı erkeklerden oluşan Türk gurup hemen rehberin etrafını sarıp “Karı kaça orada, karı?” “Seks shop var mı?” falan gibi sorularla Türkiye’yi geride bırakmış olmanın rahatlığıyla niyetlerini avaz avaz sergiler bir haldeydiler…

Oranın yerel insanının görüntüsüne gelince; simsiyah sımsıkı kapalı ve hatta peçeli, erkeğin birkaç metre gerisinden yürüyen -öcü gibi dolaşan- kadın sürüleri. Bir müddet sonra yorulup oturunca entari ile gezinen Arap erkeklerinin futursuzca uluorta osurup geğirmeleri, önlerini karıştıran görüntüleri karşısında hem midem bulandı hemde dehşete kapıldım. İnsan gözlerini nasıl kaçıracağını, ne tarafa bakacağını bilemiyor…

Bir başka ilgimi çeken şeyde, dakika başı inen ve kalkan birbirinden ilginç kargo uçaklarıydı. Meğer Dubai’ye hergün et, süt, yumurta, balık, sebze başta olmak üzere aklınıza ne gelirse günlük taze taze havayoluyla gelmekteymiş. Para bol nasılsa… Bizim modayla seyahat etmeyi seven ‘güzide’ milletimiz şimdilerde çok revaçta olan Dubai’ye gittiklerinde neler görüyorlar bilemeyeceğim ama o 4-5 saat içindeki gözlemlerim bana ‘Ne Şam’ın şekeri, ne Arab’ın yüzü!’ dedirtmeye yetti de arttı bile!!!

Bombay uçuşu için alındığımız salonda adamın biri; bir yandan parmağını köküne kadar sokup burnunu karıştırırken diğer yandan bana laf atıp sohbet etmeye çalıştı. “Kimsin? Nesin? Nerden gelip, nereye gidiyorsun?” diye. Şimdilerde çok gündemde olan ‘Osho’ nam-ı diğer “‘Bagwan’ın müridi misin? Ölüm yıldönümüne mi gidiyorsun?” demez mi!.. Parmağıyla beynini karıştıran bu adama “Benim şarlatanlarla işim olmaz! Düğüne gidiyorum” dedim. Boncuk beyinli Amerikalıların servetlerini hibe edipte müridi oldukları; Rolls Royce filosuna sahip bu ‘mümtaz’ şahsiyetin öldüğünü ve birinci seneyi devriyesi için dünyanın dörtbir yanından insanların Puna’ya akın akın geldiklerini de böylece öğrenmiş oldum.

Dubai-Bombay uçuşu için alındığımız uçakta yine aynı havayoluna aitti, ancak size içerdeki baharat ve yağ kokusunu tarif etmem mümkün değil. İçerdeki çoğu Hintli olan yolcuların bir kere tenleri efil efil kokuyordu. Sonradan anlayacaktım ki benim İstanbul’a geri dönene dek alışmam gereken bir süreçti bu…

Bu uçuşta, sonradan çok seveceğim; ilk Hint mutfağı yemeğim olan ‘tandoori chicken’ı tatma imkânım oldu.Bombay havaalanı için alçalırken dışarı baktığımda gördüklerim, bana bir felâket bölgesine yardım getiren uçaktaymışım izlenimini verdi.

Annem bir kez daha haklı çıkmıştı. Ama artık pişman olmak için çok geçti…

Hele alanda ellerinde plastik ibrik, leğen ve hatta alaturka helâ taşıyla gümrükten geçmeye çalışanları görünce… İster istemez “Ben nereye geldim, bu ne haldir, ne iştir böyle?!” dedim.

Ancak yazının sonuna kadar beklemeyip, hemen belirtmek zorundayım ki… Hayatımda ilk kez bir geziden 5 kilo vermiş olarak dönmeme rağmen; bu seyahati yapmış olmaktan asla pişman değilim!.. Şu ana kadar gittiğim ülkelerin hiç birinde Hintliler kadar sıcak, sevimli, huzurlu, yüce gönüllü insanlar tanımadım. Belki değil, muhakkak; bu seyahat beni hijyen açısından çok ama çoook zorladı. İnsani duygularımı çok hırpaladı. İngilizlerin yaptığı sömüründen, zulümden, geride bıraktıkları perişanlıktan utanç ve hatta nefret duydum. Ama bana çok büyük tecrübe, yepyeni ufuklar ve bakış açısı ve hâlâ devam eden dostluklar kazandırdı…

Havaalanının o kargaşasında Vaishali (Veyşali) ile birbirimizi nasılsa bulduk!.. Bir taksiye bindik. Taksi dediysem üç tekerlekli yanları açık triportör denilen cinsten. Trafik korkunç!.. Her durduğumuzda bize doğru uzanan bir dolu el; ya ipe dizili yaseminleri satmaya veya sadaka istemeye çalışan insanlara aitti!.. Bir yandan arkadaşımla hasret gidermeye diğer taraftan göğsüme sıkı sıkı bastırdığım çantama mukayyet olmaya çalışıyordum. Çünkü Hindistan’da ve gitmeyi planladığım Maldivler’de harcamak üzere bol nakit para vardı yanımda …

Doğruca, -sonradan öğrendiğim üzere- Vaishali’nin evlenince gelin geleceği eve gittik. Kaynı, eltisi, çocukları ve kayınvalidesi karşıladılar.

Hindistan’da düğünü kız tarafı yapıyor, hatta damada -normalde- drahoma da ödeniyormuş. Ama arkadaşım, kuzeniyle evlendiğinden bundan kurtulmuş!

Bombay’da kaldığım iki gün zarfında, evlendiklerinde yatacakları odayı ve yataklarını bana tahsis ettiler. Ne incelik…

Bu ülkede insanları kategorize eden ‘Kast’ sistemi var ve toplum 4 ana kast ve onların bölünmesinden oluşan 3000 civarı alt kasttan oluşuyor. Evlilik hadisesi de ancak aynı ‘kasttan’ yani sosyal sınıftan olanlar arasında gerçekleşiyor. Her kastın kendine özgü gelenek ve görenekleri var ve ‘kast’ seçilebilen veya değiştirilebilen bir şey değil. Kişinin doğumla ana-babadan aldığı bir durum…

Maharastra eyaletinin başkenti Bombay; 3.287.590 km2 yüzölçümüyle neredeyse bir kıta büyüklüğündeki ve bir milyar küsür nüfuslu Hindistan’ın, başkent Yeni Delhi’den sonraki en önemli ve kalabalık şehri. Para birimi ‘Rupi’

Yedi ada üzerine kurulmuş bu şehir, 1862 yılında adaların toprakla doldurularak birbirine bağlanmasıyla; denizden toprak elde etme konusunda dünya çapında bir projenin hayata geçirilmesiyle meydana gelmiş…

Bombay, ülkenin en önemli finans ve endüstri merkezi olması yanısıra; senede 600 film üretimiyle Hollywood’un ‘H’ sini atıp yerine ‘B’ koymak suretiyle ‘Bollywood’ diye anılan devasa stüdyolarıyla da ünlü.

Ertesi gün Veyşali’nin kaynı ile; şimdilerde internette dolaşan maillerde hani ‘Only in’ diye bir ilginç slayt gösterisi var ya… Ülkelere ve insanlarına dair tipik görüntülerden oluşan. Ondaki salkım saçak, içi dışı insan dolu akıl almaz görüntüdeki trene bindim! Şehir merkezine, lüks bir otel içindeki seyahat acentasına gittik. Maldivler için bilgi almaya…

Dehşet kalabalığa ve o salkım saçak yolcularına rağmen vagonlar nasıl devrilmedi bilemiyorum… O güzel, kömür gözlü insanların hepsinin bir yerinde bir sakatlık vardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin eli!.. Allah rızası için sağlam insan mumla aransa yoktu!.. Artık kötü koşullarda doğmaktan mı, yoksa yaşamaktan mı ne derseniz deyin.

Etrafı gözlemledikçe Hindistan’ın bir hanımın yalnız seyahat edebilmesi açısından ne derece elverişsiz koşullarda olduğuna ve misafir olduğum evdeki düğün hazırlıkları dolayısıyla beni uğurlama ve karşılamalarının çok zor olacağına derhal kanaat getirdim. Zaten ertesi gün, Vaishali ile birlikte Bombay’e 75 km mesafede bulunan ailesinin yaşadığı Chincwad’a gitmek üzere yola çıktık.

Hindistan’da 200 milyondan fazla inek yaşıyormuş. Ve malum, orada ‘inek’ kutsal!.. Zavallı hayvancıklar, açlıktan ve halsizlikten bir deri bir kemik. Adım atacak halleri olmadığından pat diye yolun ortasına çöküveriyorlar!.. Kimin haddine, gidip itmek kakmak ve yolu açmak… Trafikte haliyle, kilometrelerce uzayan tıkanıklar yaşanıyor. Ta ki inekciğin gönlü olup kalkıpta yürüyene kadar. Buna bir de, lânet İngilizlerin orada bıraktığı ters trafik sistemini ilâve edin…

Yolculuk hayli ilginç geçti. Chincwad’a vardığımızda, Kalbag ailesinin ikâmetgâhı; kocaman bir arazi içinde tek kat üzerine kurulmuş verandalı tipik bir çiftlik eviydi. Vaishali’nin, annesi babası, kızkardeşi Sonali’yle ve diğer aile bireyleri ve hizmetkarlarla tanıştım. Sonradan öğrenecektim ki elektrik mühendisi olan baba su filtreleri ve motorları imal eden bir fabrikanın sahibiydi, anneyse eczacıydı. Hindistan’ın en ünlü marka özel arabası ‘Tatamobil’in yanında Veyşali’nin kullandığı bir ufak Suzuki-Maruti binek otomobil ve bir kaçta şık motorsiklet evdekilerin ulaşım ihtiyaçları için kapıda hazırdı. Buna karşın evde ne doğru düzgün bir eşya, ne halı kilim, ne perde vardı. Yemek dahi metal tabak ve bardaklarla yerde lotus biçiminde oturularak elle yeniyordu. Aileye hediye olarak götürdüğüm kristal çanak, haliyle çok komik kaçtı…

1987’den beri tanıştığım ve kesintisiz yazıştığım arkadaşıma hiçbir zaman ailevi durumu hakkında soru sormamış, yalnızca Fransa’da tanıştığımı gözönünde bulundurarak “Sokaktaki gariban Hintli olsaydı Paris’e kadar gelecek imkânı bulamazdı” diye savunma yapmıştım annemin itirazlarına…

Eh, kısmende olsa bende haklı çıkmıştım!

Chincwad’daki ilk gece; saat sabaha karşı 3-4 sıralarında Bombay’den gelen bir telefon ve ‘Raciv Gandhi’nin öldürüldüğü haberiyle hepimiz yataklarımızdan fırladık. Evde olağanüstü bir hareketlilik yaşandı. Herkes şoktaydı ve son derece üzgündü…

Bana hemen “Kızım sen Maldivler’e gitmeyi unut! Gandhi ailesi bizim için çok önemlidir. Her an ülke çapında ayaklanmalar ve katliamlar olabilir. Sakın gözümüzün önünden ayrılma!” demezler mi?.. Evet, her seyahat bir maceradır ve beklenmedik olaylara gebedir ama bu kadarını da ummazdım doğrusu…

Yalnız gitmeden evvel Türkiye’den iş gezisine gidip dönen bir arkadaş; “Şu sıralar Hindistan’da yerel seçim var. Ortam çok gergin. Her an her şey olabilir. Gitme!” demişti. Ben de, düğün için gideceğimi, erteleme şansım olmadığını belirtmiştim.

Ertesi gün televizyondan naklen verilen cenaze törenini; yani onların dinî kuralları gereği Raciv Gandhi’nin yakılışını ve İtalyan asıllı eşi Sonia’nın -orada dul kadınların giydiği bembeyaz sariler içinde- ve de binlerce insanın katılımıyla oluşan mahşeri görüntüleri evdekilerle birlikte soluğumu tutarak izledim…

Sonraki günlerde herkes ağız birliği etmişcesine; “’O’ Amerika’nın satın alamadığı yegâne politikacıydı ve bizim en kutsal saydığımız ailenin bir ferdiydi. Bu ölümde muhakkak Amerika’nın parmağı var” dediler. Nerede yok ki zaten…

Bana “istersen bari, Hindistan’ın en güzel ve lüks tesislerle dolu tatil yöresi Goa’ya git” dediler. Ancak “İç hatlarda uçak seferleri çok gecikmeli olur, sefil olursun” diye ilâve ettiklerinden hiç gözüm kesmedi.

Kalan günlerde; adım adım düğün hazırlıklarını takip ederek, zaman zaman Osho’nun doğduğuChinchwad’a 20-25 km mesafedeki Poona’ya (Puna) gidip gelerek. Bu arada hayatımda ilk defa motorsikletle arkadaşımın arkasına oturup beline sımsıkı sarılarak çok maceralı yolculuklar yaparak. Bol bolHindistan’ın dünyaca ünlü benzersiz kalite ve güzellikteki kumaşlarından yani ‘Sari’ ve yarı değerli taşlarından başta ‘safir’, ‘lapis’ ve ‘topaz’ vede otantik ve güncel müziklerinden alarak geçti. Yakutta çok ucuzdu ama ben kırmızı taş takmayı sevmediğimden almadım.

Beni rahat ettirmek için bütün ev halkı seferber oldu. Ancak sabahın köründen itibaren eve yayılan kesif yağ ve baharat kokusu karşısında; peşimde dolaşan hizmetkârların “Sister  Şiyma, lütfen yiyin!” diye ısrar etmelerine rağmen cevabım sürekli “Teşekkürler. Tokum!” oldu. Bir tek İngilizlerden kalma adet üzere; beş çayı içilirken yanında bisküviyle ve sütsüz olmak kaydıyla evdekilere eşlik ediyordum.

Bazen de, gizlice odaya kaçıp getirdiğim galetadan -bitecek diye koklaya koklaya- yiyor ve boş mideye vitamin yutuyordum. Puna’ya bir gidişimizde, bir süpermarkette Hollanda peynirleri buldum. O gün benim için bayram oldu resmen. Hemen epeyce aldım. Evdeki hizmetlilerin yaptığı bizim kebapçılardaki küçük pidelere benzeyen ‘Çapati’ ekmeğiyle o peynirlerden biraz yedim de midem bayram yaptı!..

Vaishali dışında herkesle İngilizce konuşmak zorunda olmak, o zamana kadar kısır olan lisanıma epeyce katkı sağladı. Hatta dönüşte bankanın dil sınavında, Boğaziçili heyetten sözlüde 100 üzerinden 85 alarak İngilizceden de lisan tazminatı almaya hak kazanmam bana bu seyahatin maddi bir getirisi oldu.

Arkadaşımla aramızda Fransızca konuşuyorduk. Bir keresinde sohbet ederken “Babam ergenlik çağına girdiğimde bana; ‘Kendine herhangi bir dinden ve milletten eş seçebilirsin ama sakın Müslüman olmasın!’ dedi” deyince. Söyledikleri yüreğimi burktu. “Neden?” dedim. “Çünkü Pakistan’la Bangladeş’in ayrılması esnasında biz çok büyük acılar çektik ve katliamlar yaşadık. Müslümanlar bize korkunç zulmetti” dedi. Bu sözler karşısında nasıl utandım ve üzüldüm bilemezsiniz…

Geçmişte yaşanan müessif olaylara ve benim Türk-Müslüman kimliğime rağmen; bana düğüne gelen 1200’ü aşkın davetliden bir tek kişi dahi en ufak bir densizlik ve saygısızlık yapmadı. Tam tersi son derece ilgili, sıcak ve konukseverdiler.

Düğün günü yaklaştıkça eve gelen yatılı konuk sayısı da artmaya, kocaman odaların yerlerine serilen hasır gibi yaygıların üstünde insanlar adeta balık istifi şeklinde uyumaya başladılar. Bir tek ben, demir karyolada yatmaya devam ettim…

Bu arada, kendi ülkemde alışkın olduğum üzere; ben banyomu gece yatmadan, onlarsa sabah kalktıklarında yapıyordu.

Tabiatın kucağındaki bu çiftlik evinin hemen her yerinde ve benim yattığım odanın duvarlarında da; mini minnacıktan iguana boyutuna kadar kertenkeleler geziniyordu. Normalde evimizde minicik bir böcek gördüğümde dahi terör estiren ‘ben’ Allah tarafından çok güzel bir sınava tabi tutuluyordum! Buradaki günlerimde Yüce Rabbim benim öyle bir ‘burnumu sürttü’ ki sormayın… Bir bakıma iyi de oldu. Bir çok konuda hayli törpülendim…

Gece yatarken, sanki bir yol bulup da içime kaçacaklarmış gibi; aklım sıra kertenkelelere karşı önlem olarak şort giyip, başıma tülbent bağlayıp tuhaf bir biçimde ‘peşmergeler’ gibi yatıyordum. Onlar için son derece doğal olan bu ortama karşın benim yaptıklarıma; Kalbaglar kesin “Bunun aklından herhalde zoru var?” demiştir.

Düğün öncesi Vaishali’yle davetiye götürdüğü arkadaş ve akrabalara; ya yemeğe ya da çaya gittik ve o arada hediyeleri kabul etti. Ben yine, artık klâsikleşen “Tokum” bahanesiyle ama karnımın gurultusu duyulacak diye de ödüm koparak kendisine eşlik ettim.

Günler önceden başlayan damat tarafıyla bohça alıp vermeler, dini törenler, koca leğenlerle karılan dünyaca ünlü Hint kınası yakmalar; bizim Anadolu adetlerini katlar nitelikteydi. Hatta 45-50 dereceye varan sıcaklıktaki ortamda evdeki tek klimalı mekân olan ebeveyn odasına kapanıp; Vaishali’nin ayaklarına ve dirsekten aşağı kısmından itibaren parmak uçlarına kadar kollarına yapılan cennetteki ağaçları ve çiçekleri sembolize eden kınanın nakış gibi ince ince yapılışını hayranlıkla izledim. Gerek çalışma esnasında gerekse ne kadar sabreder ve iyi kurursa o kadar kalıcı olacağından; arkadaşımın gösterdiği sabra ve saatler boyu sfenks gibi durmasına akıl sır erdiremedim. Ama oranın süslenme ve güzellik anlayışında bu işlemin çok büyük önemi vardı…

Bu arada düğüne 2-3 gün kala gelinle-damat ‘Chandrashekhar’ (Ne uzun isim değil mi? ‘Çandraşekar’ okunuyor…) bana birbirleri için “O’na şunu söyle, bunu söyle” demeye başladılar. Ben “Siz niye direkt konuşmuyorsunuz?” deyince; “Bu bir gelenek. Biz düğün olana kadar birbirimizle konuşamayız” dediler. Bu iletişim görevi de bana düşmüş oldu.

Hindistan’da 250’den fazla değişik dil ve 1652 kadar da diyalektten oluşan konuşma çeşitliliğinin yanında; başta nufusun %80’ini teşkil eden Hindular olmak üzere, %14 Müslüman, %2.4 Hristiyan, %0.7 Budist ve diğer Sihler, Bahailer, Mûseviler vb. kalan %9’u oluşturuyor.

Tevekkeli değil Fransa’daki burs esnasında bu kocaman ülkenin 5 ayrı bölgesinden gelmiş birbirinden tatlı 5 insan; ayrı dinlere ve dillere mensup olduklarından sürekli aralarında bıcır bıcır ‘İngilizce’ konuşup tartışıp durmuşlardı. Ülkede yazılı ve görsel basında kullanılan dil Hinduca ve İngilizce. Hindu alfabesinin görüntüsü İbranice ve Ermenice’yi andırsa da harflerin bacakları çok daha kıvrım kıvrım.

İnsan okudukları ya da duyduklarıyla her ne kadar Hindistan’ın masalsı bir ülke olduğunu bilse de; oraya gidip bizzat bu inanılmaz etnik çeşitliliği, kültür zenginliğini ve insanların ne derece geleneklere düşkün olduğunu yaşamak bambaşka. Fakat bütün bunların yanında tahayyül sınırları ötesinde bir fakirliği de çıplak gözle görebiliyorsunuz. Kendi ülkenizde ‘gecekondu’ dediğiniz evler size saray gibi gelmeye başlıyor. Çünkü toprağa sapladığı birkaç bambu çubuğa, çul çaput sarıp ev diye içine girip çıkan ve kıçında ‘don’ olmayan insanlar görüp ‘Baldırı çıplak’ tabirinin ne anlama geldiğini net bir biçimde anlıyorsunuz!..

Düğün günü gelip çattığında yanımda saf ipekten çok şık bir kıyafet götürmüş olmama rağmen sarilerin büyüsüne öyle bir kapıldım ki… Ben de, onların geleneksel kıyafetini giymeyi tercih ettim.

Yaklaşık altı metre uzunluğunda olan ‘Sari’ öyle kolayca giyilebilen bir şey değil. Altına ‘peticot’ denilen astar eteklik ve üste de yarım kollu, önden çıtçıtlı; beli ve karnı açıkta bırakacak şekilde büstiyer giymek gerekiyor. Bunları da haliyle satın aldım. Evdeki hizmetkârların yardımıyla ‘Sari’mi giydim. İster pamuklu ister ipekli olsun ‘sari’ ler harikulade renkleri, benzersiz güzellikteki desenleri, drapelendirilmiş eteği ve yine özel desenli kısmının pliler halinde beden etrafında çapraz bir tur atmasından sonra büstiyer kısmına gizli bir iğneyle sabitlenmesinden sonra yürürken serbest bırakılan uç kısmının uçuşmasıyla çok kadınsı, çok havalı ve şık bir kıyafet.

Sarilerden bahsedince; bankadaki Hintli arkadaşım Rohit’in üzüntüden gözleri dolarak söylediği acı bir gerçeği sizlerle paylaşmak istiyorum. İngilizler yüz yıl kadar süren sömürü döneminde, onbinlerce Hintlinin sağ elini bilekten kesmişler. Sırf dünyaca ünlü o güzelim kumaşları dokuyamasınlar ve ‘İngiliz kumaşı’ dünyada rakipsiz olsun diye!.. Gaddarlığın bu kadarı insanın kanını donduruyor…

Düğünden bir gün evvel hummalı bir faaliyetle; geniş arazisi olan çiftliğin bir bölümüne, evin yakınına denk gelecek şekilde dev bir çadır kuruldu. İçine iskemleler sıra sıra dizildi. Kocaman yüksek bir podyum üstüne taht gibi şık iki koltuk ve yanlarına her iki tarafın ölmüş aile büyüklerinin fotoğrafları kondu. Onlarda düğünde bulunsun diye.

Vaishali’yi o gün diğer hanımlardan farklı kılan ve gelin olduğunu simgeleyen şey günlerce oturup kendi elleriyle üstüne pullar işlediği beyaz patiska gibi yaklaşık bir karış enindeki kuşak gibi uzun kumaşı sarisinin üstünden göğsünün etrafını çevreleyecek biçimde çapraz dolamış olmasıydı. Saçlarına ipe dizilmiş yaseminler takılıydı. Kolları sağlı sollu simetrik olarak dirseğine kadar dizili altın ve aralarına kıyafetinin rengine uygun dekoratif plastik bileziklerle doluydu. Onlarda evliliği simgeleyen bir kolye takıyor kadın. Ve hatta ilk bir yıl kolye ters takılıyor. Hanımın ‘yeni evli’ olduğu belli olsun diye…

Sonra, saatler süren dini tören esnasında her yer ve bilhassa Vaishali ve Chandrashekhar’ın üstünde oldukları podyum çiçeklerle süslenmişti. Onların din adamı okudu da okudu, kutsadı da kutsadı. Bitmek bilmedi adeta… Başlarından aşağı kilolarca pirinç atıldı. Çadırın içindeki sıcaklık tarif edilir gibi değildi. Gelin, 5 kez sarisini değişti. Ben bile o gün üç ayrı sari giydim.

Dini törenin sonunda gelinin ayak parmaklarına yüzük gibi halkalar ve ikisininde boyunlarına çiçeklerden yapılmış kolyeler takıldı. Ama ne müzik çalındı ne de dans eden oldu…

Vaishali’nin nişanlı arkadaşlarından biri “Sen esas bizim düğüne gel. Bunlarda dans ve şarkı ayıptır, katiyyen yoktur. Bizimkinde olacak” dedi. Dışımdan “teşekkür” edip içimden “almıyim!” dedim.

O gün en çok şaşırdığım şey; Bayan Kalbag’ın gelen onca davetliye tek tek hediye vermesi oldu. “Bu sizin düğününüz, hediye almanız doğal. Neden siz hediye veriyorsunuz ki?” diye sorduğumda; “Biz hediye vermeden, almayız” dedi. Zarafete ve inceliğe bakar mısınız…

Tören bitince dışarda kazanlarla pişen yemekler; kurulan upuzun sofralarda insanların kafileler halinde oturup kalkmalarıyla saatler süren bir yeme içme şöleninde tüketildi. Ben o günün hatırına, ancak onların ‘Pulaf’ dedikleri acaip derecede acı bademli pilavdan yedim. Diğerlerinden tatmayı aklımın ucundan bile geçirmedim.

Düğün sonrası Vaishali ve Shekhar (kısaca böyle deniyor) ilk gecelerini geçirmek üzereBombay’deki eve hareket ettiler. Ben aile ve diğer yakınlarıyla Chincwad’da kaldım. Maldivler’de yüzerim diye yanıma aldığım bikinileri, düğün öncesi ve sonrası ara ara gittiğim Vaishali’nin halasının çiftliğindeki havuzda kullandım. ‘Neye niyet, neye kısmet’ dedikleri buydu işte…

Düğün için İngiltere’den gelen babaanne ve Hollywood aktörleri kadar yakışıklı dede beni alıp Puna’daki evlerine ve bir Çin lokantasına öğle yemeğine götürdüler. O seyahat boyunca en tıka basa yemeğimi o gün yedim. Böylece 19 gün boyunca kullandığım ‘Tokum!’ beyaz yalanı da anlaşılmış oldu. Ne yapıyim ‘Ağız yediğini, sırt giydiğini ister’ demiş büyüklerimiz. Alışkın olmadığım şeyleri yiyipte hastalansaydım daha mı iyi olurdu yani?..

Nem oranı çok yüksek ve sıkıntılı bir havaya birde yoğun baharat ve yağ kokusu ilâve edin! Sonuçta; insanın genzini tıkayan, nefes alıp vermesini zorlaştıran ortama, açıkta satılan gıda maddelerinin üzerini örten kara sineklerin görüntüsü eklenince; zaten iştah denilen bir şey kalmıyor. Ayrıca bu seyahatte, açlıktan ölmenin hiçte öyle kolay olmadığını ve hatta boş bir midenin dolu olandan daha az sorun teşkil ettiğinide anladım!

Uygun bir mevsim seçme şansım olmamıştı ve maalesef Mayıs ayı oralarda ‘Muson’ yağmurları dönemi olduğundan zaman zaman gökle yerin bir olduğu, adeta sellerin gittiği şiddetli yağışlara tanık oldum. Öyle zamanlarda verandada kalmak bile ürkütücüydü benim için. Kaldığım odaya kaçıp “Allah’ım gurbet ellerde başıma bir iş getirme!” diye yakarıyordum.

Hindistan’a özgü ‘Baobap’ ağacı inanılmaz genişlikteki gövdesi, dışarı doğru uzanmış ve havada sallanan kökleri ile çok ürkütücü. Diğer meşhur ‘Sandal’ ağacı ise el sanatlarında ve oymacılıkta kullanılan ve mis gibi kokan tahtasıyla insanı mest eden bir doğa harikası.

Orada ilk kez tattığım milli meyva ‘Mango’yu o kadar sevdim ki 4-5 kilo kadar alıp dönerken İstanbul’a bile getirdim. Hatta annem tadına bayılıp “Hımmm, bu çok leziz bir şeymiş. Galiba sırf bu sebepten tekrar gitmene izin verebilirim” bile dedi. Birde sokaklarda, şeker kamışlarını iptidai bir aletle sıkıp suyunu çıkarıp isteyenlere satıyorlardı. Merak etmedim değil ama içmeyi gözüm kesmedi doğrusu.

Oradayken beğenip de aldığım son derece şık gümüş halhalları dönüşte de bir yıl boyunca hiç çıkartmayıp işe öyle gittim geldim!

Malum insanı bol bu ülkede, el sanatları çok gelişmiş ve işçilik son derece ucuz. Girdiğimiz bir mağazadan da hâlâ özenle sakladığım som gümüşten onların tanrılarını sembolize eden biblolar aldım. Hatta Vaishali bana “İster inan, ister inanma ama onlara dua et çok faydasını görürsün” dedi. Kırmamak için “Peki” dedim.

Bu arada düğün için gelen misafirler arasından o kapkara boncuk gözlü çocuklardan birkaçını bavuluma saklayıp getirmek gibi hain ‘poreceler’ tasarladıysam da hayata geçiremedim tabi. Yalnızca onları biraz olsun mutlu etmek ve gönüllerini çelip kolayca mıncıklamak için bisküvi, çikolata gibi şeyler almak istediğimde; fakir bir ülkede olduğum gerçeği yüzüme bir kere daha çarptı. Gittiğim bakkal benzeri yerdeki satıcı “Çikolata yok, şekerleme var” deyip bana bir karamelalar verdi ki; insan ağzına atınca sanki bir tüp Japon yapıştırıcıyı sıkmış gibi oluyor. Mazallah çenesi kilitleniyor!..

Her gezinin bir sonu vardı ve bu kez de dönüş zamanı gelip çatmıştı. Kalbaglar bana sekiz silindirli Amerikan arabalarını çağrıştıran Tatamobil’leriyle Bombay’e kadar eşlik ettiler. Son gece yine arkadaşımın gelin geldiği yeni yuvasında misafir edildim. Kaynı ile sohbet ederken bana “Dünya çapında, bilgisayar muhendisliğinde en başarılı millet biziz. Çünkü biz meditasyon teknikleri sayesinde zihnimizi herkesten daha iyi kullanma becerisine sahibiz” dedi.

Zaten gerek bizim bankadaki Hintli bilgisayar mühendisi gurubundan gerekse arkadaşımın ailesi ve arkadaş çevresinden gözlemlediğim kadarıyla hali vakti yerinde olan Hintlilerin hemen hepsi başta İngiltere ve Amerika’dakiler olmak üzere dünyanın en iyi üniversitelerinde okumaktalar. Umarım Hindistan günün birinde; tarihte uzun yıllar, önce Portekizliler sonra İngilizler tarafından sömürülmüş olmanın izlerini siler ve çok büyük ilerlemeler kaydederler. Daha şimdiden atom bombası yaptılar ama; bu hayra alâmet ve takdir edilecek bir şey değil ne yazık ki…

Dönüşte Emirates beni son anda business klasta uçağa kabul edip daha da ihtişamlı bir yolculuk yapmamı sağladı. Bir çok Hintli’nin hafta içi gidip Birleşik Arap Emirliklerinde çalışıp haftasonundaHindistan’a döndüğünü yanımda yolculuk yapan Hintli Müslüman gençten öğrendim.

Dubai’de İstanbul uçuşu için 11 saat gibi bir süre vardı. Bu defa magandalar arasında ve koltuk tepesinde beklemeye hiç niyetim yoktu. Görevlilere gidip önce kibarca bana dinlenebileceğim bir yer göstermelerini rica ettim. Hâlâ öyle mi bilmiyorum ama Türk pasaportunu gören küstahlaşıyor ve ters cevaplar veriyordu. Sonunda bağırıp çağırıp havaalanında hafif bir terör estirince bana ‘geçici vize’ verip kapıya kadar gelen özel bir araçla ulaşımımı da sağlayıp Dubai-Riviera Otel’de konuk ettiler. Böylece duş alıp, biraz uyuma imkânı buldum.

Hayatımda ilk kez bir seyahatten dönüşte; uçağın merdivenlerinden inip apronu öpmek istedim. Abartmıyorum…

Şimdilerde yoga, meditasyon ve diğer öğretilerin meraklılarıda Hindistan’a gitmekteler ama seyahat programlarını incelediğimde gezilerin genellikle Yeni Delhi, Agra, Kalkuta, Jaipur, Varanasi gibi apayrı güzergâhlara olduğunu görüyorum. Benim gezim Maharastra eyâleti sınırları içinde oldu.

Irkının güzeli Vaishali’nin, birkaç sene sonra ‘Among’ adını verdiği güzeller güzeli bir oğlu oldu. Düğünden bu yana hayatında; önce şeker komasından annesini, daha sonra babasını kaybetmek suretiyle çok büyük değişiklikler meydana geldi. Artık aile şirketinin yönetimi için Bombay’den göç ederek geldiği baba ocağında yaşıyor. Benimle internetten yazışıyor. Ve ilk fırsatta eşini ve oğlunu alarak ziyaretime gelmeyi plânlıyor…

O güzel insanları evimde konuk edeceğim günleri iple çekiyor ve onlar kadar sabırlı, anlayışlı ve hoşgörülü bir ev sahibesi olabilmeyi Allah’tan diliyorum.

Not: Düğünden sonra haberleşmeye devam etmemize rağmen ne yazıkki Vaishali’ler ziyaretime gelemediler. Eşi Chandrashekhar’dan gelen bir e-posta ile canım arkadaşım Vaishali’nin 20.09.2009’da yüksek şeker nedeniyle genç yaşta vefat ettiğini öğrendim. Anısı önünde saygıyla eğiliyor ve ruhunun şad olmasını diliyorum.

Evliya Çelebi, Rüya ve Bangladeş

Yılını net hatırlamasam da,yaşadığım olay dün gibi aklımda. Fatih Nişancı Mehmet Paşa ilkokulundayım. İlkokul öğretmenim, rahmetli Mazhar Tınmaz, elinde bir kitapla sınıfa girdi.Benim 4. sınıfta olduğum yıl yaşanmıştı, anlatacağım bu olay.Sınıfın birinciliği için yarıştığım, kimi zaman da içten içe kıskandığım rakibim Selma Orhon var bu anının içinde. Öğretmenim sınıfa girer, kimi zaman hiç bir şeye başlamadan aklına gelen , kafasında hazırladığı bir soruyu ya bana ya da Selma’ya sorardı. Selma’ya sorarsa benden önce, biraz kırılırdım, sevgili öğretmenime. Öyle ya aramızda gizli bir rekabet var. Bu kez saygıdeğer öğretmenin doğrudan bana döndü ve, ‘Ahmet, soracağım bu soruyu bilirsen bu kitabı sana hediye edeceğim.’ dedi ve sözünü sürdürdü. Sevinmiştim ilk önce ben seçilmiştim. Öğretmenim,’Söyle bakalım Sultanahmet camiinin, mimarı kimdir?’.Cevap saniyeler içinde geldi, ‘Mimar Mehmet Ağadır, öğretmenim !’.Kitabı kazandım ve o gece, bir solukta bitirdim. Bu anının gezginlik ya da seyahatle ne ilgisi var diye içinizden geçirebilirsiniz. Niçin konuya bu kitapla girdim, şimdi anlatacağım ve yaşamım boyunca , günün birinde bu duygularımı, yazıya dökeceğimi de aklıma getirmemiştim.Hediye kitabımda, ki adını şimdi anımsayamıyorum, ‘Evliya Çelebinin rüyasında, Hazreti Peygamberi gördüğü ve aşırı heyecanla,peygamberin, ‘dile benden ne dilersen ?’ sorusu üzerine, Şefaat ya resullulah yerine heyecandan,seyahat, ya resullullah, sözünün çıktığını, aynı rüyayı üç kez görmesine karşın üçünde de, aynı istekte bulunması üzerine, Hazreti Peygamberin, ‘peki öyle ise, isteğin kabul edilmiştir, işte sana seyahat !’ sözüyle Dünya’yı dolaşmaya başladığını okudum.


Bu kez ben, her gece yatarken, 9 ya da 10 yaşımda olmalıyım, başladım her gece duaya, ne olur acaba, Hazreti Peygamber, benim de rüyama girer, ben de, ama bilinçli olarak, seyahat isteğinde bulunabilir miyim?, Evliya Çelebi gibi ben de Dünya’yı bir baştan bir başa dolaşabilir miyim ?.Hazreti Peygamberi rüyamda görmedim, ama uzun geceler çocukluğun saflığı ve temizliği ile yaptığım dualar, kabul olmuş ki, yaşamım boyu seyahatler gerçekleştirdim.Öğretmenimin hediyesi olan kitap dışında da, o dönemlerde edinebildiğim tüm gezi kitaplarını yutarcasına okumayı ihmal etmedim.

Elbette seyahat hevesim hep içimde yeşerdi, ama benim gazeteci olmamla birlikte hayata geçti.Gazetecilik mesleğim nedeniyle, Yakutiya’dan (Yakutsk), And Dağlarına, Büyük Sahra’dan, Niyagara ve Fos De Iguazu şelalelerine, Tiyan Şan, Atlas,Ural, Alp, Pireneler dağlarına kadar görme şansı verdi.Bütün bunları daha sonraları, karşılaştırmalı bir şekilde ele alarak, paylaşmak istedim.Geçmiş yolculuklar, daha sonra kağıda dökülecek.Bunda kararlıyım.

Bangladeş yolculuğum, sabah erken bir saatte aldığım bir telefonla başladı.Karşımdaki ses, Bangladeş İstanbul Başkonsolosu Dr. Münir Muhammed’e aitti davetlileri olarak, ülkesi Bangladeş’e gidebileceğimi müjdeliyordu.Bangladeş’e gitme, bu coğrafyayı, halkını, ekonomisin, insanların günlük yaşamını tanıma fırsatı idi bu. Türk Hava Yolları her gün Bangladeş’e, başkent Dakka’ya (Dhaka) uçuyor. Temiz, düzenli ve modernDakka’da Nisan ayı olmasına karşın terletici bir hava karşılıyor bizi.Muson yağmurları mevsiminin başlamasına ise yaklaşık 25 gün var.Bir an içinde nemden ve sıcaklıktan tüm vücudunuz , terden sırılsıklam oluyor.Kente adım atar atmaz, büyüleyicibir ülkeyle yüz yüze olduğunuzu hemen anlıyorsunuz.İnsanlar adeta karınca gibi, herkes çılgınca bir yerlere koşuşturuyor.Elindeki Hindistan cevizinden, muza, tülbentten, balığa her türlü malı bir yere yetiştirmeye çalışandan tutun, diğer yandan bunları bir an önce satmaya çalışanlarla dolu her yer.Adeta bir karınca yuvasındasınız. Trafik alışık olmadığınız bir karmaşa, klakson sesi adeta ortam ile bütünleşmiş.Bu trafikte yol almak sizi çok ama çok yoruyor.İstanbul trafiğini ve onun ‘rahatlığını’ özlemek isterseniz, buyurun Dakka’ya…


Bangladeş ülkemizin yüz ölçümü bakımından altıda biri .Nüfusu ise tam tamına bizim iki katımız yani 162 milyon.14 Nisan Bangladeş’in en büyük bayramı.Yeni yıl bayramında halk 7’den 70’e ellerinde güller, başlarında çeşitli çiçeklerden yapılmış taçlarla, kadınlar ve kızlar en yeni en göz alıcı rengarenk elbiseleriyle, erkekler en güzel kıyafetleriyle, yüzlerinde gülümseme, umut dolu, sokakları dolduruyor.Her yerden değişik bir müzik ve şarkı yankılanıyor.İnsanlar, neşe, umut, sevgi ve heyecan dolu bir yeni yılı kutluyor. Çevremde bulunanlar, benimle fotoğraflar çektiriyor, cep telefonlarıyla selfie bile yapıyorlar.Türk olduğunu söylediğimde, bana olan sevgi ve ilgileri katlanıyor.Seyyar satıcılar sattıkları ürünlerle bütünleşmiş tüm yeteneklerini sergiliyor, çocuklar ellerinde balonları, anne ve babaları ile, bayramın tadını çıkarmaya çalışıyor.

Herhangi, terör girişimine karşılık, polisin çok sıkı güvenlik önlemi aldığı gözden kaçmıyor.RAP (RapidAtackBatalion) görevlileri, bizim çevik kuvvet benzeri bir kuruluş,ellerinde otomatik silahları, motosikletleri ile her yerde kontrol noktaları oluşturmuş, elleri tetikte, nöbet halindeler.


Ertesi gün,bayram heyecanı bitiyor, günlük yaşam başlıyor.Yemek ve tatlılar bir harika, Bangladeş’te baklava yok, ama tatlının bin bir çeşidi var demek hiç de yanlış olmaz.Sütlü tatlılar, şerbetli tatlılar, pastalar, unlu tatlılar…

Yemekler, oldukça baharatlı, pilavın safranlısı, büryanisi daha belki kaç çeşidini tatmanız mümkün.

Ülkenin kurucusu, bağımsızlık savaşçısı ve sembolü, SheikMucibür Rahman’ın yaşadığı ve bir suikast sonrası canını verdiği Dakka’daki konak, bizleri çok etkiledi.Onun merdivenlerinde canice suikasta kurban edilişinin kanlı izleribugün bile canlılığını koruyor.

Ülkenin bağımsızlığını sağlamak için nerdeyse 2 milyon şehidin anısına yapılan Meçhul Asker Anıtı,sizi oralardan Çanakkale’ye götürüyor.O zaman vatanın toprakları için Dünya’nın her yerinde kahramanların ve aynı uğurda can verdiklerini düşünerek, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorsunuz.

“Cox’sBazar”kenti, eğer benzetmek doğru ise Bangladeş’in Antalya’sı.Aynı zamanda Dünya’nın en uzun sahili.Kesintisiz 110 kilometre kumsal.Kaldığımız SeaPerle Oteli, Dünya’nın en lüks otelleri ile boy ölçüşmeye hazır.Her yer pırıl, pırıl,yemekler çok lezzetli. Safranlı Pilav karşımıza çıkıyor.Hemen yanında da yoğurt bize göz kırpıyor, hem de yoğurt adıyla…

Elbette bu sahilleri, görmek şart, Muson öncesi, hafif bir kum fırtınası ile şiddetli yağmur da, bize hoş geldin demeyi ihmal etmiyor. Muson kısa sürüyor ve sonra yine Güneş, size gülümsemesini iletiyor.


Binlerce yılın kültür, mimari ve geleneksel birikimini, çok kısa bir anlatıma sığdırmak, oldukça çok zor.Bu konuda tavsiyem bir Japon atasözü olacak, ‘Bin kez anlatacağına, bir kez göster !’.Bu nedenle tavsiyem, insanların bu kültür zenginliğini kendi gözleriyle görmesi. Dünyaca ünlü Faslı gezgin İbn’iBatuta’nın bizzat ziyaret edip eserlerinde yer verdiği, Panama kentini, ki, başkent Dakka’ya yaklaşık 50 kilometreuzaklıkta mutlaka görmelisiniz. Sizi asırlar öncesine götürecek ve aklınızdan çıkmayacak, izler bırakacak.

Bangladeş’te olumsuz hiçbir şey yok mu ? diye sorabilirsiniz. Trafik ve klakson sesi ile sorumsuzca atılmış çöpler denilebilir. Trafik, metro inşaatının bitimiyle rahatlayacak gibi görünüyor. Çöpler ise ciddi bir kampanya ile ortadan kalkabilecek sorun şeklinde.

Dakka’nın en büyük caddelerinden biri olan Fil Caddesinde, sanki caddenin adını yaşatırcasına, dev bir fil üstünde minicik terbiyecisi ile onun gövde gösterisiniincelemek, ülke kültür mozaiğinin bir yansıması. Siz buna şaşırırken, yanınızdan, 30 oğlaktan oluşan bir sürünün geçmesi, o anda birden fili bile unutturuverir.

İşte ilkokul 4. Sınıfta başlayan ‘Evliya Çelebi’ özentisinin 2018 yılında beni sürüklediği noktadayız. Her gezi bir maceradır, her gezgin de bir maceracı. Ülkesinden aldıklarını, başka diyarlara, başka diyarlardan aldıklarını da kendi ülkesine taşır. Bir arı gibi kovanına, dostluk, arkadaşlık, barış ve sevgi doldurur…

Her gezginin hedefi gibi, benim de gezilerdeki hedefim budur…Bir de gelecek kuşaklara birer belge bırakmak…