Omo Vadisi

Omo Vadisi’nde İlginç Bir Yolculuk

Harel Dağları’nı yanımıza alıp Rift Vadisi boyunca ilerliyoruz. Yol genelde asfalt ve düz.

Bu savan coğrafyasında sarı bidonlarla nehirden su taşıyan insan ve eşekler, şemsiye ağaçları, artık bir ağaca dönüşmüş dev kaktüsler, gat toptancıları, yiyecek bekleyen babunlar bize yolda eşlik ediyor.

Bir ara bir yerel pazarda duruyoruz.

Etrafımız sarılıyor.

Bir anne ile baba kucaklarındaki çocuklarını gezi arkadaşlarımız Pakize ile Ayşin’e 20 avroya satmaya çalışıyor. “Alın götürün” diyorlar. Çocuk ağlıyor, sanki durumu anlamış gibi.

Öğlen yemeğimiz bu kez peynir ve yumurtalı sandviç ile muz idi.

İnekler sıska, eşekler sıska, keçiler sıska, insanlar da sıska. Kısacası bu coğrafyada şişman yok.

Dorze Köyü, Chamo Gölü tekne gezisi ve aşırı sıcak!

Babun ve yabani domuzların eşliğinde göl manzaralı kahvaltımızı alıyoruz. Bugün dağlık bölgede yaşıyan Dorzeleri ziyaret edeceğiz… 12 Dorze Köyü’nde toplam 7800 kişi yaşıyor. Guge Dağları’nın yamaçlarında Dorzeler teraslar oluşturarak tütün, baharat, yulaf, elma ve yalancı muz yetiştiriyorlar. Ancak esas meslekleri “dokumacılık”. Pamuğu pazardan satın alıp hanımları iplik haline getiriyor, erkekleri ise tezgâhlarda dokuyup şapka, kumaş, şal, eşarp ve kilim üretiyorlar. Devlet her 18 yaşına basan vatandaşına ücretsiz 175 metrekare arazi veriyormuş. Ancak bu ülkede arazi sadece devlete ait ve mirasla çocuklarına geçemiyor.

Rehberimizin adı “Geta”. Kıvırcık saçları ile tipik bir “rasta”. Yalancı muzun hem yapraklarından hem de gövdesinden istifade ediyorlar. Liflerinden ise iplik hazırlanıyor. Yapraklarını hayvanlar yiyor. Gövdesini iyice ezip havasız ortamda 3 ay bekletince peynire benzeyen bir ürün oluşuyor. Onu da hamur yapıp saçta kızartıp bal ya da acı sosla yiyorlar.

Zamanında dedeleri bu bölgedeki filleri avlarmış. Şimdi evlerini fil başı şeklinde inşa ederek belki de günah çıkartıyorlar. Bambudan evleri çok yüksek (12 metre) çünkü ufacık kırmızı karıncalar bunları hızla öğütüyormuş. Evlerinin içinde örümcek besliyorlar ki örümcek bu karıncaları avlasın diye! Gerekince 60 dorze genci evi daha sağlam başka bir araziye taşıyormuş. Yine de evlerin ömrü 120 yıl kadar sürüyormuş. Ne de olsa bambu dünyanın en sağlam yapı elemanı.

Çiğ etin yanında araki içiyorlar. Arkadaşlar da denedi. Sert bir içki. Buğday, anason, beyaz mısır ve sarımsaktan hazırlıyorlarmış. Dönüşte kalça hareketleri ağırlıklı ilginç dorze dansını yollarda çocuklar başarı ile uyguluyorlar. Çok farklı bir dans türü.

Yemekten sonra Chamo Gölü’nde tekne gezintisine gidiyoruz. Sazlıklarda daima farklı su kuşlarına rastlamak mümkün… Suyun olduğu coğrafyada yaşam devam eder. Sahilde ağzı açık yatan uzun timsahlar ve arada bir kafasını çıkartan bir su aygırına rastlıyoruz.

Ballı içkiler, mavi kuşlar, şemsiye ağaçları, koşuşan çocuklar, işte Güney Etiyopya!

Sessiz bir doğa…

Huzurlu bir ortam…

Bir gecenin daha sonu…

Arba Minch gezintisi – Animist Konsolar – Key-hfer Pazarı ziyareti, kıpkızıl bir yolculuk.

Konso Kabilesi yükseklerde yaşıyor, çalışkanlar, tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlar. Konsoların 9 klanı köylerinde karışık olarak yaşıyormuş.

Tarımda devrim yaratıp verimsiz tepe ve vadilere teraslar yaparak yeşillendirmişler ve böylece bölgeye yağmuru getirmişler. Bu üretkenlikleri ve çalışkanlıkları ile 2013 yılında Unesco Dünya Kültür mirasına dâhil olmuşlar. Çoğu animist ancak bir bölümü protestan ve Ortodoks dinini kabul etmiş.

Biz konsoların “Amole” köyünü ziyaret ettik. Baş kentleri ise “Konso”. Birer sanat eseri olan “waga” diye anılan ürkütücü tahta oyma mezar totemleri çalınmaya başlanınca müzelerde korunma altına alınmış. Rehberimizin adı “Tesfay” yani “Ümit”.

Animist toplum atalarına ve yaşlılarına hürmet eder. Onları üzmek istemez çünkü ruhlarının geri dönüp evdekileri rahatsız edeceğine inanırlar. Cenaze törenleri önemlidir. Mezarların ihtişamı da önemlidir. Örneğin şefleri ölünce kokacağı için mide ile bağırsaklarını çıkarıp bir çeşit mumya hazırlayıp saklarlar ve ancak 9 yıl, 9 ay, 9 hafta, 9 gün ve 9 saat sonra şeflerini büyük bir törenle toprağa verirler.

Köyde yürüyoruz, ufak çocuklara para ve hediye vermemizi istemiyorlar çünkü dilenmeye alışıp okula gitmiyorlarmış. Köyde sokaklar dar ve taş duvarlarla sınırlanmış.Böylece köye hırsız ve düşmanların girmesini önlüyorlarmış.

Köy evinde 12 yaşından büyük bekar erkek çocukları ve misafirler kalıyorlar. Bu çocuklar köyü yangın ve diğer tehlikelerden koruyor. Eşi hamile olan erkekler de yaramazlık yapmasın diye çocukları doğana kadar burada yatıyor. Etrafı çitlerle çevrili olan köy evinde bir gölgelik, bir mutfak, bir yatak odası ve bir de kiler bulunmakta.

Kahveyi satıp kabuklarını farklı baharatlarla pişirip kendileri içiyor ayrıca köyün erkeklerinin toplanıp yerel birayı yudumladığı kahve benzeri özel mekânlar göze çarpıyor.

Köyün ana meydanındaki 60 kilogram ağırlığındaki oval taşı evlenmek isteyen delikanlılar kaldırıp omuzunun üstünden atmak zorunda… Yemin taşının önünde ise şüpheli kişi köyün şefinin huzurunda suçsuz olduğuna dair yemin edermiş.

“Nesil ağacı” (Generation Tree) çok sayıda koparılmış ağaç kütüğünden oluşuyor. Her kütük bir nesil olarak kabul edilen 18 yılı temsil ediyor. Böylece köyün yaşı ortaya çıkıyor.

Key-hfer (kızıl toprak) pazar yerinde fotoğraf çekmek pek öyle kolay değil! Önce fotoğrafını çekmek istediğiniz şahısla pazarlık etmek gerekiyor. Pazarda Tsemay ile Benna kabileleri ile karşılaşıyoruz. Giysileri, takıları ve davranışlarıyla sahiden çok farklılar. Benna erkekleri küpeli ve boyalı. Gayet havalı. Aşağı Omo vadisinde 20’ye yakın kabile var. Omo Nehri neticede Turkana gölüne dökülüyor. Güney Sudan sınırına yakın Turmi’de Buska Lodge’a ulaşıyoruz. Şu anda gezimizin en güney noktadasındayız.

Ve bir gecenin daha sonu!

İşte Mursiler ve Tarih öncesine bir yolculuk,

Araçlarımızla Mogo Millî Parkı’na giriyoruz. Aslında ismi dışında pek ortada millî park kalmamış. Bu bölge meğerse şeker kamışı ekimine açılıyormuş. Onlarca iş makinesi ve kamyon sürekli hareket halinde. Başaran hayvanlar komşu Gambella Millî Parkı’na kaçabilmiş. Kaçamayanlar yolda ölüsünü gördüğümüz ufacık dig-dig gibi yollarda eziliyor. Dönüşümüzde etrafına akbabalar toplanmıştı. Akbabalar doğanın çöp toplayıcısıdır. Ama buna rağmen yolun kenarında yatan bir leopar gördük. Onun da sonu hiç iyi değil.

Mursilerin ortalama nüfusu 6 bin civarı. Maso ile Omo nehirlerinin buluştuğu alçak topraklarda kavurucu bir sıcak altında hayvancılık ve tarımla uğraşarak yaşamlarını ve geleneklerini korumaya çalışıyorlar. Bu göçmen kabile yağışlı ve kurak mevsimlerde nehrin çekilmesine paralel olarak yer değiştiriyor.

Yol boyunca ormanlık alanlar maalesef yakılmış. Böylece hayvanları için taze ot elde etmeye çalışıyorlar ama bu arada eko-sistem de yok ediliyor. Binlerce böcek, hayvan ve faydalı organizma yanıyor.

Yağışlı mevsim olan Eylül ayında hasat aldıktan sonra Mursiler bir şenlik yapıyorlar. Evlenmek isteyen delikanlı elindeki sopa ile diğeri pes edene kadar dövüşüyormuş. Sonra devlet şiddet içeren bu uygulamayı yasaklamış. Vücutları beyaz çizgili çocuklar ve sırım gibi bedenleri ile mursi erkekleri hemen hemen çıplak. Hanımların göğüsleri de ortada. Meğerse mursiler bizler gibi üstlerine kıyafet giyenlere bu yükü niye taşıyorlar diye şaşarlarmış. Yanlarında köpekleri eksik olmuyor. Mursiler aslında cengaver ve agresif bir toplum. Hayvan hırsızlığı veya kız kaçırma kabileler arası bir savaş nedeni oluyor. Ellerinden kalaşnikof ve AK47 eksik olmuyor. Düşmanını öldüren Mursi bugün bile kahraman kabul edilir.

Ziyaret için bir grup gelince koni şeklindeki sazdan kulübeleri önünde toplanıp bir sıra oluşturuyorlar. Daha süslü ve ilginç olan 20 adet kadın, 20 kadar erkek fotoğraf için seçiliyor. Hediyesi 80 dolar civarı. Bu para karşılığı onlarla 10 dakika kadar fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Aslında bir mursi köyünü ziyarete ortalama günde 3 grup gelse bu bir günde 300 dolar eder. Etiyopya standartlarında iyi para! Bu parayı yiyecek, tarım aleti ve hayvan satın almak için kullanıyorlarmış. Daha sonra bir tanesi ile özel kişisel fotoğraf çekeyim derseniz, hediyesi 10-20 bıır.

Bu kabilenin en büyük özelliği kulaklarına ve dudaklarına taktıkları “levi” denen kilden tabaklar. Bize ne kadar itici ve tuhaf görünse de bu tabaklar sosyal statü ve bir çeşit zenginlik göstergesi. 12 yaşına ulaşan her mursi kızının iri bir dikenle kulağı deliniyor. 20 yaşına gelen kızın ise öndeki 4 dişi çekiliyor. Sonra dudağı kesiliyor ve yaranın kapanması bir odun parçası ile önleniyor. Genç kız kendi hazırladığı tabağı uzayan dudağına yerleştiriyor. Tabağın büyüklüğü gittikçe artırılıyor. Sonunda tabak 6cm çapına kadar ulaşıyor. Tabağın boyutu büyüdükçe genç kadının başlık parası da artıyor.

Bu bölgeye yakın yaşayan Bodi Kabilesi’nde her ailenin seçtiği bir bekâr çocuk bal-süt ve hayvan kanı ile beslenirmiş. Sonra bu çocuklar tek tek tartılırmış. Birinci gelen aile onurlandırılırmış.

Safari parkının terasında otururken bir bağrışma, bir tezahürat duydum. “Nedir?” diye sordum; “müsabaka var” dediler. Bakayım belki ilginç pozlar yakalarım diye elimde fotoğraf makinem bir garsonla beraber yola koyulduk. Dereye geldik. Köprü yok. Ayakkabılar elde karşıya çıplak ayak geçtik. Meğer stadyumda bir lig maçı oynanıyormuş. Tribünlerin önünden yürüyünce herkes orada tek beyaz olan bana bağırmaya başladı! Bazıları taş gösteriyor, bazıları ise ayakkabı gösteriyor. Ne söylediklerini anlamıyorum. “Beni linç mi edecekler acaba” diye korktum! Futbol seyircisi cidden tehlikelidir. Ne de olsa Romalılarda olduğu gibi içlerindeki şiddet ve kötülüğü buralarda sergiliyorlar. Ben de havayı yumuşatmak için orada şöyle bir dans ettim, onlar tekrar maça konsantre olunca hemen kaçtım.

Salzburg

Salzburg, Mozart’ın Gölgesinde

Salzcah ve Saalach vadileri arasına, Tuna’nın bir kolu olan Salzach Nehrinin karşısında, Alplerin eteğinde bir çanak içinde kurulan tuz (beyaz altın) kenti Salzburg, başta Mozart’ın kimliği olmak üzere, barok kuleleri, kül rengi kalesi, kestane ağaçları, eğrelti otlarının keskin kokusu, her evin penceresinden sarkan rengarenk çiçekleri, alev alev sardunyaları, kısa pantolon altına uzun yün çoraplı garsonları, üstü kilitlerle dolu aşıklar köprüsü, perili masal şatoları ile milyonlarca gezgini her yıl kendine çekiyor.

1837 yılında “This Salzburg” adlı kitabında Kont Ferdinard Czernin “Tüm Salzburg Bir Sahnedir”, Çek besteci Antonin Dvorak ise Salzburg doğumlu Mozart için, “Mozart gün ışığının parıltısıdır.” demiş. Salzburg diğer yandan “rengi yeşil, sesi ise müzikli” tanımına uygun olarak “Dünyanın Sahnesi” olarak da adlandırılıyor.

Salzburg Belediyesi akıllı bir politika ile adım adım Salzburg’u bir turist cenneti yapmak adına bir dizi hamleler geliştirmiş.

Yıl 1860: Salzburg tren istasyonu açılmış.

Yıl 1890: Mönchsberg Tepesine asansör inşa ediliyor.

Yıl 1842: Mozart Heykeli tamamlanmış.

Yıl 1880: Mozart’ın doğduğu baba evi müze olarak ziyaretçilere kapısını açmış.

Yıl 1892: Salzburg Kalesine ulaşan füniküler hizmete girmiş.

Ayrıca Mirabell Sarayının Fransız stilindeki bahçesinde tanrı ve tanrıça heykelleri, şirin melek tasvirleri dev çeşmelerin arasında dolaşmak ayrı bir keyif. Altın varaklı ve mermer kaplı mükemmel bir akustiğe sahip bu sarayın tarihi konser salonu klasik konserlere ev sahipliği yapıyor. Mozart’ın birçok eserinin ilk dinletisi de yine Mirabell Sarayında gerçekleşmiştir.

Salzburg Kunstverein çağdaş sanat sergilerinin ve sanatçı atölyelerinin mekânı olarak ün kazanmıştır.

Getreidegasse Sokağının dokuz numaralı sarı boyalı beş katlı Mozart ailesine ait evde 27 Ocak 1756 tarihinde bugün bir müzik dâhisi olarak kabul edilen Mozart dünyaya gelmiş.

Bir dönem Mozartı istemeyen ve darıltan Salzburg’un dini yönetimi bugün para uğruna Mozart’ı o kadar sahiplenmiş ve Mozart ile Salzburg birbiri ile o kadar bütünleşmiş ki,

Mozart Salzburg Havalimanı, Mozart Konservatuarı, Mozart’ın baba evi, Mozart’ın kendi evi (Wohnhaus), Mozart çikolatası, Mozart magnetleri, Mozart heykelleri, Mozart tabakları, Mozart pastası, Mozart tişörtleri ve daha nice Mozart eşyası Salzburg’ta boy gösteriyor. Salzburg’ta içinde Mozart sözcüğü bulunmayan bir cümle bulmak zor.

Kısa Kısa Salzburg

· Bu gezide bana dernek üyelerinden Can, Hale, Mehpare ve Hayriye eşlik etti. Hepsine teşekkür ederim.

· Avusturya’da 700 bine yakın Türk bulunuyor. Ancak Avusturya çift vatandaşlığı kabul etmediği için bunların yarısı Avusturya vatandaşlığına geçmiş. Eğer bir okulda 10 aile dilekçe verirse çocuklar için Türkçe dersleri açılıyormuş. Ancak okul dışı saatlerde olduğu için gençler bu derslerepek rağbet etmiyormuş.

· Salzburg’un 20 kilometre kadar dışında Unterberg Dağına teleferik ile çıkıp manzara eşliğinde çay içilebilir veya yine Salzburg’a 40 kilometre uzaklıktaki HohenwerfenKalesine ulaşabilirsiniz.

· Ben kalmadım ama nehir kenarındaki Motel One’ni çalışkan Salzburg Başkonsolosumuz Gürsel Evren Bey önerdi. Hem odaların kalitesi, hem de kahvaltı dâhil, 50 Avro fiyatı, hem de konumu ile çok cazip imiş. İftar yemeği sonrası dernek bünyesinde başkonsolosumuzun katıldığı bir sohbet toplantısı gerçekleştirildi. Arap göçmenler de burada misafir edildi.

· Nehir kıyısındaki ünlü Stein otelinin çatısında şık tahta zeminli kahvede veya Thomas Mann, Marlene Dietrich ve Arthur Miller’i misafir etmiş, Salzach nehrinin doğu yakasında kristal şamdanlı, ceviz kaplı duvarlı The Cafe Bazaar’da has tereyağlı keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz. Böyle ünlü kafelerde fiyatlar Türkiye’de olduğu benzerlerinden pahalı değil.

· Kentin diğer ünlü mekânı da Mozart’ın sık sık sütlü kahvesini yudumladığı katedrale yakın meydandaki Tomselli(1705). Papyonlu garsonlar size Sachertorte(kayısı marmelatlı, çikolatalı turta) ve apfelstrudel (elmalı turta) sunacaklardır. Bu garsonlar biri de Türk.

· JulieAndrews’in başrolünü oynadığı ünlü Trapp ailesinin savaş anılarını anlatan; Nobel ödüllü Sound of Music (1965) Salzburg civarında çekilmiş. Vallahi dört saatlik “Sound of Music” özel turları yapılıyor.Fiyatı da çok yüksek. Yolda da bu ünlü müzikalin şarkılarını dinletiyorlarmış. Yani sinekten yağ çıkarıyorlar.

· Salzburg eski şehir 1997 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dâhil edildi.

· Salzburg’a her gelen kentin ünlü alışveriş sokağı Getreidegasse’de şöyle tembel tembel bir turlar ve mağazaların sarkan birbirinden ilginç demir isimliklerini fotoğraflarlar.

· Redbull’un (ben hiç kullanmam) sahibi Salzburglu ünlü milyarder Dietrich Mateschitz, Salzburg Havaalanının karşısına “Hangar 7” olarak anılan ve çılgınlıklarını sergilediği ilginç bir müze kurmuş. (Girişi ücretsiz.) İçine gösteri uçaklarından uzay araçlarına çeşit çeşit helikopterler, rengârenk tuhaf sivri arabalar ve birçok Rebdull amblemli obje, ilginç bir mimari anlayış çerçevesinde bir araya getirilmiş. Ayrıca içine birbirinden farklı çok sayıda bar yerleştirilmiş.

· Szena’nın hikâyesi bizim Beyoğlu’ndaki “Emek Sineması’na” benziyor. Belediye terk edilmiş tarihi sinema salonunu yıkmak isteyince entel ve sanatçılar tam 10 yıl direnmiş. Sonuçta 1993 yılında salon kurtulmuş. (Emek Sineması ise yıkıldı.) Şimdi gösteri merkezi olarak hizmet veriyor. Genç sanatçıların buluşma noktası. Ancak lokanta ve kahvesi öyle ucuz değil, onlar da kapitalist sisteme ayak uydurmuş.

· THY’nin Salzburg seferlerini artırması turizm açısından çok yararlı olacaktır.

· Salzburg, Avusturya’nın nüfus olarak, Viyana, Graz ve Linz’den sonra dördüncü büyük şehri. Daha sonra ise Insburg geliyor.

· Her yıl temmuz ayında ünlü Salzburg Festivali binlerce klasik müzik seveni kendisine çekmektedir. Çok yüksek fiyatlara rağmen konserlere yer bulmak oldukça zor.

· Salzburg Kalesi (Hohensalzburg) tepeden tüm kenti hükmeder gibi süzer. Dünyanın en iyi korunmuş şatolarından biridir. IXX yüzyıldan beri faal bir füniküler ile kaleye rahatça ulaşmak mümkün.

· Ayrıca VIII. yüzyıl tarihliDom Katedrali’nin etrafı her an çok hareketlidir. Koca sarı bir dünyanın üzerindeki sarı çocuk (belki de bu çocuk küçük prens)Salzburg’un simgesidir. Meydandan çıkınca üstüne sevgililerin birçok kentte olduğu gibi kilitler taktığı âşıklar köprüsünden de geçmeniz gerekir.

· 12 Mart 1938’de Salzburg, Nazi Almanya’sına dâhil edildi. Alman birlikleri hemen şehre taşındı. Politik rakipler, Museviler, Romanlar ve eşcinseller tutuklanıp bilinmeze sürüldü. Sinagoglar yıkıldı. Başta ABD olmak üzeremüttefiklerin kenti bombardımanı sırasında 7600 ev yıkıldı ve 550 kişi hayatını kaybetti. Ama Salzburg barok kimliğini hiç kaybetmedi.

· Mozart Çikolatası 1890 yılında Mozart’ın 100. ölüm yıldönümü nedeniyle ünlü şef NorbertFürst tarafından hazırlanmış, 1905 yılında bu çikolata Paris’te altın madalya kazanmış. İnce bir kat nugat, badem ezmesi ve bitter çikolata ile hazırlanıyor.

Etiyopya

Güneş Yanığı Ülkesi : Etiyopya

M.Ö. 3000 yıllarında Habeş İmparatorluğu Yemen, Sudan ve Suudi Arabistan’ı içine alacak kadar genişmiş. Güzel Saba melikesi, Yahudi Kralı Süleyman’ı ziyaret etmek için Kudüs’e doğru yola çıkar. Süleyman’ın dedesi Peygamber Yunus, babası ise Peygamber Davud’dur. Yolda, Yemen’in Magrep şehrinde bir süre kaldığı söylenir. (Bugün Yemenliler de Saba melikesine sahip çıkmaktadır.) Kudüs’e varınca kralın sarayına yerleşir. Kral Süleyman, Saba melikesine hemen aşık olur ve bir gece yemeğine fazlaca tuz koydurur. Gece susayan güzel melike, su istemek için kralın kapısını çalınca, o geceyi kralın odasında geçirir ve bir oğulları olur. İşte böylece bir İmparator doğmuştur. Adı: “Menelik” olur. Menelik 12 yaşına basınca babasını ziyaret etmeye Kudüs’e gider. Habeşistan’a geri dönerken 12 bin Kudüs Musevi’si yani “Felaşalar” kendisine rengarenk ünlü “timkat” şemsiyeleri ile eşlik ederler. Hatta Hz. Musa’ya inen On Emir’in yazılı olduğu taş tabletleri koruyan altın kaplama ahşap sandık da beraberlerindedir. Bu sülalenin 226. kralı olan ünlü Halile Selasiye’yi 1974 yılında komünist lider Mengistu devirene kadar 3 bin yıl bu hanedan Habeşistan’da saltanatta kalır. İslami inanışta ise bu konu şöyle geçer: “Belkıs, Yemen’de Saba mülkünün melikesidir. Bir gün peygamber (ve de İsrailoğulları Sultanı) Süleyman’ın yolu bu havaliye düşer. Hz. Süleyman onu imana davet için bir mektup gönderir. Belkıs ülkesinin ileri gelenleriyle görüşür; Hz. Süleyman’a bir elçi, mektup ve hediyeler gönderir. Fakat Hz. Süleyman bunu kabul etmez, Belkıs’ın da yanına gelmesini ister. Nihayet veziri Asaf, ismiazam kuvvetiyle, Belkıs’ı tahtıyla birlikte Hz. Süleyman’ın yanına getirir. Görüşürler, neticede Belkıs, Hz. Süleyman’ın eşi olmayı kabul eder…”

Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ilk yıllarında Mekkeli müşrikler zulümlerini çok artırınca, peygamberimiz bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin verir. Habeş kralı Necaşi, Müslüman gözmenleri iyi karşılar. Onları, peşlerinden gelen Mekke müşriklerine teslim etmez ve kendi de Müslüman olur. Necaşi öldüğünde Hz. Muhammed onun gıyabi cenaze namazını kıldırır. Bugün Habeşistan nüfusunun %45’i Müslüman’dır.

Osmanlılar da XVI. Yüzyılda Habeş eyaletine ayak basmışlar. Hatta, kötü tıbbi şartlarda hadım ettikleri zenci çocuklarını gemilere doldurup, İstanbul’da Osmanlı sarayına harem ağası olarak yollamışlar. Harrar Osmanlıların merkezi olmuş. Bugün bile şirin bir Anadolu kasabasını andırmakta. Orada yaşayan Harrai kabilesi de Türk soyundan geldiğine inanır ve bununla övünür.

Habeşistan kralları arasında 1800’lü yılların başında hüküm süren II. Menelik, Habeş halkı için en yararlı çalışmalar yapan imparator olarak hatırlanıyor. İlk okulu, ilk hastaneyi, ilk tren hattını açtıran hep bu kralmış. Etiyopya’yı terk edip ülkesine dönen diplomatlara imparatorun tavsiyesi şöyle olurmuş: “Pabucunuzu lütfen iyice siliniz ve vatanımın toprağını birlikte götürmeyin.”

İkinci Dünya savaşından önce 1936-1941 yılları arasında 5 yıl süren ikinci İtalyan işgali altında kalmış ülke. Bu arada İngiltere’ye kaçan kral II. Menelik İsviçre parlamentosunda yaptığı konuşmada “Biz fakir bir ülkeyiz. Medeniyet, toplu ve tüfekli gelip binlerce insanı öldürmek midir.” diye sorar. Kendisine bir meydanda bomba atılmasına kızan general Graziane’nin bir günde “size verecek önemli bilgilerim var” diye meydanda topladığı 30 bin Habeşi öldürdüğü bilinmektedir. Mussolini devrinin faşist İtalyanlarının yaşattığı bu dehşet ibretle hatırlanmaktadır. Dünya basınında, kafalarına birer ip geçirilmiş Habeşlerin fotoğrafları sık sık yer almıştı. İngiltere ve hatta Türk paşalarının yardımı ile İtalya bu ülkeden çekilmek zorunda kalır. Sonuçta İtalya, Habeşistan’a 25 milyon Amerikan doları tazminat ödemeye mahkum olur. Uzun bir müddet bu parayı ödemez. Sonunda sadece bu ülkede ücretsiz bir elektrik santrali inşa eder.

Ve Son İmparator, Afrika’nın Babası Halile Selasiye Devri

Majesteleri, imparator, hazreti, yüceler yücesi, krallar kralı, aslanlar aslanı Haile Selâsiye… Hani aslanları ile gezen ünlü, kısa boylu imparator. İki kez Türkiye’yi ziyaret etmişti. Hani Yeşilköy hava limanında uçaktan kendisinden önce inen aslanı gören dönemin başbakanı İsmet İnönü irkilmişti. Ama aynı Haile Selâsiye şahsına ait arazide üniversite kurmuş, kendisi de her sabah derslere katılmış ve üniversitenin ilk mezunları arasında yer almış.

Etiyopya’nın her yanına dağılmış saraylarının bazılarında bir gece bile yatmadığı söylenir. Tüm Habeş toprağını kendi sülâlesine dağıtıp, halkını köle gibi çalıştıran imparator. İşte bu imparatorun, aslanlarından başka minicik bir köpeği de varmış. Adı da, şoförü olan general ile aynı imiş: “Lulu”…

Ve 1974 yılında Mengisto, Haile Selâsiye’nin ve 3 bin yıllık bir imparatorluğun defterini tamamen kapatır. Aslanları ise, başkentteki bir parkta bulunan ufacık beton kafesler içinde, imparator dönemindeki o şaşaalı günleri düşünüyor olmalılar!..

Arada 17 yıl süren komünist dönem başlar. Habeşliler İsviçre bankalarındaki Haile Selâsiye’ye ait ve tamamının 11 milyar dolar olduğu söylenen parayı bir türlü ülkelerine geri getiremezler. Oysaki Habeş halkı kâğıdı kalemi eline alıp bu gelecek paradan kendisine ne kadar pay düşeceğini hesaplar olmuş.

Komünist rejim öğrenim seferberliği ilân etti ve imparator döneminde okuma oranı % 3 iken bu oran hızla yükseldi. Addis Ababa’yı arşınlarken bir okul çıkışına rastladık. Aynı kıyafete bürünmüş siyah renkli öğrenciler, tüm yolu karınca gibi kaplamıştı. Ancak, bu rejim sırasında varlıklı ve tahsilli vatandaşlarına uygulanan aşırı baskı, aydın kesimin Etiyopya’dan kaçmasına neden oldu. Fakirlik ve becerisizlik arttı. Ülke, eski Sovyet silahlarının bir mezarlığı oldu ve sıkıntılar içinde 1991 yılına gelindi. Bu yılda yoldaş Mengisto devrildi Bu olayla birlikte Etiyopya’da yepyeni bir dönem başladı.

Acaba, bu yeni yönetim, kendine destek veren halka radyolarda vaat ettiği sözleri tutuyor mu? Yurt dışındaki bankalara istif edilen paralar sadece sahip mi değiştirdi? Ya rüşvet? Bakalım zaman içinde bu ilginç Afrika ülkesinde neler olacak?..

Ülke 86 etnik grup esas alınarak 9 eyalet ve 2 federal şehir var ve federe bir devlet oluşturulmuş. Ama, kurulan partilerin de etnik gruplara dayandırılması, gelecekte huzurlu bir siyasi yapının devamı için endişeler duyulmasına neden oluyor.

Üçyüz harfli İbraniceyi andıran amharca en fazla kullanılan lisan. Ayrıca bu coğrafyada 83 lisan ve 200 dialekt var.

Etiyopya bayrağında yer alan yeşil, sarı ve kırmızıyı gökkuşağındaki üç ana renkten almış.

Türkiye’nin ortalama 1,5 katı olan, Doğu Afrika’nın su deposu olarak anılan Etiyopya; topraklarında doğup, 800 kilometre sonra tekrar aynı topraklarda kaybolan vefalı Awash Nehri’ne özel bir saygı duyan bir ülke! Çünkü, Awash hariç diğer tüm nehirler Etiyopya’yı bırakıp uzaklara gidiyormuş. Örneğin Mavi Nil (Abay), Omo, Gibe, Teveza gibi. Yılda 3 milyon metreküp toprak da bu nehirlerle birlikte ülkeyi terk ediyormuş.

Ülke ihracatının % 60’ını kahve oluşturuyor. Ne de olsa kahvenin vatanı burası değil mi? Buradan Yemen’e taşınan kahve Osmanlılar ile İstanbul’a, İstanbul’dan da Venedik’e yolculuk eder. Bir gün çobanlar keçilerini otlatırken, keçilerin “çok hareketli” olduğunu ve uyumadıklarını fark ederler. Keçilerin ne yediklerini gözlerler. Meğer, keçiler kahve çekirdeklerini iştahla yutuyorlarmış. Sonra da çobanlar kahve çekirdeklerini yemiş. Üç yüz yıl sonra önceleri kaynatıp içmişler, sonra da kavurup, kırıp, öğütüp, suyla kaynatarak içmeye başlamışlar.

Ras-Tefari Tarikatı

Ras-Tefari, ünlü şarkıcı Bob Marley’in de zamanında üyesi olduğu Jamaika’da yaygın bir tarikat. “Tefari” aslında İmparator Haile Selâsiye’nin vaftiz adı. Bu tarikatın üyeleri Haile Selâsiye’ye sonsuz saygı duyar, onu yaşayan tanrı kabul edip, ölmediğine inanırlarmış. Genelde ön dişleri kırık, saçları ise lüle lüle örülmüş oluyor. Ras-Tefari tarikatı üyeleri için Etiyopya’da Shashemene’de özel bir arazi tahsis edilmiş. İstedikleri an bu ülkeye yerleşme hakkına sahipler. 1923 yılında, 7 yıldır yağış almayan Jamaika’yı ziyaret eden Haile Selâsiye, buraya ayak basınca yağmuru başlatmış. İşte bu mucizevi olay tarikatın başlangıç noktası olmuş.

Ras-Tefariler birleşmiş bir Afrika fikrini savunmakta. Rasta felsefesinin renkleri kırmızı, yeşil ve sarıdır.

Etiyopya ile İlgili Bazı Kısa Notlar!

§ Addis Ababa stadyumunda bu ülkeyi ilk ziyaretim sırasında 100 bin kişi ile birlikte bayram namazı kıldık. Kadınlar ise caminin dışında toplanmışlardı. Görüntü etkileyici ve muhteşemdi.

§ Sudan gibi burada da sigara kullananların sayısı çok az. Belki de sigara alacak paraları yoktur diye düşünülebilir.

§ Etiyopya genelde yabancılar için pahalı bir ülke. Özellikle telefon ve hediyelik eşya için çok yüksek fiyatlar ödüyorsunuz. Bir Etiyopya haritası için benden 8 Amerikan Doları aldılar.

§ Bu ülkede suç oranı çok düşük. Zaten etrafta pek polis de göremiyoruz.

§ Deniz seviyesinden 120 metre aşağıda Danakil çukurunda Afiler yaşıyor.

§ Sizden en çok “kalem” istiyorlar: yanınıza bol bol kalem alırsanız onları sevindireceksiniz.

§ Bu büyükçe Afrika ülkesinde aylık kazanç 100-250 Amerikan Doları arasında olmasına rağmen halkın % 65’i işsiz.

§ Bu coğrafyada kalifiye işçi bulmak zor.

§ Bu ülkeyi Haziran ile Eylül ayları arasında ziyaret etmeyin. Çünkü “yağmurlar” size rahat nefes aldırmaz.

§ Maalesef turistik bölgelerde oldukça yapışkan ve yüzsüz bir grup insan oluşmuş. Yanınıza gelip birkaç klasik soru sorup elinize bir yazı tutuşturuyorlar, arkasından ya sizden direkt nakit para ya da eğitimine sponsor olmanızı istiyorlar.

§ Etiyopya bir kuş cenneti. Endemik birçok kuş cinsine rastlamak mümkün.

§ Kâğıt paralar çok pis; ve paramparça doğrusu insanın eline alacağı gelmiyor.

§ Etiyopya Havayolları Afrika kıtasında en geniş ağa sahip olması ile övünüyor.

§ Bu ülkede aküden tasarruf yapmak uğruna akşamları araçlarda farlar yakılmadığı için kazalara davetiye çıkarılıyor.

§ Etiyopya takvimi tüm dünyanın kullandığından farklı. Yedi yıl fark var. Örneğin bizler 2003 yılını yaşarken Etiyopya 1996 yılında idi. Ayrıca Etiyopya takvimi 13 ay barındırıyor.

§ Ülkenin ortasında yer alan 20 bin nüfuslu Bekoji Kasabası uzun mesafe tüm atletizm branşlarında koşucuları sayesinde tek başına İngiltere, Almanya ve Fransa’dan daha fazla madalya kazanıyor. Bu başarıda yüksek bir rakımda doğup büyümelerinin ve çocukluktan itibaren her yere yürüyerek gitmek zorunda kalmalarının elbette bir payı var. Bekoji’de yetişenlerin arasında Kenenisa Bekele ve Tirunesh Dibaba gibi ünlü atletler bulunuyor. Roma ve Tokyo Olimpiyatlarının ünlü ismi Ababe Bikila, Hayli Gebra Selasi ve Atlanta Olimpiyatı birincisi Fatuma Roba’yı da unutmamak gerekir. O kadar inceler ve bacakları da o kadar uzun ki Etiyopya maratonunda ümit vaat eden bir genci ülkemize alıp Türk vatandaşı yaparsak olimpiyatlarda başarı sağlarız diye düşünmüştüm. Daha sonra bu gerçekleştirildi. İsmi daha sonra Elvan Abeylegesse olarak değiştirilen Etiyopyalı bir kızcağız Türkiye adına çok güzel başarılar elde etti.

§ Etiyopya 30 milyon ile dünyada en fazla küçük baş hayvana sahip ülke olarak kabul ediliyor. Oysa ciddi bir su sorunu var. Artezyen ile bazen 250 metrede su bulunabiliyor. Hayvanlar her gün kilometrelerce yürüyüp suya götürülüyor.

§ İnşaatı devam eden dev barajın Omo vadisinde yaşayan kabilelerin kültürlerini tamamen değiştireceğinden korkuluyor. Etiyopya’da St. George birası ile Ambo markalı soda yaygın olarak tüketiliyor.

§ Yediyüz kilometrelik Omo alüvyon yüklü bir nehirdir. Bu yüzden vadisi organik üretime uygun çok verimli bir toprağa sahip. Ayrıca hava hep ılıman ve oniki ay tarıma uygun. Yılda iki ürün almak mümkün. Omo Valley Farm adı altında bir şirket kuran üç türk ortak 30 bin hektar alanda pamuk yetiştirmeye başlıyor.

§ 7 bin işçisi ile dev bir tekstil fabrikası olan “Ayka” dışında Türklere ait 47 adet briket tesisi de bulunuyor.

§ Etiyopya’nın devlet başkanı Mulatu Teshome Wirtu bir dönem Ankara’da büyükelçilik görevinde bulundu.

§ On beş gün kadar bu ülkede kalacaksanız bir yerel cep telefonu satın alın. Denedim, kazançlı çıkarsınız.

§ Etiyopya’da da futbol çok popüler. Gençlerin çoğunun üstünde ünlü oyuncuların üniformaları var. Stadyumlar doluyor. Ama profesyonel futbolcular maç sonrası kendi üniformalarını nehirde yıkıyor. Kendim şahit oldum.

§ Ülkenin her köşesinde Harar kahvesi bir şark köşesinde alttan odunda ısıtılarak servis ediliyor. Ayrıca yanında muhakkak tütsü bulunuyor.

§ Etiyopya’da 100 bin Çinli bulunuyor. Özellikle inşaat işlerinde çalışıyorlar. Ancak eserlerin kalitesi şüpheli… Bir fıkra… Etiyopyalı bir kız Çinli bir gence aşık olur. Kızın annesi bu evliliğe şiddetle karşı çıkar. Kız dinlemez, rest çeker. Sonuçta evlenirler ve bir çocukları olur. Ancak bebek dört ay sonra ölür. Bütün aile perişan olup üzülür. Ancak anneanne hiçbir tepki göstermez. Kız sonunda annesinin yanına gider… “Anne torununu kaybettin, hiç üzülmedin mi?” diye sorar. “Kızım bunu zaten bekliyorum, Çinlilerin her şeyi bozuk çıkıyor.”

Isle of Man

İRLANDA VE BİRLEŞİK KRALLIK ARASINDA İLGİNÇ BİR ADA : ISLE OF MAN

Belki de bu adanın varlığını ilk kez şimdi duyuyorsunuz. Man Adasına gidebilmek böylece görülen ülkeler listeme ilave yapabilmek için doğrusu epey de eziyet çektim. İngiliz vizesi hem tüm vizeler arasında belki de en pahalısı, hem de en eziyetlisi, pasaportumun konsolosluktan çıkması tam üç hafta sürdü. Daha sonra hem Londra hem de oradan Man Adasına ucuz uçak bileti ayarlamam da pek öyle kolay olmadı. Ancak kasım sonunda bir hafta sonunu yakaladık. Nerede ise 6 aylık İngiliz vizesinin süresi dolmak üzere idi. THY’nın vardığı Londra Heatrow Havalimanından, Man Adasına uçan özel havayolu Air Be’nin terminalinin bulunduğu Gatwick Havaalanına gitmek cidden tam bir “kabus”. Oysa ikisi de üzerinde güneşin batmadığı Birleşik Krallığın başkentinin iki havalimanı. Otobüse 25 pound ödüyorsunuz ama otobüs yolcu toplamak için her iki alanın terminallerine tek tek uğruyor. Üç aktarmayı göze alıp treni seçerseniz ödeyeceğiniz ücret tam 42 pound. Ekspress trenlerle bile en iyi koşullarda bu yolculuk 1,5 saat sürüyor. Ama hiç olmazsa bu yol garanti. Otobüsün otoyolda trafikte tıkanıp kalması da söz konusu.

Neyse beni Man Adasına götürecek pırpır uçağına sonunda ulaştım. Havada epey sallandıktan sonra bir saat içinde adanın güneyindeki Castletown Kasabasına yakın olan havaalanına iniyoruz. Uçakta yanımda oturan Mr. McChesacy ile dostluk kurup bu ilginç ada hakkında kendisinden bilgi topluyorum. Bu bey beni bir koruluğu andıran havaalanın parkındaki arabası ile başkent Douglas’ın sahildeki Promenada Caddesinde bulunan otelime kadar bırakıyor. Bu otel aslında bir aile pansiyonu, odam geniş ve konforlu, pencerem gece rengarenk ampullerle aydınlatılan sahil yoluna bakıyor. Sedire oturup caddeyi seyrediyorum, mutluyum.

Adayı gezmenin en kolay yolu adanın konforlu otobüslerini kullanmak Kuzeye doğru ilk durağım Laxey. Burada dünyanın günümüze ulaşan en büyük endüstriyel yapısı olarak kabul edilen dev bir su değirmeni var. Yüzlerce kişiye iş sahası açan kurşun, çinko, gümüş ve bakır madeninin ocakta toplanan suyunu dışarıya atmak amacıyla 1854 yılında mühendis John Casemet tarafından inşa edilmiş. Çapı 25 metre, çevresi ise 227 metre. Dakikada 250 litre suyu yeraltından ihraç edebiliyormuş. Halen faal. Değirmenin adı “LadyIsabella”, Isabella dönemin valisinin hanımının adı. Üstüne tırmanırsanız, ödül olarak Glen ile yemyeşil Mooan Vadilerini buradan zevk alarak seyredebilirsiniz. Ayrıca nehrin üstünde aynı model daha ufak kırmızı bir değirmen dönüyor. Kuzeye Ramsey’e doğru başka bir otobüsle devam ediyorum. Yol boyunca evlerin tamamı Victoria dönemini hatırlatıyor. Uçsuz yeşil meralar, üstüne rengarenk kıyafetler giydirilmiş sağlıklı atlar, besili şişman ve mutlu koyun ve inekler, taş kiliseler, denize uzanan şatolar ve kaleler, duvarlara oyulmuş kelt haçları, yemyeşil kriket ve futbol sahaları, berrak ve masmavi bir gökyüzü.

Ramsey’den bu kez batı sahilinde yer alan tek kenti olan Peel’e doğru yola çıkıyorum. Otobüsler genelde boş. Yolcuların hepsi de iyice yaşlı. Otobüslerin kapısında özel bir platform var, yine de yaşlılar zor inip, zor biniyorlar. Kasım ayında saat 16.00’da hava tamamen kararıyor. Gün çabucak bitiyor. Otobüs aydınlattığı far ışıklarını yakalamak istercesine inadına hız yapıyor. 40 yaşlarında gezgin bir İspanyol ile tanışıyorum. Sırt çantasının her santimetrekaresinde gittiği ülkelerin bayraklarını iliştirmiş. İngilizcesi de pek anlaşılmıyor amacı önce tüm Avrupa’yı tamamen gezmekmiş. Şu anda THY ile Nahçıvan’a gitme çabasında !

90 bin nüfuslu Man Adası aslında eski ile moderni başarı ile bünyesinde harmanlamış.

Man Adasının tarihini kısaca göz atalım.

· VIII. yüzyılda tüm kuzey coğrafyasında olduğu gibi buraya da Vikingler yerleşmiş.

· Yıl 1079: Man ve civar adalara 2,5 asır Norveç Norg Krallığı hakim oldu.

· Yıl 1266: Norveç Kralı II. Magnus, Perth Anlaşması ile Man Adasını İskoçya’ya bıraktı.

· XIV yüzyıl: Ada İngiliz Egemenliğine girdi.

· Yıl 1765: Man Adası Birleşik Krallığa katıldı. Kraliçe’yi devlet başkanı olarak kabul ettiler.

Man Adası bin yıllık tarihi ile Avrupa’nın kesintisiz günümüze ulaşan en eski parlamentosuna sahip, Parlamento (Tywald) “House of Keys” ile “Yasama Konseyinden” oluşuyor. House of Key’sin 24 milletvekili, 5 yılda bir seçimle göreve başlıyor. Yasama Konseyi: Tynwald Parlamento Başkanı, başsavcı, başpiskopos, tayinle gelen üç üye ve House of Keys arasından seçilen 8 milletvekilinden oluşur. Ada halkı demokratik geçmişi ile gurur duymakta, bağımsızlığına da son derece düşkündür.

Doğu kıyısında yer alan Başkent Douglas, Victoria döneminde çok revaçta olan bir tatil beldesi imiş. Sadece 1913 yılında 600 bin ziyaretçi tatilini burada geçirmiş. Bu dönemi için çok büyük bir rakkam. 1876 yılında dünyanın ilk atlı tramvayı sahil boyunca asilzadeleri taşımaya başlamış bile. Bugün de Douglas önemli bir ticaret, sanat ve spor merkezi. Özellikle vergi oranının düşük olması İngiliz iş adamlarını buraya çekiyor. “NationalSportCentre” da adalılar her türlü sporla buluşuyorlar. Yüzme, atletizm, jimnastik, futbol, kriket… Ayrıca ada halkı sporla her an iç içe, ata binenler, koşanlar, kriket ve futbol oynayanlara her an rastlanıyor.

Kısa Kısa Man Adası

· Otobüste dükkanlarda sokaklarda yaşlı çok, bir kısmı bastonla, bir kısmı tekerlekli araba ile yürüyebiliyor. Yaşlılar çok nazik ve yardımcı. Bu arada dikkatimi çekti, yol boyunca satılık ev sayısı fazla. Herhalde yaşlılar vefat edince genç mirasçıları evleri satışa çıkarıyor diye düşündüm. Adayı gençlere de ilginç hale getirmeleri gerek.

· Man Adası Londra gibi pahalı değil. En iyisi süper marketten peynir, meyve, yemiş alıp pansiyon odasında kitap okurken atıştırmak.

· “BusVannin” olarak adlandırılan otobüs ağı ile tüm adayı gezmek mümkün. Her istikamete yarım saat içinde otobüs bulunuyor. Bir günlük özel biletin ücreti 7 pound. Bu biletle tüm gün otobüslere ücretsiz biniyorsunuz. Önce başkent Douglas’tan kuzeye doğru yola çıkarak Laxey, Ramsey, Kırk, Michael, Peel, Castletown ve tekrar başkent Douglas’a geri dönmek en iyisi.

· Man Adasında Ekim sonu ziyaretçi sezonu bitince birçok turistik aktivite de kapılarını kapatıyor. Örneğin Kasım ayında Laxey su değirmeninin içine giremezsiniz. Üstüne çıkamazsınız. Elektrikli ve buharlı özel trenlerle adayı turlayamazsınız. Oysa elektrikli tren 1995, buharlı tren ise 1873 yılından beri bu ufak adada hizmet vermekte.

·

İngilizceyi farklı bir aksanla ve çok hızlı konuşuyorlar. Kendi aralarındaki konuşmalarını takip etmek bile bana zor geldi.

· Adada hakim renk “beyaz”, evler, duvarlar, kiliseler, çiftlikler hep “beyaz” boyalı.

· Başkent Douglas’tan İngiltere’nin Heysham (Morecombe) limanına feribotla 3,5 saatte ulaşmak mümkün. (Ortalama ücreti 60 pound.) Ayrıca yaz aylarında her gün Liverpool’a da (Merseyside) feribot hareket ediyor.

· II.Dünya Savaşında esir düşen 3 pilotumuzun mezarı bu adada imiş ama araştırdım bulamadım.

· Man Adasının bayrağı bir adamın üç ayağını temsil ediyor. Ulusal bir sözleri var. Quocunque, Jessenis Stabit “yani beni nasıl fırlatırsanız fırlatın hep ayakta kalırım.”

· Mart ayında gerçekleşen TT Motor Yarışmalarını Man Adası iyice benimsemiş, ve motorları adanın bir parçası olarak kabul etmiştir.

· Yerleşim merkezleri dışındaki yollarında sürat sınırlaması yok. Yarışlarda (5) numara daima Man Adası halkının çoks evdiği yeni Zelandalı başarılı motor yarışçısı Bruce Anitey’e ait.

· Santon’daki perili köprüden geçenler muhakkak arabadan inip köprü altında saklandığına inandıkları ufak perilere selam yollarlar. Aksi takdirde başlarına bir bela geleceğine inanıyorlar.

· Man kedileri akıllı ve daima sevgi doludur. Kuyrukları yoktur ve arka bacakları ön bacaklarından daha uzundur.

· “Calf of Man” olarak adlandırılan ufak bir adada bulunan tarihi deniz feneri 1895 yılından beri denizcilere yön göstermektedir.

· Adaya has Fuchsia Çalılıkları tüm adaya ayrı bir şirinlik katmaktadır.

· Douglas’ta sahil şeridinde (Promenada) uzanan Victoria evlerinin çoğu birer otel.

.Bazıları çok lüks, bazıları ise bugün birer aile pansiyonu. Örneğin ben Cubbon House Hotel’de kaldım. Kahvaltı dahil iki gece için 60 pound ödedim ve odam gayet geniş ayrıca İrlanda denizi manzaralı idi. Sahilinde gel-git olayı yaşanıyor.

· Gulfstream etkisi yüzünden iklimi ılıman ancak çok yağmur alıyor. Senede 300 gün yağmur yağdığını söylediler. Ama bu açıdan ben çok şanslı idim.

· Adada kendinize “sıcak çikolata” ısmarlayın.

· Castletown’da bulunan 1200 yıllık Ortaçağ RushenŞatosu, Man ve Norveç krallarının ikametgahı olarak kullanılmış.

· Snaefell (619 metre) dağının zirvesine ulaşan dağ treni 1895 yılından beri faal.

WROCLAW

CÜCELER SİZİ HER YERDE İZLİYOR, WROCLAW

Avrupa’nın çiçeği, Polonya’nın Venedik’i olarak anılan Aşağı Silezya eyaletinin başkenti Polonya’nın dördüncü büyük kenti Wroclaw’ı ziyaret için tam üç günümü ayırdım. Ama doğrusu değdi. Sessiz, şirin ama sonra anlıyorsunuz ki bu kent güzelliğini gizliyor. Kendini tanıtmamış. Unutmayın bu şehrin yüzde 70’i II. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkıldı:küllerinden kent tekrar doğdu. Hele ekimin sonunda yaprakların turuncu, kahverengi, kırmızı karışımının doğadaki olağanüstü ahengini saatlerce seyretseniz yeridir.

Wroclaw’da eski ile modern yan yana, bir yanda tapınak şövalyelerinin izlerini takip ederken, Oder Nehri üzerindeki 127 köprünün tadını çıkarıyorsunuz. Tumski Köprüsü’nde âşıkların kilitleyip anahtarlarını nehre attığı yüzlerce irili ufaklı kilit artık ağırlıkları ile köprüde tehlike yaratıyor. Kilitleri sökmeyi düşünüyorlar.

Ünlü Mavi Köprü Most Grunwaldzki’nin mimarı köprünün açılmasına az bir süre kala statik hesaplarını yanlış yapmış olduğunu fark eder, köprü açılır açılmaz hemen yıkılacak diye bunalıma düşüp kendisini köprüsünde asar. Ancak daha sonları hesapların aslında doğru olduğu ortaya çıkar. Köprü bugün bile faal.

Wroclaw’u Almanlar “Breslau” olarak isimlendiriyor. Kentin kuruluşu Prusya Kralı Friedrich II tarafından 1741 yılında gerçekleşmiş. Alman, Prusya ve Çek güçleri sıra ile bu coğrafyaya hâkim olmuş.

Cüceleri var Wroclaw’ın, sayıları belki 150 belki 200, tam olarak kimse bilmiyor. Cüceler her yerde olabilir, direklerde, kaldırımlarda, banklarda, ağaçlarda, pencerelerde, parklarda. Söylentilere göre Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’in hikâyesi gerçekte bu coğrafyada yaşanmış.

Wroclaw beş katedrali ile tam bir dinler mozaiği, tüm dinlerin (Katolik, Protestan, Musevi, Ortodoks, Dominik Kilisesi) kesişim noktası. Wroclaw Katedrali’nin kulesinden hava açıksa kentin manzarasını keyifle seyredebilirsiniz. Katedral Adası’nda bulunan 71 gaz lambasını geleneklere sahip çıkan yerel kıyafetli bir görevli, her akşam 1.5 saat içinde tek tek yakıyor. Birkaç kiliseye girdim, bir köşeye oturdum, uzun uzun etrafı seyrettim.

Cemaatinin hemen hemen tamamı yaşlılar. Peki, 15 yıl sonra buradaki onlarca gösterişli mabedi meraklı gezginlerin dışında acaba kim ziyaret edecek?

Raclawice Panorama Müzesi İstanbul’daki Panorama 1453 gibi yuvarlak tek dev bir resim. 1974 yılında Raclawice’de yaşanan Leh – Rus savaşını anlatıyor. Bir anda kendinizi dumanı, tüfek ve top sesleri ile savaşın tam içinde buluyorsunuz.

Szczytnicki Parkı’na kadar uzanmanız gerekir. Burada 500 yıllık meşe ağacı ile 350 çeşit ağaç dışında 1913 yılında kurulan Japon bahçesi de bulunuyor. Suni gölleri, tahtadan köprüleri, kaya parçaları, ağaç çeşitlerinin kompozisyonu ile farklı bir atmosfer oluşturulmuş. Ayrıca park içinde su ile renk ve ses gösterilerinin yapıldığı bir dev havuzun arkasında Max Berg’in bir teknoloji harikası olarak kabul edilip, 20 ayda tamamlanan dönemin en büyük kubbesini taşıyan “Hala Ludowa” (Halk Salonu) da görülmeli. Ama dev binanın önünde dikilen upuzun teneke kuleyi doğrusu çok anlamsız ve çirkin buldum.

Pazar Meydanı’nın (Market Square) ortasına oturtulan bol camlı modern havuz onlarca anıt bina ile sarılmış. Tarihi meydana bu havuz ne kadar yakışmış bilemem! Ama meydanda mezarlığa açılan kapının üstünde aynen şöyle yazıyor. Mors Lanuna Vitaz (Ölüm Hayatın Kapısıdır.)

Wroclaw’da bir yargıç tanık olarak mahkemeye getirilen bir hanıma

–“Hanımefendi, doğru söyleyeceğinize dair İncil üzerine yemin ettiniz. Şimdi söyleyin bakalım kaç yaşındasınız ?”.

-Otuz yaşımı birkaç ay geçtim.

– Tam olarak kaç ay

– Doksan altı.

Kısa Kısa Wroclaw

· Wroclaw, 2002 yılında İzmir ile kardeş şehir ilan edilmiş.

· Bu kentin her evinin mutfağında bir çeşit patatesli mantı olan Pierogi pişer ve genellikle de Vodka ile ikram edilir.

· Kentin halkı Slask Wroclaw futbol takımına sahip çıkar. Ama futbola ayrılan bütçe ve futbolculara verilen değer bakımından hiçbir ülke bizimle yarışamaz, maşallah!

· Her yıl, 1 Kasım tarihinde tüm Wroclaw halkı ellerinde çiçek ve mumlarla mezarlıklara koşar. O gün ölülere saygı gösterilir. Mezarlık bir anda festival alanına, bir çiçek ve mum bahçesine dönüşür. Görülesi bir manzaradır. Aralarda tek tek belki de akrabası ve tanıdığı kalmadığı için süslenmemiş, bakımsız mezarları da komşuları sahiplenir. Hele gece mezarlık mum ışıkları ve ilahiler altında ayrı bir atmosfere bürünür.

· İllaki burada da ben AVM isterim onsuz yapamam derseniz, Galeria Dominikanska sizi bekliyor.

· Bu kentin çarşısında da elbette bir kebap dükkânımız var. Burada adı, “KabapKing”.

· Bir gününüzü çevre gezisine ayırabilirseniz, Klodzko Vadisi’ni tavsiye ederim. Bu yöre ortaçağ şatoları, ilginç kaya formasyonları, masa şeklinde dağları ve duvarları 30 yıl Savaşları sırasında (1618 – 1648) ölenlerin kemikleri ile kaplı Kudowa Zdroj Şapeli’ni ziyaret etmeninizi öneririm.

· Wroclaw Teknoloji Üniversitesi, bugün 32 bin öğrencisi ile aralarında kuantum fiziği dalında buluşları ile tanıdığımız Max Berg dâhil 8 Nobel ödülüne imzasını koymuş. XVIII. yüzyılda Avusturya imparatoru I. Leopold’un kurduğu bu saygın eğitim kurumu Avrupa’nın en eskilerinden. Kampüsünü gezdim, bahçesindeki taş anıta tüm profesörlerinin isimleri yıl bazında işlenmiş. Ayrıca bir binanın duvarında çok ilginç bir elektronik saat var. Zaman ikinin kuvvetleri ile hesaplanıyormuş ama doğrusu ben bu işi çözemedim. Belki de çalışma prensibini bana doğru dürüst anlatamadılar.

· Wroclaw aynı zamanda diyalog, tiyatro, opera gibi dallarda bir festivaller coğrafyası.

· Üniversitelerin civarında daha çok öğrencilere hitap eden ve bol geleneksel çeşit içeren açık büfe lokantalar var. Tabağı tartıp ücretlendiriyorlar. Gayet ucuz, bunlardan birisinin adı Bazylia. Ama sadece hafta içi saat 17’ye kadar açıklar. Tavsiye ederim.

· Wroclaw tam anlamı ile bir öğrenci kenti. Nüfusun yarısı nerede ise öğrenci. Tabii gençler çoğunlukta olunca kentte“gençlik ruhuna” sahip oluyor. Her tür müzik, eğlence, konserler, barlar, sergiler, sanat galerileri birbirini takip ediyor. Gençler yemyeşil Malt Adası’nı çok seviyor. Her fırsatta hava güneşli ise oraya koşup ellerinde kahveleri ile kendilerini hemen çimlerin üstlerine atıyorlar.

· Elbette masum hayvanların tutuk evi olan Wroclaw Hayvanat Bahçesi’ne gitmedim.

· Kapalı pazar yeri Targowa’yıda şöyle bir turlayın, yöresel meyve, sebze ve tatları tanıyacaksınız. Ama doğrusu tezgâhlarda sergilenenler ülkemizden pek farklı değil.

· Tarihi bir mekânda 1815 yılında kurulan Ulusal Müzesi, Silisya yöresinin sanatını, heykeli, resmi, grafiği, karikatürü animasyon ile tanıtıyor.

· Perdesini açan çok sayıda tiyatro ve operası Wroclaw halkının sanata olan ilgisinin bir işareti. Operanın Ludowa Salonu’nda ünlü bir operayı izlemeye ne dersiniz?

· Bu kentten alınabilecek en anlamlı hediye bence ufak bir “cüce heykeli”. Ayrıca çok da ucuz. Aslında bu coğrafya sahiden ucuz.

· Hava müsaade ediyorsa Oder Nehri üzerinde bir nehir turu yapmanızı da öneririm.

Uzaktan Polonyalıların sohbetleri bana Türkçe’yi andırdı. Polonya televizyonunda yabancı dildeki tüm film ve programlar anında Lehçe’ye çevrildiğinden anlamıyorsunuz. Alt yazı kavramı pek yok. Elbette böylece halkın İngilizce öğrenmesini de bir bakıma engelliyorlar.

Moritanya

Şairler Diyarı Moritanya

Kocaman bir çöl, aşırı sıcak ve rutubet, şaşırtıcı çöl manzaraları, göçebe kültürü, çok renkli şallar, Babu (Derra da denir) denen açık renkli entariler, havli (Ya da türban) denen başlıklar, çöldeki kum fırtınalarına karşı ağza takılan siyah peçeler, hurma ağaçları altında uyuklamalar, işte size Moritanya. Ülkemizde az bilinen bir coğrafya burası. “Balıkların eceliyle öldüğü ülke.” Yakıştırası balığın ne kadar bol olduğunu anlatan bir kinaye. Yıllık avlanma kapasitesi 1,3 milyon ton.

Moritanya halkının % 70’i Arap – Berberi ve Magriplerden oluşuyor. Siyahiler, Güney Moritanya, Senegal ve Mali’den gelmiş.

Bu coğrafyada;

VIII ve IX yüzyılda Berberiler İslam dinini benimser.1900 – 1912 yılları arasında Sömürgeci Fransız güçleri bu bölgeyi de kontrol altına alır.1920 yılında ise Moritanya bir Fransız sömürgesi olarak Fransız Batı Afrikasına bağlanır. Başkent bugün Senegal’in kuzeyinde bulunan ve gezginlerin sık sık ziyaret ettiği St. Luis’tir.1960 senesinde Moritanya İslam Cumhuriyeti bağımsızlığını kazanır.1976 –1980 Moritanya Batı Sahradaki Rio de Oro yöresine asker yollar ve bu bölümü işgal eder ama daha sonra ekonomik zorluklar yüzünden geri çekilir.

Bu coğrafyada size ufak bardakta üç kez çay ikram edilir.

Birincisi hayatın kendisi gibi acıdır.

İkincisi aşk kadar tatlıdır.

Üçüncüsü ölüm kadar katıdır.

Başkent Nouakchott, Atlantik kıyısında geniş çöl içinde kurulmuş geniş caddeleri ile oldukça ilginç bir yerleşim merkezidir. Deniz seviyesinin altında olduğu için her an deniz istilasına uğrayabilir. Ayrıca yağmur yağınca su birikmesi sonucu oluşan çamur yaşamı çok zorlaşmaktadır.

Moriler kadın erkil bir topluluktur. Hanım isterse boşanma gerçekleşir. Aslında boşanmada hanım itibar kazanır. Boşanma sonrası bizdeki evlilik kutlamalarına benzer bir şölen gerçekleşir. Konvoylar oluşur. Bir hanım 7-8-9 defa evlenebilir. Erkekler elbette bu durumdan hiç de mutlu değil ve bu gidişatı değiştirmek amacı ile bir dernek kurmaya kalkışmışlar. Ama Dernekler Masasında çalışanlar hanım olduğu için bu iş engellenmiş. Hem de erkek tarafı evlenmek için maddi fedakârlık da yapmak zorunda.

Nouakchott’ta pek yüksek bina yoktur. Evleri genellikle geniş arazi içinde yüksek duvarlar arkasına üç katlı inşa edilmiştir. En önemli bulvarının adı, Türkiye’yi de ziyaret eden, devlet başkanı Zmuhtar Ould Deddav’ın adını taşır. Kentin en ilginç manzaralarına balıkçılarla bütünleşen sahilinde rastlanır. Uzun rengârenk kayıklarının imece usulü ile kuma çekildiği uzun beyaz plaj rengârenk kıyafetli insanların koşuşmalarına şahit oluyor. Ancak kokmuş balık kokusuna dayanmanız gerekiyor. Özellikle akşamüstü burada çok güzel fotoğraf kareleri oluşmakta.

Nouakchott’ta Türkiye dahil 30 elçilik bulunuyor. Fransız elçiliği sanki bir kasaba, kalın duvarların arkasında farklı bir dünya oluşturulmuş. Elçilik mensupları bütün ihtiyaçlarını bu kampüste karşılıyorlar. Kendilerine ait fırınları bile varmış. Başkentin batı disiplininde tek kahvesi Palmeraire Fransız elçiliğine yakın.

Kentte eşeklerin durumu tam bir facia, sıska ve ufacık eşeklere her türlü yükü taşıttırıyorlar. Her bir eşek sahibinin elinde koca siyah bir sopa. Hayvanların sırtı darbelerden artık yara olmuş.

Kısa kısa Moritanya

• Moritanya adını sık sık Paris – Dakar Rallisi sırasında duyuyoruz. Moritanya’da en pratik ulaşım havayolu. Yerel havayollarının büyük şehirlere düzenlediği seferler aslında çok ucuz.

• Gezginlerin çok rağbet ettiği ve çöl kültürünü bugün bile yansıtan kervan yolu üzerindeki ilginç kasabalara ulaşmak için başkentten 1000 kilometre kadar yol alıp Atar Yöresine uzanmanız gerekiyor.

• Kara Afrika ile Magrep arasında ticaret yolları üzerinde yer alan Atar ile Tagant Bölgesi’nde kum fırtınalarına direnmeye çalışan dört kasaba İslam kültürünün yayılmasında önemli bir role sahip olmuş. Dünya Miras listesinde yer alan bu yerleşim merkezleri Chinquetti, Ouadonc, Oulata ve Tichit.

• Adren Platosundaki Chinquetti (Şingeti) 700 yıl önce Fas’tan güneye doğru göç eden Berberiler tarafından bir vahada kurulmuş. O tarihlerden kalma tarihî bir cami de var. Cuma günleri bu camide imam Cuma hutbesinde “Allah’ım sultanlarımızı koru.” diye bir duayı yıllardır her hafta tekrarlamaktadır. Buradaki sultanın Osmanlı sultanı olduğu biliniyor.

• Chinquetti’nin o zamanlar nüfusu 20 bin imiş. Kölelerin yanı sıra, fildişi, hurma ve altın taşıyan kervanlar ile Mekke’ye Hacca giden hacı ve din adamları da burada mola verirmiş. Bu önemli yerleşim merkezine 3 bin adet el yazması kitap bulunduğu tahmin ediliyor. Burası aslında bir Kent Kitaplık. Yolculuğa çıkanlar muhakkak buraya dönerken el yazımı bir kitap getirip karşılığında kendilerine altın ödenirmiş. Chinquetti 12 camisi ile sunî İslam dünyasının en önemli yedinci kutsal yerleşim merkezi imiş. (Mekke, Medine, Kudüs, Bağdat, Şam, Rabat, Marakeş ve Keyrevan (Tunus) diğer önemli kutsal kentler olarak sayılıyor). Bugün bu camilerden sadece biri ayakta kalmış. Mekke’den buraya develerle ulaşmak 6 ay alırmış. Bu bölgede genç kızlara şişmanlasın diye zorla deve sütü içirilirmiş. Çok yemek yeme alışkanlığı kazanmaları için gayri tabii uygulamalar yapılırmış. Yani dünyanın diğer yerlerinde kadınlar zayıflamak için para harcarken Moritanya’da kilo almak için para harcıyorlar. Çünkü bu coğrafyada şişman kızlar tercih ediliyormuş ama bu durum yavaş yavaş değişmeye başlamış, zayıflamak için sabah stadyumlarda yürüyüş bile yapıyorlar.

• Ünlü gezgin Ibn Batuta Moritanya’nın güneyindeki Valata’ya 1352 yılında uğrar. Bu dönemde seyahat sırasında bile ilim yapılırmış.

• Özenle süslenmiş kapılar, pervazlar ve güneşlikler yöre kadınlarının sürdürdüğü geleneksel işçiliğin örnekleri. Kahverengi toprak boyası, kömür ve inek gübresinden yaptıkları bir karışımla bu sanatı yaşatıyorlar.

• Moritanya’nın para birimi Ugiya’nın üstünde geleneksel motifler bulunur.

• Bu coğrafyada arazi geniş olduğu için evler ve odalar hatta banyolar çok geniş tutulmuş. Binaların içi sütunlu ve tabanlar rengârenk büyük fayanslarla kaplanmış.

• Çöllerde açtıkları mahdaralarda (medreseler) çok kaliteli dini ve kültürel eğitim vermişler. Buralarda eğitim aslında ezbere dayanıyor. Dersler tamamen şiirsel veriliyor. Onun için ülkede fazla şair var. Ders kitapları yerine ahşap tabletler kullanılıyor. Devlet mahdara mezunlarına özel bir sınava alarak kendilerine lise diploması veriyor. Mahdaralar ülkenin milli kültür ve dilinin korunmasında önemli bir rol oynamış.

• Moritanya 1 milyon şairi olan ülke olarak anılıyor. Bu coğrafyada 1 milyon da Kuran’ı ezbere bilen hafız olduğu söyleniyor. Hâlâ peygamberimizin hadislerini senetleriyle birlikte ezberleme geleneği bu medreselerde devam ediyor. Ders kitapları yerine ahşap tabletler kullanılıyor. Bu durum ders kitabı eksikliğinden değil, geleneği sürdürme çabasından geliyor.

• Okyanus kıyısındaki Banc d’Arguin UNESCO tarafından korunuyor ve milyonlarca göçmen kuşa ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda balıkların üreme bölgesi. Bir de Senegal sınırında Jawling Millî Parkı görmeye değer.

• Dünyanın en uzun treni (3 kilometre) Adrar’daki Zuveyrat Demir Ocağının cevherini okyanus kıyısına taşıyor. Moritanya Afrika’nın en büyük demir üreticisidir. Devlete ait SINIM şirketi yılda 12 milyon ton demir cevheri çıkartıyor. Bu kapasitenin aşamalı olarak 16 ve daha sonra 20 milyona çıkartılması planlanıyor. 2016’ya kadar siparişleri dolmuş durumda. Bu şirketin ticaret biriminin Paris’te olmasını anlamak güç. Ayrıca Zayuret ve Adjuç bölgesinde Kanadalıların işlettiği zengin altın cevherleri var. Bakır ve diğer madenler miktarı az da olsa çıkartılıyor. Ayrıca petrol üretimi var ve yeni doğalgaz kaynakları bulunmuş ama henüz işlemeye başlamamışlar.

• Moritanya’da semerli ve eyerli bir düzine deve, dört deveci, bir rehber, bir aşçı buldunuz mu Moritanya çöllerinde safariye hazırsınızdır. Genelde bir hafta süren özgürlük hayallerinizi gerçekleştiren çöl gezintisinde her sabah 15 – 20 kilometre yol alınır. Sonra bir Arap çadırında veya bir vahanın gölgesinde, ya da yıldızların altında size salata, peksimet, kuskus, kuzu ya da oğlak yahnisi bir yer sofrasında sunulur. Sabahları kuyu suyu ile banyo yapılır. Çadır kurup, çadır toplanır, ateş için kuru odun toplanır ama asla sıkılmazsınız çünkü her an farklı bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.

• Moritanya’da Cuma ve Cumartesi resmen tatil ve bu coğrafyada saatler Türkiye’den 3 saat öncesini gösteriyor.

• Moritanya dünyanın yüzölçümü olarak en geniş 29. ülkesidir. İngiltere’den 4 kat, Türkiye’den ise 1,5 kat büyüktür.

• Moritanya’nın diğer bir ilginç yönü de 1978 – 2010 yılları arasında 32 yıllık süre içerisinde 16 ayrı darbe girişimine sahne olmasıdır.

• Moritanya’nın politikasında ve aldığı kararlarda kabileler arası ittifak önemli bir rol oynamaktadır.

• Moritanya’da konuşulan ana lisan Arapça ayrıca kabile lisanları da var. Fransızca da oldukça popüler ama İngilizce bilen çok az.

• Köleliğin en uzun süre devam ettiği coğrafya burası, 2000’li yıllarda 100 bin Horatin kölesinden bahsediliyor. Serbest bırakılan bazı köle aileleri zengin evlerinin civarında çadır kurup onlardan destek almaya gayret ediyor.

• Moritanya, Batı Sahra’yı bağımsız bir devlet olarak tanımış Ancak Fas ile Cezayir’i de küstürmek istemiyor. Bağımsız bir dış politika izliyor. Örneğin geçici Libya Hükümetini en son tanıyan ülke oldu. Hem ABD, hem Çin, hem de Suriye Baas yönetimine yaklaştı. Noukschott, Batı Sahranın başkenti El Ayun’a 1400 kilometre uzaklıkta.

• Türkiye’de Afrika’ya yaklaşma politikası çerçevesinde Moritanya ile münasebetler sıklaştı. Son yıllarda 13 Moritanya’lı bakan farklı nedenlerle Türkiye’yi ziyaret etti. Burada, elçilik açtık Arapça bilen, bölgeyi çok iyi tanıyan TİKA’nın önceki Genel Müdürü Sayın Musa Kulaklıkaya büyükelçimiz. Elçimizin kapısı ve telefonları sürekli açık. Ayrıca THY’nin 2012 yılının Eylül ayında Nouakchott’a uçmaya başlaması iki ülkeyi yaklaştırdı.

• Moritanya’yı 1903 yılında Fransızlar istila edince kaçan berberi halk Bingazi’de Atatürk ile tanışıp İtalyanlara karşı atamızla omuz omuza savaşmış. Daha sonra atamız 30 bin civarında Moritanyalıyı sıcak Osmaniye ve Aksaray yöresine yerleştirmiş.

• Burada genellikle Avrupa’dan gelen ikinci el arabalar satılıyor. On yıllık bir aracın fiyatı 3000 – 5000 dolar civarı.

• Evlerin kiraları oldukça düşük. Örneğin, şato gibi geniş bir evi ayda 600 dolara kiralayabilirsiniz.

• Moritanya halkı ticarete çok yatkın, Afrika’nın Batı Sahilinde yoğun ticaret yapıyorlar.

• Moritanya’da 120 Türk Vatandaşı var. Büyük bölümünü Türk okullarındaki öğretmenler. Türk okulları her coğrafyada olduğu gibi burada da çok başarılı. Ayrıca ticaret ile uğraşan arkadaşlar bulunuyor. Türkiye – Moritanya arası ticaret hacmi 91 milyon dolar. Moritanya’ya çeşitli mallar ihraç ediyor. Deri ve demir hurda satın alıyoruz.

• Yapılan anlaşma ile sahillerindeki avlanma hakkını yılda 70 milyon Euro karşılığı AB ülkelerinin filolarına verilmiş durumda, gerçi avlanmaya bazı kısıtlamalar getirilmiş ama acaba bunları Moritanya nasıl kontrol edecek.

• Daha önce de Senegal sınırındaki Moritanya’nın Rossa Kasabasına gitmiştim sınırda pasaportlarımızı tuttukları 1200 kilometre uzaklıktaki Nouakchott’a devam edememiştik.

• Vişne suyunu andıran kurumuş ottan elde edilen Pisap Suyu Moritanya’ya has bir tad. Deneyin.

• Moritanya’nın gizli zenginleri varmış. Varlıklı olduklarını hiç anlayamazsınız. Hani bir çeşit “kirli çıkın”

• Moritanya’da 3 milyon nüfusa karşın 20 milyon besi hayvanı barındırıyor.

Güney Kıbrıs

Yakın Ama Bizler İçin Gitmesi Bir O Kadar Zor Ülke : Güney Kıbrıs

Gönlümde hep Güney Kıbrıs’ı ziyaret etmek yatıyordu ama nedense bu geziyi sürekli erteledim. Sonunda Ekim ayında Güney Kıbrıs’a nasıl vize alınır diye şartlarını araştırmaya başladım. Bazı arkadaşlar “Schengen vizesi varsa rahatça gidersin” dediler. Hiç de öyle değil. “Atina’dan bin, iç hat gibi Larnaka’ya uç, zaten kimse kontrol etmiyor” dediler. Hiç de öyle değildi. Larnaka’da Yunanlılar dâhil herkes ciddi bir pasaport kontrolünden geçiyor. Kıbrıslılar da kimlik gösteriyor.

Türk pasaportları için vize alma yöntemini kısaca şu şekilde özetleyebilirim; Atina’daki Kıbrıs Büyükelçiliği’ne e-posta ile müracaat ediyorsunuz. Yolladıkları formu, uçak biletlerini, otel rezervasyonunu, tapularınızı, banka hesaplarınızı, çalıştığınız işyerinden alınacak resmi bir belgeyi, Güney Kıbrıs’tan gelecek bir davet yazısını tarayıp elçiliğe gönderiyorsunuz. (Benim referansım olan Mr. Kostas’ı üç defa aramışlar). Evrakları yeterli bulurlarsa süre işlemeye başlıyor, on gün bekliyorsunuz. Sonunda “tamam” vizeniz hazır denirse, Atina’daki Büyükelçiliğe pasaport, uçak biletleri, bir fotoğraf, otel rezervasyonu ve 20 Avro vize ücreti ile gitmeniz gerekiyor.

Sabah uçağı ile erkenden Atina’ya uçup saat 13’e kadar Atina’daki Kıbrıs Elçiliğine yetişip (Parlamento binasına yakın) vizeyi alıp, aynı akşam da Atina’dan Larnaka’ya uçmanız gerekiyor. Aldığınız vize sadece o gün geçerli. “Vizeyi nasıl olsa işlettim daha sonra giderim” diye bir hakkınız yok.

Neyse, tüm bu bürokrasiyi sonuçta başardım. Aslında cuma günü 15 dakika daha gecikseydim elçilik kapanıyordu, ne yapardım düşünmek bile istemiyorum.

Atina-Larnaka arasını Aegean Airlines ile uçtum. Hem ucuz hem de ikram dâhil her açıdan başarılı bir havayolu. Zaten bu sene özel bir ödül almış. Larnaka pasaport polisi tam 15 dakika pasaportum ile vizemi dikkatle inceledi. Arkadaşlarına bile gösterdi. Sonunda Güney Kıbrıs’a ayak bastım, mutluyum.

Larnaka’nın içinde iki odalı bir apartman dairesi kiraladım. Üç gecesi 80 Avro idi. Telefon ediyorsun, yetkili seni dış kapıda karşılayıp daireni gösteriyor. Ücreti alıyor, anahtarı verip gidiyor. Ertesi sabah ufak bir Mazda marka araba kiralıyorum. Ama trafik sağdan akıyor, her an boş bulunabilirsin, bu çok ciddi bir kaza demek!

Başkent Lefkoşa’ya doğru yola çıkıyorum. Hemen hemen bir saatlik yolculuk. Şansıma aralık ayında, hava güneşli ve sıcacık.

“Kıbrıs” ismini ilk kullanan ünlü tarihçi Homeros imiş. Ada, stratejik konumu yüzünden sürekli işgale uğramış. Mısır, Hitit, Roma, Bizans, Arap ve Osmanlı izlerini bugün bile görmek mümkün.

Burası aynı zamanda istiridye içinde Kıbrıs sahilinde denizden yükseldiğine inanılan aşk tanrıçası Afrodit’in coğrafyası.

Okaliptüs ağaçlarının hışırtısı, çam ve zeytinlikler, çığlık çığlığa uçuşan kuşlar, narenciye kokuları, sevimli incir ağaçları, upuzun ayrık otları, kavruk yüzlü çocukların bağrışmaları, güneşlenen kediler, suya eğilmiş selvi ağaçları bir anda beni her yönden sarıyor, mutluyum.

Arabamın radyosunu açıyorum. Anlamadığım Rumca uzun sohbetlerin ardından “Mia Fora Timama” (Bir zamanlar hatırlıyordum) adlı parça çalıyor. Kim söylüyor bilmiyorum.

Yolun sonunda 1974 yılında radyolarda adını sık sık duyduğumuz Beş Parmak Dağları uzanıyor. Sonunda Güney Lefkoşa’ya varıyorum. Bulvarın iki yanında beyaza boyanmış beton, çirkin apartmanlar dizilmiş. Benzin istasyonunda Bay Kostas ile buluşuyoruz. Lefkoşa, X. yüzyıldan beri Kıbrıs’ın başkenti. Burayı ziyaret edenler arkeoloji müzesi ile taş hamamı gezmeli.

Bildiğim kadarıyla, Berlin duvarı yıkıldıktan sonra Lefkoşa dünyada duvar ile ikiye bölünen tek kent oldu. Duvarlar sadece şehirleri değil, insanların yaşamlarını da ikiye ayırıyor. Ama Kıbrıs doğumlular 1974 Barış Harekâtı’nda sık sık bahsedilen Ledra Palas’ın bulunduğu Ledra Caddesi’ndeki kontrol noktasından sadece kimlik göstererek rahatça geçiyor. İş için her gün kuzeyden güneye gidenler var. Ama Türk pasaportu ile Rum tarafına geçilmiyor. Yunan pasaportu ile bir şahıs Türk tarafına girebilir mi? Merak ediyordum, soruşturdum, kimse bilemedi.

Kıbrıslı şair Neşe Yaşın bakın ne yazmış. “Yurdunu sevmelidir insan, öyle derdi babam, oysaki benim yurdum ikiye bölündü. Acaba hangi yarısını sevmeliyim?”

Arabama tekrar atlayıp Larnaka’ya bu kez monoton otoyoldan değil, eski yol olan (B1)’den dönüyorum. Böylece hoşlandığım noktalarda durabiliyorum. Fotoğraf çekiyorum hatta zaman zaman alışveriş bile yapıyorum.

Larnaka, Kition antik şehir devletinin bulunduğu coğrafyada kurulmuş. Lazarus bu antik kentin ilk piskoposu imiş. Larnaka’da IX. yüzyıl Aziz Lazarus Kilisesi hâlâ ibadete açık. Kebir’i (Büyük Cami), Osmanlı’nın 1625’te yaptırdığı Larnaka Kalesi’ni palmiye ağaçları süslemiş, çok hareketli, ünlü Phinikoudes Plajı’nı, Larnaka doğumlu (M.Ö. 334) ünlü filozof Zono’nun bir parkta bulunan büstünü, tanınmış ikon ressamı Kallinikos’un stüdyosu olan St. Barbara Manastırı’nı görmenizi öneririm.

Ama bizler için hepsinden önemlisi Flamenkoların uğrak yeri olan Aliki tuz gölü kıyısında yeşil bir alanın içine kurulmuş olan Hala Sultan Tekke Cami ve Tekkesi. Muhakkak burası ziyaret edilmelidir. Peygamberimizin süt halası olduğu iddia edilen Ümmü Hanım ve eşi, Şam Valisi Muaviye komutasındaki ordu ile buraya gelip şehit olmuş. Tekke’nin bahçesi kedi dolu idi. Ne güzel, Aliki gölünden bugün bile yılda 3500 ton tuz çıkarılıyormuş. Larnaka haritasını inceliyorum. Sokak isimleri beni şaşırtıyor, tek tek okuyorum: Kurtuluş, Zehra, Bozdağ, Tuzhane, İstanbul, Okullar, Lala Mustafa Paşa, Menzil, Mehmet Ali, Piyalepaşa. Sokak isimlerini bizlerin yaptığı gibi (birçok Rum köyünün adı Türkçe’ye çevrildi) değiştirmeden aynen korumuşlar.

Pazar sabahı bu kez arabamı batıya doğru sürüyorum. Hedef adanın ikinci büyük kenti olan Limasol. Ben lisede iken ünlü bir İngilizce hocası vardı, Limasollu Naci. Benim yaşımdakiler hatırlarlar. Belki de bu yüzden Limasol’u hep merak etmişimdir.

Aslan yürekli Richard 1291 yılında bu coğrafyaya gelmiş. Doğrusu Limasol benim Lefkoşa ve Larnaka’dan daha fazla hoşuma gitti. Bir defa 6 bin yıldır Kıbrıs, şarapçılığın merkezi. Limasol aynı zamanda adanın en önemli limanı ve ayrıca karnavalları ile de ünlü. Kent merkezinde uzun sahil halkın istifadesine sunulmuş. Ancak kentin uzantısında plaj boyunca tüm otel zincirleri birer adet beton yığını otel dikmişler.

Limasol’un bir özelliği de Orta Kıbrıs’taki Trodos dağlarına gitmek isteyenler için bir geçiş noktası.

Küçük sevimli köyleri, ortaçağ şatoları, rengârenk taş kiliseleri, pansiyona çevrilen geleneksel evleri ile dağlık Trodos yöresi çok sayıda ziyaretçiyi kendine çekiyor. Yüksekliği 1952 metreye ulaşan sıradağ silsilesi, 240 kilometre uzunluğunda ve 100 kilometre genişliğindedir. Kışın bu yörede sık sık don ve sis de görülüyor.

Evet, üç günlük Güney Kıbrıs ziyaretim bitti, artık geri dönüyorum. Uçak Larnaka’dan havalanırken belleğimde yer etmiş bir anı canlandı aniden. Ortaokuldayım, annem beni bir şubat tatilinde trenle Kayseri’de yaşayan halamlara gönderdi. Bir köyde tren durdu. Köyün içinde canlı var mı, yok mu belli değildi, her yer ıssızdı. İlerideki dağların arkasında batan güneşin turuncu ışıkları gökte bir yerde asılı kaldı. Yolun kenarındaki kırmızı evin önünde tuğlalar ve tezekler yığılı idi. Tren sessizce tekrar hareket etti. Köy gittikçe korkutucu bir görünüm alıyordu. Larnaka kenti uçak penceresinden gittikçe bana daha esrarengiz görünüyor.

Kısa Kısa Güney Kıbrıs

• Aman sağdan akan trafiğe dikkat edin. Eğer benim gibi bu adada araba kiralarsanız veya karşıya geçerken her an boş bulunup, ters şeride girebilirsiniz. Hele eski kent merkezlerindeki dar sokaklarda işiniz daha da zor. Devamlı “en soldan yavaş git” diye kendinizi telkin edin.

• Yaşlıları hiç sempatik değil. Yaşını almış erkekler, asık suratlı, şişman, göbekli ve sürekli ellerinde sigara ile kahvehanelerde bağırarak konuşuyorlar. Her yerde sütlü soğuk kahve içiliyor. “Ena metreu” derseniz yanında bir bardak soğuk suyu ile orta şekerli Türk kahvesine kavuşmuş olursunuz.

• Güney Kıbrıs’ın iki havaalanı var. Larnaka ve Baf’ta. İki büyük kent olan Lefkoşa ve Limasol halkı Larnaka Havaalanı’nı kullanıyor. Alan her iki kente de ortalama 60 kilometre uzaklıkta. Havaalanından Larnaka’nın merkezine ise sadece 3 kilometre. Baf Havalimanı ise daha çok bu coğrafyaya akın eden İngiliz tatilcilere yarıyor.

• Yollarda işaretleme ve tabelalar doğrusu Avrupa standartlarında titizlikle hazırlanmış.

• Güney Kıbrıs’ın prizleri bize uymuyor. Adaptör gerekli, ama istenince otellerde bunu size sağlıyorlar.

• Türk cep telefonları Lefkoşa hariç Güney Kıbrıs’ta çekmiyor. Sanırım henüz arada bir anlaşma yok.

• Adada su sorunu var. Aslında tüm adalarda su kıymetlidir.

• Halkı genellikle bir sorunuz olunca ilgileniyor, uzun uzun anlatıyor. Ne de olsa Güney Kıbrıs’ın en önemli geliri adaya gelen ziyaretçiler. Bunun dışında önemli geçim kaynakları ise bankacılık ve yabancılara emlak satışı.

• Adanın batısında yer alan 10 bin yıllık yerleşim merkezi Baf (Patos) badem ağaçları, bağları, kral mezarları, antik kolonları, mozaik sokakları, kıyı boyunca uzanan 15 kilometrelik sahil yolu ve opera festivali ile ünlü. Zaten burası UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş olan bir açık hava müzesi. Özellikle zengin Romalıların evlerinin döşemesinde bulunan Yunan Mitolojisini konu alan mozaikleri dünyaca biliniyor. Baf’ı 1974 yılında terk eden Türklerin evleri hâlâ korunuyor. Eğer sahipleri günün birinde buraya dönerse evler kendilerine iade edilecek.

• Güney Kıbrıs’ı en ünlü plaj ve eğlence merkezi Ayia Napa. Burada İbiza gecelerini aratmayacak eğlenceler sabaha kadar sürüyor.

• Pile Köyü, pilot proje olarak seçilmiş. Bu köyde Türk ve Rumlar birlikte dostça yaşamlarını sürdürüyor. Türk ve Rum İlkokulu, kilise ile cami yan yana.

• Kıbrıs Mutfağı aslında bir sentez ama doğrusu başarılı bir sentez:

Ø Kolokas, patates benzeri lezzetli bir kök.

Ø Pirohu ve Katmer, mantı ile börek karışımı bir yemek, üstüne hellim peyniri rendelenerek sunuluyor.

Ø Kıbrıs limonu ile evde hazırlanan “Lemonatta”yı tadın.

Ø Molehiya, molehiya bitkisinin yaprakları ve iç yağı ile hazırlanıyor.

Ø Babune, çocukların meşin eldivenlerle kopardığı irice dallı budaklı bir kaktüsün leziz meyvesi.

• Hemen hemen herkes İngilizce anlıyor, ne de olsa burası eski bir İngiliz sömürgesi.

• Adada sarı haritalı Kıbrıs bayrağından çok Yunan bayrakları dikkati çekiyor.

Harar

Kadim Şehir Harar Bir Yönü ile Osmanlı

Şehirlerin babası Harar aslında yaşayan bir müzedir. Burası uzun zamandır çok görmek istediğim bir coğrafya idi. Rehberimiz Abdül Ahmet ile surlar içindeki eski Harar’ı yürüyerek tanıyoruz.

Harar’ın her köşesi bizi ayrı ayrı şaşırtıyor. Çoğunluğu Müslüman olan bu eski kentte fakirlik ve pislik diz boyu. Önlerindeki rengarenk plastik torbalardan gat (çat) içerek sokaklara, kaldırımlara öyle uzanmışlar. Kadınların önünde dört beş adet ufacık soğan ve domates dizili, bunları satmak istiyorlar. Türkiye veya Müslüman sihirli sözcüklerini kullanınca ancak o zaman fotoğraf çektirmeye “evet” diyorlar.

Kadim şehir Harar, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra İslam’ın en önemli dördüncü kutsal kenti kabul edildi. Kentin at meydanında kuruluşunun bininci yıl kutlamaları dolayısı ile eski şehirin beş kapısını simgeleyen bir anıt dikilmiş. Aynı meydanda kiliseye çevrilen camiden nedense sürekli ilahiler yükseliyor. Müslüman hanımlar siyah, Hristiyanlar hanımlar ise beyaz örtünüyor. Abdullahi Ali Şerif Evi bugün bir şehir müzesi. Ali Şerif, koleksiyonunun sergilendiği binasında bizleri yerde gat keyfi yaparken karşılıyor. Aslında gayet de mutlu. Bu şehir müzesinde el yazması Kuranlar, seramik kaplar, Harari paraları, çeşitli fotoğraflar sergileniyor. Doksan dokuz camii ve mescite sahip eski Harar’da 21 bin kişi yaşıyor. Birkaç aile bir araya gelip bir mescit kurmuş. Harar, işsizlik nedeni ile zaman içinde ABD, Kanada ve Avustralya’ya göçmen yollamış.

Bu topraklarda XIV. yüzyılda Adal Sultanlığı kuruldu. 1500’lerde Ahmed Ibin İbrahim Al – Ghazi Harar’ı merkez yapıp Hristiyan Etiyopya İmparatorluğuna seferler tertip edip onları mağlup etmiş. Sonra yerine geçen Emin Nur Sultan “jugol” olarak bilinen kent surlarını yaptırmış.

Osmanlı 1874 – 1885 yılları arası Portekizlilere karşı müslümanları korumak amacı ile bu coğrafyaya asker, memur ve tüccar yollamış. Buraya gelen Türklerin bir kısmı burada evlenip yerleşmiş, onları “kayıp insanlar” olarak anıyorlar. Harar ticaret, sepetçilik ve ciltçilikte çok başarılı olmuş. Bu kent ayrıca, Müslümanlığın Afrika’ya yayılmasında önderlik etmiş. 1936 yılında Habeşlerin ülkelerini işgale gelen İtalyanlara karşı mücadelede Vehip Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Habeş İmparatoru II. Melik’in güçlerine katıldı.

Esrarengiz Harar zaman içinde bir çok maceraperesti de bu bölgeye çekti. Bunlardan biri de “Binbirgece Masalları” adlı ünlü kitabın yazarı Sir Richard Burton idi. Fransız şair, yakışıklıArthur Rimbaud on bir yıl (1880 – 1891) bu hareketli Afrika kentinde yaşayıp, Arapça da öğrenip ismini bile değiştirmiş. Daha sonra kemik kanseri olunca Marsilya’ya dönmüş, orada ayakları kesilmiş ve ardından ölmüş. Bir Hint zenginin yaptırdığı Rimbaud’un da bir süre yaşadığı ev bugün bir müze. Müzenin ikinci katında bir kısmı Rimbaud’un çekmiş olduğu siyah beyaz tarihi Harar fotoğrafları sergileniyor.

Abadir Şeyh Tekkesi arka avlusunda yer alan Türk şehitliğine gidiyoruz Burası tipik bir keşhane. Yerlere uzanmış habire gat çiğniyorlar. Mezarlıkta maalesef bakımsız.

Daha sonra 6 metre yüksekliğinde ve 3,3 kilometre uzunluğundaki kentin kerpiç surlarının etrafında bir tur atıp bugün Harar Belediye Binası olarak hizmet veren tarihi Osmanlı Konsolosluğu ile Kızılay Binasını görüyoruz. Harar 2006 yılında Dünya Miras listesine girdi. Ayrıca yine UNESCO’dan özel bir dostluk ve hoşgörü ödülü aldı. İmparator Halie Selâsiye’nin babası Ras Mezonen bir dönem Harar’da Valilik yaptığı için ünlü imparatorun çocukluğu Harar’da geçmiş. Vali Ras Mezone’nin at üzerindeki bronz heykeli dikkatinizi çekecektir.

Sıra Sırtlan Adamda !

Aslında bu bir gelenek, Harar halkı senede bir defa sırtlanları aşure ile doyuruyor. Yusuf Pepe ise yıllardır her akşam saat 19.30 sularında surların hemen dışında 10-12 civarı benekli sırtlanı isim isim çağırıp tek tek etle doyuruyor. Artık bu gösteriyi izlemek için yüzlerce meraklı Harar’a geliyor. Ayrıca dünyanın görülmesi gereken en ilginç gösterileri arasında ilk sıraya kadar yükselir. Sırtlan aslında dünyanın en yırtıcı ve çenesi en kuvvetli hayvanıdır. Bazen sırtlanlar etleri sopa ucundan. Hatta Yusuf Pepe’nin ağzından bile alıyorlar.

KÖSTENCE

KÖSTENCE VEYA TOMİS

Köstence, Romanya’nın Dobruca yöresinde VI. yüzyılda yunanlı tüccarlar tarafından kurulmuş, çok önemli liman ve ayrıca demiryolu kavşak noktasıdır. Bir dönem Avrupa’nın en büyük dördüncü büyük limanı olarak dikkati çekmiş. Bir yandan da özellikle Sovyetler Döneminde Karadeniz kıyısında bir tatil beldesi olarak ün yapmış. Romalılar döneminde de Köstence çok önemli bir yerleşim merkezi imiş. Roma İmparatoru Augustus “Aşk Sanatı” adlı eseri ile halkı zinayı teşvik ettiği için Şair Piata Ovidius’u (Ovid) buraya sürgüne yollamış. Ovidius aşkın ve özlemin şairi olarak tanınır.

Köstence’nin o çirkin yüzlü, etrafı çöp dolu beton yığınlarından ve çürük çöp kokusundan kurtulmak için bir otobüse atlayıp civar köyleri geziyorum. Yanımdan evler, ağaçlar, tarlalar ve ovalar geçiyor. Caddeler, evler, ağaçlar ve insanlar hep yorgun görünüyor. Yolların bazıları ayırır, bazıları ise insanları kavuşturur. Hakiki zaman yolda geçen zamandır. Çevremi izliyorum. Etrafı çitle kaplı kocaman demir kapılı çiftlik evler, çok sayıda güneşi takip eden ayçiçek tarlaları, uzun ve çirkin şortlu ayaklarında terliklerle dolaşan delikanlılar, şapkası ve dantelli atkısı ile şık bir hanım, otobüsle kilisenin önünden geçerken bile istavroz çıkaran yaşlı bir bey, sokakta dondurma yalayan birkaç uslu çocuk, bozuk harflerle yazılmış tamirci tabelaları, rüzgarda savrulan boş poşetler, eski suratlı benzin istasyonları, rengarenk bir pazar torbası ile durakta bekleşen şişman hanımlar, otobüsün önünde altın bir taç gibi parıldayan çıplak İsa İkonu.

2500 yıllık bir tarihe sahip Köstence’ye tam bir gün ayırırsanız görmenizi tavsiye edebileceğim noktaları kısaca not ettim.

· Cephesinde doğa motifleri içeren Ceneviz Deniz Feneri (1860)

· Nicolae Titulescu caddesinde bulunan ve XIX. yüzyıl Ceneviz mimarisinin güzel bir sivil mimari örneği Aslanlı Ev (Casa Culei).

· Kuzey Afrika Mimarisini andıran 1868 yılında Sultan Abdulaziz tarafından yaptırılan Hünkar Camii.

· Greko – Romen tarzında St. Peter ve Paul Ortodoks Katedrali

· Kenti limana bağlayan dünyanın en uzun mozaik yolundan kalanların sergilendiği “Roma Mozaikleri Müzesi”.

· Romen Kralı Carol’un 1910 yılında Müslümanlara jest olarak inşa ettirdiği mimarisi ile ilgi çeken Mahmudiye Camii (Kral Camii). Özellikle içindeki Sultan Abdulhamit’in hediyesi olan Hereke halısı görülmeğe değer.

· Bilhasa III. ve IV. Yüzyıl sütunları ile dikkati çeken Arkeoloji Müzesi

Bugün 40 bin nüfusa sahip Mecidiye, Köstence’ye otobüsle bir saat uzaklıkta halen Osmanlı kimliğini koruyan sevimli, sakin bir kasaba. Karasu vadisinde yer alan bu yöreye Kırım Savaşı sonrası Abdülmecit döneminde Kırım’dan getirilen sayıları 6000’e yaklaşan Tatar aileleri yerleştirilmiş.

Mecidiye’nin ilk kez kare planının uygulandığı klasik bir Osmanlı kenti olduğu söyleniyor. Mecidiye Camii (1856 – 1861) Lübnan sedirinden ihtimamla inşa edilmiş. Yanında bir de medresesi varmış. Yıkılan bu medrese yerine Süleyman Demirel döneminde (1995) yapılan bir anlaşma ile pedagoji, ilahiyat (teoloji) ve filoloji eğitimi veren Kemal Atatürk Ulusal Türk Koleji kurulmuş. Bugün bu eğitim kurumu, yuva, ilköğretim ve liseden oluşan üç binası ile 600 öğrenciyi başarı ile misafir ediyor.

Kırmızı erik ağaçlarının yere dökülen meyvelerini topluyoruz. Size her yerde leziz soğuk erik suyu ikram ediyorlar.

Kısa Kısa Köstence

· Köstence’de kat kat renkli kıyafetleri ile neşeli Ortodoks Çingeneleri rastlayabilirsiniz. (Bu ülkede onlara “Roman” demiyorlar.)

· Tuna nehri büyük bir delta yaparak Köstence’ye 120 kilometre uzakta Karadeniz’e dökülüyor. Bu yöre 1990 yılında Biyosfer Sit Alanı olarak ilan edilmiş. Bu coğrafyada ne kadar tilki, vizon, yaban kedisi, ayı, kurt, çeşitli kuş ve balıkların yaşadığı iddia edilse de Orta Avrupa’nın tüm pisliğini Karadeniz’e dolayısıyla Marmara’ya taşıyan ve artık simsiyah akan Tuna Nehrinde yaban yaşamın devam ettiğine keşke inanabilsem. Bu deltadaki göletlerde çamur banyosu yapmak mümkün.

· Bir zamanlar bu yörede kurulan güzellik uzmanı Dr. Anna Aslan’ın kliniği ülkemizde de çok popülerdi.

· Dobruca bölgesinin mutfağına; lahana sarması, bir et yemeği olan “tokitura”, bol sarımsaklı ızgara köfte “mititei”, mısır unu lapası “mamaliga”, ve bir çeşit paskalya çöreği olan “kozanak” renk katıyor.

· Bu coğrafyanın köylerinde ise konukları, tuz, ekmek, şarap ve erik rakısı ile karşılarlar.

· THY Köstence’ye uçmaya başladı. Uçuş sadece 45 dakika sürüyor ve ücreti de çok elverişli.

· Köstence ile başkent Bükreş arası sadece 230 kilometre otomobil ile üç saat kadar sürüyor.

· Köstence, Bulgar sınırına ise sadece 50 kilometre uzaklıkta, sınır sonrası ilk Bulgar kenti Balçık. Ayrıca Köstence Bulgaristan’ın sahil kenti Varna’ya da yakın.

· Köstence’den Bulgar sınırına kadar uzanan bir çok plaj ismini mitolojik tanrılardan almış. Eforie, Jupiter, Neptun, Olimp, Saturn, Venüs ve Mangalia.

· Köstence’de muhakkak Lunaparkın yakınından hareket eden teleferiğe binerek kentin turizm merkezi olan, dar bir şerit olarak uzanan Mamaia’yı havadan seyredin. Dönüşte ise yayalara ayrılmış sahil boyunca tadını çıkararak yavaş yavaş yürüyün. İki taraflı kahveler, geniş bahçeli lokantalar, plajlar, butikler, dondurmacılar sıralanmış. Hava kararınca gece hayatı sizi burada bekliyor.

· Bir dönem ünü tüm dünyaya yayılan sahil şeridindeki 1920 yılında Art Novo stilinde inşa edilen o muhteşem gazino artık terk edilmiş. Herhalde bir yatırımcı bu tarihi yapıyı yeniden canlandıracak.

· Köstence’de Romenler dışında ulusal azınlık olarak Tatarlar, İtalyanlar, Yunanlılar ve Türkler bulunuyor.

· Ne ilginç bir tesadüftür ki Osmanlıdan kopmalarının 100. Yılında Köstence’de törenle denize indirilen Indipendenta adlı tanker 15 Kasım 1979 tarihinde ham petrol yükü ile İstanbul Boğazında bir diğer gemi ile çarpışarak infilak etti. Geceleyin birden bire her taraf aydınlandı. İstanbul ciddi bir tehlike atlattı. Yangın 27 gün sürdü ve çok büyük bir çevre felaketine neden oldu. Kazada 43 gemi çalışanı öldü. 64 bin ton ham petrol denize karıştı. Deniz dibinde yaşayan canlıların % 96’sı öldü.

· Köstence’de belki de her evin bir köpeği var. Her yer ufak süs köpekleri ile dolu.

· Romanya Avrupa Birliğine nasıl olduysa girdi ama havaalanı dahil tüm kapalı alanlarında rahatça sigara içiliyor. Bize şimdi ne kadar tuhaf geliyor, değil mi ?

El Salvador

Otuz Dakikalık Ülke: El Salvador

El Salvador gündemimize hep 12 yıl süren iç savaşı ve gerillaları ile girdi. Bu topraklarda çok acı yaşandı. Ancak El Salvador aynı zamanda volkanların, sarsıntıların, kahvenin, gülümsemelerin, dalga sörfünün, siyah sessiz sahillerin, lezzetli papusa’nın, katkısız mavinin etkileyici coğrafyasıdır. El Salvador’da beyazlar beyazdan beyaz, siyahlar ise siyahtan siyahtır.

Bu topraklara ilk XI. yüzyılda Aztek soyundan yerliler gelmiş. Tarım yapmışlar, ilkel şartlarda taraçalar oluşturup mısır yetiştirmişler, şeker kamışından şeker elde etmişler. Ancak elmasla kesilebilen agatı bile şekillendirmişler. Ağaç kabuğundan elde ettikleri Indigo doğal boyasını kullanmışlar. Çanak, çömlek hazırlamışlar, alet yapıp ihtiyaçları kadar avlanmışlar, balık tutmuşlar, zaman zaman yağmur tanrısından su istemişler. Bugün şampuan, sabun ürettiğimiz balsam suyunu o günün şartları ile ağaçtan elde etmişler. İnanılmaz bir medeniyet yaratmışlar.

Özet bir tarihçe;

Yıl 1524: Meksika’dan Pedro de Alvarado komutasında İspanyollar bu medeniyeti yok edip, yerli haklı her fırsatta öldürüp 300 yıl bu bölgeyi istila etmişler.

Yıl 1824: Dr. Gabino Gainza Başkanlığı’nda Orta Amerika Cumhuriyeti kuruldu.

Yıl 1843: Orta Amerika Cumhuriyeti; El Salvador, Honduras, Guatemala, Nikaragua ve Kosta Rika olmak üzere 5 farklı ülkeye bölünmüş.

1932 – 1980: Askerî Rejim altında geçen yılları.

Yıl 1969: Komşusu Honduras ile 100 saat süren ve “Futbol Savaşı” olarak tanıtılan bir çatışmaya girer. Ancak bu çatışmanın gerçek yüzü biraz farklıdır. Azınlıkların bu coğrafyada ticarî menfaatleri söz konusudur.

Daha sonra El Salvador askerî bir yönetimin altına girer. Bu yeşil ülkede çok zengin bir kesimin yanında, halkın %90’ı ezilmektedir. Muhalefet eden herkes askerlerce öldürülmekte ve bu cinayetler nedeni araştırılmamaktadır bile.

Onkoloji Hastanesi’nin yanındaki ufak bir kilisede görev yapan hastalara moral veren halkın çok sevdiği 62 yaşındaki Papaz Romeo hükümete bu meyanda sorular yöneltince 1980 yılının Mart ayında bir ayin sırasında bu arabadan açılan tüfek ateşi ile öldürülür. Cenazesine binlerce kişi katılır ve bu sırada çıkan panikte 40 kişi hayatını kaybeder. Boş meydandan çuvallarca ayakkabı toplanır. Bu askerî rejime karşı toplu bir direniş için bir başlangıç olur. Aynı yılın Kasım ayında iç savaş başlar. A.B.D.’nin desteklediği hükümete Sovyetler, Küba ve Nikaragua’nın desteklediği 5 farklı gerilla grubu cephe açar. 12 yıl süren bu kanlı iç savaş sonrası 30 bin kişi hayatını kaybeder.

Farklı istekler öne süren 5 farklı gerilla grubu Küba lideri Fidel Castro’nun önerisi ile FMNL adı altında bir araya gelirler. Böylece hükümetle ciddi bir pazarlığa otururlar. En sonunda 1992 yılında Papa ve Birleşmiş Milletler’in araya girmesi ile bir metin üzerinde anlaşırlar.

Evet, bu anlaşmaya taraflar saygı gösterir. Böylece ülkeye barış gelir. Zaman içinde eski gerilla liderleri devlet başkanı bile seçilir.

Volkanların Gölgesinde Bir Başkent: San Salvador

San Salvador ufak bir ülkenin kalabalık bir başkentidir. Eski ile yeninin, yeşil ile dumanın, sessizlik ile karmaşanın birlikte soluk aldığı bir kenttir. Deprem ile, iç savaş ile, volkan püskürmeleri ile defalarca darbe yemiş. Tekrar ayağa kalkmıştır. Bundan dolayı kahve plantasyonları arasındaki koloni döneminin o süslü binalarının hiçbiri günümüze ulaşamamış. Oysa bu yerleşim merkezi kahve sayesinde 1970 yılına dek çok parlak bir dönem yaşamıştır.

San Salvador’u aslında bir günde tanıyabilirsiniz. Tiyatro Binası (National Theater) kahve üreticilerinin maddi yardımları ile 1910’lu yıllarda inşa edilmiş tipik bir Navo-Art örneğidir. Depremlerden zarar görünce Güzel Sanatlar Akademisi’nin öğrencilerinin katkıları ile yenilenmiş. Ayda iki kez Senfoni Orkestrası’nın verdiği konserin ücreti sadece 1 USD imiş. Konser her seferinde tam dolu salona oynuyormuş. Ancak, El Salvador’da bu güne kadar henüz opera kurulmamış.

Papaz Dario Romero’nun cenazesinin kalktığı Metropolitan Katedrali Hz. İsa’nın yaşamından sahnelerin canlandırıldığı sekiz yağlıboya tablo ile tanınıyor. Katedralin tavanında ise “cennet” tasvir edilmiş. Millî Sarayı (National Palace) muhakkak adımlayın. Güzel bir avlusu var. Bu avludaki 5 çam o dönemde Orta Amerika Cumhuriyeti’ne dahil beş ülkeyi temsil ediyor. Yine kahve üreticilerinin parası ile 1883 yılında yapılan bu binada devlet başkanının çalışma odası ile ilk meclis yer alıyor.

El Rosario Kilisesi dışarıdan gayet çirkin bir beton yığını olarak görünse de içi renkli vitrayları, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini tasvir eden modern heykelleri ile eminim hoşunuza gidecektir. San Salvador’un Millî Müzesi’ni de ziyaret etmek gerekir. Tarım, din ve bu coğrafyadaki “yaşam” hakkında geniş bilgi veriyor. Ayrıca Kristof Kolomb öncesi, İspanyol Koloni Dönemi ve Modern Çağ olarak da her bölüm kendi arasında sınıflandırılmış.

San Salvador Civarında:

En son 95 yıl önce lavlarını püskürtmüş olan Baqueron Krateri başkente sadece 25 kilometre uzakta. Çok sayıda merdiven tırmanarak tepeden krateri seyrediyoruz. San Fernando Kahve Plantasyonu’nda doğanın sihirli gölgesinde keyifle kahvelerimizi yudumluyoruz. Burada tabiat çok cömert… Baston diksen yeşerecek.

1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne giren Joya de Ceren Maya Kalıntıları Amerika’nın Pompeii’yi olarak anılıyor. Çünkü 1400 yıl önce infilak eden volkan bir hafta içinde püskürttüğü farklı katmanlarla tüm köyü gömmüş. Halkı kaçmayı başarmış olmalı çünkü kazılarda insan iskeletine rastlanmamış. Önce parkın müzesini geziyoruz. Başkentte Antropoloji Müzesi’nde gördüklerimizin benzerleri sergileniyor. Şef evini, köyün şamanının kulübesini, mısır tarlalarını görüyoruz. Bu kalıntılar sayesinde bilim adamlarının Maya nüfusunun yanlış hesaplandığı ortaya çıkmış. El Salvador’un sembolü yeşil-mavi kuyruklu Taragoz Kuşu’na burada rastlamak mümkün.

Tazimal’da yer alan 3 Maya Piramidi’ni keşfetmeye gidiyoruz. Yemyeşil çimleri neşeli bir keçi sürüsü süslemiş. Henüz piramitlerin tamamı ortaya çıkarılmamış. Meksika’da yetişen Agave Kaktüsü’nün bir benzerinden burada doğal iplik elde ediliyor. Bol bol kakao ağacı görüyoruz. Kakao bodur ağacının gövdesinde yetişiyor.

El Salvador’un ikinci büyük kenti Santa Anna’nın hareketli ve şık kent meydanı hepimizin hoşuna gidiyor. Meydanın üç yanı koloni mimarîsinin güzel örnekleri ile çevrilmiş. Savaştan hasar görmeyen Santa Anna’nın halkı Kuzey Amerika’ya kahve ihracatı gerçekleştiriyor.

Kısa Kısa El Salvador:

Bu ülkenin kendi parası yok. Tamamen Amerikan Doları’nı kullanıyor. Zaten 3 milyona yakın El Salvador’lu Amerika’da yaşıyor. Bu ailelerinin ülkelerine yolladıkları dövizler veya bu coğrafyada yaptıkları yatırımlar ekonomiye can veriyor.El Salvador Kosta Rika’dan sonra Orta Amerika’nın ekonomisi en kuvvetli ikinci ülkesi olarak biliniyor.Volkanlar Ülkesi olarak da anılan El Salvador’un 200 volkanından 20’si hâlen aktif. En yükseği ise 2700 metre ile El Pital. Dünyanın en genç 3. volkanı da bu bölgede adı “Izalcu”Siyah kumlara sahip Pasifik Kıyıları’nda bilhassa La Libertad sahilleri dalga sörfünü sevenler için bir cennet.Ülkede din faktörü çok etkili. Halkın %75’i koyu Katolik, geri kalanlar ise Protestan. Sık sık parklarda elinde megafon ile İncil’den bölümler okuyan vatandaşlara rastlıyorsunuz.Müze, saray, sokak ve kilise duvarlarına çok renkli ve canlı resimler yapılmış. Bu konuda Orta Amerika sanatçıları sahiden çok başarılı. En ünlü tatları “Pupusas”. Peynirli, loroca (çiçekli) ve fasulyeli, hazırlanıp acı sos ile sunuluyor. Denemek gerek. Kasım ayının ikinci pazarı tüm ülkede “Pupusas Günü” kutlanıyor. Bu günde dans ve eğlence ile birlikte yapılan yarışmada 50 adet pupusası ilk yiyen birinci gelirmiş.Papa bu ufak ülkeyi 1983 ve 1996 yıllarında iki defa ziyaret etmiş. İç savaşın yaşandığı 1983 yılında Papa için camları kurşun geçirmeyen özel ve tuhaf bir otobüs – kamyon hazırlanmış. Bu araç şu anda askerî müzede teşhir ediliyor. Adı da “Pop-Mobil”.II. Dünya Savaşı’nda binlerce Musevi’ye sahte evrak vererek hayatlarını kurtaran dönemin El Salvador Viyana Büyükelçisi Albay Arturo Castellanos’un adı bugün başkentin en geniş caddesine verilmiş.El Salvador müzik ile yaşıyor. Her köşeden insanın kanını kaynatan kıvrak Latin müziği yayılıyor. En ünlü grupları ise 4 Onacs.Başkentte popüler bir anlayışla suni bir Amerikan köşesi yaratılmış. “Gran Via”. Ünlü kahve zincirleri, sinemalar, lokantalar ve elbette pahalı butik dükkânlar yer alıyor.El Salvador her an sarsılıyor. Zaten geçmişte birkaç defa ciddi deprem geçirmiş.Coartepeque Krater Gölü’nde yer alan Teopan Adası’nda Maya harabeleri bulunmakta!Bu coğrafyada sık sık karşılaştığımız “Tepe” kelimesi bize hiç yabancı değil. Kelimenin Bering Boğazı’ndan geçen atalarımızın sayesinde bu coğrafyaya ulaştığı tahmin ediliyor.Bina önlerinde, sokaklarda, otellerin bahçesinde tam teçhizatlı ve silahlı asker ve güvenlik memurları dikkati çekiyor ve ürkütüyor..